13 Temmuz 2016 Çarşamba

Dalyan Akyaka Selimiye Söğüt turu - 1.Bölüm

Herkesin bir tutkusu var, biz de denize tutkunuz. Türkiye’nin en sevdiğim yeri Ege ise, ikinci de Akdenizdir. Hele hele bu ikisinin tam arasındaki Gökova körfezi ise tam bir cennettir. Haziran eylül arası oldukça yoğun olan buralarda, balık yasağı olduğu için derin dondurucudan çıkan 3-4 aylık balıklar vitrinleri süsler.

Deniz ürünlerinin taze ve bol olduğu kış aylarında hiç Bodrum’a, Marmaris’e Fethiye'ye gittiniz mi? Bomboş otellerde hem ucuza konaklarsınız, sakin lokantalada en kral ahtapotları kamarları löpletirsiniz. Nar suyunun ve ahtapotun gibine vurduğumuz, son zamanlarda yaptığımız en keyifli Selimiye, Aykaka, Dalyan löplöp turu başlıyor, yanaşın ey ahali.


04.01.2014
Ekip çok sağlam, ben, Aşkın Baba (fiks löplöpçü) , Ozan ve Zeynep. “Ay sabah sabah bu saatte kalkılır mı?”, “Ayol bir kontrol etsene şu hesabı, neden bu kadar fazla geldi ki?” diye dırdır etmeyen yola çıktığı andan itibaren sadece ve sadece yaşadığı andan zevk almaya bakan keyifli bir ekip.

Saat 06:25’te Sabiha Gökçen’den Pegasus ile Dalaman’a uçtuk, varış sabahın körü 07:40. Havalimanından kiralık aracımızı alıp kahvaltı için Ortaca çıkışındaki Toprakana’ya gittik.

Gittik gitmesine ama daha bacadan duman tütmüyor, millet daha yeni kalkmış. Sezon dışı olduğu için pek bir hareket yok. Serpme kahvaltısı pek güzel diye duymuştum, yanına da 1 litre nar suyu söyledik.


Nar suyu Eylülde toplanan Hicaz Narlarıyla yapılıyormuş. Hafif mayhoş bir tada sahip narlar derin dondurucuda saklanıyormuş, haftasonları müşteri gelince talebe göre çıkartılıp sıkılıyormuş. Ortaca Dayan taraflarında ki taze sıkılmış nar suyu efsaneymiş.

Ortaca malum ufak tefek bir yer, Ocak ayında pek bir hareket yok, Açııızzzz, 3 gündür yemek yemediiiiikkkk” modundan 4 kişi gelince garson Ender kardeşimin eli ayağına dolandı. Sonra yavaş yavaş kahvaltılıkları çıkartıp önümüze de sıcacık pide verince hepimiz süt dökmüş kediye döndük.


Sanırım ekmeğin sıcak olmasından dolayı tereyağını sürüp sürüp reçellerin tadına baktık. Reçel tabağı görüntü olarak pek bir şey ifade etmese de mürdüm eriği reçeli ve turunç reçeli çok çok iyidir.


Sütlü ekmek evde annanelerin yaptığı usül. Yumurtaya bulanıp yağda kızartılmış. Bu aslan parçalarına tereyağı reçel bile sürmeden sade sade yedik çok güzeldi.


Peynirler de masaya gelince, o ilk anlardaki aç ve agresif halimizden eser kalmadı. Masada olması gereken zaruri şeylerin hepsi vardı.


Bir kahvaltıda olmazsa olmaz yumurtadır. Evde her ne hikmetse her seferinde peynirli mantarlı omlet yaparım ama yumurtanın en güzel hali sadece tereyağı ile birlikte pişirilen sade yumurtadır. Sarısını patlattıktan sonra tereyağı ile birlikte karıştırıp yenilen yumurtanın tadını hiç bir şey tutmaz.


İlginç bir şekilde soslu patates kızartması geldi masaya. Ulan kahvaltıda kızartma ne alaka derken, bir de baktık 45 saniyede dibini sıyırmışız.


Kuru meyveleri da unutmamak lazım. Kahvaltıda kuru üzüm, kuru kayısı, fındık badem yemeyi çok severim. Akşamları biranın yanına da pek güzel gider ama erken saatte size bütün gün yetecek enerji vermek için bulunmaz nimet.


