4 Mayıs 2016 Çarşamba

Urla - 4.Bölüm


Enginarın, üzümün, balığın ve yemyeşil doğanın huzurlu bir ahenkle buluştuğu bu Ege kasabasında her gün yeni bir şey keşfedebilirsiniz. Yaz aylarına girmeden, okullar kapanmadan, turistler buraları doldurmadan, keyifli bir lezzet turu için şimdi tam zamanı. Otsa ot, balıksa balık, rakıysa rakı! Urla’da ne ararsan alası var, sizi asla üzmez.


29.12.2013 Urla
Urla’da çok iyi bir otelde kalmamıza rağmen kahvaltı yapmayıp sadece çay içmekle yetindik, zira bugün maraton koşacağız. Plana göre 5 farklı yerde yemek yiyeceğiz. Kaldığımız Hotel Pera’yı tavsiye ederim, hemen iskelede denizin dibinde tertemiz ve iyi bir otel.

Otelde kahvaltıda sadece 2 çay içip, sahilde turladık. Henüz mekanlar bomboş, masalar müşterileri bekliyordu. 5 yıldızlı otelde yemek yemektense, şu masaya otur tost ye, çok büyük bir ihtimalle daha fazla keyif verir.


Sabahtan Urla iskelede balık mezatı başlıyor. Gidip bir bakmakta fayda var. Ege’de balık fiyatları nedir, ihale nasıl yükseltilir, hangi balığın ederi nedir öğrenmek lazım.


Başlangıç fiyatları; Kalamar 15 TL/kg, Levrek (+1 kg) 35 TL/kg, Mercan 1.5 kiloluk tepsi 45 TL civarında. Kalamarı her zaman çok sevmişimdir. Yanlız yerli kalamar olmak şartıyla. Bacaklarıyla birlikte pişireceksiniz tadından yenmez.


Dün Özbek köyündeki mezata benzer bir şekilde, balıklar tepsilere yerleştirilip sahnede sergileniyor. Sonra her tepsi ayrı ayrı ihaleye çıkılıyor. İnsanlar kedi gibi sahnenin etrafında dizilmiş, en yüksek fiyatı alan malı götürüyor.


Mezat raconuna alışık değilseniz ilk 10 dakikada ne oluyor farkına bile varmıyorsunuz ve tepsiler birer birer gidiyor. Balık almayacak olsanız bile eğlenceli bir aktivite. Genci yaşlısı, lokantacısı gözüne kestirdiği tepsiyi almaya çalışıyor. Ama herkesin ağzında aynı laf, “Çok pahalı be yaaa”


Kısa bir sabah atraksiyonundan sonra karnımız acıkmaya başlayınca yeni yerler keşfetmek için, iskeleden ayrılıp Urla’ya 15 km uzakta Demircili Köyü yolu üzerindeki Yörük Aile Evine kahvaltıya gittik.

Buranın olayı odun ateşinde pişen elde açma gözlemeymiş.


Bir teyze hamuru açıp iç malzemeyi koyup saca atıyor, diğeri de tahta bir çubukla gözlemeyi çevirerek pişiriyor. Arada da yağlamayı ihmal etmiyor. Makina mühendisi olduğum için oto sanayi tipi yağdanlık ile gözlemeyi yağlaması ilginç geldi ama kullanım mantığı aynı.


Teyzem hiç elini bulaştırmadan zeytinyağını homojen bir şekilde gözlemenin her bir tarafına fışkırtıyor.

Gözleme, börek gibi hamur işleri bu topraklarda yaşayan her lezzet düşkünün rüyasıdır. Hele hele hamur elde açılırsa, bir de odun fırınında pişerse affetmemek lazım.


Normal şartlar altında gözlemeyi kıymalı sevsem de, Ege’nin bağrında olunca ısırganlı pazılı lor peynirli sipariş ettik. Ot diyip geçmemek lazım. Pazı bildiğimiz pazı, ama burada esas olay ısıganda bitiyor. Lor peyniriyle halvet olan otlar biraz zeytinyağı ve tuz takviyesinden sonra pişmeye hazır.


Diğer tarafta ise odun fırınında pideler hazırlanıyor. Her zaman söylemişimdir güzel bir kahvaltının olmazsa olmazı taze sıcacık bir ekmektir. Hele hele yüzünden mutluluk akan bir fırıncının hazırladığı pideler bizim gibi karnı aç insanlara sabah sabah mutluluk aşılar.


