6 Ağustos 2008 Çarşamba

Fransa

Daha önce bir çok Avrupa ülkesine gitmiştim fakat Fransa’ya hiç gitmemiştim. Bir iş gezisi için 3 günlüğüne Fransaya gittiğimde akşamları deniz ürünlerinin özellikle midye, ıstakoz, salyangoz gibi deniz kabuklularını yakından tanıma ve tatma fırsatım olmuştu. İlk iki gün iş için için önce Atlantik kıyısındaki Nantes’a gittik ve daha sonra da haftasonu Paris'te geçirdim.

21.06.2007 Nantes
Nantes Atlantik okyanusu kıyısında olup Fransanın 6. büyük şehridir. 3 kişilik grup halinde gittiğimiz bu küçük ve sevimli şehirde gün içerisinde iş görüşmelerini ve fabrika ziyaretlerini yaptıktan sonra akşam üstü otele geri döndük. Biraz dinlendip şehirde dolaşmak üzere tekrar dışarı çıktık. Büyük şehirlerde olan koşuşturmaca burada yoktu. Bizim şansımıza gittiğimiz haftasonu şehirde müzik festivali yapılıyormuş. Bütün sokaklarda akşamki eğlence için hummalı bir çalışma vardı. İnternetten yaptığım araştırma sonucu Nantes'ın en meşhur deniz ürünleri yemeklerini yiyebileceğimiz Graslin Meydanında'ki La Cigale’de yiyecektik. Bu gibi restaurantlara rezervasyonsuz gitmenin kapıda kalmaya ve bir masa kalkana kadar ayakta dışarıda beklemek gibi sonuçlara yer açtığını bildiğim için öğlenden rezervasyon yaptırmıştım.

Restaurantın girişinde dışarıda boy boy çeşit çeşit deniz kabuklularını görebileceğiniz bir vitrin yapılmış. İstiridyeler, midyeler, karidesler, kerevitler, yengeçler, kum midyeleri ve salyangozlar yanyana sıralanmış. Restaurant’tan içeri girmeden önce bu manzara ile güzel bir göz ziyafeti çektik. Ağzımızı sulandıran bu manzara karşısında biraz zaman geçirdikten sonra içeri girdik. İçerisi tıklım tıklımdı, ismimiz randevü defterinden kontrol edilip masamıza buyuredildik.

Menüde genelde deniz ürünleri vardı fakat firma yetkilisi Fikret Bey deniz ürünleri ile fazla haşırneşir olmadığı için baştan iyi pişmiş dana eti siparişi verdi. Bende ortaya karışık deniz ürünleri tabağı ve salyangoz söyledim. Ben başta bu yemeğin sıcak olduğunu düşünmüştüm ama meğerse tüm deniz kabukluları buzların üzerine dizilmiş bir tabakta daha doğrusu tepside geldi.

Garsonlardan hangi kabukluğunu nasıl yeneceğine dair kısa bir brifing aldıktan sonra daha önceden bildiğim lezzetlerden istiridyeden başladım. İstiridye midye’ye göre daha büyük ve şekilsiz bir kabuğa sahip. İçindeki yenilen kısmıda normal midyeye göre çok daha büyüktü. Garsondan öğrendiğimiz gibi kulak memesi kıvamındaki istiridyenin üzerine birazcık limon sıkıp tuzlayarak bir seferde hüpp diye çekmek suretiyle mideye indirdim. Çiğ yendiği için alışkın olduğumuz bir lezzet değildi, fakat nedense benim çok hoşuma gidiyor istiridye. Daha sonra kum midyesinin tadına baktım. Türkiye'de daha çok Ayvalık taraflarında bulunan kum midyesi bizim ağız tadımıza çok daha yakındı. Buda çiğ olmasına rağmen daha sert bir kıvamı vardı. Kerevit ve yengeçi ise ortaya gelen sarımsaklı sosa banarak yedim.

Ara sıcak olarak gelen salyangoz fransız mutfağında önemli bir yere sahipmiş. Uzun zamandır görürdüm fakat Türkiye’de çok fazla yerde bulunmadığı için bir türlü tadına bakamamıştım. Özel ekipmanları ile birlikte getirilen salyangozlar yeşil bir sos ile doldurulmuştu. Ahtapot – kalamar gibi elastik bir yapıya sahip salyangozu özel maşası ile kabuğundan tutarak yine özel çatalı ile içinden çıkarttım. Hafiften tereyağ ve sarımsak ile lezzetlendirilen salyangoz tahminimden çok daha iyiydi.




