17 Aralık 2007 Pazartesi

Bozcaada – İzmir – Çeşme – Bodrum – İstanbul

28.08.2005: İstanbul - Bozcaada

Bozcaada’ ya 2003 yılında yaptığımız iki günlük gezi bize yetmemişti ve Safranbolu turunda tanıştığımız gezgin arkadaşlarımız Arif ile Figen ve Arçelik' ten löplöpçü kankam Aşkın Baba ile yeni bir Bozcaada turuna çıktık. Biz Aşkın babayla İstanbul'dan yola çıktık, Özenç İzmir' den gelecekti, Arif ve Figen ile de orada buluşacaktık. İstanbul' dan yola çıktık, ilk lezzet durağımız Tekirdağ idi. Tekirdağ' da yiyebileceğiniz en önemli şey nedir? Tabi ki Tekirdağ köfte. Direkt Özcanlar’ a gittik, köfte ve karşı dükkandan Edirne ciğer siparişi verdik. Özcanların köftesini Kıyıköy-Tekirdağ-Bozcaada turunda anlatmıştım. Fazla zaman geçirmeden yola çıkıp önce Kilitbahirle' e, oradan Çanakkale' ye oradan da Ezine üzerinden Bozcaada vapuru için Geyikli Yükyeri iskelesine vardık ve ekibin diğer üyeleri ile buluştuk.

Gemiye bindiğimizde arabanın tam yanına adaya 6-7 kasa sardalya götüren biri yanaştı ve hemen muhabbete girdik. Söylediğine göre tam sardalyenin zamanıymış, asma yaprağına sardalyede ada da en makbul pişirme şekliymiş. Bozcaada' ya varınca her zaman kaldığımız Kale pansiyona eşyaları atıp, mayoları giyerek plaja gitmek üzere çıktık. Ama arabalı vapurdaki adamın kanımıza girmesinden dolayı ilk önce SARDALYEEE diyerek limandaki balıkçıların oraya koşturduk. Levrek, çipura, palamut barbun gibi klasik balıklar vardı ve sardalye o saate kalmamıştı, balıkçılar bize palamut tavsiye ettiler. O gün Askın Babanın doğum günüydü ve palamut Aşkın Babanın en sevdiği balıktı. Benim aklıma her zamanki gibi balığı oradan alıp, bir restoranda pişirtmek geldi ama hiç bir lokanta bunu kabul etmiyordu. Sonunda balıkları pişirtebileceğimiz bir yer bulduk ve limandaki restoranlarda porsiyonu 8 YTL' den satılan palamuttan, 10 YTL karşılığında 5 adet aldık. Ufak bir dükkanı olan İsmail abiye balıklarımızı emanet ettik, İsmail abi şarabimizi bile dışarıdan getirmemize izin verdi.

Daha sonra adanın batı tarafındaki Ayazma plajına gittik. Deniz suyu sıcaklığı tahminimden çok daha iyiydi ve kumsal oldukça kalabalıktı. Biraz yüzdükten ve güneşlendikten sonra herkesin karni acıkmaya ve Vahitin Yeri’ ndeki kalamarlar için sabırsızlanmaya başladı. Vahitin yeri her zamanki gibi full çekiyordu, masaların hepsi doluydu ve garsonlar vızır vızır çalışıyorlardı. Buranın sahibine işine olan bağlılığından ve gösterdiği özenden dolayı her zaman saygı göstermişimdir. Tercihimiz tabii ki patates kızartması, kalamar ve bira. Buranın sevmediğim tek bir özelliği var oda Efes satmaması. Biz sadece Tuborg satıyor diye restorandan içeri girmeyiz, ama konu Vahitin kalamarı olunca tuborga talim oluyoruz ve vuruyoruz kalamara ve biraya. O sıcağın altında 3’er bira şerbet gibi gidiyor ve sonra sahile dönüp, akşamüstü şekerlemesini kumsalda yaptık. Pansiyonda duşumuzu alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için İsmail abinin yerine gittik. İsmail abi masamızı hazırlıyordu, İsmail abinin annesi de bir kenarda oturmus teker teker kendi elleriyle soyup ayıkladığı sebzeler ile bize salata yapıyordu. İsmail abi bizim palamutları mangalda pişirdikten sonra masaya getirmeden önce daha önceden ayarladığım pasta mumlarını çıkartıp palamutların üzerine diktim ve “İyi ki doğdun Aşkın” esliğinde masaya getirdim. Sanırım Aşkın Babanın hayatında gördüğü en güzel ve en ilginç doğum günü pastasıydı. Vahitin yerinde o kadar yemişiz ki, palamutların yanında sadece salata siparişi verdik, tabii ki birde EFE rakı. İsmail abinin annesinin yaptığı salata üzerine dökülen zeytin yağı ile muazzam bir lezzete ulaşmıştı. Kızlar ekmeklerini bana bana yemekten karınlarını doyurdu. Yemekten sonra ertesi güne sardalye yemek istediğimizi söyledik ve ertesi gün içinde bize sardalye alması için para bırakarak İsmail Abinin yerinden ayrıldık. İsmail abi vapurdaki adam gibi sardalyenin en güzel asma yaprağına sarılarak yapıldığını söyleyip bize ertesi gün gelirken asma yaprağı getirmemizi tembih etti. Adada yenir, içilir ve yatılır, pek fazla gece hayati yoktur. Her ne kadar bar disko olsa da ada ruhuna ters olduğu için biz gitmedik. Pansiyona gittik ve erkenden yattık.


