8 Ocak 2008 Salı

Mikonos & Sisam

Türkiye’nin burnunun dibindeki bir sürü adayı çıplak göz ile görüyorduk ama bir türlü gezme fırsatımız olmamıştı. Aslında Ayvalık-Midilli (Lesvos), Çeşme-Sakız (Chios), Kuşadası-Sisam (Samos), Bodrum-Kos ve Marmaris Rodos arası çalışan tekne seferli var ama vize alma faslından dolayı sanırım insanın gidesi gelmiyordu. 2004 yazında tekne ile Yunan adaları turuna gitmeye karar verdik. Kuşadası’ndan Sisam adasına, oradan da vapur ile Yunan adalarının en renklisi en güzeli Mykonos' a gidecektik. Genelde olduğu gibi kendi turumu kendim kafamda ayarlayıp turu belirledim, tur programımızı bir kaç acenteye mail attım. En uygun fiyatı veren firma ile anlaştık. Kuşadası-Sisam tekne bileti, Sisam-Mykonos vapur bileti ve 3 gün Mykonos' ta konaklama ücreti ödediğimiz Chocolate Travel firmasının sahibi Burak Bostancı bana ücretsiz 5 günlük Yunanistan vizesi de ayarladı. Özenç ise vizesini Çeşmedeki bir acenteden aldı. Burak’ın fiyatları oldukça uygundu. Ayrıca bize ofisinde sakız likörü filan ısmarlayınca kanımız çabuk kaynadı.

28/08/2004 Kuşadası – Samos – Mykonos

Kuşadası iskelesine sabah erkenden geldiğimizde hayatımda gördüğüm en büyük gemi ile karşılaştık. Bu tabi iki bizim teknemiz değildi.

Saat 08:00 gibi pasaport kontrolünden geçip Azim Tour’un teknesine bindik. Azim Tour’un her sabah Kuşadası’ndan kalkan teknesi akşam üstü geri dönüyor. Tekne genelde bizim gibi tura bizim gibi tura çıkan insanlar ile doluydu. Saat 08:00’da tekne hareket etti ve Yunan adaları turumuz başladı. Yaklaşık 1,5 saat sonra Sisam adasının Vathi limanına geldik. Önce teknedeki sorumlu indi ve yolcu listesini pasaport polisine verdi, ondan sonra sırayla indik ve pasaport kontrolünden geçtik. Avrupa’daki herhangi bir havalimanında Türklere gösterilen somurtkanlık ve problem çıkartma olayı burada yoktu. Polisler de bizim gibi tatil havasındaydılar. Mykonos feribotu saat 16:00’da kalkacağı içim eşyalarımızı limanın karşısındaki turizm acentesine bırakıp (Hellenic Island Ser.) bırakıp şehir merkezinde dolaştık.

Vathi genelde 2-3 katlı ve kırmızı çatısı olan evlerden oluşuyordu. Kuşadası gibi beton yığını değildi. Çarşıda dolaşırken her yer o sene Yunanistan Avrupa futbol şampiyonu olduğu için futbol takımı ile ilgili hediyelik eşyalar ile doluydu. Vathi meydanında dolanırken herkesin içtiği frappeden denedim. Genel olarak buz ve kahve ile yapılan serinletici bir içecek olarak açıklayabilirim. Türkiye’de pekte yaygın olamayan frappe başta zaten bir kahve manyağı olan Özenç' in ve benim çok hoşumuza gitmişti. Feribota binmeden önce büfenin birinde bizim dönere benze Gyros ve kokorece benzer Kokoretsi yedik.

O yıllarda Avrupa birliğine girdikten sonra kokoreç yasaklanacak diye haberler çıkmıştı, buna inat zaten Avrupa birliğinde olan Yunanistan’da halihazırda kokoreç yapıldığını belgeledim. Saat 16:00da bizi Mykonos' a götürecek olan feribota bindik.

Bu feribot Samos’tan kalkıp, Fourni, Ikaria, Mykonos' a uğrayıp oradan Tinos ve Andros adalarına gidiyor ve en son olarak ta Atina’nın Pire limanına varıyordu. Feribotta isterseniz yataklı kabinler isterseniz de geniş bir salondaki koltuklarda oturabiliyorsunuz. Her ne kadar buralarda numaralı olsa da kimsenin numaraya filan baktığı yok. En güzel yeri kapın çünkü sırt çantalı turistler her an tulumunu açıp yere yatabilir. 2-3 saat rötarlı olarak gecenin bir yarısı Mykonos’a geldik. Allatan bizi alacak acente yetkilisi rötara rağmen bizi limanda bekliyordu ve bizi 2 gece kalacağımız Kamari Hotel’e götürdü.

29/08/2004 Mykonos

Kamari Hotel oldukça sevimli şık bir oteldi. Açık büfe kahvaltımızı yaptıktan sonra hemen otelin dibindeki Plati Yialos plajında 1-2 saat denize girdik. Kumsallarıyla ünlü olan bu Ada’nın en iyi kumsalı güney kıyısında yer alıyor. Plati Yialos adanın başlıca plajı. Buradan kalkan kayıklarla Mykonos Adası’nın en iyi plajları olan Paradise (Kalamopodi), Super Paradise (Plintri), Agrari veya Elia’ya gidebiliyorsunuz. Paradise Beach kampçıların takıldığı akşamüstleri disko müziği eşliğinde masaların üzerinde çılgınca dansettiği ve su sporlarının olduğu plajı, Super Paradise ve Elia ise çıplakların takıldığı plajlardır. Fakat bu plajların yarısı normal aileler için diğer yarısı da çıplaklar için ayrılmış. Bizde bir tekneye atladık ve plajları keşfetmek için Paradise Beach' e gittik.

Ege denizinin tam ortasında yer alan bu adanın denizi çok temizdi sahili de aynı şekilde çok ince kumlardan oluşuyordu. Plaj saat 17:00ye kadar çok sessizdi. Kimse kimseye karışmadan denize girme ve güneşlenmenin tadını çıkartıyordu. Saat 17:00ye geldiğinde yavaştan restoranları olduğu yerlerden sesi gelmeye başladı. Millette ayaklanıp oraya doğru toparlanmaya başladı. Bizde bara oturduk ve lokal adaptasyon için uzo söyledim. Bizim rakıya göre içimi daha hafif ve aromalı uzonun yanına biraz feta cheese (beyaz peynir) ve kavun söyleyince barmen hafif şaka yollu “Burası taverna değil kardeşim” diye kızarak bir tek kavun verdi. Müzikle birlikte dans eden insanlar bir yandan da içkilerini yudumluyordu. “Paradise Beach, Beautiful Girls...” diye anons yapan cazgır amca bütün herkesi coşturuyordu.