Her ne kadar Serdar Bey tadımlık olarak bir kaç parça denesede, Fikret Bey yediği iyi pişmiş dana etinden memnun bir şekilde afiyet olsun diyerek bizimle ve yediklerimizle pek ilgilenmedi. Zaten garson yanlışlıkla salyangozu onun önüne koyunca surat ifadesini belgelemekte bize düştü.


22.06.2007 Nantes – Paris


Öğlene kadar işlerimizi bitirdikten sonra başkent Paris’e uçmak üzere havalimanına gittik. Diğer arkadaşlar Türkiye’ye geri döndüler, ben ise haftasonunu Paris’te geçirmek üzere 2 gün daha kaldım. Havalimanından tren ve metro ile ulaştığım Montparnasse’deki Hotel Terminus’a yerleştim. Eşyalarımı otele bıraktıp bir duş aldıktan sonra metro ile Champs Elysees Caddesi’ne gittim. Nişantaşı’ndan çok daha heybetli lüks ve modern binaların arasında dolanarak ara sokaklarında kaybolarak şehri tanımaya çalıştım. Marceau caddesinden Eyfel kulesine yürüyüş ile yarım günlük Paris turunu tamamladım.

Akşam yemeğine bir kaç gün önceden rezervasyon yaptırdığım Le Bar a Huitres - Montparnasse’ye gittim. Tıklım tıklım dolu olan restaurantta sadece iki masa boş kalmıştı. Özellikle haftasonları burada boş masa bulmak imkansızmış. Daha önce internetten menüsünü incelediğim bu restaurantta Mavi Istakoz Menüsü yiyecektim. Menüye söyle bir göz attıktan sonra 4 adet istiridye veya ton balıklı salata, ızgara veya buğulama mavi ıstakoz ve istediğiniz bir tatlıyı içeren bu Mavi Istakoz Menüsünü seçtim. Cezayir asıllı genç garsonuma ufak bir bahşiş sözü vererek başlangıç olarak istiridye yerine balık çorbası sipariş verdim.

Yemeğimi beklerken bir yandan iyi soğutulmuş beyaz şarabımı yudumladım, biryandan da farklı ülkelerden gelen turistlerin neler yediklerine göz attım. Garsonların yemekleri sunuşları olsun, müşterilerin gelen tabaklarındaki yemeklerine mutlu bakışları olsun herşey oldukça seviyeli ve oturaklıydı. İyi eğitimli ve yabancı dil bilen garsonlar her konuda müşterileri memnun etmek için çırpınıyorlardı. İyi bir restaurantta olduğunuz size hissetiriliyordu.

Çorbam büyükçe bir tabağın içinde, parmezan peyniri, sosu ve kıtır ekmek eşliğinde sunuldu. İnanılmaz bir lezzete sahip olan çorbaya birazcıkta sosun ekleyerek dahada müthiş hale getirdim. Kıtır ekmekleri teker teker çorbama atarak çorbayı son damlasına kadar damağımda hissettim.

Çorbam bittikten kısa bir süre garsonum sadece ıstakoz siparişi veren müşterilere verilen önlüğü boynuma taktı. Sanırım ıstakozum geliyordu. Ve beklenen an! Mis gibi kokan ıstakozun yanında bir parça haşlanmış brokkoli eşlik ediyordu ve bakır kapta eritilmiş sarımsaklı tereyağı sosu eşlik ediyordu. Doğumgünü hediyesini almış küçük bir çocuk gibi mutlu bir şekilde sostan birazcık üzerine ekleyip tabloluk hale getirdiğim ıstakozun resmini çekerken yan masalardan gülümsemelere maruz kaldım. Aslında bu yaptığım hiç bir şey değildi. Üstad Mehmet Yaşin Şanlıurfada bir restaurantta yemeğini yerken o kadar mutlu olmuşki, yemeği bırakıp ayağa kalkarak yemeği alkışlamaya başlamış. Bu durumu gören ve şaşıran usta mutfaktan çıkmış gelmiş. Istakoz çok fazla kurutulmamış sulu sulu bırakılmıştı. Ahtapot’tan çok daha güzel lezzeti vardı. Türkiye’de çok pahalı olduğu için ilk defa yediğim ıstakozun önce gövdesinden başladım, daha sonra kıskaçlarının içindeki o müthiş ete ulaştım. Fındık kıracağına benzeyen bir ekipman ile sert kabuğunu kırıp sosa batırarak ağzıma attığımda deyim yerindeyse ağzımda lezzet patlamaları oldu. Marmaris Söğüt’te yediğim kalamar dolmadan beri hiç böyle bir lezzet yaşamamıştım.

