22 Ağustos 2016 Pazartesi

İsrail Filistin Turu - Tel Aviv 2. Bölüm


İsrail bambaşka bir deneyim, başka bir dünya. İlk yazıdan sonra yorumlar geldi, diyorlar ki gidecek başka bir yer mi bulamadın? Nesi rahatsız ediyor ki? Ben politikacı değilim, yerim içerim gezerim. Siz portföyü büyütmek istedikten sonra gidecek yer, yiyecek yemek, tanıyacak kültür çok var. Gidin, görün, tanıyın İsraillileri, kafanızdaki İsrail klişesi değişecektir. “Biz kardeşiz” diyen Yunanlı balıkçılar kadar samimi değiller ama en azından zararsızlar. Görülebilecek yerler listenizi genişletin, ufkunuzu açık tutun, uzaklara bakmadan yakınları görün bakın, kalıplarda sıkışmayın.


21.12.2013 Cumartesi
Sanırım bir gece evvel saat 3’te hostele dönerken döner yiyip yattığımız için sabah kalkınca pek acıkmamıştık. Bakkalın birinden içimizi ferahlatsın diye yarımşar litre günlük süt alıp, Old Jaffa’nın yolunu tuttuk.

Barselona gezimizde internetten ücretsiz şehir turu bulmuştum, benzer bir şekilde Tel Aviv’de de Sandeman firması ücretsiz eski şehir turu yapıyormuş. İnternetten önceden kayıt yaptırmanız gerekiyor. Saat 10:00’da Çanakkale’deki saat kulesine çok benzeyen Jaffa saat kulesinde rehber ve gezginler ile buluştuk. Kule 1900 yılında 2.Abdülhamit’in hükümdarlığının 25. yılı şerefine Osmanlılar tarafından yaptırılmış.


2 saatlik yürüyüşle şehrin en eski yerleşim birimi olan Jaffa’yı karış karış gezdik. Böyle bir tura katılmasak kesinlikle girmeyeceğim yerlerde Osmanlıdan kalan eserleri görüp İsrail tarihi hakkında bilgi aldık.


Jaffalıların en gurur duyduğu şey portakalları. İsrail’in en önemli narenciye ihracatıymış. Yafa portakalı ayrıca Kıbrıs, Irak ve Lübnanda da yetiştiriliyormuş.


2 saat dolandıktan sonra her klasik turda olduğu gibi kaleyi ziyaret ettik. Buradan şehir manzarası çok güzel.


Şu tablodan Jaffa limanını ve eski şehiri daha net görebiliyorsunuz. Deniz kıyısında yüksek ve modern binalar varken, limanın arkasında eski şehirdeki 2-3 katlı evler görülüyor.


Gezinin sonunda baklacı gördük. Ben pek haz etmediğim için yemedim ama Aşkın baba tadına baktı beğendi. Böyle haşlanmış olarak satıldığını pek görmemiştim. İsrail'de buna foul diyorlarmış. Dünkü humusun üzerinde de vardı!


1948 yılında kurulan İsrail’in 400 sene Osmanlıların himayesi altında kaldığını öğrendik.


2 saat dolaştıktan sonra karnımız iyice acıktı, güya öğlen yemeğine Haj Kalil’e gidecektik ama Abouelafia Tatlıcısının önünden geçerken Knafeh, Baklawa yazılarını göründe şeytan dürttü içeri girdik.


Kadayıf, baklava, dilber dudağı ile karışık tabak yaptırıp aç karnına yumulduk.


Suriye’de yediğimiz baklavalar gibi şerbetsiz ve kuruydu hatta gereğinden bile fazla kuruydu. Sabah kahvaltı etmediğimiz için kuru muru demeden, tabakta bir parça bırakmadan hepsini yedik. Ama itiraf edeyim,  normal bir yemekten sonra gidilip de yenilecek bir kalite yoktu.


Tatlıcıda altlık yaptıktan sonra ikinci lezzet durağımız Haj Kahil’e gittik. İsrailli arapların işlettiği bir mekan, ve dolayısıyla kebap kültürünün en önemli temsilcilerinden biri. Menüde taze sıkılmış nar suyunu sürahi ile getirdiklerini görünce hemen sipariş ettik.