Akşamüstü otele gidip biraz dinledik. Akşam yemekleri burada gece 22:00' den sonra yenilir gece alemleri ise 24:00' ten sonra başlarmış. Şehir merkezine Plati Yialos' tan 15 dakikada bir kalkan otobüsler ile gittik. Sokaklar Bodrum barlar sokağına çok benziyordu ama çok daha temizdi.

Mykonos, bembeyaz badana vurulmuş balkon ve duvarlarından sarkan rengarenk begonviller, sardunyalarla süslü Mykonos evleri ve yan yana sıralanmış yel değirmenleri ile ada, zor beğenenlerin bile kalbini çalmaya yetecek kadar çekiciliğe sahip.

Akşam bayağı acıkmıştık ve Babulas Tavernanın deniz kenarında karada duran teknesinin yelkenine astıkları ahtapotları görünce dayanamadık. Türkiye’de ahtapot yakalandıktan sonra yumuşaması için ya uzun süre dövülür yada düdüklü tencerede 2-3 saat pişirilir. Burada ise yakalanan ahtapotlar güneşin altında 2 gün kurutularak eti çürüyormuş ve yumuşatılıyormuş.

Ahtapotu asmadan önce hem eti yumuşatmak için cemde sineklerden korumak içinde aynı bizim pastırma gibi bolca tuz ve birazda sürülüyor. 2 gün sonra ahtapotların üzerine sadece zeytinyağı sürülerek mangalda pişiriliyormuş. Bu usulde ahtapotun yapıldığını daha sonra Bozburun' da Selçuk abi ve eşinin işlettiği ORFOZ restorantta yemiştim. Gece alemlerine fazla takılmadan ertesi gün adanın kuzeyini gezmek için 1 günlük motosiklet kiraladık ve otele döndük.

30/08/2004 Mykonos

Sabahtan kahvaltıdan sonra mayolarımızı sırt çantasına atıp motosiklet ile adanın kuzeyine gittik. Plajlara varmadan önce Mykonos havalimanının yanından geçerken biraz durduk ve adaya inip kalkan uçakları izledik. O zamanlar hiç bir Türk uçağı Mykonos'a gelmiyordu ama 2006' dan itibaren Atlasjet her yaz Mykonos' a direk seferler düzenliyor. İlk durağımız Agios Stefanos ikinci durağımız ise Panormos plajları oldu. Her iki plajda güneydeki plajlara göre çok daha sessiz ve sakindi. Fakat Agios Stefanosta yediğimiz bir kalamar tava vardı onu es geçmemek lazım. Koca bir porsiyonu iki kişi doyuncaya kadar yedik.

Mykonos genel olarak çok hoşumuza gitmişti. Bodrum’a göre oldukça pahalıydı ama gerçekten çok kaliteliydi. Dolayısıyla üç gün bize yetmemişti. Öğleden sonra şehir merkezine gidip feribot iskelesinin karşısındaki bir acentede İstanbul' dan aldığımız dönüş biletlerimizi üç gün erteledik. Şehir merkezinde barlar sokağında biraz dolaştıktan sonra Little Venice denilen yerde romantik bir yemek yiyecek yer aradık.

Buradaki tercihimiz Little Venice Venezia Fish Restorant oldu.

Garson Türk olduğumuzu anladığında “Arkadaş, arkadaş'' diyerek bize güzel bir indirim yapacağını söyleyip bize iki kişilik Spagetti Di Maare (Deniz ürünleri soslu spagetti) tavsiye etti. Ben elemana yanında ücretsiz iki kadeh kırmızı şarap vermesi halinde bu fiyatı kabul edeceğimi söyleyip masaya oturdum. Spagetti genişçe bir tabakta üzerinde hatırı sayılır miktar ve boyutlarda karides, kalamar, kabuklu midye ve domates ile hazırlanan bir sosu ile servis edilmişti. Üzerine ince ince kesilen taze fesleğen yaprakları muazzam bir lezzet katmıştı. Tabağın iki kişilik olmasından dolayı zaten önce gözümüz doymuştu, birde bu lezzetli spagettiyi mideye indirirken karnımızda doyduktan sonra bir yandan güneşin batımı seyrederek, bir yandan da dalgaların sesini dinleyerek kırmızı şaraplarımızı Mykonos için kaldırdık ve birbirimize yeniden aşık olduk.

Garson elaman bizim bu mutluluğumuzu görünce bize Türk kahvesi ve baklava ikram etti. Yemeğe oturmadan önce pazarlık yaptığım adama o gece yemekten aldığım zevkten dolayı yüklüce bir bahşiş vererek vedalaştık.

31/08/2004 Mykonos

İstanbul’dan buraya 3 günlüğüne geldiğimiz için Kamari Oteli bugün boşaltıyoruz. Aslında güzel bir otel ama bir yerde 2-3 gün kaldıktan sonra çok daha ucuza kalabileceğiniz yerler olduğunu görebiliyorsunuz. Bizde kahvaltıdan sonra Kamari Hotel' in hemen 50 metre yanındaki Argo Hotel'e taşındık. Fiyatı tam olarak yarı yarıyaydı. Thanassis ve annesinin misafirperverliği bizi evimizde gibi hissetmemizi sağladı. Türk kahvesi ile yunan kahvesinin aslında aynı şey olduğunu, dolma, musakka, baklava gibi terimlerin ortak olduğunu aslında halkın birbirine çok benzediğini ama siyasetçilerin ortalığını karıştırdığından bahsettik.

Öğleden sonra yine şehir merkezine giderek bol bol resim çektik. Eski yel değirmenleri yenilemiş ve turistlerin gezmesi için ziyarete açmışlardı. Aynı yel değirmenlerinin Bodrumda da olduğunu ama içinde şarap şişesi kırıklarının olduğunu ve milletin içine işediğini hatırladıkça üzüldüm.

Adamlar seneler önce yapılan yel değirmenlerinin de modern şekillerini şimdi yapmışlar. Öğrendiğim kadarı ile Avrupa birliğine girdikten sonra aldıkları destekler ile her adaya iki adet rüzgar türbini kurmuşlar ve her adanın elektrik ihtiyacı başka bir yere bağımlı kalmadan bu rüzgar türbinleri ile üretiliyordur. Su sorununu çözememişlerdi ama elektrik sorunu hiç yoktu.