29.08.2005: Bozcaada

Sabah kahvaltıda pansiyon sahibinin kendi yaptığı birbirinden güzel reçellerden ve köy ekmeğinden yedik. Kale ve deniz manzaralı 3. kattaki terasta kahvaltımızı ettikten sonra arabayla adada dolaşmaya çıktık. Gecen sene acılan Corvus şarap evini gezdik. Şişeleri İtalya' dan getirtiliyormuş, dolayısıyla diğer ada şaraplarından bir miktar daha pahalı. Tüm şarap evlerinde yaptığımız gibi, orada da çakırkeyif olana kadar tadım yaptık ve 1-2 sise satın alıp çıktık. Önce Habbele plajına sonra da Ayazma plajına gittik. Yüzme ve güneşlenme faslından sonra adettendir Vahitin yerine uğradık. Bu sefer sadece kalamar değil, deniz börülcesi, midye dolma ve peynir ezmesi (Ezine peyniri, kimyon, sarımsak ve zeytinyağı konuluyor) yedik. Dönüşte İsmail abinin dediği gibi yol kenarında durup, üzüm bağlarından yola kadar taşmış yapraklardan toplamaya başladık. Figen bizim fotoğrafımızı çekerken Arif, ben ve Askın baba bir torba dolusu asma yaprağı toparlayıp oradan sıvıştık. Şehir merkezinde diğer şarap evlerini gezip İstanbul'a götürmek üzere arabaların arkasını şarapla doldurduk. Özellikle Talay ve Çamlıbağ tercih ettiğimiz şaraplar oldu. Talay’ ın Vasilaki, Karalahna ve Halikarnas şarabı benim, Çamlıbağ' ın Vasilaki ve Kuntrası Arif' in vazgeçilmezleridir. Tabi her gittiğimiz yerde tadım yapmaktan eksik kalmadık. Kafalar yumuşamış bir halde otele döndük, duş alma, dinlenme faslı. Akşamüstü 3-4 sise Çamlıbağ Kuntra alıp İsmail abinin yerinin yolunu tuttuk. Her zamanki gibi bizim gözümüz doymadı yolda giderken balıkçılardan ızgara yapmak üzere birkaç kilo da bebek kalamar aldık. İsmail abi kalamarları mangalda söyle bir ızgara yapıp sulu kalacak şekilde pişirip masamıza getirdi. Annesi de her zamanki gibi salatayı hazırladı. Kalamarlardan sonra sardalye faslına geçtik. İsmail Abi sardalyeleri ikişerli ve üçerli olarak asma yaprağına sarıp, mangalın üzerine koyuyordu. Asma yaprağına sarılmasının sebebi hem sardalyenin küçük bir balık olduğundan dolayı mangalın üzerinde dağılmasını engellemek hem de daha önemlisi asma yaprağının kendine has mayhoş kokusunun ve lezzetinin pişerken balığa geçmesini sağlamakmış. Asma yaprağında pişen sardalyeleri söyle bir silkeleyerek yaprağından ayırdık. Ortasındaki kılçıkta son derece kolay ayrılıyordu. İnanılmaz bir lezzetti.... Yanında da kırmızı Çamlıbağ Kuntra şerbet gibi gidiyordu. 5 kişi 1, 2, 3.. derken şarapları bitirdik. Sonra ben fırlayıp Talay şarap evinden 3 litrelik kırmızı şarap kapıp geldim. Ondan da bir kadeh iki kadeh derken biz Arif ile masadan kalkıp ertesi gün çok sıra olur diye arabaları son vapur ile Geyikli tarafına geçirmek için kızları Askın Babaya emanet edip Arif ile birlikte arabalarımızı son vapur ile karsıya geçirdik. Vapur limandan ayrılırken kızlar kadehlerini kaldırıp bize el sallıyorlardı. Biz zaten Arifle kafayı bulmuşuz, onların canı can da bizimki patlıcan mi diyerek bagajdan bir sise Talay Halikarnas çıkartıp, şişeden takıldık. Sonra arabaları karsı tarafta bir otoparka bırakıp koşarak iskeleye geri döndük ve aynı vapur ile adaya geri döndük. Geldiğimizde bide ne görelim? Bizim 3 litrelik şarap yarıya inmiş. Kızlar kahkahalar atmaya başlamış. Bizde oturup muhabbete kaldığımız yerden devam ettik. Zaten açık havada oturuyoruz, denizin 3 metre önündeyiz, sardalyeleri yedikçe şarap içiyoruz, içtikçe sardalye yiyoruz. Muhabbet muhabbeti açıyor. Sonunda bizim sardalyelerde bitti şarabımızda bitti ve İsmail abi “Hadi artık çocuklar fazlası dokunur” diyerek babacan bir tavırla bir şişe daha şarap açmamızı engelledi. İyi ki engelledi çünkü o gece 5 kişi 4 sise 70lik Çamlıbağ Kuntra ve 3 litrelik Talay şarabı götürmüştük. Hesabi istediğimizde İsmail abi ellerini iki yana açarak “Balıklar dışarıdan geldi, şaraplar dışarıdan geldi, bir tek salata var, ne bileyim atin 3-5 bir şeyler” diyince hepimiz kahkaha krizine tutulduk. 5 YTL salata parası ve 50 YTL bahşiş verip İsmail abi ile vedalaştık. Pansiyona giderken limandaki lokantaların birinde bir tepsi ev baklavası gördük. Eh bu kadar yemeğin üzerine tatlı yemeden olmaz. 9 sene Gaziantep' te kalıp sıkı bir baklava düşkünü olmama rağmen, yediğimiz baklava gerçekten benim de çok hoşuma gitti.