Toprakana, bahçede tavukların dolandığı, basit ve doğal bir ortama sahip bir yer. Yöreye gelen ve yolu buradan geçenler için keyifle yemek yenebilecek güzel bir lokanta. Geniş bir kapalı mekanı var. Ahşap kapalı bu mekanın ortasında kış aylarında gürül gürül bir şömine yanıyor. Yaz aylarında ise müşterilere bahçede servis yapılıyor.


Garsonlardan müthiş bir performans beklemeyin, sakin sakin efendi gibi işini yapan insanlar. O gün nedense agrafis başladığımız kahvaltının sonunda mahcup olup hesabın yarısı kadar bahşiş verdiğimizi hatırlıyorum. Tandırı da çok güzelmiş, hatta sahibinin “Dişi olmayan yaşlı amcalar bile bizim tandırımızı yiyebilir” diye bir iddiası var.

Ortaca’dan çıktıktan sonra sonra Dalyan’a girip arabayı bıraktığımız gibi bir tekne kiralayıp Köyceğiz gölünde Hasan Amcayı aramaya başladık. Yeme içme konusunda 3 kitap yazmış blogger dostum Salih, blogunda Köyceğiz gölünde ki yengeçci Hasan Amcayı anlatmıştı, bize de bulmak düştü.


Yengeçci Hasan Amca, Köyceğiz gölünde yıllardır yengeç avlayıp sonra da teknesinde pişirip satan bir amcamız. Önceden telefonla arayıp yerini sorduk, bizim kaptana eliyle koymuş gibi buldu.


Sanki yarım saat önce kahvaltıdan kalkan biz değilmişiz gibi, Hasan Amcanın teknesine atlayıp mallara bir göz attık. Yengeç diyip geçmemek lazım. Bunlar mavi yengeç! Belkide denizlerde yaşayan en lezzetli hayvan etinde bahsediyorum.


Siparişleri verir vermez önden çaylarımız geldi. Hasan Amca malum denizci adam, akşamları rakıyla filan arası iyi. Çayları bize rakı bardağında ikram etti iyi mi? Adet böyleymiş deyip hiç bozuntuya vermeden önden çayımızı içtik.


Yengeç normalde mavi bir renge sahip. Gövdenin içerisinde de eti var, ama esas lezzetler kollarda bacaklarda baldırlarda.


Yıllardır bu işi yapan Hasan Amca, şöyle kallavi bir yengeç bulup önce fotoğraf çekmemizi istedi.


Daha önce Türkiye sınırları içerisinde bu kadar büyük bir yengeç gördüğümü hatırlamıyorum. Çooook seneler önce de Dalyana gelip Mavi yengeç yemişliğimiz vardı, ama denizin üstünde basit bir balıkçı teknesinde yemek emin olun lüks restoranda yemekten çok daha keyif verici.


Tencerede zeytinyağı ve kekikle birlikte kendi suyunda pişen yengeçler 10 dakikada hazır. Hasan abi özellikle söyledi, kendi suyunda pişmesi lazımmış. Suda haşlarsan tüm lezzeti kaçarmış.


Ufak bir tokmak vasıtasıyla yengeçler kırılıp tepsiye indiriliyor. Ondan sonrası artık bize kalmış. Önce bir resim faslından sonra, yemeye başlayabilirsiniz.


Nedense kabuklu deniz ürünlerine hep mesafeli olduk. Bu çok değerli protein kaynaklarının tüketimi bir türlü artmadı. Üretime yeltenenler ya iflas etti ya da kurtuluşu ihracatta aradı. Malezya’da yaşarken belkide Türkiye'nin 10 misli yengeç tüketimine şaşırıp kalmıştım.

Yemesi biraz zahmetli, kıskaçları bacakları kırıp kırıp içerideki eti itinayla löpleteceksiniz. 2-3 tane yedikten sonra tecrübe kazanıyorsunuz ve fazla fire vermeden nasıl yengeç ayıklanır yenir öğreniyorsunuz. Kabuklar direk denize atılıyor. Bulaşık derdi yok, sabun derdi yok. Etin lezzeti 10 numara 5 yıldız. Yengeçlerin tanesi 8 TL. Ama biz 4 kişi 10 beygir gücünde girişince biraz indirim yaptı Hasan Amcam. Meraklısına not, yengeçler en çok haziranda yağlanıyormuş! (Yağlı et = lezzetli et)

Yengeç etini taze taze yiyebileceğiniz ender yerlerden biri Dalyan’dır. Hasan Amcayı bulamazsanız bile Dalyandan tekne kiralayıp dolaşmakta fayda var. İçinizi bir anda huzur kaplayacak. Sazlıkların arasında dolanarak, sessiz sakin bir ortamda sinirlerinden arınmış çiğ köftelik kıyma gibi olacaksınız.