Daha sonra ertesi gün için komşu ada olan Paros gidiş dönüş feribot bileti aldık. Adalar arası vızır vızır feribotların çalışması ulaşım açısından oldukça kolaylık sağlıyordu. Umarım deniz ulaşımı bizde de ileride bu hale gelir. Öğleden sonra Plati Yialos plajından kalkan tekne ile güney sahillerini keşfe çıktık. Akşam yemeği için şehir merkezinde çarşıda biraz turladık. Antonini Tavernayı gözümüze kestirip içeri girdik. Burası geleneksel yunan yemekleri yapan küçük bir esnaf lokantasıydı. Yemekler oldukça lezzetliydi, yemeğin yanında verilen sofra şarabı da tek kelime ile muhteşemdi.

01/09/2004 Mykonos– Paros – Mykonos

Sabah geç kalktık. Artık tatil moduna iyice girmiştik. Motosiklet ile şehir merkezine gidip oradan da limana gidip feribotu bekledik. Tabii ki rötar vardı o sırada aklıma biz daha İstanbul' da ilk biletimizi alırken Burak’ın bana dediği “Baba orada vapurlar zırt pırt rötar yapar, asla stres yapma ve oraya tatile dinlenmeye gittiğini unutma, otur bir kafeye adaya yeni gelmiş çömez turistleri izleyip biranı yudumla” lafı geldi. Bizde Burak' ın dediği gibi bir kafeye oturduk ve biralarımızı yudumlamaya başladık. İkinci biraları içerken bizim feribot geldi ve “Paros yolcuları kalmasın” anonsunu duyduk. Feribot dediğimiz İstanbul' daki deniz otobüslerinin aynısıydı. Küçük ve oldukça hızlıydı.

Paros'a gelince ilk dikkatimi çeken şey limana demirlemiş sahil güvenlik botundaki kısa şortlu üniformalarıyla yunan askerleri oldu. Adada biraz turlarken burayı az gelişmiş bir balıkçı kasabasına benzettim. Fiyatlar Mykonos’ a göre çok düşüktü.

Burada arkeoloji müzesini gezdikten sonra sadece 4 masadan oluşan küçük bir lokantada kalamar, feta cheese ve uzo söyledik. Feta peynirinin sunumu oldukça güzeldi. Bizim ezine peynirine benzer lezzette kalınca bir dilimin üzerine önce sızma zeytin yağı sonra da birazcık kekik serpiştirilmişti. Kalamarlar yumuşacık ve kocamandı. Bu adamlar bu işi bizden daha iyi biliyorlar diye bir ara üzüldüm. Aslında bizde de aynı malzemeler var ama adamların ekonomik bir derdi olmadığı için yaptıkları hizmetin hakkını veriyorlardı.

Sonra biraz daha turladık. Evlerinin önünü deterjanlı sula ile yıkayan teyzeler ile selamlaştık. Bu arada tüm evlerin beyaz kapı ve pencerelerinin ise mavi olduğu bu adalarda kapı ve penceresini sarı-mavi yapılmış evi görünce fotoğrafını çekmeden edemedik. Sonra iskeleye geri döndük, herkes gibi bizde birer frappe alıp deniz otobüsüne bindik ve Mykonos' a geri döndük.

İskelede adaya yeni gelen turistleri karşılayan ve otel broşürleri ile müşteri kapmaya çalışanlar ile öylesine biraz geyik yaptım.

Şehir merkezinde dolanırken adanın maskotu olan pelikanı gördük ve fotoğrafını çektik. Pelikan Petros’un ilginç bir hikayesi varmış. 1950 kışındaki büyük fırtınada Ada’ya zorunlu iniş (düşüş) yapan Pelikan Petrosu adalılar bağırlarına basmış çünkü pelikan’ın gelişiyle beraber adanın kaderi sakin bir balıkçı köyü olmaktan, dünyanın en ünlü eğlence merkezlerinden biri olmaya doğru bir değişim yaşamaya başlamış. Ancak 1985’te Pelikan Petros bir arabanın altında kalarak can vermiş. Bu gün Ada’nın sokaklarında serbestçe dolaşan, Petros’un yerine getirilen 2.Petros’muş.

02/09/2004 Mykonos – Samos

Bugün Mykonos' ta son günümüz. Kahvaltıdan sonra son kez denize girdik. Küçücük adada 6 gün kaldık ama hala sıkılmamıştık. Öğlene kadar deniz faslından sonra şehir merkezine gidip son turlarımızı yaptık. Beyaz evlerin arasındaki daracık sokakların arasında dolaşırken gördüğümüz bir şey vardı ki Mykonos diyince hep aklımıza gelen karelerden biriydi. Sabah bahçesindeki yeşillikleri ve lezzetli otları toplayan yaşlı bir teyze bunları eşeğine yüklemiş ve dar sokaklarda restorantlara satıyordu. Teyze gözümüzün önünde bir restoranın kapısını çaldı ve otlarını restoranın sahibesine gösterdi. İki dakikalık alışverişi ben fotoğraflarken ziraat mühendisi olan eşimde zevkten delirmiş bir şekilde bu alışverişi izliyordu.

Akşam üstüne doğru otelde dönüp duş aldık ve toparlandık. Otelden ayrılmadan önce bana devamlı Arkadaş diye hitap eden Thanasis ile vedalaşıp lobideki deftere 2-3 satır bir şeyler yazdım. Bu yazdıklarımı 2 sene sonra elektronik ortamda internete taşındığını görünce şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak oldum.

Akşam saat 22:10da Samos feribotu kalkacaktı. Bu sefer tam zamanında iskeleye yanaşan feribot bizi hayrete düşürdü. Aslında gezimiz daha sonra ermiyordu Mykonos' tan ayrılıyor olmak bu uzun yolculuğu sıkıcı hale getirmişti. Bundan dolayı 2-3 bira içip plaj havlusunu üzerimize çekerek bütün gece uyuduk.

03/09/2004 Samos

Sabah saat 06:00da Samos’a vardık. Mykonos' a gitmeden Samos' tayken ayarladığımız otele gittik ve biraz daha uyuduk. Öğlen uyandıktan sonra adayı turlamak için motosiklet kiralamak üzere dışarı çıktık. Sorduğumuz her firma B sınıfı Türk ehliyetim ile motosiklet kiralayamayacağımı ancak araba kiralayabileceğimi söyledi. Her ne kadar Mykonos' ta 3 gün motosiklet kiraladığımı söyleyip hatta cebimden oradan kalma faturayı çıkartıp göstersem de hiç faydası olamadı. Dediklerine göre orası Yunanistan değil çılgınlar adasıymış. Bende uygun fiyatlı bir araba kiralamaya karar verdim. Sadece 0,80 l’lik Daewoo Matiz oyuncak araba gibiydi ama bir şekilde gidiyordu.

