18 Aralık 2007 Salı

Karadeniz-2

10.06.2005: Samsun – Trabzon

Yine Samsun iş gezisi, yine bir Karadeniz gezisi. Sabah erkenden uçakla Samsuna gelip biran önce işe koyuldum ve öğlene kadar işlerimi bitirdim. Öğleden sonra şirketin yemeklerini veren firmanın Samsun – Tekkeköy yolu üzerindeki Kutupyıldız’ı adlı restoranına gittik. Buranın pideleri ve tandırı meşhur. Firmanın Samsundaki yetkilisi Gürbüz Abi ile birlikte gittiğimizde o gün, kuşbaşılı yumurtalı pide siparişi verdik. Gürbüz Abide maşallah bizim gibi löplöpçü bir abimizdir. Pideler hazırlanıp kuşbaşılar konduktan sonra fırına veriliyor, ateşe bakan tarafı piştikten sonra pide ters çevrilirken üzerine yumurta kırılıp, bir iki dakika daha pişiriliyor. Ben hayatımda bu kadar güzel pide hiç bir yerde yemedim. Kuşbaşı etin lezzeti zaten bizim alıştığımız lezzetlere göre çok farklı, işin ilginç tarafı hamurun lezzeti bile çok farklıydı. Lokmalar ağzımın içinde eriyor ve lezzet patlamaları oluşturuyordu. Pidenin yanında toprak kapta getirilen yoğurtta çok lezzetli, çatalla yiyebileceğiniz kadar koyu bir kıvamdaydı. Fakat söylemeden edemeyeceğim restoranlarda genelde onu camlı vitrin şeklinde kullanılan buzdolaplarında salata, meze, yoğurt, et gibi yiyecekler durur, bu güya size ne yiyebileceğiniz göstermek amacıyla yapılmış bir çeşit vitrindir ama salatanın veya sarımsaklı mezelerin kokusu yoğurda çok rahatlıkla geçer. Dolayısıyla açık yoğurt satılsa bile mutlaka üzerlerine ufak bir naylon ile örterek diğer yemeklerin kokusunun diğerlerine geçmemesi sağlanmalıdır. Pidemizi bitirdikten sonra Gürbüz Abi beni otogara bıraktı ve Trabzon’a doğru 5 saatlik yola çıktım.


Samsun-Trabzon arası çok güzel bir gezi rotası aslında. Buraları 3-4 günlük kısa turlar ile geçiştirmek Karadeniz’e biraz haksizlik oluyor. Yazın buralara gelip doya doya 2 hafta gezmek gerekir. Terme, Fatsa, Ordu, Giresun, Vakfıkebir derken Trabzon’a 15 km kala Akçaabat' ta otobüsten indim. Aslında Trabzon’da bir otelde kalacaktım ama geçen sefer Trabzon' a gelişimde meşhur Akçaabat köftesinden yemeden ayrıldığım için bu sefer ise direk Akçaabat köftesini tatmak için Nihat Usta’nın yolunu tuttum. Nihat Usta Akçaabattaki en meşhur köftecilerden biri. Her ne kadar 1974 yılında ufak bir köfteci olarak açıldıysa da şimdilerde, et, pirzola, balıkta yapmaktadır. Ben bunu kabullenemiyorum. Tabelada Nihat Köfte Salonu yazıyor ve menüde balık var! Kardeşim balık yemek isteyen zaten balıkçıya gider, sen neden kendi çizginden çıkıyorsun ki? Önce fotoğraf faslına girdim ve ocağın başındaki ustanın hünerli elleriyle iki metrelik mangala nasıl hükmettiğini izledim. Akhisar’daki Ramiz’de ve Tekirdağ’daki Özcanlar’da köftenin yanına domates, biber közleniyor ve acı biber sosu getiriliyordu. Burada biber vardı ama domates ve acı biber sosu yoktu. Fakat köftenin yanında gelen meşhur Vakfıkebir ekmeği oldukça lezzetliydi. Küçük bir eleştiri “Kocaman mangalın var Nihat usta, ekmekleri ısıtıpta versen müşterilere olmaz mı?” Bence bir yemeği güzel yapan, tüm malzemelerinin sıcak sıcak sunulmasıdır. Akçaabat köftesinde ekmek içi diğer yerlere göre daha fazla kullanılıyor ve ayrıca sarımsak konuluyor. Tabii lezzet meselesi ben sıralamayı 1 Tekirdağ, 2 Akhisar, 3 Akçaabat olarak yapıyorum. Dolmuşa binip Trabzon' a ulaştıktan sonra araba kiralamak için Rent a Car' ları dolaştım ve erkenden yattım.