Kebaplar gelene kadar meze olarak cevizli sarımsaklı labane ile başladık. Labane her ne kadar bizdeki labne peynirini andırsa da aslen kendisi tuzlanmış süzme yoğurt, Yunanlıların kuru cacığını andırıyor. İçinde salatalık olduğu için cacık sevmem ama üstüne zeytinyağı boca edilmiş, sarımsaklı cevizli süzme yoğurt son zamanlarda yediğim en güzel meze çıktı ortaya, labane!


Labanenin içinde sağlam sarımsak ve bol taze ceviz vardı. Üzerine eklenen zeytinyağı da o kadar güzel kokuyordu ki çok sevdik. Tabii bu süzme yoğurtu sevmemizin en büyük sebeplerinden biri şu karşımızdaki tandır oldu. Ustam hiç durmadan hamuru tandırın iç çeperine takır takır yerleştiriyor, çıkan pideler daha üzerine dumanı tüterken masalara servis ediliyor, bize de pideleri labaneye bandıra bandıra yemek düşüyor.


Son zamanlarda bu ekmek konusuna fena taktım. Misafirlerine sıcacık taze ekmek sunan lokantalar mutluluk veriyorlar. Soğuk ekmek veya dünden kalan ekmeği ısıtıp “Sıcak Ekmek” diye gazlayan işletmeler ise mutsuzluk sunmaktadır. Sıcak lavaş bence kebap için en iyi başlangıç. Lavaşın ikiye bölünüp içindeki sıcak havanın ve mis kokusunun açığa çıkması olmazsa olmaz bir ritüel.


Sıcak ekmeğimizi bandıra bandıra yediğimiz labane çok güzeldi. Yağı tuzu tam kararında, hafiften gelen sarımsak ve ceviz esintileri ile gelen ilk pidenin tamamını bitirdik.


İkram olarak gelen hafif acılı ezme salatanın (salsa) içinde domates soğan ve taze kişniş vardı. Antep’te ki Küşlemeci Halil Usta’da verilen ezme salatanın buzdolabında bekletilmiş hali gibiydi. Her ne kadar üzerine nar ekşisi ilave edilmiş olsa da lezzet olarak zayıftı.


Stuffed kubbeh, bizim bildiğimiz içli köfte. Antep usulü kızartma olarak yapılmış, sıcacık ve yağ çekmemişti. İçindeki et kalınca çekilmiş yağlı kuzu etinden olduğu için sulu ve lezzetliydi. Ama kenarındaki harç biraz kalın geldi bana. Genel olarak beğendim.


İçli köftenin en beğendiğim yanı ise siparişten sonra kızartılması ve sıcak sıcak masaya getirilmesi. Malesef İstanbul’daki büyük ve lüks kebapçıların bir çoğunda içli köfteler toptan kızartılıyor ve hazırda bekletiliyor. Siz sipaşi verince yalandan mikrodalgada veya fırında ısıtıp getiriyorlar, ve çıtırlığı bozuluyor. Bu durumda en güzeli parmak atıp çıtır değilse geri göndermek.


Fried hallumi yavru vatan Kıbrıs’ın gururu olan hellim peynirinden yapılan bir arasıcak. Kıbrıs’a gittiğimizde bol bol yemiştik ve çok sevmiştik. Yurt dışındaki kebapçılarda ve Yunan lokantalarında da sık sık karşımıza çıkmasına rağmen, her ne hikmetse Türkiye’deki lokantaların menülerine pek yer bulamamış. Bazı yerlerde çok tuzlu yaparlar zehir gibi olur yiyemezsin.


Hellim peyniri sert dokulu, sıcağı görünce pek fazla erimeyen keçi veya koyun sütünden yapılan bir peynirdir. Direk yağsız tavaya atabileceğiniz gibi, derin yağda da kızartabilirsiniz. Yemeklerden önce arasıcak olarak yenilebileceği gibi, kahvaltılarda da tercih edilebilir.


Gelelim masanın kraliçesi patlıcana. Menüde “grilled eggpland with tahini” olarak geçiyor. Tabak tam anlamıyla bir sanat eseri. Patlıcanı fırında veya kömür ızgarasında bir güzel közlemişler, sonra sapı kalacak şekilde kabuklarını soyup, yayvanca bir tabağa koymuşlar, üzerine basmışlar tahini, basmışlar nohutu, basmışlar kırmızı toz biberi, olmuş size bir görsel şölen. Oldukça yaratıcı ve değişik bir lezzet. Çok zekice düşünülmüş, yemesi keyifli, görünüşü güzel son zamanlarda yediğim en güzel öğünlerden bir tanesi.