Şehir merkezine 10 km uzaktaki adanın güneyince bulunan Pyhthagorio'ya gittik. Burası adından da anlaşılacağı gibi x2 + y2 = z2 formülünün sahibi ünlü matematikçi Pisagor' un doğduğu yermiş.

Samos genel olarak Mykonos' tan ziyade Ayvalık’a benziyordu. Gerek sokaklar gerek insanlar olsun bize çok daha yakınlardı. Adanın güney tarafında durup Kuşadası dilek yarım adasının fotoğrafını çektik buradan sadece 5 km uzaklıktaydı.

Akşamüstü acıktık ve şehir merkezine dönüp Logotheti caddesi üzerindeki Taverna Apovradoya oturduk. İçkili lokantalara burada taverna deniliyordu. Bu lokantada sadece 3 kişi çalışıyordu. Esas sorumluluk arı gibi koşuşturan ve aynı zaman yemekleri yapan ufak boylu bir adama aitti. Adam hem yemek yapıyor hem yemekleri masaya getiriyor hem masadan kalkanların boşlarını topluyor hem de hesabı alıyordu. Bu arada müşteriyle ile ahbap olmayı ihmal etmiyor konuya hakim ve müşterileri ile teker teker ilgileniyordu. Burada geceleri disko bar muhabbeti fazla yok. Ertesi güne de sabahtan Özenç' in annesi geleceği için erkenden yattık.

02/08/2004 Samos – Kuşadası

Artık Yunan adaları gezimizin son günü. Sabah 10:00 gibi kayınvalideyi iskeleden aldık ve kahvaltı yapmak için çarşıda biraz dolandık. Sonra araba ile dün gittiğimiz yerlere gidip denize girdik. Samos, Mykonos'a göre en az 4 kat daha büyük bir ada. Motosiklet yerine araba kiraladığımız için daha olduğuna karar verdik, zaten 3 kişi motora da binemezdik. 1-2 saat denize girdikten sonra Pyhthagorio' dan Vathi’ye geri dönerken yol üzerinde büyük bir market gördük ve ne var ne yok diye içeriye baktık. Buraya her gün gemiler ile yurt dışından yiyecek malzemeleri geliyormuş. Başta Avrupa' nın çeşitli ülkelerinden olmak üzere Hindistan' dan bile kalamar, ahtapot gibi dondurulmuş deniz ürünleri bile mevcuttu.

Öğleden sonra dün gittiğimiz Apovradoya Tavernaya gittik. Özenç fazla içki içmediği için kaç gündür yapamadığım rakı muhabbetini kayınvalidem ile yaptım.

Mezeler bizimkilere çok benziyordu hatta aynısıydı diyebiliri. Tolma bildiğimiz yaprak sarmaydı. Tzaziki bizim cacığa göre susuz daha koyu ve içinde havuç ve sarımsak olan bir nevi meze gibiydi. Ouzo daha öncede bahsettiğim gibi bizim rakılara göre içimi daha hafif ve daha fazla meyve aroması vardı. Ana yemek olarak Levraki yani levrek yedik. Üzerine de kazandibbi. Yemekler oldukça lezzetliydi, Mykonos' ta bir kişi için verdiğimiz paraya üç kişi tıka basa doyduk. İki gündür geldiğimiz restorandan mutlu ve mesut bir şekilde ayrıldık ve saat 17:00 gibi tekrar Türkiye' ye dönmek üzere iskeleye geldik ve pasaport kontrolünden sonra Azim Turun teknesine bindik. Yunan sularına veda etme zamanı gelmişti. Kısa bir süre sonra beton yığınından ibaret olan Kuşadası’na geldiğimizde neden bizleri değil de Yunanlıları Avrupa Birliğine aldıklarını çok daha iyi anladım.

Eğer yunan adaları turu yapmayı düşünürseniz size Kuşadası’na gidip Azim Tour' dan Sisam adasına bilet almanızı, Sisam adasına varınca da limanın tam karşısındaki acenteden diğer büyük adalara feribot bileti almanızı tavsiye ederim. Eğer sizde kendi turunuzu kendiniz planlamakta hoşlanıyorsanız http://www.ferries.gr/ adresi Ege denizindeki tüm feribotların saatleri için size yardımcı olacaktır.

Gittiğiniz her adada feribot iskeleye yanaşırken limanda ellerinde otel broşürleri ile sizi bekleyen bir çok acente yetkili ile karşılaşacaksınız. Hemen orada aklınıza yatan bir otele gidip yerleşebilirsiniz. Eğer ille de 5* bir otelde kalmayacaksanız, kafanıza göre bir oteli gittiğiniz anda bulabilirsiniz.

Sizde bizim gibi deniz güneş ve deniz ürünleri düşkünü iseniz Yunan adaları turunu mutlaka bir kez yapmalısınız. Biz bu turu yaptıktan sonra en yakın arkadaşlarımızdan biri olan Ayhan’la Meryem’e öyle bir anlattık ki, evlendikten sonra balayını Yunan adalarında geçirdiler. Fakat onlar Sömbeki (Simi) adasına da gittiler ve anlattıklarına göre en güzel ada Datça’nın 30 km güneydoğusundaki bu şirin adaymış. Elbet bizimde yolumuz bir gün oralara düşer.

3 Ocak 2008 Perşembe

Tayland

Avrupa’da 3-5 ülkeyi gezdikten sonra hep içimizden bir Uzakdoğu turu yapmak geçiyordu. Bir gün gazetede 379$ + vergiler olmak üzere Bangkok-Pattaya turunu görünce dayanamadım ve artık uzak doğuya ilk gezimizi yapmanın zamanı geldi diye karar verdik. Gittiğimizde de o kadar keyif aldık ki seneler sonra şu günlerde bu ülkeye 3. turumuzu yapma aşamasındayız.


