13 Temmuz 2018 Cuma

Seyşeller - Praslin


Namibya’dan kalkıp taaa Seyşeller’e kadar gelmişken hemMahe’yi hem de La Digue’i görüp bayıldıktan sonra, bir günümüzü de Praslin adasında geçirelim dedik. Ne Mahe kadar büyük ve karşmaşık, ne de La Digue kadar küçük ve bisikletle gezilebilecek bir ada, ikisinin arası orta karar. Plaj desen plaj yemek desen yemek hepsi var. Ama Praslin diyince aklımda kalan şey, feribot ile adaya gelip giderken yeşil ve mavinin arasındaki onlarca tonu oldu. Seyşeller’in 3. ve son bölümü için buyrun Praslin yazısına.


11.05.2016 Çarşamba           La Digue – Praslin – La Digue
Sabah erkenden kalkıp, evde birşeyler atıştırdıktan sonra 07:30’da La Digue adasından kalkan feribot ile Praslin adasına geçtik. La Digue adasından ayrılırken deniz sanki Marmaris’in denizi gibi koyu lacivert renkteydi. Normalde adadan ayrılışlar hep hüzünlü olur ama akşama geri döneceğimiz için sadece kısa bir veda oldu.


Praslin limanına vardığımızda ise turkuaz renkte bir deniz karşıladı bizi. İnsanın bir anda tekneden atlayıp o yeşil denizin derinliklerine dalası, tekneden önce iskeleye çıkası geliyor.

Limandan çıkar çıkmaz önceden Aventure’den ayarladığımız kiralık aracımızı teslim aldık. Tüm gün adayı Hyundai I10 ile gezeceğiz. İskelede teslimat ve iskelede iade olmak üzere aracın fiyatı günlük 40€.


İskele adanın doğusunda yeralıyor, biz saat yönünün tersine adayı turladık. İlk gördüğümüz yerde bir mola verip önce taze sıkılmış meyve suyu ile Praslin’e merhaba dedik. Denize nazır gölge bir yerde oturup, buz gibi Lime (Misket limonu) suyu mu içsek yoksa passion fruit (Çarkıfelek) suyu mu içsek?!? İşte bütün derdimiz tasamız budur.


Praslin adasında denize girmek için Grand Anse tercih edilebilir. Adanın en büyük plajı, biraz kalabalık ama denizi tertemiz. Havlunuzu palmiyenin birinin altına seriyorsunzu sezlong parası da yok, onbeş dakika denize girip çıkmacasına durduk, soluklandık.


Seyşeller’de yemek olayı lokantalarda anlamsız bir şekilde pahalı, o yüzden yerel halk öğlen 12:00’de açıp, 14:00’de kapatan “Take Away” dükkanları tercih ediyor. Biz de esnaf bir amcaya sorup, tamamen onun tavsiyesi ile Palm Beach Hotel’in tam karşısındaki Sunset Take-Away & Cafeteria’ya (4233383) dadandık, yerel halka karıştık.


Mekanda, bizim esnaf lokantası tarzında, 4-5 çeşit ev yemeği yapılıyor, genelde deniz ürünleri ağırlıklı. Başındaki ustam aynı bizdeki işkembe çorbasını karıştırıp bir yandan da “Bıyrın efendim bıyrın” diyen ustalar gibi her daim tezgahın başında.


Seyşel mutfağında yemeklerin bir çoğu köri ve hindistancevizi sütü ile yapılıyor, Hint esintileri fazlasıyla hissediliyor. Normalde yurt dışına gidince insan ıspanak yer mi? Yemez! Ama biz löplöpçüler kendimizi sizler için feda edip, yedik.


Tezgahta yemeklere bir göz atıp hoşunuza gideni alıyorsunuz. Storofor tabağa önce ortaya pilav konuyor, sonra yanına 2 çeşit yemek seçebiliyorsunuz. Sonra da pilavın üzerine patates püresi, salata veya Hindistan yazısında anlattığım mercimek çorbasına benzer “Dal” denen bir sulu yemek konuyor. Sonra da plastik çatal ve bıçağınızı alıp, kafeteryanın dışarıdaki masalarında yemeğiniz yiyorsunuz. Yemek bitince de tabakları çatalları kendiniz çöpe atıyorsunuz.


İlk tabağı pilav yatağında dana etli, patates püreli ve ıspanaklı yaptırdım. Strofor tabakta verildiğine bakmayın, aslında bir kişi için fazla bile.


Etli yemeğin içinde soğan, havuç ve yeşil biber vardı, gayet güzel Seyşeller usulü tas kebabı diyebiliriz. Uzun zamandır ne Malezya’da ne de Namibya’da yaşarken böyle güzel sulu et yemeği yiyememiştim.


Ispanaktan ise buram buram baharat kokuları yükseliyor. Acılı, dil damak yakan, hatta “ertesi gün kesin ishal olurum” etkisi yataran bir görüntüsü olsa da işte tam burada hindistancevizi sütü devreye giriyor. Hani ballı ekmek kadayıfının üzerine şerbeti rahatsız etmesin diye kaymak koyarlar ya, aynı o hesap! Bir nevi yumuşatıcı.


Diğer tabağımız ise deniz ürünleri. Sol taraftaki tiftiklenmiş balık, ortada pilavın üzerine biraz püre biraz da dal, sağ tarafta ise ızgara balık var. Gerçi ustam balığı ızgaranın içine mi düşürdü nedir, biraz fazla iyi pişmiş diyelim.


Tiftiklenmiş balık ilk başta “acaba kuru olur mu?” diye düşündürse de, içine konan ince kıyılmış kırmızı soğan sayesinde maçı sonuna kadar götürdü. Birbirlerine bu kadar yakışacaklarını hiç tahmin etmemiştim. Çoğu restoranda yemeğe soğanı yağda çevirip öldürerek başlarlar, ama bu usta soğanları öldürmemiş yaşatmış, balığın canına can katmış.