Özenç patlıcan sevmediği için dışarı çıktığımızda lokantalarda genelde patlıcanlı yemekleri tercih ederim. Tahinin patlıcana bu kadar yakışacağını hiç tahmin etmemiştim. Üzerinde nohutla birlikte -etsiz bir yemek olmasına rağmen- çok başarılı bulduk. Bir de bunun üzerine yağlı kuzu kıyması çekeceksin, öffffff! Tel Aviv’den İskenderiye’ye kadar yüzersin.


Üzerine biraz karabiber ve tuz ilave edince göze olduğu kadar mideye de hitap eden bir sunuma dönüştü. Türk mutfağında patlıcanın yeri önemlidir, anlıyoruz ki İsrail’de de patlıcan kebapçıların baş köşesinde duruyor.

Kebaplardan rastgele lokantanın spesyallerinden birin olan “Spicy Halabi Kebab” istedik, efsane bir şey geldi. Halep’e gitmiş, bir kaç farklı lokantada kebap yemiştim, hatta Halep’te Halep Kebabı bile yemiştik ama bu farklı bir şeydi. Çek Cumhuriyetinde ekmeğin içinde ikram edilen çorba yemiştik, önce çorbayı içiyorsun, sonra tabağı (ekmeği) yiyorsun, bu da ona benzer bir şekilde hazırlanmış.


Garson arkadaş üstten bıçakla hamuru kesip şöyle bir ucunu kaldırdı, hep beraber masadan OOOUUUVVVV sesleri yükseldi. Sonra ağız suyumuzun akmaması için dudaklarınızı yamultup ısırırken beklemeye başladık. Önce makinayla sonra bloga koymalık resimler çekildi, sonra cep telefonlarından sosyal medyada anlık paylaşmak için. Derken masayı harika bir domates kokusu kapladı. Antep İmam Çağdaş’ta en sevdiğim kebap olan altı ezmeliye benzettim. Domatesleri iyice közlemişler, üzerine yine közlenmiş doğan ve biber ilave edip, üstüne kıyma şiş çekmişler.


Güzel bir yemeğin tamamlayıcaları arasında kuşkusuz bir çok ayrıntı yeralır. Doğru malzemelerin bir araya getirilmesi kadar, malzemenin tazeliği ve kullanım oranları da önemli rol oynar. Soslar bu noktada yemeğin pişirim ve servisinde bir lezzet ve kıvam sağlayıcı olarak büyük bir önemle ortaya çıkar.


Garsonumuz ekmeğin içinden aldığı kıymaları tabaklarımıza servis edip, üzerine de domates sosundan ekledi. Aslında bu kebabı yemenin hakkı tabaklara paylaştırarak değil de üstten kopardığın ekmek ile içeri dalmak suretiyle önce bol domates sosunu sonra da kıymayı yakalayıp mini dürümler yapmak. Dürümü patlatmadan, altından akıtmadan bir lokmada götürmek.

Kıymanın içinde maydanoz ve büyük parçalar halinde ki sarımsak dikkatimi çekti. Kebapta hem dana hem kuzu eti karışık varmış, közlenmiş domates, biber soğan ve sarımsak, işte reçete budur. Düzgün malzeme kullanınca kuzu eti yiyeni mest yemiyeni helak eder. Eti ve deniz ürünlerini seviyorum ama yanında verilen pişmiş sarımsak ve soğan aşığıyım desem yeridir. Kıymayı bir ısırıyorsun Kastamonu tabiriyle içinde çörül çörül suyu akıyor.


Kebapçılarda yapılan kıymanın zırhla çekilmesi gerekiyor. Evde robotta veya makinada çekilen kıymanın suyu limon gibi sıkılıyor, etin posası kalıyor. Siz et yedim sanıyorsunuz ama sadece bedenini yiyorsunuz, et ruhunu yani değerini kaybetmiş oluyor.