08.12.2001 İstanbul – Bahreyn – Muscat

İstanbul Atatürk Havalimanında 11:00’de tur ekibi ile buluşup birbirimiz ile kaynaştık. Turda yaklaşık 50 kişi vardı. Genelde bekar 40-45 yaslarında amcalar vardı. Sonradan öğrendik ki bunların olayı timsah turizmimiymiş. Bizim yaşlarımızda abi kardeş Rozi ve Roni ile ilk dakikalarda kanımız birbirine kaynadı ve zaten turda da genelde dördümüz birlikte takıldık. Pasaport kontrolünden sonra Gulf Air ile İstanbul-Bahreyn-Muscat-Bangkok uçuşumuza 14:20’de başladık. Meğerse 3 uçak aktarması olduğundan dolayı bizim tur biraz ucuzmuş. Bahreyn’e indikten 1 saat sonra Muscat uçağına bindik ve kısa bir yolculuktan sonra Umman Sultanlığına geldik. Bangkok uçağımız hava muhalefetinden kalkmadığından bir gece Muscat’ta kalmak zorunda kaldık. Uzun beklemeler sonunda gecenin bir yarısı uçak firması bize bir günlük vize ayarlayıp, Holiday In Al-Madine oteline yerleştirdiler ve maalesef ancak ertesi gün öğlen Bangkok’a uçacağımızı söylediler.

09.12.2001 Muscat

Sabah kahvaltımızı edip, hiçte hesapta olmadık bir şekilde Umman Sultanlığının başkenti olan Muscat'ı gezmeye başladık. O tarihlerde THY bile buraya uçmuyordu ve bizim Umman Sultanlığı hakkında hiç bir bilgimiz yoktu. Gulf Air yetkilileri müşterilerinin mağdur olmaması için öğlene kadar bize ücretsiz 2 saatlik şehir turu ayarladı. Elin Arabı deyip geçmemek gerek, saygıda kusur etmedi Gulf Air. Gezimize şehir içindeki bir tur attıktan sonra deniz kenarındaki Sultan’ın sarayı ile devam ettik.

Daha sonra şehir merkezinde çarşıda biraz dolanıp havalimanına gittik. Uçağa binmeden önce bir şeyler atıştırmak için restoranın birine girdik ama elleri ile et ve pilav yiyen amcaları görünce iştahımız kaçtı. Sonunda uçağa bindik ve Tayland yolculuğumuza 24 saat gecikmeli olarak kaldığımız yerden devam ettik. Gece 02:00 civarında Bangkok’a indik. Bu vakitte bile sıcaklık 27 derece ve nem oranı ise %60’lardaydı. Nemden ve sıcaktan nefes almak ilk başlarda oldukça zor oluyordu. Tüm grup toplanıp otobüslere bindik ve Sol Twin Towers adlı otelimize gittik. 379 US$ için oldukça lüks ve başarılı bir otel olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Meğer Uzakdoğu' da yiyecek ve konaklama Türkiye’den bile çok ucuzmuş. Kendimi Avrupa' da euro kazanıp Türkiye’de bol keseden harcayan turistlere benzettim.

10.12.2001 BANGKOK

Sabahtan yarım günlük ücretsiz şehir turu vardı. Grand Palace, Wat Traimit (altın buda), Wat Pho (yatan buda), Wat Arun gördüğümüz yerler arasındaydı. Grand Palace’ı sadece dışarıdan gezdik, çok fazla bir şey göremedik. Güya bizim Dolmabahçe sarayı tarzı bir yermiş.

Altın buda 5 ton ağırlığında saf altından yapılmıştı. Oldukça değerli olduğu her halinden belliydi. Yatan buda benim en çok ilgimi çeken tapınak olmuştu. 45 metre uzunluğunda 15 metre yüksekliğinde yatan bir buda heykeli var. Budanın hepsini bir fotoğraf karesine sığdırmak için ayak ucundan çekmeniz gerekiyor. Aynı zamanda bu tapınakta thai masajida dahil olmak üzere geleneksel thai tıp tekniklerinin öğretildiği bir merkezmiş. Burada masaj yaptırabilir ve masaj öğrenmek isteyenler için 3-4 günlük masaj kursları varmış. Her gittiğimiz yerde yoğun bir tütsü kokusu vardı. Her ne kadar biz gezmek için gitsek de buralar yerel halkın ibadet için geldiği, budanın önünde diz çökerek dua ettiği yerlerdi.

Turun bitimine yakın otobüste rehberimiz bu akşam ekstra Seafood Market turu yapılacağını söyledi. Tur için 23US$ istiyordu ve bunun içine yiyecek içecek dahil değildi, otelden buraya ulaşım ve rehberlik hizmetleri içindi bu para. Seafood Market için daha Türkiye’deyken çalışmalarıma başlamıştım. Otelden buraya nasıl gidilir, orada neler yenir açıkçası çalışıp da gelmiştim, hatta mönüsünün çıktısını alıp yanımda getirmiştim. Dolayısıyla buranın adresini söyleyip tuktuk ile zaten 2US$’a gelineceğini söyleyip, yemek içinde yanımdaki mönüyü gösterince, bizim rehber biraz sinirlendi ve bu restoran hakkında bilgi sahibi olanı daha önce çok gördüğünü ama mönüsünü yanında getirene ilk defa rastladığını söyledi. Ve bu dakikadan itibaren turdakilerin çoğu bizim rehbere değil bana takılmaya başladı.

Öğlen tur bitti ve artık serbest zaman. Mehmet Yaşin' in dediği şehri tanımak için kendi başınıza dolaşarak sokaklarda kaybolduk. Gruptan ayrılıp ana caddelerden ara sokaklara girerek Gülen İnsanlar Ülkesini keşfetmeye çıktık.

İlk gittiğimiz yer 70’li yıllarda buralarda ipekçilik ile uğrasan Amerikalı Jim Thompson’ın müze haline getirilen evini gezmek oldu. Çok özenle hazırlanmış bahçesinde nilüfer çiçeklerinin olduğu havuzla çevrili ahşaptan yapılma bu evin içinde thai ipeği satılıyordu.

Daha sonra yavaştan acıktık ve World Trade Center’a bir şeyler yemek ve alışveriş yapmak için gittik. Burada Noodle isimli ufak bir makarna barında çeşit çeşit makarnalar yapılıyordu. Genelde iki çeşit makarna var. Fried Noodle denilen tavada sebze, et veya deniz ürünleri ile kızartılan makarna ve Noodle Soup denilen yine sebze, et veya karidesli erişte çorbası. İkisi de oldukça lezzetliydi.

