17 Aralık 2007 Pazartesi

Karadeniz-1

11.06.2004: Samsun

Samsun iş gezisi için iki ayda bir gittiğim günlerdi. Aslında 1 günlük işim vardı ama o zamanlarda uçakların İstanbul' dan Samsun' a sadece bir seferi olduğu için bir gece konaklayıp, ertesi günkü uçakla İstanbul’ a dönüyordum. Ben dönüş biletimi 2 gün erteletip küçük bir Karadeniz turu yapmak istedim. Sabah erkenden uçakla Samsuna gittim, hava limanından şirket yetkilisi beni karşıladı ve hemen işe koyulduk. Öğlen yemeğini yemeden işe devam ettim ve öğleden sonra hızlandırılmış bir şekilde işim bitti. Gittiğim yerlerde genelde öğlen yemeklerini yörenin yerel yiyeceklerini tadabileceğim yerlerde yerim. Samsunda da sık sık gittiğimiz bir yer var, Bafta Tandır Salonu. Şehir merkezinde saat kulesinin yanında 8-10 masanın olduğu küçük bir esnaf lokantası burası. Sahibi ve isletmecisi her daim gömlek ve kravat takan, üzerine de doktorların giydiği beyaz önlükten giyen çok beyefendi birisidir. Etler sabahtan tandırın içine atılıp, 4-5 saatte pişermiş. Siz gittiğinizde kaç gram istediğinizi söylüyorsunuz ve masaya oturuyorsunuz. Genelde 350-400 gram anca kesiyor beni. Patronun dediğine göre etin lezzeti hayvanların yediği otlardan geliyormuş. Bizim İstanbul' daki kuzular ot yerine yem yedikleri için maalesef bu kadar lezzetli olamıyormuş.


Yemekten sonra Samsunda görülmesi gereken Atatürk Anıtını (şaha kalkmış atıyla) ve Bandırma vapurunun maketini gördükten sonra Giresun otobüsüne bindim. Akşamüstü Giresun’a vardığımda sahildeki bir otele yerleştim ve şehri gezmeye çıktım. Önce kaleye çıktım. Kalenin altındaki özgürlük yolunda çok güzel manzaralı evlerin yanından süzülerek aşağı şehir merkezine indim. Daha sonra annem Giresunlu olduğu için eskiden aile büyüklerimizin oturduğu evi görmek üzere şehirde dolaştım. Annem her ne kadar telefonda bana caminin yanındaki yeşil ev dese de, 30 sene sonra artık evimizin pembe boyalı olduğuna inandıramadım.

Akşam yemeğinde yerel yemeklerden tatmak istiyordum. Giresun Ticaret Odasının lokalinde uygun fiyatlı yerel yemekleri yiyebileceğimi öğrendim. Fasulye kavurması, fasulye diblasi, yaprak sarma, hamsi böreği ve mısır ekmeğinden oluşan küçükçe bir tabak yaptırdım. Yanında bir duble de rakı içtim. Hamsi böreği süperdi. Her halimden İstanbul' dan gelmiş olduğum belli olduğu için garsonlar ekstra ilgi gösterdiler. Hiç unutmam o kadar keyif aldığım yemeğe sadece 7 YTL hesap gelmişti. Garsonların ekstra ilgisinden dolayı 10 YTL bırakıp çıktığımda (%50 bahşiş yapıyor), önce arkamdan gelip paranızın üstünü unuttunuz dediler, sonrada “Teşekkür ederim o bahşiş” diyince, asansöre kadar gelip beni uğurladılar. O an kendimi bir ara Hürriyet gazetesinin löplöpçü yazarı Mehmet Yaşin gibi hissettim. Otele dönerken yolda Giresun Bakkalar-Kahveciler-Berberler-Terziler-Marangozlar-Ayakkabicilar-Kamyoncular-Firincilar Odasını gördüm ve fotoğrafını çekmeden edemedim.