Yemek sonrası gelen kahve, bol köpüklü bir Türk kahvesinden ziyade, Suriye’de içtiğimiz köpüksüz ve nispeten daha sert Arap kahvesine benziyordu. Mırranın sulandırılmış hali olduğu için içimi rahattı. Bizim Türk kahvesine göre daha iyiydi veya daha kötüydü diyemem, neticede bu da onların kültürü, bizim işimiz deneyip tadını öğrenmek.


Kahveyle arası iyi olmayan Aşkın baba çay istedi. Lipton sallama çay gelmesini yadırgadık, halbuki şöyle güzel bir demleme çay olabilirdi. Ama bardağın içindeki taze nane yaprakları hemen dikkatimizi çekti. Çaya çok güzel bir rahiya vermişti.


Yemeğin sonunu Kanafeh ile kapattık, anlaşılacağı üzere künefenin İsrail versiyonu. Hatay, Mersin ve Urfa’da senelerce çok güzel künefeler yediğim için fazla bir beklentim yoktu. O yüzden 1 porsiyonu paylaştık.


Nitekim künefeyi kestiğimizde şerbetinin ve peynirinin epey az olduğunu gördük. Tadına baktık, hayatımda yediğim en dandik künefeydi. Ne fıstık, ne yağ, ne de peynir lezzetliydi. Sabahki baklavadan sonra künefe de sınıfta kaldı.


Haj Kahil’de yemek yerken Halep’de yediğimiz o güzel kebapları hatırladım. Bir günümüz daha olsaydı, kesinlikle bir kere daha gelmek isteyeceğimiz bir lokanta burası. Menü çok geniş, bir başka gün bambaşka yemekleri deneyebilirdik. Ama malesef Tel Aviv’e 2 gün ayırmıştık ve tekrar gelemedik. 3 kişi hesap toplamda 253ILS geldi.


Yemek sonraki sahile çıkıp Manta Ray’dan başlayıp Marinaya kadar boylu boyunca yürüdük. Hafiften dalgalı olduğu için denize giren yoktu, genelde köpeğini gezdirenler vardı. Tel Aviv deniz kenarında olduğu ve plajları gayet güzel olduğu için insanlar akşam iş çıkışı denize giriyorlar. Sahilde çok güzel beach barlar var. Kumlarda oturup denize nazır bira keyfi kaçınılmaz.


Daha sonra içerilere girip Neve Tzedek mahallesini gezdik. Tel Aviv’in ilk bakışta modern bir görünüm sunması sizi yanılmasın. Çünkü onu biraz tanımaya çalıştığınızda size doğadan kültüre, mimariden tarihe uzanan geniş bir yelpaze ve birbirinden güzel süprizler sunacak. Halk o kadar karışık ki insan profili her an değişebiliyor.


Yorulunca tekrar sahile çıkıp, kalabalık gördüğümüz bir Cafeye oturup bira sipariş ettik.


Fiyatlar epey pahalıydı, yarım litrelik biralar 30-34ILS (7-8USD) civarındaydı ama sanırım deniz kenarında olmasından dolayı verdiğimiz parası manzaraya gidiyordu.

Biraları bitirmeye yakın yan masada oturan geçlerle biraz muhabbet ettik. İsrail’de halk içerisinde bir çok farklı düşünceye sahip insan varmış. Kimisi Yahudi toplumunun sürekli bir tehdit altında olduğuna ve kendisini korumak için gerekli tüm önlemlerin alınması gerektiğine inanıyormuş. Kimisi de hemen barış olsun, toplumlar karşılıklı anlaşarak uzlaşsın istiyormuş. Özellikle aşırı dindar yahudiler, İsrail’in müslüman ülkelere karşı çatışmalarını hiç desteklemiyormuş. Tabii bizim muhabbet ettiğimiz gençlerin düşüncesi “Türk Arap Yahudi farketmez, içelim güzelleşelim” formatındaydı.


Tel Aviv gibi bir başkentin sahilleri tertemiz olmasına rağmen, ilginç bir şekilde “yüzmek yasaktır” tabelaları gördük. Bizim Karadeniz sahilleri gibi akıntılı ve dalgalı olduğundan boğulma tehlikesi varmış. Ekim ayından sonra cankurtan olmadığından devlet sorumluluk almıyormuş. Bizim Güney sahillerinin değerini bilmek lazım.