30.08.2005: Bozcaada – İzmir


Sabah erken kalktık, müthiş manzara eşliğinde kahvaltımızı yaptık ve vapur ile dönüş yoluna çıktık. Arifler İstanbul' a dönüyorlardı, ben, Aşkın Baba ve Özenç İzmir' e. Dönüş yolu çok güzel bir yol. Kaz dağlarından geçtikten sonra Küçükkuyu' da zeytinyağı müzesini gezdik. Ülkemizde bu kadar güzel zeytinyağı varken, halen nasıl dünya piyasasını ele geçiremiyoruz anlayamıyorum. Bizden zeytinyağını variller ile alıp, kendi ülkelerinde güzel şişelere doldurup tüm dünyaya satan İtalyanları düşündükçe sinir oluyorum. Fındık, incir, kayısı, üzüm, zeytinyağı gibi ülkemizde yetişen çok önemli ürünleri dünyaya pazarlamamız konusunda çok eksiğimiz var.

Edremit ve Burhaniye’yi geçtikten sonra Ayvalık sapağından geçerken acaba bir tost atsak mi diye ani bir dönüş ile Ayvalığa girdik. Bir arkadaşın tavsiye ettiği yerde ayvalık tostu yedik. Merkezde İş bankasının hemen yanındaki sokakta bir barakada tost yapan Çamlıbel tostçusunda yedik. (Tel: 0-266-3159995). Sahibi Mehmet abi matematik öğretmeniymiş. Tostu anlatmaya gerek yok. Tek kelimeyle şahaneydi. Önce ekmekleri ısıtıyor, sonra içine salam, sucuk, peynir ve isteğe göre domateste koyuyor. İstanbul' da yediğimiz Ayvalık tostlarının gerçek ayvalık tostu olmadığını öğrenmiş olduk. Mehmet Hoca “Ayvalık tostunu yapan ekmeğidir” dedi bize. İzmir' e dönenlerin bir çoğu sırf tost yemek için sapaktan sapıp Ayvalığa girip çıkıyorlarmış. Dediğine göre tost ekmeği nohut mayası ile yapılırmış. Eğer istersek 15li paketler halinde alabileceğimizi ve buz dolabında 1 hafta muhafaza edebileceğimizi söyledi. Mehmet Hocanın ellerinden öpüp ayvalık tost ekmeği satan fırına gittik, 15li paketlerden aldık ve İzmir yolumuza devam ettik.