Fırında keçi peyniri de fırında odun fırınında pişenlerden. Çiftiğin keçilerinden kendi yaptıkları peynirleri kalınca kesilip toprak kapta 10 dakika fırınlıyorlar.


Yörük evinde sucuklu yumurta, serpme kahvaltı gibi alternatifler de var ama hiç bulaşmadan gözleme, fırında keçi peyniri, lor&karadut ve bal&kaymak olayına girdik. Sürdürülebilir löplöp sistemi (10:00’da yenecek, 12:00’de yenecek, 14:00’te yenecek...) için bizler sadece lezzet amaçlı yiyoruz, masadan doymadan kalkıyoruz.


Gözlemede ısırgan, pazı ve lor peyniri var. Keşke az da tulum attırsaydık. Lor hoş güzel ama iç harç biraz kuru kalmış.


En azından Foça’da Emine Bacının yerinde yediğimiz gözleme gibi içine çiğden mantar rendelense bile olurmuş. Üşenmedim teyzelere bundan bahsettim, belki reçetelerini güncellerler.


Karadutlu lor peyniri o kadar güzel bir şey ki anlatamam. Reçelin ağdalı koyu bir kıvamı var. Tatlı lor ile karışınca ayrı bir boyuta ulaşıyor.


Sıcacık pidenin arasına dürüm yapıp yiyince niravanaya ulaşıyorsun. Karadut reçeli ile birlikte lor peyniri sunumuna ilk kez Cunda’da şahit olmuş, orada da Nirvana abi ile haşır neşir olduktan sonra soluğu Cunda’nın yegane lor peyniri üreticisi olan mandırada almış, imalathaneye dalmıştık. (Tavsiye ederim bir göz atın)

Karadut & Lor ikilisinden sonra dedik ki, bal & kaymak olmasa da olurmuş. Netice artık heryerde bulunan bir lezzet değil mi? Yok cicim öyle değilmiş. Adamlar kaymağı bile kendileri yapıyorlarmış. Bal da adım gibi eminim hazır marka değil, köylü işidir.


Güveçte kızarmış keçi peyniri misler gibi kokuyordu. Yörük abinin kendi keçilerinden sağdığı sütlerden yapılıyormuş. Ülkemiz aslında bir peynir cenneti. Her köşesinden ayrı bir lezzet fışkıryor. Şu anda yaşadığım Namibya’daki lüks resrotanlarında bile Kıbrısın Hellim Peyniri menülerde varken, Türk peyniri diye bir şey görmek imkansız. Beyaz peynir bile “Greek Feta Cheese” diye geçiyor yurt dışında.


Bizde keçi var mı? Var! Sütünden peynir yapılıyor mu? Yapılıyor! Hem de çok güzel yapılıyor. Ama her ne hikmetse bu ürünleri pazarlayamıyoruz. Bizdeki sorun şu; ürün var kapasite var ama pazarlama sıfır. Halbuki şu halis keçi sütünden yapılan peynir güveci var ya, dünya literatürüne girecek kadar lezzete ve kaliteye sahip.

Pideler odun ateşinde pişiyor, 3 dakika önce fırından çıkan pideler dumanı üstünde masanıza geliyor. Hamur açılınca içine ister bal&kaymak ister lor&karadut reçeli gömersiniz.


İşletmede en garip şey çayın sunumu. Tadı iyi miydi kötü müydü hatırlamıyorum ama termosta gelmesi beni ilk başta biraz üzdü. Açık alan olduğu için soğumasın diye ve müşterileri fazla bekletmemek için böyle bir çözüme gitmişler. Aslında kendilerince haklılar, müşteriler de zırt pırt çay siparişi vermek zorunda kalmıyor ama beni Bornova Anadolu Lisesini Yatılı yemekhanesi yıllarına götürdü.


Burayı beğenmemizin en büyük sebebi, fırının başındakiler, gözlemenin başındakiler, garsonluk yapan geçler herkes mutlu. Sizin için gözlemeleri hazırlayan teyzelerin suratlarında hep bir gülümseme var. Belki çok zengin değiller ama hayatlarından mutlular ve gönülleri zengin. Haliyle bu mutluluk yemeklere de pozitif bir şekilde yansıyor.