Dalyan’a kadar gelmişken Sülündür Gölü kenarındaki huzur dolu Ekin Apart & Restaurant diye bir yer var. Göl kenarına oturup kahvaltı için biçilmez kaftan. Bizim de planımızda havalimanından çıktığımız gibi buraya gelmek vardı ama Toprakana’yı ve Hasan Amcayı atlamamak için 3. sıraya bıraktık.

Ekin’in olayı katmer. Antep'deki kaymaklı ve fıstıklı katmer değil. Hamurunda un tuz ve su olan bir katmer. 1 kere açılıp, sonra tekrar katlanıp tekrar açılıyor. Vita marka margarin yağı sürülüyormuş. Ali Bey yanında da yörenin güzel balından ikram ediyor.


Sacın üzerinde pişen katmerler sıcak sıcak masaya gelince siz istediğiniz kadar kahvaltı yiyin, üstüne yengeç yiyin, hop mop diyene kadar bitiyor. Ali Abi “Daha durun bal gelmedi” diyordu ki, katmerler çoktan mideye indi. Mecburen ikinci turu söyledik.


Katmerin esas usulü arasına bal sürmekmiş. Zaten yağlı olduğu için ayrıca tereyağı sürmeye gerek yokmuş. Çayla birlikte kahvaltıda, öğlen yemeğinde akşamüstü, gece yatarken her an yenilebilir.


Ballı katmerler fotoğraf faslından dolayı biraz soğuyunca, 3 tura dönmek zorunda kaldık. Bu sefer nefis bir Türk Kahvesi eşliğinde.


Ekin Apart & Restaurant, mutlaka uğramanız gereken, yemyeşil bahçede, hemen gölün kenarında huzuru bulacağınız bir mekan. Sıcak sıcak çıkan katmer tam bir keyif! Purolu babaların ve 34 plakalıların pek uğramadığı gizli saklı bir yer. Artık duydunuz, şimdi istila edebilirsiniz.


Dalyan’a doğru geri dönerken, Nar Danesi’nde http://www.nardanesi.com/ nar suyu için mola verdik. Buranın olayı da nar suyu. “Bu yoldan nar suyu içilmeden geçilmez” diye table asmışlar, çok da haklılar. Ayrıca çok güzel köy tavuğu yapıyorlarmış.


Maalesef Ocak ayında narın mevsimi geçmiş. Ağaçlarda meyva kalmamış. Eylül ayında toplanan narlar, sıkılıp soğuk hava odalarında saklanıyormuş. Gelmişken zulaya atalım deyip, 3-4 litre alıp bagaja koyduk. Tüm seyahat boyunca açıp açıp içtik.


Bu arada gözümüz bahçede otlayan kuzulara takıldı, sonra istem dışı bir anda Ozanla gözgöze geldik. İkimizde aynı şeyi düşünüyorduk! “Acaba kabul eder mi?” gibisinden bakıştık ama patron nuh diyor peygamber demiyor. Daha büyümesi lazımmış keratanın. Ne yalan söyleyeyim, oracıkta 200 TL çıkartıp vermeye hazırdık şu şekerpare için.


Dalyan’dan sonra ilk hedefimiz Akyaka. Çooook eskiden 3 gece bu şirin beldede kalmış, Azmak civarındaki lokantalarda balık yemiştik. Planlarıma göre önce Halil’in Yerinde kalamar bira yapacaktır, sonra da yan tarafa geçip tahinli dondurmalı krepi ile ünlü Orfoz’da cila yapacaktır. Azmakta dolanan ördekleri biraz izledikten sonra ilk şaşkınlığımı giderip buraya geliş amacımızı hatırlıyoruz. Akşamüstü rakısı ve kalamar tava!


Halil'in Yeri çok eski efsane bir işletme. Vitrine baktık ekip kuvvetli, mercan, lagos, fangri, kılıç şiş, dil balığı var. Meze dolabı da oldukça zengin. Otlar deniz ürünleri ne ararsan var.


Biz hiç balık ve meze olayına girmeden, ucundan tadına bakmak için 4 kişi bir kalamar tava söyleyip bir de 20’lik Yeşil Efe ile akşamüstü rakısının keyfini yaşadık.