11.06.2005: Samsun – Çayeli – Çamlıhemşin – Ayder

Sabah kahvaltıyı az yapıp arabamı aldım ve Rize’ye doğru yola çıktım. İlk molayı Sürmene’de verdim. Buranın çakı ve bıçakları çok meşhurmuş. Bir iki dükkan gezdikten sonra yola devam ettim. Of civarına geldiğimde küçük bir çay fabrikasının önünde durdum. Kartepe Çay fabrikasından içeri selamın aleyküm diyerek girdim ve cayın nasıl imal edildiğini görmek üzere prosedürü teker teker inceledim. Toplanan yeşil çay yaprakları genişçe bir odada harmanlanıp havalandırılıyor. Sonra hidrolik bir silindirin altında eziliyor ve iyice kokusunun çıkması sağlanıyor. Ezilen ve ufalanan çaylar konveyor vasıtasıyla fırında ısıtılıyor ve siyahlaştırılıyor. Daha sonra yine konveyorler vasıtasıyla eleklerden geçirilip 1. 2. 3. kalite olmak üzere ayrıştırılıyor.Beni İstanbul' dan gelen bir gazeteci sanan isçilerin fotoğrafını çekip fazla zaman kaybetmeden yoluma koyuldum.


Rize’nin içine hiç uğramadan Çayeli' ne doğru devam ediyorum çünkü Ayder’e kadar önümde iki tane lezzet durağım var. Çayeli çıkışında sol tarafta kuru fasulyenin bu ülkedeki en meşhuru olan Hüsrev Lokanta ve Apart Otel’in tabelasını gördüm ve hemen arabamı park ettim. Ben sadece kuru fasulye yaptığını sanıyordum ama meğerse Apart Otel işine de girmiş Hüsrev ailesi. Sonra açık havada bir porsiyon fasulye, bir porsiyonda pilav alıp yemeğimi yedim. Annemin yaptığı fasulyeye göre daha kuru, yani ekmek banacak kadar suyu yok, ama olağanüstü lezzetli. Erzurum İspir' den gelen kocaman fasulyeleri ağzınıza atarken tereyağının lezzeti damağınızı çatlatıyor. Yemekten sonra mutfağa gidip Fahri Amca ile küçük bir sohbet edip, fotoğraf çekildim. Herkes gibi Fahri Amca’yla fasulyenin sırrı nedir geyiğine girdim ama tabii ki Fahri amca ser veriyor sır vermiyor ve Fahri Amcanın ellerinden öpüp yoluma devam ettim.



Birkaç kilometre sonra Çamlıhemşin sapağından sapıp Kaçkarlar' a doğru ilerlemeye devam ettim. Çamlıhemşin yolu üzerinde sol tarafta Osmanlıoğlu tesislerinde durdum. Dağlar alabildiğine yeşil, aralarında iki katlı evler vardı. Yolun hemen kenarında coşkulu bir şekilde akan dere ve Saraybosna' daki Monstar Köprüsüne benzer bir köprü vardı. Restoranın dağlara bakan tarafındaki masalarından birine oturup, etrafımdaki yeşil manzaranın tadını çıkarttıktan sonra sırayla yerel yemeklerin tadına baktım. İlkönce Rize’nin mıhlamasından yedim. Trabzon’da kuymak, Ordu ve Giresun’da yağlaş, Rize' de ise mıhlama deniyor. Genelde birbirine çok benziyor. Trabzon usulünde mısır unu yağla kavrulmazmış, tereyağı eritildikten sonra peynir ilave edilir ve peynir eriyince yağ yanmadan hafif su ilave edilip, daha sonra da mısır unu katılırmış. Rize’de tereyağı eritildikten sonra mısır unu hafifçe kavrulup, üzerine kaynar su ilave edilip, daha sonra peynir eklenip hızlı şekilde karıştırılırmış. Ben buradakini Uzungöl’ dekine göre daha çok sevdim, çünkü içinde daha fazla peynir vardı ve birazcıkta kaymak atmıştı usta. Mıhlamamı eski bir kuzinede kendi yaptıkları mısır ekmeğini banarak yedim. Ekmekler o kadar güzeldi ki karnım doyduğundan peçeteye sarıp daha sonra yemek üzere yanıma aldım. Yemeklerin fotoğraflarını çekmeye başlayınca garson bana Laz Böreği ikram etti ve “Bununda fotoğrafını çek” dedi. Laz böreği sanılanın aksine bir çeşit tatlı. Yani bizim kıymalı börekle pek alakası yok. Nişasta ve pirinç unu ile yapılan muhallebi bir tepsiye dökülüyor daha sonra üzerine çok ince açılmış 5-6 kat hamur aralarına tereyağı sürülerek konuluyor. En sonunda da hazırlanan şerbeti üzerine dökülerek fırına veriliyor. Maalesef bu tatlıdan sadece bir dilim yiyip, geri dönüşte tekrar almak üzere ayrılıyorum.