Akşamüstü İzmir' e vardık ve eşyaları eve bırakıp İzmir’ de dolanmaya başladık. İstanbullu Aşkın babaya İzmir' in spesiyallerinden yedirmem gerekiyordu. Önce şişe sarılmış kömür üzerinde yapılan kokoreç yapan Serin kuyudaki kokoreççiler sokağına götürdüm. İstanbul’ da sacın üzerinde tak taka tak tak diye yapılan o vıcık vıcık kokoreçten sonra ne diyeceğini merak ediyorum. Tabii ki doğru tahmin! “Baba bu ne güzel şey yahu, et gibi maşallah” dediğini hala hatırlıyorum. Önce şişin üzerine birazcık iç yağ sarılır, daha sonra üzerine iyice temizlenmiş olan koyunun bağırsağı sarılır. 10-12 cm kalınlığındaki kokoreç sarılı şişler kömürün üzerinde yatay bir şekilde çevrilerek (bir nevi döner gibi) pişirilir. Önce bir dilim kokoreç kesilir, tablada küçük küçük doğranır, bu sırada isteğe göre yarım veya çeyrek ekmek içi açılarak kömür ateşinde ısıtılır. Kokorecin içine asla domates biber gibi ekstra şeyler konmaz. Tuz, kırmızı pul biber ve kimyon yeterlidir. Aksam pek aç olmadığımız için Kordondaki biracılara gittik. Artık yiyecek bir yerimiz kalmadığından patates kızartması ve bira ile o geceyi geçiştirdik.


31.08.2005: İzmir – Çeşme – Bodrum

Sabah 07:30’da Özenç' i havalimanına bıraktık, 2 günlüğüne Kars’a iş gezisine gitti. Aslında evden Bodrum' a gideceğiz diye ayrıldık ama Aşkın Baba uzun yıllardır methini duyduğu İzmir' in meşhur Kumrusunun tadına bakmak istiyordu. E kumru nerde yenir? Tabii ki Çeşmede. Otobandan topuklayıp 1 saat sonra Çeşme Ilıcadaki Kumrucu Şevki' ye ulaştık. (Tel: 0-232-7232392) İlk kumruları heyecanla götürdük. Anca ikinci kumrular geldiğinde fotoğraflarını çekip arşive koymak aklımıza geldi. Özel nohut mayasından yapılan kumrular odun ateşinde pişiriliyor. Bir yandan ekmekler ısıtılıyor, bir yandan da salam ve sucuk kömür ateşinde pişiriliyor, daha sonra içine kaşar peyniri de konup masaya getiriliyor. İzmir de çoğu yerde malzeme çok olsun veya görünsün diye kumrunun içine dandik bir sosiste koyarlar. Kumrucu Şevki’ de ise asla sosis kullanılmaz. Bir önemli hususta kimisi kumrunun içine konan peynirin de eritilerek konulmasını ister (ki buna kanepe denir), o zaman sucukların piştiği anda peynirde sacın üzerinde eritilir ve spatula yardımıyla tostun içine yerleştirilir. İkişer kumrudan sonra Bodrum için yola çıktık.


Bafa gölünde ufak bir mola verip gölün etrafında dolaştık. Temiz hava bol güneş, biz yine acıktık ve zeytinyağı fabrikasının tam karşısındaki Sarman Çöp şişe gittik. Her İzmir-Bodrum yolculuğunda durduğumuz yerdir burası. Usta önce domates, biber, soğan ve patatesi mangalın üzerine dizer. Tüm malzemelerin üzerine biraz zeytinyağı sürüp tuzlar. Ters düz ettikten sonra masaya ızgara edilmiş sebzeleri getirir. Daha iki çatal atmadan maksimum 3 dakikada pişen çöp şişlerde masaya gelir. Üzerine biraz tuz ve kimyon atılan çöp şişlerin yeme süresi de oldukça kısa oluyor. Çöp şişler o kadar lezzetli ki şişleri ikişer ikişer ağzımıza atıyoruz. Hesap oldukça ekonomik, İstanbul’ da iyi bir restoranın otoparkına vereceğiniz paraya burada çöp şiş yiyebilirsiniz. Fazla vakit harcamadan tekrar yola koyulduk ve bodruma doğru ilerlemeye devam ettik.

Öğleden sonra Gündoğan’ daki yazlığımıza vardık. Akşamüstü denize girdik, eve dönüp duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam alemlere dalmak için Bodruma gittik. Benim hayatımda yediğim en güzel Pizzalardan biri de Bodrum Karada marinanın tam karsısındaki Sünger Pizza’da yapılanıdır. Burada sevdiğim şeylerden biri de üzerine peynir ve mısır konulan havuç salatasıdır. Pizzalarından Pizza Kraliçe veya Pizza Calzone’ yi tavsiye ederim. Kraliçe mantar ve jambonlu, Calzone ise ıspanaklı. Yemekten sonra barlar sokağında iki tur atıp, deniz kenarına minderlerin atıldığı Cafe Del Mar’ a oturduk ve 1-2 bira içtik. Son 3 gündür yaptığımız yolculuklardan dolayı olsa gerek daha fazla takılmak istemedik.