Son olarak meraklısına not, Dana antrikot, domates, biber, soğan sarımsak ve zeytinyağı ile hazırlanan Urla Güveci de varmış. 3 kişilik veya 6 kişilik güvecin hazırlanması 2-3 saat sürdüğünden önceden sipariş verilmesi gerekirmiş.


Yörük Aile Evi, ortalıkta tavukların dolaştığı, havada odun fırını kokusunun dolandığı, ağaçların altında bahçede kahvaltı yapıp zevk sarhoşu olabileceğiniz aşırı huzurlu bir mekan. Sapına kadar dürüst, iyi bir iş yapmaya çalışan mis gibi bir lokanta. Her ne kadar uzun, dar bir yol gibi gözükse de şehir stresi çekenler için bulunmaz nimet. Ayrıca İzmir Büyük Şehir Belediyesi tarafından “Küçük Aile İşletmelerinde Organik Atıkların Değerlendirilmesi Modeli Projesi” uygulanıyormuş.


Kahvaltı sonrası Urla merkeze dönüp sokaklarda dolaşırken bir balıkçıya gözümüz takıldı. Sırf hangi balıklar varmış diye Öner Balık Pişiricisi’ne (Cumhuriyet Meydanı 8/A) girip bakalım dedik. Zira içeriden sokaklara kadar taşan, buram buram yemek kokuları yükseliyordu.


Menüsünde çorba, salata, meze, balık çeşitleri ve meşrubat olan ufak bir işletme. Aç değiliz ama mutfaktan gelen koku bizi tahrik etti bir kere. Ustama rica edip mutfağa baktık, meğer o kokular balık çorbasından geliyormuş.


Kahvaltıda çorba içmeyi küçüklükten beri çok severim. Madem kahvaltıyı az yedik, çorbayı gönül rahatlığıyla içebiliriz. Balık olarak sadece iskorpit kullanılıyormuş ve ayrıca domates, biber, soğan, pirinç ve bol zeytinyağı konuyormuş. İki kaşık içtik kendimizden geçtik. Fiyat performans sanırım Türkiye şampiyonu olur, koca tabak balık çorbası 5 TL. Ama size tavsiyem gelmeyin!!!!!! Gelirseniz başka yerde balık çorbası içemezsiniz! Gelmeyinnnnn


Benim için bazı çok özel lezzetler var, hiç vazgeçmek istemediğim, devamlı yesem de bıkmayacağım. Bunların başında döner geliyor. Bir gün evvel Kuzu Döner’de döner yediğimizi gören bir takipçim döneri bir de meydandaki AVM’de İbrahim Usta’da yememiz gerektiğini tavsiye etti, biz de kendisini kırmamak için bir uğradık.


Urla’da döner Bursa’daki gibi kömürde pişiriliyor ve genel olarak kıymadan yapılıyormuş, tam iskenderlik! Tereyağı gerçek Bursa İskenderinde olması gerektiği gibi kömür ateşinde ve bakır tavalarda eritilip köpürtülüyor.


Bu dönerin hakkı yoğurduyla sosuyla kallavi bir iskender yaptırmak ama maksat dadına bakmak olunca sade löp et döner istedik. Ustam en azından tereyağlı pidesinden yememiz için israr etti.


Çok da iyi etmiş, 1 porsiyonu paylaştık beğendik. Tabağımızdaki dönerden tatlı bir koku yükseliyor ama hafif esen bir meltem gibi. İnsanın aklını başından alan bir fırtına değil. Sanırım ben kıymadan değil, hani içinde yağ parçaları çıkan harbi et döneri daha çok seviyorum.


Urla’da özellikle cumartesi ve pazar günleri kurulan köylü pazarına gelmeniz zaruri. Sebzeler otlar peynirler zeytinler ve hatta köy tavuğundan oluşan bir renk cümbüşüne dalıveriyorsunuz.


Kamkat diye bir meyve varmış. Portakalın mikro hali. Biçimi limona benziyor ama rengi ise portakala.