Tatlı kısmında ise garsonuma danıştım hangisini tavsiye eder diye. Kaşlarını kaldırıp gözlerini kapatarak kesin ve net bir tavırla “Elbetteki Crem Brulee” dedi. Hiç düşünmeden onayladım. Bizdeki krem karamele benzer bir tatlıydı. Ama bizde yapıldığı gibi şeker ocakta eritilip üzerine tatlı konulmuyordu. Toz şeker tatlının üzerine konularak pürmüz ile yakılıyordu. Üst yüzeyi şekerden ince bir cam tabakası gibi kaplı tatlım oldukça hafifti. Herşeyden dört dörtlük memnun kalmış bir şekilde kalkıp garsonuma teşekkür edip, güzel bir tip verdikten sonra vedalaşarak ayrıldım. Türkiye’de bu kalitede biryerde bu fiyata bu ıstakoz yemek ve şarap içmek yemek malesef imkansız. Bu restauratın Paris’te diğer semtlerinde de şubeleri var. Eğer daha ıstakoz yemeye meraklıysanız, şiddetle öneririm.


23.06.2007 Paris

Kahvaltıdan sonra Eyfel kulesine gidip biraz dolaştım. Saat 11:00’de başlayan bisiklet ile şehir turuna Amerikalı’ların organize ettiği bir Fat Bike Tour ile katıldım. Kısıtlı zamanı olan gençlerin tercih ettiği bu turda 20 kişilik bir ekip halinde şehirdeki en önemli yerleri dolaştık. 4 saat gibi kısa bir sürede görülmesi bir çok yeri gördük. Yürüyerek yorucu olduğu için, üstü açık arabayla da çok hızlı geçiştirildiği için bu tür turlar oldukça rabet görüyormuş.

Eyfel kulesi, Napolyon’un mezarı, Louvre Müzesi, Arc de Triomphe, Champs Elysees, Tuileries Bahçeleri ve Orsay Müzesini gezdik. Tabii tüm müzelerin içine girmedik ama her durduğumuz yerde rehberimizden detaylı bilgiler aldık. Saat 15:00’te yine Eyfel Kulesinde turumuz sona erdi.

Aynı şirketin birde akşam turu vardı. Tamamıyle farklı bir rotada yapılan bisiklet turundan sonra, gezi Seine nehrindeki tekne turu ile sona eriyor. Akşam turuna kadar 4 saat boş vaktim vardı. Önce otele gidip duş alarak biraz dinlendim. Daha sonra da teyzemden öğrendiğim Chez Leon’da Moules (midye) yedim. 1980’lerde ilk olarak Belçika’da açılan Leon daha sonra Paris’te şubesini açmış. Özel çiftliklerde yetiştirilen bu lezzetli midyelere gelen talep o kadar fazlaymışki son 15 yıl içinde Fransa’da 40’tan fazla şubesi daha açılmış.

Burada çok satılan iki çeşit varmış. İlki geleneksel tipte yapılanı. Koca bir tencere içinde krema, şarap ve tereyağlı sos ile yapılıyormuş. Diğeri ise sarımsaklı, domatesli ve deniz ürünleri ile güveçte yapılanı. Garsonuma hangisini tavsiye ettiğini sorduğumda, her ikisininde çok farklı lezzetlerde olduğunu karşılaştırmanın pek mümkün olmadığını fakat geleneksel olarak pişirilenin daha çok satıldığını söyleyince kararımı verdim.


800 gr’lık kabuklu midyelerim masama sıcak sıcak geldi. Yanında limitsiz patates kızarması ile sunuluyor ve genelde bira ile tavsiye ediliyor. İçinde dolu dolu et olan tertemiz midyeler çorba gibi yemeğin suyunun içinde yüzüyordu. Hem midyelerin lezzetti hemde suyunun lezzeti inanılmazdı. Bir yandan LCD televizyonlarda midyelerin yetiştirildiği çiftliklerden görüntüleri izliyor bir yandan da teker teker midyelerimi ellerimle kabuğundan yiyor sonra da kabuğu kaşık gibi kullanıp suyunu içiyordum.

Yemek tam anlamıyma muhteşemdi. Aslında karnım doymuştu ama akşamki bisiklet turu gece geç saatte biteceği için ve ertesi sabah erkenden havalimanına gideceğim için “Aklımda kalacağına midemde kalsın” diyerekten güveçte midyeyi de sipariş ettim. Hem sabah kahvaltısını biraz zayıf geçmiştim ve tüm gün bisikletle dolaşmaktan dolayı oldukça kalori yakmıştım diye kendimi avuttum.