Bodrum’da gece kapanışları yapmadan önce yapılması gereken iki şey vardır. Birincisi Hadigari Barın karşısındaki meşhur Bodrum Sebzeli Döneri yemek ikincisi de Karadeniz Pastanesinde tatlı yemek. Döner Bursa’ nın mi Ankara’ nın mi diye bir geyik vardır ama bence en güzel döner Bodrumdaki sebzeli dönerdir. Etler sabah şişe dizilirken aralarına kırmızı tatlı biber, patates, havuç ve patlıcan konuluyor. Özellikle patlıcan ve havucun suyu ortamdaki sıcaklık ile ortaya çıkıp etin içine isliyor. Eğer sizin içinde doymak değil, lezzet önemli ise bodrumda sebzeli döner yemenizi tavsiye ederim. Canimiz kesinlikle ikinci dürümü istiyor ama hiç gerek yok, tatlıya yer kalmayacak. Cumhuriyet Caddesi veya bilinen adıyla Barlar sokağında bulunan Yunuslar Karadeniz Fırını ve Pastanesi Bodrumum en eski ve en popüler fırını. Sokağa bakan yerinde vitrinden seçtiğiniz pasta ve tatlılardan alıp yürürken yemek zorundasınız, çünkü oturacak yer yok. Buna rağmen oldukça tutulan bir yer. Benim buradaki en sevdiğim tatlı Torpildir. İçine alman pastası kremasına benzer vanilyalı krema konulan, milföy hamuruyla konik şekilde yapılan bir tatlıdır. İlk ısırıldığında arka tarafından krema fırlar, dikkat etmek lazım. Ama en güzeli de bu hamurdan ayrılmış kremayı yalayarak hamursuz bir şekilde yemektir.


01.09.2005: Bodrum – İzmir

Bodrumdan İzmir’ e dönerken daima kahvaltı etmeden çıkarım. O günde aynı şekilde eşyaları toparlayıp 3 saatlik İzmir yollarına düştük. Yaklaşık 1 saat sonra Bafa’ daki gözlemecimizde kahvaltı molası verdik. İsmini hatırlayamıyorum ama Bodrum’ dan İzmir istikametinde giderken Bafa ilçe merkezine gelmeden önce benzincinin tam karşısında olan bu tesislerde gerçek hamurdan yapılmış gözleme yiyebilirsiniz. Burayı yaşlı bir çift işletiyor, teyze kendi elleri ile açtığı hamurun içine malzemeyi koyarak yaptığı gözlemeleri amca sıcak sıcak servis yapıyor. Elbette odun ateşinde pişen bu lezzetli gözlemelerden benim tercihim patlıcanlı olanı. Bunun dışında patatesli, kıymalı, peynirli ve otlu çeşitleri de var. 3-4 bardakta çayımızı içtikten sonra (daima ince belli bardakta), İzmir’ e devam. İzmir’ de bir gece kalıp İstanbul’ a geri döneceğiz.

İstanbullu olan Aşkın babaya İstanbul’ da bulamayacağı bir lezzeti daha tattırmak istedim. Bu da Karşıyaka çarsısında Mustafa Abinin yaptığı kelle söğüş olmalıydı. İncecik lavaş ekmeğin içine daha önceden haşlanmış ve didiklenmiş kelle eti konuyor. Dil, yanak, beyin, isteğe göre soğan maydanoz, kimyon ve pul biber atılarak lezzetlendiriliyor ve söğüş dürüm yapılarak yeniyor. Karşıyaka daki bu pis boğazlar sokağını mutlaka görmeniz lazım. Kokoreç, midye tava, kelle söğüş, dönerciler, hepsi yan yana dizilmiş, dükkanların tabureleri sokaklara taşmıştır. Ne zaman bu taburelerde oturup gelen gideni seyretsem, İzmir’ in gerçekten İstanbul’ dan çok farklı olduğunu düşünüyorum. Kemeraltına yolu düşenler kelle söğüşü birde Hisar önündeki Söğüşçü Mustafa’da yemesini öneririm. Hangisi daha iyi bilmiyorum ama ikisi de birbirinden güzel.