Saksıda yetişen kamkat, çiğ olarak kabuğuyla da yeniliyormuş. Denedik ama pek sarmadı. Bence limonataya güzel koku verir veya reçeli güzel olur, ama öyle televizyonun karşına oturup löplöp yemek için uygun değil. Seneler sonra kamkat ile Malezya’da karşılaştım, yemeklerden sonra tatlı niyetine şekerlemesini yapıyor Çinliler.


Ege demek ot demek. Urla ise bu otlara ek olarak bir de enginar demek. Urla’da Enginar sezonu açılmış. Boy boy çeşit çeşit enginarları görünce mutluluk duyguları tavan yapabilir.


Ebegümeci, enginar, şevketibostan, körpe cibes ne ararsanız var. Cibesi tek geçerim. Bilmeyenler için, kısaca lahananın köküymüş. Daha doğrusu, lahana kesilince altından çıkan filiz. Az haşlayıp zeytinyağı limon ile yenilmesi makbulmüş.


Tezgahlarda radika, arapsaçı, ebegümeci, ısırganotu, labada, turpotu, gelincik otlarının karışımlarına oluşan bir yığın ile karşılaşıyoruz. Klasik soru, nasıl pişirecez bunu diye sorun anlatsın köylü teyzem.


Şevketibostan kuzu etli yapılırmış, limonlu kestirmeli makbul olanıymış. Yıllarca sebzeden ziyade et seven biri olarak Ege otları ile 30’lu yaşlardan sonra tanışmak büyük kayıp.


Çoban düdüğü diye ot varmış yahu!. Biz de İzmirliyiz diye geçiniyoruz.


Rezene kuzu etiyle yapılıyormuş. Soğanla kavur gazla gitsin dedi tezgahtaki teyzem. Ardından da ekledi, “Et ye yaya yürü, ot ye aya yürü”.


Pazarların vazgeçilmesi ise peynircilerdir. Bu peynircilerde de benim için gizli mücevher kaymaktır. Hele bir de manda kaymağı buldun mu kaçırma. Sütün en güzel hali sanırım manda sütünden elde edileni. İtalya’da bu konu üzerinde çok ciddi çalışmalar varken, ülkemizde manda üretimi ve manda kaymağı yapımı malesef çok çok gerilerde.


Pazar gezmesi sonunda tam yer açıldı yemeğe gidecez, bir de baktık karşımıza kokocu çıktı. Öyle İstanbul işi domatesli biberli değil. Kömür ateşinde şişe dizilmiş olunca dayanamadık, yanaştık.


Kokoreçi bir çok kişi sevmez, neticede bağırsak, yani içinden afedersin bok geçiyor. Ama meraklısı da çoktur memlekette. Biz Türkler Asyalıların yediği şeylere burun kıvırırız ama kokoreçin de Türk mutfağında çok özel bir yeri vardır.


Doğuda içini doldurur sulu yemek yaparlar adına da Mumbar dolması derler, İstanbulda domatesli biberli sacın üzerinde tak taka tak tak diye kesip sac kavurma gibi yaparlar, Ege taraflarında ise şişe dizip kömürde ızgara ederler.


Refik abi bağırsakların üstündeki bademi şişe dizip üzerine bağırsak sarılıyormuş. İşin püf noktası buradaymış. İstanbul’da bu işi yapmaya çalışanlar kuyruk yağının üzerine sarıyorlar, Selanikte ise ciğerin üzerine sardıklarına şahit olmuştum. Badem ise İstanbul Sütlüce taraflarında uykuluk olarak geçen, bağırsakların üstündeki salgı bezidir.

Bir dilim kesildikten sonra isteğe göre biraz daha kömürün üzerine kızartılıyor, ama ben sulu kalsın diye hiç ilaveten pişirtmeden çeyrek ekmeğe kalın kıyım istedim. Kokoreçlerin dışı nar gibi, içi ilik gibi olmuş. Tam ağzımıza layık.


Hafif tuz, pul biber ve kimyon ilavesinden sonra kokomuz hazır. İşte koko budur! Urla İskelede Pazar günleri kurulan pazarın tam karşısında Refik ustanın arabasını bulun gidin yiyin, sonra bana da hayır duası edin. “İyi löpletirim” diyen her vatandaşın mutlaka denemesi gereken şey bu. Gerçi kokonun hakkı en yarım ekmek götürmek ama biz işi sağlama alıp, yarım ekmeğe konması gereken kokoreçi çeyrek ekmeğe sardırdık.