Alışveriş faslını WTC’nin karşısındaki binada Ratchadamri Road 127’de belediyenin sahip olduğu ucuz hediyelik eşyaların satıldığı Narayamaphand denen bir yerde yaptık. Buradan Türkiye’deki arkadaşlarımıza bol bol hediyelik alıp, sırt çantalı turistlerin takıldığı ve Bangkok çevresindeki günübirlik turları satın alabileceğimiz Khao San Road’a gittik. Aslında bizim tur rehberi de günübirlik turları yapıyordu fakat sırf Türkçe olduğu için üç misli fiyat vermek istemiyorduk. Gittiğiniz yurtdışı gezilerinde eğer ingilizceniz varsa yerel rehberler ile aynı turu çok daha uygun fiyata yapabileceğinizin altını çizmek istiyorum. Khao San Road’da bir çok turizm acentesi var, yurt içi ve yurt dişi uçak ve otobüs biletleri, turlar, Bangkok çevresi için günübirlik turlar satıyorlar ve diğer ülkeler için vize almanıza yardımcı oluyorlar. Biz ertesi güne Floating Market turu (Yüzen Market) satın almak için acentenin birine girdik. Rozi ve Roni ile birlikte ertesi gün için Floating Market turunu ve bir adet Bangkok şehir haritası aldık.

Bu caddede turistlerin yaptığı iki şey var, biri aylak aylak oturup bira içerken yoldan geçenleri izlemek, diğeri de masaj yaptırmak. Tayland’da masaj genel olarak Traditional Thai Massage ve Body Massage olarak ikiye ayrılıyor. Body Massage genelde bekar erkeklerin! tercih ettiği ayıp masajmış. Traditional Thai Massage yapılan salonlarda ise 4-5 çeşit masaj var. Ayak masajı, yüz masajı, geleneksel thai masajı ve yağlı masaj. Ben Traditional Thai Masaj denedim, oldukça ilginçti. Özenç ise yağlı masajı denedi ve oda çok memnun kaldı. Yarim saatlik masajın ücreti sadece 3US$.

O gece Khao San Road üzerindeki seyyar satıcılardan mangalda ızgara yapılmış kalamar, karides gibi deniz ürünlerden, sokakta yapılan Pat Thai (fried noodle), ve bol bol ananas ve baby coconut yedik. Pat Thai benim en çok ilgili çeken yiyecek oldu. Genişçe bir sacın üzerinde taze soğan, lahana ve rendelenmiş havuç yağda çevriliyor, daha sonra tavuk, dana eti veya deniz ürünleri konuluyor, ondan sonra da makarna veya rice noodle ekleniyor. Sadece 35 Baht (1 US$) tutarındaki 3 dakikada hazırlanan makarnanızın üzerine istiridye sosu, tatlı-ekşi sos, acı sos gibi değişik soslarla lezzetlendirebilirsiniz.

Tayland’daki yemeklerin genel özelliği deniz ürünlerinden oluşmasıdır. Bunda okyanus kenarında olmanın getirdiği avantaj da var. Bangkok sokaklarında hemen her köşede bir ayaklı lokanta bulmak mümkün. Sokakta yemek yemek halkın en önemli alışkanlığı denilse yeridir. Yok kardeşim ben bunları yiyemem diyenler için western food yiyebileceğiniz Hardrock Café, Mc Donalds ve bir sürü pizzacıda mevcut. Akşamüstü güya otele gidip dinlenecektik ama dolanmaktan zamanımız kalmadı otelde duşumuzu alıp Bangkok’un en güzel deniz ürünlerini tadabileceğimiz Seafood Market’e gitmek için yeniden sokaklara döküldük. Aslında klimalı bir taksi ile de gidebilirdik ama lokal adaptasyon için tuk-tuk ile gitmeyi tercik ettik. Tuktuk üç tekerlekli bir motosiklet, arka tarafında 3-4 kişinin oturabileceği bir bölüm var. Bir araba kadar konforlu olmasa da şehir trafiğinde özellikle kısa mesafeler için tercih ediliyor.

89 Sukhumvit Soi 24’te bulunan Seafood Marketin tabelasında aynen su yazıyor. ''If it swims we have it'' yani ''Yüzüyorsa bizde vardır''. Restoranın hemen girişinde solda mutfakta çalışan en az 40 aşçıyı görünce fotoğraf çekmeden edemiyoruz. Hepsi aynı anda vızır vızır çalışıyorlardı. Bu restoranın kendine has bir özelliği var. İçeride masaya oturmadan önce hipermarketlerde bulunan alışveriş arabanızı alıp 60-70 metre uzunluğundaki soğuk dolaplardan çeşitli deniz ürünlerinden şeffaf poşetlere koyup arabanıza atıyorsunuz. Burada envai çeşit deniz ürünü var. Balıkların dışında, çok çeşitli ahtapot, kalamar, ıstakoz, karides, sübye, istiridye, gibi deniz ürünleri mevcut. Hatta dolaplarda mantar, limon, domates ve kuşkonmaz gibi sebzelerde var. Yani ne yemek istiyorsanız salatada dahil olmak üzere tüm malzemeleri kendiniz seçiyorsunuz. Tabii bunları seçerken mavi üniformalı kızlar size neyi nasıl pişirilebileceğini açıklayarak yardımcı oluyorlar.

En son içki reyonundan içkinizi de arabaya atarak kasalara ilerliyorsunuz. Gramajına göre tüm malzemelerin parasını ödeyip, masanıza gidiyorsunuz. Sırada ikinci adım var. Masanıza gelen garsona hangi malzemeleri aldığınızı gösterip, neyi nasıl pişirmek istediğinizi anlatıyorsunuz. Siz “bu balık ızgara olsun, şu buğulama, salatam böyle olsun” derken, o da size tavsiyelerini veriyor. Karşılıklı pişirme yöntemi üzerine uzlaşıyorsunuz. Ve aldıklarınız mutfağa gidip, biraz önce gördüğünüz aşçılar tarafından hazırlanıyor. Tabii kafanızda tasarladığınız şey ile masanıza gelen şey her zaman aynı olmuyor. Ben aldığım iç midyeler ile güzel bir midye tava yemek isterken, garson bana midyeli omlet getirdi. Aslında hata bendeydi, midyeleri yumurtaya bulayıp pişirin demiştim, halbuki kızartın demem gerekiyordu. Tabii 1500 kişilik bu dev restoranda bu kadar bol deniz ürününün karşısında kelimeleri seçmekte zorlanıyorsunuz.