Akşamüstü Karşıyaka-Mavişehir arasında dolaştık. Aynı Bostancı-Kartal arasındaki gibi yemyeşil çimenler denizin kenarından kilometrelerce uzanıyordu. Fakat İstanbul’daki gibi piknik yapanlardan ziyade paten yapan, spor yapan, yürüyüşe çıkan genç yaşlı özellikle bayanlar doldurmuştu parkı. Bu gün İzmirde son günümüz, son gece balık pişiricilerinden birine götürmek istedim İstanbullu misafirimi. İzmir’de ismi “Balık Pişiricisi” olan bir çok restoran vardır, İstanbullularda direk buraya gelirler, İstanbul’da görmedikleri şeyi yaşamak için. Ama bu restoranlar artık lüksleşmiştir ve dışarıdan balık getirip pişirtme teklifinizi kabul etmezler. Bunun için bu işin merkezi olan Güzelbahçe- Kilizmana gitmeniz gerek. Yan yana duran 8-10 tane balıkçıdan, her turlu balığınızı alabilirsiniz. Aldığınız balıkları temizledikten sonra bir torbaya koyarlar ve balığın parasını verirsiniz. Sonra arka taraftaki 8-10 restorandan birine oturup balıkları nasıl pişirileceğini garsona söyleyip oturursunuz, meze, içki ve balık pişirme ücreti alırlar. Ha bu daha mi ucuza mal oluyor? Yok, sonuçta yaklaşık ayni fiyatı verirsiniz, ama isin içine bizzat girip, balığı kendisi seçmek, pazarlık yapmak için birebir. Hem balıkçılarla birebir sohbet edip hangi balıkların taze olduğunu öğrenirsiniz, hem de balığım acaba tazemiydi diye aklınıza kurt düşmemiş olur. İzmirde levrek ve çipura yaygın ve ucuzdur. Genelde Bodrum’da olan balık çiftliklerinden sabahın erken saatlerinde bol miktarda balık gelir. Ayrıca deniz çipura ve deniz levreği de her daim bulunur. Kalamarda İstanbul' a göre farklıdır. Ben İstanbulda genelde kalamarı hep halka halka yapılanı gördüm. Peki bu hayvanın bacakları nerde diye sormaz mi hiç İstanbullular? Zaten genelde bu piyasada ithal kalamar diye geçer ve İspanyol malı donmuş kalamardır. Kilizmanda ise ithal kalamarın dışında Ege sularında yetişen yerli kalamarı da bulabilirsiniz. Kalamarın bacakları atılmaz, müşteriye verilir. Bacaklar üst gövdeden ayrılır, ayaklarının üzerindeki başı kesilip atılır, gövdenin içindeki omurgası da çıkardıktan sonra halka halka kesilir, eğer kalamar küçükse halka halka kesmeye bile gerek yoktur. Benim kalamarın en sevdiğim yeri bacaklarıdır.

Balığımızı genelde Simge Balıkçılıktan alırız. Selanik göçmeni, her daim çakırkeyif olan tonton amcanın beyazlamış saçları, masmavi gözleri ve dükkanından ayırmadığı içkisinin tesiriyle kızarmış yanakları ile bizi her zaman kendisine çeker. Biz balık olarak deniz levreği ve barbun aldık, biraz da yerli kalamar. Malzemeler temizlenip hazırlandıktan sonra arka taraftaki restoranlara geçtik. Restoranlardaki tercihimiz de Tat Damak Alyanak. Eski belediye başkanı Ihsan Alyanak’ ın oğlu ve gelininin işlettiği bu müessesede her zaman bir bayan elinin (Hülya Abla) değdiğini hissedersiniz. Mezeler her zaman taze, garsonlar her zaman kibardır. Masaya oturmadan önce garsona önden mezeleri yiyeceğimizi, sonra barbunları ve kalamarları kızartma olarak altlık yapacağımızı, ve kapanışı da ızgara deniz levreği ile yapacağımızı söyledik ve masamıza geçtik. Kısa sürede meze tepsisi geldi. İstanbul’da sadece bazı restoranlarda bulabileceğiniz, cibes, radika, şevketi bostan, deniz börülcesi ve turp otu gibi otların yanında, ahtapot, karides, patlıcan ezme, şakşuka, tulum peyniri, enginar, közlenmiş kırmızı biber gibi çeşitli mezeler mevcuttur. Biz sadece 2-3 çeşit ot ve tulum peyniri söyledik ve yaş üzümden yapılma yeşil şişe efeyi açtık. Deniz börülcesi ve cibes benim en sevdiğim otlardı. Genelde üzerine sarımsaklı limonlu bir sos koyarlar ama ben her zaman ekstra zeytinyağı ve limon eklerim. Son zamanlarda bir çok restoranda gördüğüm şişelenmiş limon soslarında burada asla göremezsiniz. Halis muhlis limonu sizden esirgemezler. Bir iki çatal otlardan aldıktan sonra barbunlar geldi. Sadece tuzlayıp una bulanan barbunlar harlı ateşteki yağda kızartılıyor. Bence barbun küçük balıkların içinde en lezzetli olanı. Rahmetli Tuğrul Şavkay' ın bir zamanlar televizyonda yaptığı demeçte kızartılacak olan balıkların üzerine bir kapak rakı döküldükten sonra tuzlayıp unlanarak kızartılmasının, balığın lezzetine lezzet katacağını duymuştum. Kalamarlar tek kelime ile muhteşemdi. Aşkın Baba ilk defa kalamar bacağı yiyordu, çok beğendi hatta İstanbul' a paket yapıp arkadaşlarına götürmeyi düşündü. Deniz levreği geldiğinde aslında doymuştuk, kuzu gibi büyükçe bir tabağa yatırılan deniz levreğimizin üzerine sadece birazcık zeytinyagini gezdirdikten sonra tırtıklamaya başladık. Kısa surede sadece omurgası ve kuyruğu kalmıştı. Ben özellikle büyük balıklarda kafasını yemeyi çok severim. Önce kafayı ortan ayırıp yanakları yenir. Gerçekten baliğin en lezzetli yeri bence burasıdır. Balıktan sonra midenizin rahatlatması için kiremitte helva tavsiye edilir ki burada da çok güzel yaparlar. Eğer midenizde bos yer kaldıysa incir tatlısını da tavsiye ederim. Çaylar ve Türk kahveleri şirkettendir.