Kalamar idare eder, fena değildi. Hem bacaklarını hem de gövdeyi kullanmış ustam. Ama biraz gramaj olarak biraz ufak geldi gözümüze, ikinciyi söylemek zorunda kaldık.


Kalamar hoştu güzeldi ama beni benden alan o rayihayı yakalayamadım. İstanbul işi yapılmış gibiydi. 100 gram düdük kadar gelmesi gözümüzü doyurmadı herhalde. Ama manzara ve ortam çok keyifliydi o yüzden hiç sıkıntı yapmadık.

Ama şu ekmeği yılların Halil’ine hiç yakıştıramadım. “Dün akşamdan kalmış beyaz ekmeği ısıtarak kakalama” hastalığı burada da var. İyi ekmek sunmak lokantanın gururu olmalı. Ya kendileri yapmalı ya da düzgün yapanı bulup almalı.


Amma ve-lakin çay kahve ikram edecek kadar bonkörler. Halil’in yerinde kalamar tava yeyip Azmak’ta ördekleri beslemek paha biçilemez

Lokantanın birinden çıkıp hemen yandaki Azmakkapı Orfoz Restaurant’a geçtik.

Burada güya bir tatlı yeyip kalkacaktık ama kalamarın tadını aldık bir kere, hadi dedik bir de burada deneyelim. Anam mal bir geldi 150-200 gram, neredeyse Halil’in iki misli.


Halkaların ebatları da devasa. Sorduk yerli büyük kalamar kullanılıyormuş. Bacaklar düzgün, lezzet çok başarılı. 40 yıllık Halil’in Yerinde kalamardan memnun kalmayıp, yan taraftaki Orfoz'da kalamara mest olmak diye buna denir.


Son 3 kalamardan sonra Orfoz Restorana geliş amacımızı hatırlıyoruz, Tahinli dondurmalı krep! Efsane bir şey. Hatta efsane ötesi! Krepin içine Koska helva kapatılıp yumurtaya batırıldıktan sonra galeta ununa bulanıp çiçek yağında kızartılıyor. 


Tabağa alındıktan sonra da üstüne tahin, bal, portakal ve dondurma koyup pimi çekilmiş bomba gibi önünüze bırakıyorlar. Ohhşşşş, uyarıldım.


Ya biz diyetteyiz diye goygoy yapmaya gerek yok. Tatlı düşkünlerinin dikkatine, bu resme tok karnına dikkatlice bakınız. Erimiş tahin helvası göreceksiniz, üzerine ilave edilmiş tahin göreceksiniz, sanki lezzeti azmış gibi bir de üstüne bal ilavesi göreceksiniz!!!! Dondurma da eriyip hepsi birbirine karışınca tam tabak yalamalık kıvama geliyor ve siz de akabinde nirvanaya ulaşıyorsunuz.

Akyaka'ya gelecek olanlara Orfoz restoranı tavsiye ederim! Bana daha samimi bir ortam gibi geldi. 70’lik rakıyı bitiremeyenlerin ismi şişelere etiketleniyor, bir sonraki gelişte aynı şişeden devam ediliyor. Öyle samimi yani.


İBu yazıyı yazarken araştırdım, tahinli krep mucidi mekanın eski ortaklarından Mesud Bey, yan tarafta Olta Restaurant diye kendi kendi yerini açmış. Krep için oraya gitmek gerekebilir.

Ortaca’da kahvaltı, Dalyan’da yengeç, Sülündür gölünde katmer ve Akyaka'da kalamardan sonra tombişler iyice doyunca Söğüt’e doğru yola koyulduk. Daha 80 km yolumuz olduğu için Hisarönüne gelmeden hemen önce yol üstü lezzet duraklarından biri olan Mavi Pide’de kısa bir mola verdik. Adından da anlaşılacağı üzere buranın olayı pide. -Patlıcanlı kuşbaşılı pide, üstüne de tahinlisi pide yemeden bu yoldan geçilmeyecek diye not almışım zamanında.


Merak ettim nasıl hazırlanıyor diye daldım mutfağa. Fırının başındaki ustaya içten bir gülümseme, hal hatır sormak yeter böyle ufak işletmelerde. Baktım önce fırında kendi közledikleri patlıcanları hamurun üzerine yayıyorlar.