Bu restorana 2006 yılında bir daha gitmiştim, o zaman ve en güzeli tüm malzemeleri aldıktan sonra işi garsona bırakıp tüm tercihi kendisine bırakmak olduğunu öğrendim. Fakat burada özellikle garsona acı baharat istemediğinizi söylemekte fayda var, çünkü thai mutfağı tahmininizden çok daha acı baharatlar ile dolu. Bir anda suratınız kıpkırmızı olabiliyor. Bu kadar güzel bir ortamda her türlü deniz ürününün alımı, pişirilme ve servis ücreti içinde hepsi iki kişi yaklaşık 30US$ ödersiniz, tabii normal koşullar altında. Ben burada insan evladı gibi salatasını, balığını, yemeğini yiyip kalkacak bir löplöpçü olduğuna inanmıyorum. Biz ikinci kategoriye girdik, ve masamızı en az 8 kişinin doyacağı kadar doldurduk, dolayısıyla 4 kişi 110$ ödedik. İstanbul' da bu yedikleriniz için kişi başı bu parayı verirsiniz, belki de bu kadar çok çeşidi isteseniz de bulamazsınız. Bu restoran ile ilgili söylemek istediğim son bir nokta var. Bazı masalarda Yeni Rakı görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Bir çok Türk, turlar ile buraya geliyor ve daha önceden burayı gören eden bir sonraki gelişinde rakısını da yanında getiriyor ve güya Rakı & Balık keyfi yapıyor. Ne yapacan işte, Türk milleti!

11.12.2001 BANGKOK

Otelin kahvaltısı oldukça zengin. Taze tropik meyveler ve çeşitli yumurta yemekleri ilgimizi çekiyor. Bu otelde öğrendiğim taze soğan, mantar, soya sosu ve yumurta ile yaptığım omleti uzun yıllardır evimde kendim de yapıyorum. Sol Twin’in bana bıraktığı hatıra bu oldu. Kahvaltıdan sonra taksi ile Khao San Road’a acenteye gittik ve şehrin biraz dışındaki Floating Market turuna başladık.

İlk önce Hindistan cevizi şekeri üretilen bir köye geldik. Upuzun palmiyelerden Hindistan cevizlerini toplamak eğitimli maymunların işiydi. Görevlinin direktifleri ile maymun ağacın tepesine fırlıyor, hindistan cevizini kopartıyor ve aşağı indiriyordu, ödül olarak ta görevliden muzu kapıyordu. Küçük bir pakette annemlere alıp götürdüğümüz bu çok tatlı şeker, uzun süre rafta kaldı ve kimse ellemediği için çöpe gitti. Hindistan cevizlerinin sert kabuklarıyla yapılan çeşitli mutfak aletlerinden de almadan edemedik.

Floating Market turu oldukça egzotik bir yer. Bangkok gezisinin olmazsa olmazlarından biri. Tamamıyla su kanalları üzerinde kurulu olan tezgahları 10 kişilik kanoya benzer bir teknenin üzerinde gezdik.

Beğendiğiniz bir şey olduğunda kano duruyor ve pazarlığımızı yapıyorduk. Tayland’da pazarlık oldukça yaygın. Özellikle turistlerin takıldığı bu gibi yerlerde size söylenen ilk fiyatın mutlaka 5’te birini söyleyip pazarlık ederek 3’te biri fiyata alabilirsiniz. Bunun içinde hesap makinesi işinize çok yarayacaktır. Önce satıcı istediğini ürünün fiyatını hesap makinesine yazıp size veriyor, sizde ooooo deyip 5’te biri fiyatı yazıyorsunuz, sonra satıcı sizin fiyatı görünce biraz fiyat kırıyor ve ortak bir noktada anlaşıyorsunuz. 2-3 saatlik bu turda oldukça eğlenmiştik. Mangalın üzerinde kızartılmış muz, hindistan cevizi ile yapılan küçük krepler ve bol bol meyve yedik.

Öğleden sonra dönüşte mücevherat satılan ve taşların kesimlerinin nasıl yapıldığını gösteren AAA adlı epey büyük bir mücevherat firmasına gittik. Tam anlamıyla turistlere mal satma yeriydi. Gezdik, dolaştık ve hiçbir şey almadan çıktık. Otele gidip duşumuzu aldıktan sonra biraz dinlendik ve Özenç’le sushi yemek için geçen gün World Trade Center’da gördüğümüz sushicinin yolunu tuttuk. Türkiye’de bir kaç kere sushi yemiştim, tamam çok lezzetli ama hem çok doyurucu değil, hem de biraz pahalı. Burada her yemek gibi sushide çok komik fiyatlara satılıyordu. Sushi ve maki roll’lardan oluşan iki farklı set mönü ve bir California roll aldık. Çokta sushi uzmanı değilim ama oldukça güzeldi. Kısa sürede tabaklarımız boşaldı ve bu fırsatı bir daha bulamayız diyerek birkaç çeşit daha sipariş verdik. Özenle hazırlanmış sushilerimizi çubuklar ile tabağımızdan alıp önce küçük sos kaplarında masamıza getirilen soya sosu ve Tayland'da çok kullanılan istiridye sosuna (oyster sauce) batırıp sonra ağzımıza atıyorduk. Mutfağa girip fotoğraf çekme isteğimizi reddeden suratsız patrona yine de teşekkür edip ayrıldık.

Akşam, Bangkok’un en turistik yerlerinden biri olan Patpong’a yediklerimizi eritebilmek için yürüyerek gittik. Sokaklarda dükkanlardaki fiyatların yarı fiyatına tekstil ürünleri satılıyor. Kesinlikle pazarlık yapmak gerekiyor. Size 20US$ denen çantayı, 10 US$’a aldım diye sevinirken 59 metre ileride aynısını 5US$’a görebilirsiniz. Ayrıca bu caddede hayatınızda hiç bir yerde göremeyeceğiniz şovları izleyebileceğiniz gece klüpleri mevcut. Şöyle bir bakmakta fayda var J

12.12.2001 PATTAYA

Kahvaltıdan sonra tüm grup toparlandık ve Bangkok’a 2 saat uzaklıktaki Pattaya’ya hareket ettik. Pattaya deniz kenarında olsa da şehir merkezinde denize pek girilmesi tavsiye edilmiyor.

Meğerse burası Tayland’ın seks turizminin merkeziymiş. Bize pek hitap etmese de palmiyeler ve hindistan cevizi ağaçlarının kapladığı, incecik kumların olduğu kumsalda dolaşmak ve kumsalda masaj yaptırmak ocak ayında oldukça eğlenceliydi. Otele yerleştikten sonra şehir turuna çıktık. Akşam için Alcazar Show ve ertesi gün için Coral Island turu için bilet almaya giderken, bizimle birlikte gelmek isteyen en az 10 kişi vardı. Rehberin 2000 Baht’a sunduğu Coral Island turunu biz 800 Baht’a almıştık. Tek fark rehberin ayarladığı turun teknesi direk otelin iskelesinden kalkıyordu, bizimkinde ise acentenin minibüsü bizi ücretsiz olarak otelden alıyor ve teknenin kalkacağı Pattaya şehir merkezindeki iskeleye götürüyordu. Tur biletimizi aldıktan sonra öğlen yemeğini Bangkok’taki gibi seyyar satıcılardan aldığımız ızgara deniz ürünleri ile geçiştirdik. Soi 10 – Pattayalandsoi arasındaki Royal Garden Plaza adlı büyük alış veriş merkezinde hediyelik eşya almak üzere dolandık. Akşamüstü otele dönüp duş aldık ve biraz dinlendik.