Diğer balık ise malesef biraz kurumuş. Zannımca kırmızı etli ton veya palamut gibi bir balık. Izgaraya atmadan önce üzerine de sos koyunca çok büyük bir ihtimalle piştikten hem sonra çok lezzetli olmuştur ama bu tip balıklar pek yağlı olmadığından hem çok az pişirmek lazım hem de ızgaradan çıktıktan sonra hemen yemek lazım. Bizimkinin artık içi geçmişti, yemeği ilk alırken “sıcağından koyun lütfen” diye belirmek ya da yeni partinin gelişini beklemek lazım.


Genel olarak memnun kaldığımız için Sunset Take-Away’i gidin bulun diye tabelasını da buraya koyuyorum. Zira ben internette sayfalarını göremedim, uygun fiyatlı öğlen atıştırmacası. Gidip bir otelin restoranında hamburger veya donmuş balıktan yapılan fish & chips yiyeceğinize gidin burada yiyin daha iyi.


Yemek sonrasında Seyşeller’e ait endemik bir meyve olan Coco de Mer’i canlı canlı yerinde görmek için Praslin National Park’a (Vallée de Mai) gittik. Ağaçları bizim bildiğimiz Hindistan Cevizi ağaçlarına göre çok farklı değil, yelpaze şeklinde dalları olan bildiğimiz palmiye ağcı.


Lakin meyvesi biraz farklı. Hindistan cevizinin biraz iricesi, ikiz kiraz gibi duble olanı. Meyvenin kendisi 40 kiloya kadar, çekirdeği ise 17 kiloya kadar ulaşıyormuş ki bu dünyanın en ağır çekirdeğiymiş.


Yemeği yiyip biraz da güneşin altında dolanınca yapılması gereken en akıllıca iş güzel bir dondurmacı bulmak. Gelateria de Luca bir İtalyan restoranının yanında yancı olarak sonradan açılan bir dondurmacı. Öğlen sıcağında pizzadan çok dondurma daha çok talep gördüğü için millet buraya pizza yemeğe değil, dondurma yemeye gidiyor.


En az 15 çeşit dondurma var. Sütlü, sade, çikolatalı, cappuchinolu gibi klasik İtalyan lezzetlerinin yanında ayrıca meyveli dondurmalar da mevcut. Biraz fantaziye gireyim derseniz, zeytinyağı veya deniz tuzu ile yaptıkları dondurmaları da deneyebilirsiniz. Zeytinyağını çok severim, pilavı bile zeytinyağınla yaparım ama bir yere kadar bilader.


Ben dondurma hakkımı riske atmak istemedim, kafadan meyveliye girdim.


İtalyan dondurmacılarında meyveli dondurma bulmak pek kolay değildir, yakalarsanız affetmeyin derim. Mangolu ve şeftalili aldım ikisi de çok güzeldi. Bana yıllarca oturduğumuz Bostancı’daki Yaşar Usta’nin meyveli dondurmasını hatırlattı.


Özenç hiç çizgisini bozmadan gördüğü yerde hindistancevizli dondurmayı alır. Eeee neticede tam da üretiminin yapıldğı yerdeyiz. Çok güzeldi.


Burada sadece dondurma değil ayrıca Brezilya’dan gelen meyvelerle yapılan %100 meyve suları da bulunuyormuş. Dondurma tezgahının önüne kocaman reklamını koymuşlar. Biz denemedik ama sırf bunlardan içmeye gelenler de varmış. En azından firmanın adını not alın, bir yerde denk gelirse beni anarsınız. Fruteiro


Öğleden sonra adanın kuzeyine doğru çıkıp Anze Lazio’da denize girdik. Nasıl La Digue adasında Anse Source d’Argent plajı meşhursa Plaslin adasının en baba plajı da Anse Lazio’ymuş. Genişçe bir kumsal, deniz sakin, diğer tüm plajlarda olduğu gibi burada da şezlong güneşlik filan yok. Havlunuzu serip cumburlop denize.


Akşamüstü limana gidip arabamızı teslim ettik ve 17:15’feribotu ile La Digue adasına geri döndük. Adalar arası çok fazla sefer yok dikkat edin feribotu kaçırmayın. Hehe bir itirafta bulunayım, biz kaçırdık, çok büyük tesadüfle 15 dakika sonra başka bir tekne kalktı ona bindik gittik.


La Digue’de bir gün daha kaldıktan sonra Seyşeller Havayolları ile turistik tarifeden Mahe’ye geri döndük ve oradan da 1 gece kalacağımız Kenya’nın başkenti Nairobiye uçtuk.


Kozmopolitik bir ülke olan Seyşeller’de faklı kültürlerden ve farklı dinlerden insanlar toplanmışlar kardeş kardeş yaşıyorlar. Afrika, Avrupa ve Asya kültürü içiçe girmiş, hal böyle olunca müzikleri de, mutfakları da, insanları da çok renkli. Ama kesinlikle bir hengame koşuşturmaca yok. Şeysel’lere ucuz uçak bulursanız yapıştırın gitsin. Yanlız Mahe’de turistik atraksiyonlara hiç girmeyip hemen La Digue adasına geçin derim. 1 gece Kenya’da kaldık diye Seyşeller’e girişte Sarıhumma sertifikası istediler. Olmayınca da bizi şartlı aldılar ve doktor kontrolünden geçtik. Sarıhumma aşınızı yaptırın sertifikanızı da yanınızda getirin.

Sosyal medya hesaplarımız;







Kenya Nairobi yazısı az sonraaaa



Gittiğimiz ülkeler