02.09.2005: İzmir – İstanbul

Uzun zaman sonra sabah ilk defa geç uyandık. Kahvaltı için sokaktaki simitçiden gevrek ve boyoz aldık. Boyoz İzmir’ e has bir çeşit börektir. Özenç’le ben İzmirli olduğumuzdan özellikle pazar sabahları kahvaltılarında genellikle gevrek ve boyoz yeriz. Kahvaltıyı özellikle biraz zayıf yaptık, çünkü İzmir-İstanbul yolunda oldukça fazla lezzet durağı mevcuttur. İzmir’den 1,5 saat sonra Akhisar Köfteci Ramiz’de durup köfte yemek olmazsa olmazlardan bir tanesiydi. Kahvaltıdan sonra vedalaşma faslı derken yavaştan toparlanıp yola çıktık. Ramizin Akhisar' ın çıkışında yol üzerindeki BP benzin istasyonundaki şubesi her zamanki gibi doluydu. Boş masa yoktu, biraz bekledikten sonra bir masaya oturduk ve siparişimizi verdik. Burası 75 yıllık eski bir köfteci aslında, ama zamanla gelişerek salata barında 40 çeşit salata olan, kendi markası ile zeytinyağı ve peynir tatlısı satan büyük bir kompleks haline geldi. Biz salata almadan köftelerimizi 1,5 porsiyon olarak söyledik. Burada köftenin sunumu da çok hoşuma gidiyor. Önce pideler yağlı mangalın üzerinde ısıtılıyor, daha sonra küçük küçük kesilip tabaklara konuluyor. Yanında yine mangalda pişirilmiş domates, biber ve köfteleriniz konuluyor. Ben kendi gözlerim ile gördüm kocaman mangalın üzerinde ekmekleri ısıtan ayrı kişi, sebzeleri pişiren ayrı kişi, köfteleri pişiren ayrı kişilerdi. Her birinin sorumluluk alanı farklı. Dolayısıyla tabağınız masaya geldiğinde her şey sıcak oluyor. Ayrıca isterseniz acı biber sosu da ekstradan masanıza getiriliyor. Süper bir lezzet. Başka hiç bir şey yemeden, 1’er kg’ da İstanbul’ a götürmek üzere çiğ olarak köftemizi alıp hesabi ödedik ve yola çıktık.