Aydere kadar 15 kilometrelik bir yolum kaldı. 11-12 Eylül tarihlerinde Çamlıhemşin-Ayder Kültür ve turizm şenlikleri ve ödüllü Boğa güreşleri var. Boğaları merak ediyorum. Ayder' e vardığımda bugün şenliğin başladığını ama boğa güreşlerinin yarın yapılacağını öğreniyorum. O sırada kalacak bir pansiyon bulup eşyalarımı bıraktım ve dağlarda dolaşmaya devam ettim. Yolum küçük bir köye düşüyor, burası Şenyuva Köyü. Muhtarlığın hemen karşısında küçük bir kahve var. Muhtar ile oturup birer bira içtik ve köy yaşantısından, Karadeniz’den ve yöre halkından bahsettik. Amca çok bilgili ve kültürlü birisiydi. Bal almak istediğimi söylediğimde, “Mevsimi değil alma, şu an bulacağın ballar Gürcistan’dan gelen düşük kalite baldır” diyerek 3 ay sonra yine gelmemi, o zaman bal mevsiminin başlayacağını tembih etti.

Dönüşte şenlik alanına gidip ne var ne yok diye baktım. Millet horon tepip kendinden geçiyordu, şenlik alanına yakın yerlerde konaklamak için çadır kuranlar vardı. Pansiyona dönüp Ayder merkezde biraz dolaştım ve bir kaç fotoğraf çektim. Buraları kesinlikle görmek gerekli. Ülkemiz de tatil anlayışının sadece Bodrum, Marmaris, Antalya olmaması gerektiğini buraların çok daha iyi pazarlanması gerektiğini düşündüm. Bir gün buralara mutlaka eşimle birlikte tekrar gelmeliyim diye düşüncelerle uykuya daldım.


12.06.2005: Ayder - Trabzon

Sabah Köksal Pansiyondan sadece 15 YTL verip ayrılıyorum. Şenlik alanında insanlar tulum eşliğinde horon tepiyolardı. Trabzon tarafında kemençenin yaptığı görevi buralarda İskoçların gaydasına benzer tulum yapıyordu. Az sonra boğalar ortalıkta dolanmaya başladılar. Birbirlerine çok zarar vermemeleri için boynuzları törpülenip işaretleniyordu. Öğlene doğru geri dönüş yoluna koluydum, akşama Trabzon’dan uçağım kalkıyor ve ben daha Sümele manastırına gideceğim..


Ayder' den geçerken Trabzon’a gitmek isteyen iki otostopçu öğrenci aldım. Çocuklar servislerini kaçırmışlar, okula gideceklerdi. Sahil şeridine çıktıktan sonra yol üzerinde karşı istikametten gelen bir bisikletli turiste rastladık. Hızla geçiştiğimizden dolayı pek göremedik ama ilginç bir bisikleti vardı. Yatar pozisyonda sırtını arkaya yaslamış pedallar önce bisikletini sürüyordü. İleriden U Dönüşü yapıp, adamın yanına yaklaştım. Fotoğraf her şeyi anlatıyor. Elin adamı kim bilir nerelerden gelmiş bisikletiyle ülkemizi geziyordu. Tek başına gezmesi düşündürücü gelse de takdir ettim elemanı. Kimbilir kaç kilometre pedal çevirmişti. Ülkemizin zenginliklerini Trabzon’da çocukları okullarına bıraktıktan sonra Sümela manastırına gitmek üzere Maçka' ya doğru yola koyuldum.