Patlıcanla yatak yaptıktan sonra kuşbaşı, domates ve biberle yapılan harç ekleniyor.


Tahinli pideyi çoook eskiden pidenin esas yerinde Aydın Yenipazar ve Bozdoğan’da yemiştik. Tahinle pek arası olmayan birinin bile 10 parmak dalabileceği bir lezzet.

Kaşar peyniriyle aram pek iyi değildir, normal şartlar altında evime de sokmam. Ama iş kuşbaşılı pideye geldi mi iş değişiyor. Zira peynir etlerin üzerinde bir tabaka oluşturup yüksek sıcaklıktan kavrulmasını engelliyor ve etin sulu kalmasını sağlıyor. Maraşlıların “Eliböğründe” yaparken de buna benzer bir uygulama yapması lazım.


Tahinli pide, ilginç bir şey. Öğlen yemeği niyetine de yenir. Öğlen yemeğinde yenen kuşbaşılı pidenin üzerine tatlı niyetine de yenir. Görüntü olarak sizin için pek bir şey ifade etmeyebilir ama detaylara gidereceğiz.


Yakından bakarsanız belki bir şeyler çağrıştırabilir. Şekerden dolayı üstü çıtırlaşmış pidenin içinde hafif sulu kalmış tahin var. Isırdığınız anda önce çıtırdıyor sonra lezzet şelalesi ağzınıza boşalıyor. Sessiz sakin pidenizi yerken bir anda gündüz ayık kafayla “Seviyom uleeeeaaaannnn” diye bağırttıracak bir his geliyor.


İlla aç gibip yemek yenmesi gereken bir yer değil. Ama Marmaris'ten Bozburun’a giderken mutlaka durulup tahinli ballı fındıklı pidesinden yiyin, sonra da bana duacı olun. 4 kişi hesap 1 patlıcanlı kuşbaşılı, 1 tahinli, 4 su, 4 çay toplam 33 TL.

Saate bir baktık 19:00, daha 45 dakika yolumuz ve kalacak yer belli değil. Ama dil, damak, mide o kadar memnun ki hayatından 2 şişe şarap alıp arabada uyumaya bile razıyız.

Akşam yemeği için Selimiye ve Bozburun’daki lüks lokantaları pas geçip, vurduk direksyonu Söğüt’e. Ocak ayında akşam olmuş gecenin 20:30’u incin top atıyor. Bir umut Denizkızı Restaurant’a gittik allahtan açık, ışıklar yanıyor. Lokantada bir allahın kulu yok, haliyle pansiyonda da kimsecikler kalmıyor.

Haydar kardeşim şaşırmış bir ifadeyle ve "Lokantaya mı yoksa Pansiyona mı abi" diye bizi karşıladı. Çok iyi hatırlıyorum, Ozan “Hele bir karnımızı doyuralım, kalacak yeri sonra ayarlayacaz” diye patlattı. Ulan etraf zifiri karanlık, buradan başka koca köyde 1-2 yerin ışığı yanıyor o kadar.


Vitrine baktık, mercan, sinarit, fangri ve lagos varmış ama biz yine çok fazla abartmadan sadece salata, balık pastırma, 2 adet ahtapot ızgara, kalamar ızgara ve rakı söyledik.

Balık pastırması akyadan yapılıyormuş. Salatalardan biri domatesli göbek, diğeri ise sade roka.

Deniz ürünleriyle yapılan sıcak yemeklerin baharata veya pul bibere boğup pişirilmesini pek tercih etmem. Bana hep dandik bir malı makyajlama tekniği gibi geliyor. Ama pastırma yaparken kullanılan çemen yağsız bir balık olan Akyaya garip bir şekilde çok yakışmıştı. Çanakkale'nin torikle palamutla uskumruyla yapılan lakerdası varsa, Akdenizin de akyadan yapılan pastırması varmış.


Benim için balık lokantalarında meze budur. Ahtapottan önce haydariye, Antep ezmeye girmemek lazım.Hem damağı hem de mideyi gereksiz yormuş olursunuz. Limonlu ve bol zeytinyağlı roka salatası, biraz beyaz peynir ve biraz deniz ürünler. Bu tabak 2 tek attırır!


15 dakika sonra babalar gelmeye başladı. Ahtapot ızgara da kalamar dolma da öksüz doyuran boyutlarında. Ben diyeyim 250 gram sen de 350 gram öyle bir şey. Biz alışmışız Bodrum’da İstanbul’da tek bacak kuru ahtapotla, burada porsiyonda hiç abartmıyorum 3-4 bacak vardı.