Sahilde yürüyen kalabalık limana doğru iyice arttı. Bisiklete binen, koşan, gezinti yapan insanlar olduğu gibi, cafelerde oturmuş, kitap okuyanlar muhabbet edenler vardı. Ama hiç boş boş oturup ta gelen geçeni kesen kimseyi görmedik.


Buraya kadar her şey normal, bizim sahillerde de benzer görüntüler var, ama ellerinde raketle birbirine top atan diri vücutlu ablalar ve abiler pek alışık olduğumuz bir şey değildi.


Sonradan dikkatimi çekti, hem kadınlar hem de erkekler için zorunlu askerlik görevi dolayısıyla genel olarak İsrail vatandaşları fit bir vücuda sahipti. Öyle göbekli toparlak bıyıklı amcalara, çekirdek çitleyen tonton teyzelere pek rastlamadık.


Akşamüstü hotele dönmeden önce güya Sabich Frishman’da patlıcanlı yumurtalı İsrail sandviçi (Sabich) yiyecektik ama kapalı olduğu için sükutu hayale uğradık. Sabich bizde ve Arap ülkelerinde olmayan, İsrail’e özel bir sandviç. Gobit ekmeğin içinde kızarmış patlıcan ve haşlanmış yumurta dilimleniyor, üzerine de tahin sosu, çoban salata, limon suyu ve Amba denen özel sos ekleniyor. Biz yiyemedik ama siz kaçırmayın.

Hostele gidip biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dünkü balıkçıların tavsiye ettiği Shtsupak gidip deniz ürünleri ziyafeti çektik. Bizim hostel şehrin güneyinde, lokanta ise tam ters tarafta kuzeyde, ama ekiptekiler benim gibi gırtlağına ve keyfine düşkün insanlar. İyi yemek için her yere, her mesafeye gider. “Yakınlarda lokanta yok mu abi yaaa?” diyenleri zaten almıyorum turlarımıza.


Balık lokantasına gittiğimde prensip olarak ya salata ve balık yerim, ya da önden 3-4 soğuk deniz ürünleri mezesi, üstüne 3-4 çeşit arasıcak yiyip fazla çeşidin tadına bakarım. Menüde 6 çeşit deniz ürünleri mezesi görünce ilk seçeneği tercih edip masayı donattık. Yok ben lagos yardıracam derseniz, o da var ama o zaman farkını vereceksiniz. Ama size tavsiyem herşeyden az söyleyip, mümkün olduğu kadar çok farklı tadı deneyebilmeniz.


Daha tam siparişleri verdik ki, önceden hazırlanmış meze tabakları masaya akmaya başladı. Matias (füme sardalya), balık yumurtası (kırmızı soğanlı), pancar ve tabule masaya gelen ilk grup oldu. Herhangi biri bitince ücretsiz olarak hemen tazeliyorlar, yenisini getiriyorlar.


Ekmek tüm İsrail seyahatinde olduğu gibi özel ve güzeldi. Alıştığımız dilimlenmiş ekmek yerine bir kişinin rahatlıkla bitirebileceği boyutlarda ufak bir somun ekmek geldi.

İkinci grup mezeler ise domates soslu patlıcan kızartma, lahana turşusu, ezme salata ve humus oldu. Deniz ürünleri lokantasından ziyade kebapçıda tercih edeceğim mezeler bunlar. O yüzden sadece humusun tadına baktık, gerisine pek bulaşmadık.


Kış vakti olduğu için balık çorbası söyledik. Tütsülenmiş alabalık ile yapılmış, bol sebzeli ultra lezzetliydi. Fransızların Marsilya usulü Bouillabaisse‎ çorbasına benziyordu.


İçinde büyük parça balık göremedik ama başımızı döndüren aromasıyla bizden geçer not aldı.


Fish carpaccio çupradan yapılıyormuş. Görüntüden pek bir şey anlaşılmıyor ama “yıldızlı pekiyi” ile sınıfı geçer. Çupranın çiğ olarak ince ince dilimlenmesi ve üzerine karabiber serpiştirilip, biraz da ve taze soğan kıyılması ile hazırlanan son derece basit bir meze. Bence tam bir rakı mezesi. Türkiye’de yediğimiz levrek marinenin çok daha sade hali diyebilirim. Damakta kadife gibi gidiyor, ağzınıza sirke veya hardal tadı değil, saf çupra tadı kalıyor.