Maçka’da 2003 yılında düşen uçakta hayatlarını kaybeden İspanyol askerlerin anısına yapılan heykeli gördüm. Maçka' dan Sümela manastırına saptığımda yavaştan yağmur yağmaya başladı, o yağmurlu günde üşenmemiş ağaçların arasından döne döne çıkan patikadan manastıra kadar tırmandım. 13. yüzyıldan kalan Sümela manastırını dik merdivenlerinden çıkıp manastıra kadar tırmandım. 1850’de yolu buraya düşen İskoçlu bir tarihçi gördüklerini şöyle yazmış: "Böyle bir manzara karşısında heyecana kapılmamak imkansız. Etolia’nın uçurumları, İsviçre’nin ırmakları, Bursa’nın zengin bitki örtüsü ve Şam’ın çiçekleri bu vadide bir araya gelmiş..." Aslında tüm Karadeniz vadileri için aynı benzetme yapılabilirdi.

Geri dönüşte Cosanderenin Nehrinin hemen yanındaki Cosandere Tesislerinde son bir kez mıhlama yemek için durdum. Mısır ekmeğimi mis gibi tereyağı kokan mıhlamaya batırarak sündüre sündüre yedim. Yemekten sonra soluğu mutfakta aldım ve mutfaktaki teyzelerin bunu nasıl hazırladıklarını bir kez daha izledim. Ocağın hemen yanında duran gastronormlardan tereyağı, mısır unu ve didiklenmiş peynir alıp mıhlama yapıyorlardı. Önce tereyağını aldı ve ocağın üzerindeki bakir tavada eritti, sonra erimiş yağa mısır unu koyup bir güzel kavurdu. Bir bardak sıcak su koyup ekledi ve un katılaşıncaya kadar kaynatıp yağsız peynir ilave etti. Zaten sıcak olan yemeğin içine giren peynirler hemen eriyordu. Bu yörede mıhlama için kullanılan çeşit çeşit peynir var. Uzungöl' de Sam Peyniri, Çamlıhemşin' de Telli Peynir, burada ise İmansız Peyniri kullanılıyor. Mıhlamayı ilk kez İstanbul' da yemiştim fakat, burada yediklerimin İstanbuldakiler ile hiç alakası yok. Ne peynirinin ne de tereyağının tadını hiç bir yerde bulamazsınız.

Havalimanına gitmeden önce son bir lezzet durağım kalmıştı oda Sütlaç yiyeceğim Hamsiköy. Buralara kadar sadece 25 yıldır lokanta işleten Osman Usta’nın sütlacını yemeğe geldim. Osman ustanın dediğine göre sütlacın içine sadece şeker ve pirinç konurmuş, onun dışında un, yumurta veya nişasta gibi hiç bir katkı maddesi konulmazmış. Kıvama geldikten sonra cam kaplara konup üzerine bol fındık dökülüyor. Lezzetinin sebebi de tabii ki sütünden. Hamsiköy' de her taraf kokulu, kökünden salep elde edilen yabani orkide çiçekleri ve çeşitli otlar ile kaplıymış, bunu yiyen hayvanın sütü de lezzetli mi lezzetli olurmuş. Yalnız Osman ustanın çok büyük bir derdi var. Yeni Gümüşhane yolu açıldıktan sonra kimse Hamsiköy' den geçmez olmuş. Sütlacıyla ünlü olan bu ilçe ciddi bir ekonomik kriz içindeymiş. Sütlacımı da yedikten sonra son sürat havalimanına gidip arabayı yetkiliye teslim ettim ve İstanbul uçağı için terminale girdim. Bu Karadeniz gezimde sadece 3 günlük kısa bir gezi olmuştu ve tadı damağımda kalmıştı.

Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World