Ahtapotlar en bol olduğu eylül-şubat arası arası toplanıyormuş ve derin dondurucuya atılıyormuş. 1 hafta sonra deniz suyunda çözülüp, eski merdaneli çamaşır makinalasında 1 saat yıkanıyormuş. Sonra tekrar derin dondurucuya atılan ahtapotlar ihtiyaç oldukça çıkartılıp zeytinyağı ile nemlendirilip ızgaraya atılıyormuş. O kadar güzel kokuyordu ki, bundan oda parfümü yapsan yeridir. İddia ediyorum Ege civarında çok tutar.


Zeytinyağı, limon suyu, sarımsak, karabiber ve kekikle hazırlanan bir sos eşliğinde süsleniyor. Gereksiz yere Trabzon usulü tereyağına boğmak veya Mardin usulü kırmızı pul bibere bulamak yok! Gerçek Ege işi. İşte ahtapot ızgara böyle yapılır arkadaş. Hayatımda yediğim en güzel ahtapot ızgara! NOKTA

Ahtapotu genelde silgi gibi laçkalaşıncaya haşlayıp sonra da üzerine bol tereyağı ve pul biber koyan restoranları, hatta bunu da çok matah bir şeymiş gibi sosyal medyada paylaşan arkadaşları gördükçe üzülüyorum. Ahtapot dediğin deniz kokmalı, dişe gelmeli.


Kalamar ızgarayı herkes yapamaz, berecemezsen kösele gibi olur. Denizkızında ahtapot gibi kalamar da hazırlık aşamasında sırf deniz suyu ile yıkanıyormuş, asla musluk suyu değmiyormuş. Çok net söylüyorum, geçen hafta Urla’daki Akın’da yediğimiz kalamar ızgaradan bile çok daha iyi.


Kalamarlar bacaklı kalamar, yerli kalamarın dibi. Hatta zannımca hemen pansiyonun önündeki koydan çıkıyor. Aynı Yunanistan'da olduğu gibi üzerindeki pembe derisi tam olarak soyulup bembeyaz clilop gibi bırakılmamış. Yumuşacık, lezzetli, hafif yağlı ve çok güzeldi.

Yediğimiz ahtapot ve kalamar Yunan adalarındaki gibi gereksiz süsleme sanatı olmadan, domates kabuğundan gül yapılmadan, genel olarak tabakta hiç bir lüzumsuz garnitür olmadan geldi. Sonuç olarak gelen tabaklar da hak etiği gibi bomboş geri gitti.

Lokanta sahiplerine tavsiyem, yemek bittikten sonra masalardan geri gelen tabakları iyi analiz etmeleri lazım. Neler yeniyor, neler yenmiyor aslında bir inceleseler, al sana ücretsiz ARGE.

Son bir şey daha, eski kebapçılar yazın sahil kasabalarında balık lokantalarında deniz ürünleri pişirmeye çalışında, ahtapota kokoreç muamelesi yapılıyor. Ama Yunan'da öyle bir durum koy, adamların güney kuzey doğu batı her yeri Ege.

Tatlı yemek pek adetim değildir, ama deniz ürünlerinden sonra 1 porsiyona 4 kişi çatal atalım dedik. Ekmek kadayıfını kendileri yapıyorlarmış. Şekeri az şerbeti hafif. Ellerini hiç korkak alıştırmadan üzerine arasına kaymağı boca etmişler. Sorduk Yörsan markaymış.


Ahtapot kalamar 30, salata 8, peynir 3 TL. Gece gece geç saate karanlık ve izbe bir köyde cennete düştüğümüzden midir bilmem, Denizkızı o güne benim için Türkiye’nin ilk 3 deniz ürünleri lokantasından biri olmayı kesinlikle hak etmiştir. Çok sevdik. En çok da ahtapotu sevdik. Bu ahtapotu bir kez deneyin, seyahat planlarınıza mutlaka Söğüt’ü katmak isteyeceksiniz. Elbette sırf bunların hatırına değil, başka gidecek yerimiz de olmadığı için geceyi Denizkızı Pansiyonda geçirdik.

İkinci bölüm az asonraaaaa



Gittiğimiz ülkeler


Henüz 54 ülke oldu (%23) daha gidilecek çoook ülke var...
Create your own visited map of The World