12.06.2004: Giresun – Trabzon

Sabah kalkıp kahvaltımı ettim ve Trabzon’a doğru yola çıktım. Trabzon’da eşimin is arkadaşı Tolga ile buluşacaktım. Organik tarım ürünlerinin kontrolünü ve sertifikasyonunu yapan bir firmada çalışıyorlar. Özenç genelde Aydın ve çevresindeki üzüm ve incirden sorumlu, bir haftalık Karadeniz kontrollerine ise Tolga gidiyordu. Karadeniz’inde en önemli ürünü olan fındık kontrolüne gitmişti bu sefer. Tolga ile Trabzon' da buluştuğumuzda hemen hemen işi bitmişti. Fındık üreticisi Mehmet bizi Trabzon çevresindeki doğal güzellikleri gezdirmek için önce Uzungöl’e götürdü. Uzungöl Trabzon' dan yaklaşık 100 km uzaklıkta, deniz seviyesinden 1000 m yükseklikte, dik yamaçların arasında kalan, doğal manzarası ile az bulunur güzellikte gezi ve konaklama yeridir. Bana Avusturya’daki Alplerin arasında kalmış gölleri hatırlattı. 1000 m boyunda,500 m eninde, 15 derinliğe sahip göl alabalığı ile de ünlü. Göl çevresini kaplayan ladin ağaçlarının oluşturduğu orman, dinlendirici olduğu kadar, tertemiz, süzülmüş, taze ve mis kokulu bir hava sağlıyor. Nefes aldığımızı unutuyor, oksijen sarhoşluğunda, ortamın sessizliğiyle ruhumuzun yıkandığını hissediyor ve iştahımızın açıldığını fark ediyoruz. Soğuk kar sularıyla yapılan üretimle çiftliklerden sağlanan alabalıklar, çeşitli pişirim şekilleri ile göl kıyısında yer alan tesislerde turistlere sunuluyor. İnan kardeşler Alabalık tesisleri en meşhur olanıymış. Biz önce birer tane alabalık ve ortaya bir adette mıhlama söyledik. Mıhlama bolca tereyağın bakır kabın içinde eritilmesi ve mısır ununun kavrulduktan sonra içinde sam peyniri olan bir bulamacın eklenmesi ile yapılıyor. Mısır ekmeğinizi de bana bana yiyorsunuz. İlk geldiğinde çok sıcak oluyor, dikkat etmekte fayda var. İzmirli olduğum için levrek ve çipura ile büyüdüm, Urfa-Antep yıllarında da maalesef biber salçalı sarımsaklı alabalığa talim olmuştuk. Fakat burada yediğim alabalık gerçekten çok lezzetliydi. Sanırım burada suyun soğuk olmasından dolayı balık daha yağlanıyormuş ve bu da baliğin lezzetini arttırıyormuş. Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki bu bölgedeki tereyağı gerçekten bizim marketlerden aldığımız tereyağlarına göre çok farklı. Bir çırpıda balıklarımızı bitirdik ve ikincileri söyledik. Ünlü bir gurmenin (Sanırım Ahmet Örs’tü) söylediği “Hiç bir zaman ayni yemekten ikinci kez sipariş vermeyin, ne kadar beğenmiş olsanız da hem karniniz hem de gözünüz doyduğu için ikinci tabak birinci tabak kadar güzel olmayacaktır” sözünü hatırladım.