Fish chevice ise lagostan yapılıyormuş. İsterseniz somondan yapılanı da varmış. Cheviche https://en.wikipedia.org/wiki/Ceviche bildiğim kadarı ile Güney Amerika kökenli limon suyu ile kürlenen bir tür balık yemeği. Türkiye’de ilk kez Ankara’da Trilye Restaurant’ta yemiştim.


Sebzeler ile lezzetlendirilmiş chevicenin içinde lagos parçaları cirit atıyordu. Hiç makyajsız, sadece zeytinyağı ile nemlendirilmiş. Kırmızı kuru soğan ve avokado başta olmak üzere, taze soğan, kırmızı ve yeşil tatlı biber eşlik ediyor. O gece hafızamıza kazınan lezzetlerden biri oldu. Üzerine biraz tuz biraz zeytinyağı ilavesi ile damağımızda iz bıraktı.


Arasıcaklardan scallop (deniz tarağı) Türkiye’de lokantalarda kolay kolay bulamayacağımız bir deniz ürünü. Daha önce Ankara’da Teppanyaki Alaturka’da ve Çanakkale Yalova Restauranta yemiştim o kadar. Aslında bir tür midye, içindeki eti tavla pulu boyutlarında ama 2 pulun üstüste konmuş halini düşünün. Kaslı bir midye olduğu için yerken armut yer gibi kütür kütür dokusunu hissediyorsunuz.


Deniz tarağı gerçekten deniz kokuyordu, çiğnerken bile kütür kütür dişe geliyordu. Her halinden derin dondurucudan çıkma değil, taze olduğu belli oluyordu. Çıtırlığı gitmesin diye sosu ayrı bir kaseye koyup getirmişler, çok ince bir düşünce. Sosun limon zeytinyağı ve maydanoz vardı.


Kalamar bebeğin de bebeği. Çıtır çıtır tam kıvamında pişmiş. İki gündür çarşıda pazarda bebek kalamar görüyordum, ve tam olarak beklentilerim bu şekildeydi.


En az Yunan adalarında yediğim kalamarlar kadar güzeldi. Tüpler ufak olduğu için elastiki yapısını kaybetmişti, bol bol baldır bacak olduğu için de çıtır çıtırdı.


Son 1-2 yıl içinde en yediğim en güzel kalamar tavaydı. Kalamarın ecdadını burada görüp tanıdıktan sonra memleketin balık pazarlarında bunalıma girmemek içten bile değil. Nokta!


Soğuklarla başlayıp sıcaklarla devam ettikten sonra biten soğukları tekrar tekrar getirmeye başladılar. Daha önce uskumru, palamut, torik gibi kırmızı etli balıklardan yapılan lakerdayı çok yemiştim, ama sardalyadan yapılanına ilk defa denk geliyorum. Matias (füme sardalya) en beğendiğimiz soğuk meze oldu. Biraz soğanla birlikte o kadar güzeldi ki 7 tabak daha yiyebilirdik.


Shtsupak 1900 yılında kurulan bir işletmeymiş. Mazisi eski olan lokantaları genelde severim. Çok lüks olmazlar, sundukları üründe kelek yapmazlar, turistlere ayrı yerlilere ayrı fiyatlandırma yapmazlar. Tel Aviv’de gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim deniz ürünleri lokantası, ama genel olarak Tel Aviv pahalı bir şehir. 3 kişi içkilerle birlikte hesap 320ILS (84USD) geldi. Faturanın altında servis hizmeti dahil değildir yazıyordu, o kadar memnun kalmıştık ki helalinden bolkepçe bahşiş bıraktık.

Yemek sonrası sahildeki barlarda sindirime iyi gelsin diye cila yapıp, hostele geri döndük. Yarın büyük gün, erken kalkacağız! Önce esas gümbürtünün koptuğu Kudüs’e, sonra da Batı Şeria’ya (Filistin) geçeceğiz.


Maceranın kralı, lezzetin dibi için Küdüs lezzet turu
Az sonraaaaaa


Gittiğimiz ülkeler


Henüz 54 ülke oldu (%23) daha gidilecek çoook ülke var...
Create your own visited map of The World