Bundan sonra Susurlukta tost ve höşmerim tatlısı, Mustafa Kemalpaşa' da Kemalpaşa tatlısı, Bursa' da iskender seçenekleri var ama ben kendimi Yalova’daki tavukçuya saklıyorum. Yinede bahsetmeden geçmeyelim, Susurlukta en bilindik yer Yörsan Tesisleridir ama ben Yasa tesislerini tercih ederim. Yörsanda gerçekten güzel bir yer ama o kadar kalabalık oluyor ki sıra gelene kadar sinir krizi geçiriyorsun. O yüzden orada kaşar peynirli domates çorbası içmenizi tavsiye ederim. Yasa tesislerinde köpüklü ayran ve peynirli tostu mutlaka tadın. Beğeneceğinizi tahmin ettiğim tostun aynısını evde yapmak isterseniz, tost ekmeği ve peyniri ayrıca satılıyor. Bursa' da ise iskenderi, köfte veya tost gibi fast food olmadığı için aceleye getirmemek lazım. Benim tavsiyem botanik parkın içindeki İskender İskenderoğlu' nda yiyin. Biraz pahalı ama lezzeti süper, 1876 yılında bu işe başlamış olan bu ailenin de hakkini vermek lazım. Yanında içmek için makbul olanı üzüm şırası. Eğer benim zamanım yok derseniz 30 km sonra Gemlik çıkısında yol üzerinde İskender İskenderoğlu' nun bir şubesi daha var. Ben daha önce burada hiç yemedim ama altına imza attıklarına göre kalitesi farklı değildir diye düşünüyorum.

Gemlikten sonra geniş ve güzel bir yoldan kıvrılarak Yalova’ya ulaştık. Daha önceden internetten aldığım IDO biletimiz var fakat ben Topçular – Eskihisar seferini yapan eski arabalı vapurlara doğru yola devam ediyorum. 7-8 km sonra sol tarafta duran BASRİ hayatınızda yiyebileceğiniz en güzel tavuk grili yapan yerlerden biridir. Restoranda sanırım bir tek tavuk grill var başka bir şey yok. Grill yaklaşık 1,5x2 metre boyutlarında, üzerinde 5-6 şiş var, her şişte de 11 tane tavuk var. Şişler motorlu bir düzenek ve zincir vasıtasıyla çevriliyor. Türk milletinin bu şekilde dahice kendi ürettiği şeylere bir kez daha şapka çıkartıyoruz ve fotoğraf faslından sonra tavuklarımızı sipariş veriyoruz. Köpüklü ayranlarımız yarim litrelik bira bardağında geliyor. Nar gibi kızarmış tavuklarımızın üzerine biraz tuz ve kimyon atarak mideye indiriyoruz. Tatlı ve çay faslına girmeden IDO’ ya yetişmek üzere Yalova’ya geri döndük ve feribota bindik. 25 dakikalık hızlı bir yolculuktan sonra Pendik’e vardık ve bir haftalık güzel yolculuğumuz sona erdi.

7 yorum:

Adsız dedi ki...

bozcaada hakkinda guzel bilgiler var ilgilenen arkadaslar icin

bozcaadapansiyonlar.com

Adsız dedi ki...

Ya Semih Hocam,

Bodrum´a yolum dusecek yakinda, söyle zeytinyagli ot yemekleri yapan esnaf lokantalari yok mudur? Baktim icinde Bodrum gecen butun yazilariniza, bulamadim hic tavsiye... imdat!

Löplöpcü dedi ki...

Kısmet Lokantası - Konacık

PARK HOTEL IZMIR dedi ki...

Semih bey bloğunuzu şans eseri bi arkadaşımdan öğrendim ve inceledim çok güzel bi çalışma sizi tebrik ederim.
Bu arada bi İzmir li olarak sizi İzmirli lezzetleri tatmaya davet ediyorum

Löplöpcü dedi ki...

Davet için teşekkürler. İletişim bilgilerinizi loplopculer@gmail.com adresine atabilir misiniz? Haftaya İzmir'e geliyorum

Mehmet GULBERK dedi ki...

Simge balıkçı nın müdavimiyiz. :D
//------------------------------
http://gezyeyapye.blogspot.com/
//------------------------------

Adsız dedi ki...

Merhaba manisa balikesir susurluk u cok hizli
Gecmissiniz inanilmaz lezzetler var yasa ve diger
Bagsettiginiz yerler disinda
Akhisar in sizma zeytinyagi ayri bir aroma ve lezzet
Tasir. Diger zeytin yaglarindan farklidir
Manisa ya girerken sanayi sitesi solda yer alan
Benzin istasyonundan giriyorsunuz kofteci alibaba
Ramize tas cikarir. Ayrica kokorec ve tahinli
Kemalpasasi muhtesem.balikesir merkezde
Şamlılı kofteci bir numaradir. Ilcesi bigadicde ise
Ilceye giriste solda kasap ve restorant olan bir
Lezzet duragi var. guvec yemelisiniz. Susurlukta
Esas tost pazar yerinde merkezin icinde yenir
Bursa da da eski garajda kucuk dukkanda doner
Yenir. Fiyatida lezzetide hepsinden farklidir

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World