13.06.2004: Trabzon

Gezdiğim yeri görüp tanımak kadar, yerel yemekleri tanımak ve bu lezzetleri tatmak benim için önemlidir. Benimle ayni fikirde olan Tolga ile birlikte çok az kahvaltı yapıp şehri gezmeye çıktık. Bugün Trabzon' da son günümüz, öğlen bizim fındıkçı Mehmet ile buluşup dağlara çıkacağız. O zamana kadar şehir merkezinde görülmesi gereken yerleri dolaşmaya karar verdik. İstanbul' daki gibi vızır vızır dolanan taksi yok burada. Bize dolmuş ile çıkabileceğimizi söylediler. Dolmuşa bindik ama dolacağı yok, yaklaşık 25 dakika sonra birinci viteste yavaş yavaş yukarı doğru çıkmaya başladı minibüs. İlkönce Ayasoyfa Kilisesine gittik. Burası 1250 yılında bir manastır kilisesi olarak yaptırılmış. Fatih Sultan Mehmet zamanında Trabzon’ un fethiyle camiye çevrilmiş, 1960li yıllarda da restore edilerek müze haline gelmiş. Buranın en sevdiğim yeri bahçesiydi. Yemyeşil çimenlerin olduğu geniş bir bahçesi vardı, ve uçsuz bucaksız Karadeniz manzarası vardı. Adamlar gerçekten iyi yere yapmışlar kiliseyi. Kiliseden sonra yürüyerek Atatürk Köşküne gittik. Köşk gerçekten çok güzeldi. Bu lüks köşk Konstantin Kabayanidis adlı bir Rus tarafından 1903 yılında yaptırılmış. Atatürk bu köşkü denizden görmüş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine de Trabzon belediyesi bu köşkü Hazine’den satın alarak Atatürk’e hediye etmiş. İçeride Atatürk’ün kullandığı nostaljik eşyalar mevcuttu. Atatürk'ün ölümünden sonra müze olmasına karar verilen köşkte Atanın kullandığı eşyalar, yatak odası, yaver odası, çalışma salonu, dinlendiği koltuk, bilardo masası görülebiliyor. Çatı saçaklarından, balkon korkulukları, yer döşemelerine kadar eşsiz güzellikteki köşk de Atatürk 11.Haziran.1937 tarihinde şahıslarına ait taşınmaz mallarını, millete bıraktıklarına dair muameleyi imzalayıp, noter huzurunda tescil ettirmiş. Kocaman eski bir harita koridordaki tüm duvarı kaplıyordu. Köşkün bahçesi de çok güzeldi, keşke tüm parklarımız ayni güzellikte olsalar. Saat 12:00 civarında Mehmet geldi ve bizi Karadeniz’ in o yemyeşil dağlarına çıkarttı. Havadaki oksijen miktarı ders kitaplarında yazdığı gibi artık %21’lerde değildi. Burada Mehmet’in babası bizi karşıladı ve bize çok güzel bir mangal keyfi yaşattı. 3 kişi için 2 kilo kuzu pirzola ve 1 kilo biftek geldi masaya. Masa dediysem de beyaz örtülü sandalyeli masa değil. Ahşaptan yapılma, yan duvarları sadece 1 metre olan ve çatısı olan bir kulübe içinde bir yer masası. Mangalda kendin pişir kendin ye hesabi bir yandan domates ve biberlerimizi bir yandan da etlerimizi pişiriyorduk. Bir yandan mangalın dumanı tütüyor, bir yandan da manzaranın keyfini çıkartıyorduk. Rakım yüksek, oksijen bol, etler yumuşacık, bizim etler löp löp gidiyor. Mehmet 3-4 parça etini yedikten sonra efendi gibi bir sigarasını yaktı ve kenara kaykıldı. Biz Tolga ile kalan etleri ve sebzeleri teker teker özenle pişirip yiyorduk. Artık patlama derecesine geldiğimizde Mehmet’in yaklaşık 80 yaşlarında babası “Yeğenim doydunuz mu? 2 kilo daha göndereyim mi?” diye sordu. Yok dedik amca zaten Mehmet az yiyor, hepsi bize kaldı, sağolasın. Karadenizliler gerçekten çok ilginç insanlar. Misafirlere karşı son serece eli açıklar. Aslında bu tüm Anadolu halkında var ama Karadenizliler bir başka. Ama işin içine ticaret girdi mi bazen bıçaklar ve silahlar bile girebiliyor. Bu kadar yemekten sonra kıpırdayamayacağımızı sanıyorduk ama nasıl olduysa dağda yürüyüşe çıktık. Mehmet bunun oksijen fazlalığından olduğunu söyledi. Yarim saat dolandıktan sonra şehir merkezine geri döndük ve Mehmet bizi Karadeniz' in hemen yanındaki havalimanına bıraktı. 3 günlük kısa bir Karadeniz yolculuğu son buldu ama tadı damağımda kalmıştı. Uçak havalanıp da Karadeniz’ i birde yukarıdan görünce, bir sonraki Samsun iş gezisine daha kapsamlı bir tur ayarlamam gerekli olduğuna karar verdim.

Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World