İskele civarında biraz turladıktan sonra birer bira içmek için deniz kenarına atılan masalara oturduk. Kokoreçten sonra içimiz yanınca, üzerine birde bira yuvarlayıp mutluluğun zirvesini yaşadık An itibariyle Urla’da bira 6 TL, manzara da fiyata dahil! Arkadan gelen Tanju Okan’ın şarkılarıyla mest haldeyiz. 
Başka bir arzusu olan?!?


Akşamüstü 2 birayla hafif demlendikten sonra, dün ayıla bayıla yediğimiz Akın’ın Yeri’ne tekrar gidip, dünden yiyemediğimiz deniz ürünlerinden devam ettik. Girer girmez soluğu tezgahın başında aldık. Dün vitrinde olmayan bir şey hemen dikkatimizi çekti, Trança!


Hanımlar kuyumcu vitrininde hayran hayran bakar ya, biz de Aşkın babayla deniz ürünleri tezgahının önünde aynen o haldeyiz.


Hangisinden yemek lazım diye karar vermekte zorlanıyoruz, en sonunda işi garson arkadaşa bırakıp hepsinden biraz getir diyoruz.

Dünkü güveci beğenmiştik ama kaşar peyniri koyduklarından dolayı ahım şahım bir iz bırakmamıştı. Bugün sadece ahtapotla yapılan bir güveç ile giriş yaptık.


Domates sosu biraz baskın olmak suretiyle, içinde sadece ve sadece ahtapot olduğu için beğendik. Tam suyuna ekmek banmalık. Ama ben bunu evde derisini soymadan, bir bütün portakal ve bir bardak kırmızı şarap ile güveçte yapıyorum, inanın parmaklarınızı yersiniz.


Ustam bebek kalamarları una bulayıp mangalda pişirmiş. İnanın Ortaklardaki çöpşişden çok daha güzel. Elbette bacaklarıyla birlikte.


Soldaki bebek kalamar sağdaki ise naturel kalamar, yani bebelerin babası. Naturel kalamarın derisi temizlenmiyormuş. Hem yumuşak hem sulu kalmış. Izgaraya atmadan una bulanıyormuş.


Finalde ise kalınca bir dilim trança ile bu haftasonu yaptığımız Urla lezzet turunu bitiriyoruz arkadaşlar.


Bilmeyenler için kısa bir tarif vereyim: Trança (+5 kg) > Fangri (+1 kg) > Mercan (1 kg altı). Tipi çupraya benzer, rengi hafif turumcu pembe olur.


Trança büyük beyaz etli ve yağlı bir balık olduğu için bütün halde ızgarada pişirmek biraz zordur, o yüzden bütün pişirilecekse restoranlar fırında pişirmeyi tercih ederler. Yok illa mangalda olsun dersen dilim dilim kesilip beyaz eti direk aleve maruz kalacak şekilde pişiriliyor ki işte bu biraz ustalık istiyor.

Ustam hakkını vermiş, balık dile gelmiş konuşuyor. Hiç kurutmadan sulu bırakmış. Özellikle ızgara balık yapıp da, tabağın dibinde balığın suyunu görünce mutfağa gidip ustayı öpesim geliyor. Zira ülkemizde koyun pişirir gibi balık pişiren o kadar çok usta var ki, peksimet gibi balık getiriyorlar masaya.


Urla lezzet turumuzu Akın’ın Yerin’de bitiriyoruz. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Kaymaklı avya tatlısı ile Ege’ye veda ediyoruz ve İstanbul’a geri dönüyoruz. İki kişi hesap 125 TL. İzmir’de oturanlara tavsiyem, özel bir akşam yemeğinde şehrin keşmekeşinden biraz uzaklaşıp kendinizi şımartmak için Akın’ın Yeri’ne gidebilirsiniz.



En kısa zamanda her tür telaş ve koşuşturmacadan uzak yavaş şehir Urlayı keşfedin. Dört tarafı da bir başka güzel. Yeşilin mavinin harmanlandığı, huzur veren cennet köşelerinden biri. Hani anlatılmaz yaşanır denir ya, işte öyle bir şey.


Gittiğimiz ülkeler


Henüz 52 ülke oldu (%23) daha gidilecek çoook ülke var...
Create your own visited map of The World