Akşam Pattaya' nın görülmesi gerekenler listesinde bulunan Alcazar Show’u seyretmeye gittik. Bu gösteride yer alan kızların hepsi Tayland'da alışık olmadığımız derecede çok güzeller. Show bittikten sonra dışarıda dansçılar ile fotoğraf çektirmeye çıktığımızda hepsinin travesti olduğunu gördük. Buralara kadar gelenlerin mutlaka görmesi gereken bir şov.

Akşam şehirde dolaşırken karnımız acıkmıştı ve bir seyyar arabanın yanına yanaştık. Yaklaşık 2x4 metre boyutlarındaki seyyar arabanın üstünde yok yoktu. Hepsi leğenlerde duran en az 15 çeşit ot, sebze, dana eti, tavuk eti, deniz ürünleri… Size verilen tabağın içine istediğiniz malzemeleri koyuyorsunuz. Bol bol karides, kalamar ve midye ve ıspanağa benzer otlardan aldım. Eleman yüksek harlı ateşte bunların hepsini 2 dakika vok tavanın içinde çeviriyor ve yemeğiniz hazır. Yanında da kaynar bir suyun olduğu tencere var. Elindeki kevgir ile rice noodleları (pirinç makarnası) kaynar suyun içine atıp, 20 saniye bekletiyor ve yemeğinizin üzerine ekliyordu. Dört kişi 5$’a ziyafet çekmiştik.

13.12.2001 PATTAYA

Kahvaltı için erken kalktık. Bangkok’taki otel kadar güzel olmasa da burada da kahvaltı oldukça geniş. Uzakdoğu' da kahvaltı anlayışı batı kültürüne göre biraz farklı. Sabahın köründe deniz ürünleri çorbası, tavuklu ve fıstıklı pilav gibi çeşitli sıcak yemekler kahvaltı büfesinde gözümüze çarpan şeylerdi. Tamam belki lezzetli olabilir ama bu saatte pek iç açıcı gelmedi ve yumurta ve jambon alıp meyve ağırlıklı kahvaltı ettik. İlk defa yurt dışına çıkan ve tur boyunca yemekler ile ilgili büyük problem yasayan İsmail “Ben peynir isterim” diye tutturunca, Uzakdoğu' da peynirin pek yenmediğini öğrendik.

Coral Island turu için 10:00 gibi bizi almaya gelen minibüse doluştuk ve bizi adaya götürecek teknenin kalkacağı iskeleye gittik. Tekneye binerken fotoğraf çekiliyor ve bu fotoğraf dönüşte Pattaya Hatırası olarak bir tabağa yapıştırılarak 2$’a satışa sunuluyor. 25 dakika sonra adaya iner inmez bize hindistan cevizi suyu ikram ettiler. Baby Coconut tam olmamış taze hindistan cevizi. İçindeki suyu pipetle içiyorsunuz, daha sonra tam sertleşmemiş kabuklarını ortadan kırıp, içindeki yumuşak yeri kaşıkla yiyorsunuz. Buz gibi soğutulmuş hindistan cevizlerinin suyu bir anda içinizi ferahlatıyor.

Deniz suyu oldukça sıcaktı, biraz yüzüp güneşlendikten sonra yarım saati 10$’a Jet ski kiraladık, civardaki diğer küçük adaları gezdik. 30 dakikanın sonuna doğru yağmur çiselemeye başladı. Hava sıcaklığı 30 derece, su sıcaklığı ise 28 derece ve yağmur yağıyor. Çok ilginç bir durumdu. Bodrumdaki fiyatın belki de beşte biri fiyata oldukça keyifli bir tur yapıyoruz.

Öğlen yemeğini topluca yedik. Oldukça acı bir deniz ürünleri çorbası, yağda kızartılmış büyükçe bir balık ve yine kızartılmış karideslerden oluşan güzel bir yemek yedik. Tabii bize göre güzel. İsmail “Bu balık ne balığı, ben bunu yemem, çipura yok mu, ekmeksiz balık mı yenir” diye sızlanarak öğlen yemeğinde bizleri kahkahaya boğdu.

Öğlenden sonra sahilde bir king partisi çevirip akşam üstü Pattaya’ya geri döndük. Sahile vardıgimizda sabah cekilen fotograflarimiz bir tabagin içine yapistirilmis ve hepsi bir masanin uzerine dizilmisti. Bizde bir hatira olarak kendi resmimizi aldik. Halen evimizde 2001 yilindan kalma bu resim durmaktadir ve bu resime baka baka içimizdeki Tayland sevgisi sürmektedir.

Akşam yemeğini uzun zaman sonra ilk defa western food denilen bizim damak tadımıza benzer yemeklerden yemeye karar verdik. Güzel bir İtalyan restoranında pizza siparişi verdik, tahminimizden çok daha basariliydi. Burası kendi ülkelerinden gelip restoran açan bir çok yabancının olduğu bir sahil kasabası. Umarım bir gün bende Uzakdoğu' da bir restoran açıp bu sıcak ülkelerde yaşamaya başlarım.

14.12.2001 BAHREYN

Sabah kahvaltısı, otelden check-out ve, Bangkok’a dönüş. Öğlen Grand Palace’ı gezdik, Khao San Road’da Cashew Nut’lu (bir çeşit fıstık) ve hindistan cevizi soslu tavuk yedik. Yanında pilav ücretsiz olarak ekmek niyetine getiriliyor. Singha (Şing-haaa diye okunuyor) biralarımızı Tayland' a tekrar gelmek üzere kaldırıyoruz ve havalimanına donuyoruz. Tayland' a veda zamanı geldi. Gezilerimin en sevmediğim yeride geri dönüşünün çekilmez olmasıdır. Dönüşte Bahreyn’de bir gece konaklayıp İstanbul’ a geri donduk. Gece saat 1’de indiğimiz için direk otele gittik ve uyuduk. Ertesi gün erkenden tekrar havalimanına gidip İstanbul uçağına bindik ve köyümüze geri döndük.


Tayland ile ilgili 3 şey:

1) Devamlı gülümseyin ve hiç bir şey için acele etmeyin,

2) Dibine kadar pazarlık yapın,

3) Seafood Market’e uğramadan dönmeyin…

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World