Güveçte pişirilen midyeler ilki kadar sulu değildi. Kalamar ve jumbo karidesler ile zenginleştirilmişti. Domatesin ve sarımsağın lezzeti tüm deniz ürünlerinin içine işlemişti. Benim damak zevkime çok daha uygun bu yemeği daha çok sevmiştim. İyice sosa buladığım midyeleri teker teker zevkini çıkarta çıkarta yedim. Fakat bir porsyonu bile oldukça büyük gelen bu restaurantta ikinci gelen midyeyi maalesef bitiremedim. Eğer midyeyi seven biriyseniz sırf bu sebepten dolayı Fransa veya Belçika’ya gitmenizi, Leon’da midye yemenizi öneririm. Türkiye’de de Belgo diye bir Belçika restaurantında Moules yapıldığını duydum fakat henüz gitmedim.

Yemek faslından sonra metro ile tekrar Eyfel Kulesine gidip grup ile buluştum. Sabahki gruptan sadece bir kaç kişi vardı. Amerikalıların emniyet tedbirleri gereki akşam turu reflektörlü yelekler ile yapılıyor. Notre Dame Katedrali, St. Germen’i gezdikten sonra Parisin en eski ve en ünlü dondurmacısı olan Berthillon’da dondurma molası verdik. Seine Nehrinin üzerindeki köprülerden geçerken sarabını açmış demlenen gençleri gördük. Hepsi mutlu mesud bir şekilde muhabbet edip nehrin üzerinde şaraplarını yudumlayarak gelen geçen turistleri selamlıyordu. Bizde ise maalesef böyle uluorta halka açık bir yerde şarap içmek pek uygun karşılanmıyor en azında şişeyi gazete kağıdına sarılması gerekiyordu.

Havanın kararması ile şehir çok daha fantastik bir hale geldi. Tura dahil olan Seine Nehri gezisi için iskelenin yanına bisikletlerimizi bırakıp tekneye geçtik. Gezi sırasında süpriz olarak kırmızı şarap ikramı yapıldı. Eyfel kulesinin gece başlayan ışıklandırması şehrin her yerinden görülebiliyordu. Tur yaklaşık saat 23:00 gibi bitti. Sabahtan akşama kadar bisiklet üstünde oldukça yorulmuştum. Fakat yinede bir gün içerisinde dolu dolu Paris’i gezmiş olduğum için şanslıydım.

Bu turlara katılmak isterseniz önceden internetten rezervasyon yapmakta fayda var. Sabah turunda bisiklet sayısından çok daha fazla talep geldiği için bir çok kişi kabul edilmemişti. Hem sabah hemde akşam turuna katılırsanız kombine bilet alma imkanınız var.

24.06.2007 Nantes – Paris – Almaty
Sabah erkenden kalkıp hotelin yakınlarındaki bir şarkütericiden şarap ve peynir aldım. Fransa’daki restaurantlar oldukça pahalı olmasına rağmen, market ve şarküteriden alınan şarap, peynir ve jambonlar Türkiye’ye göre oldukça ucuz kalıyor. Benim gittiğim yerde bazı şaraplarda indirim vardı, 3.99 €’ya birkaç şişe şarap aldım. Çok fazla şaraptan anlamam oldukça başarılıydı. Şarküteri faslını bitirdikten sonra otelden eşyalarımı alıp havalimanına gittim ve uzun yolculuğuma başladım. Önce Paris-İstanbul sonra 4 saatlik bekleme ve sonra da İstanbul-Almaty uçuşu ile nihayet Kazakistan’a geri döndüm

Her ne kadar romantizmin başkenti deselerde sanırım eşim olmadığından dolayıdır Paris beni hiç cezbetmemişti. Her tarafta zenciler doluşmuş ve oldukça pahalı bir şehirdi. Bizdeki akdeniz sıcaklığı ile avrupanın o kasvetli duruşu birbirine karışmıştı. Fakat yemeklerine laf yok. Gittiğim 3 restaurantta birbirinden güzeldi. Sırf yemekleri ile haşırneşir olmak için başka bir yere yaptığınız seyahatte ucuz uçak bileti bularak 2 günlük bir Paris kaçamağı yapabilirsiniz.

Sadece 40 saat kaldığım Paris ile ilgili çok fazla bilgim yok ama 3 şey söylemek gerekirse:
  • Paris’te kendinize güzel bir ziyafet çekin
  • Gün batımında Seine Nehrinde bir tekne gezisi yapın
  • Eyfel kulesine çıkıp şehri seyredin

3 yorum:

Sevinç dedi ki...

sitende fransa seyehatine bakıyordum. Beni seyehatinden çok yediğin yiyecekler ilgilendirdi. Yazını okurken açtım. Kiko+yla hemen çin restaurant ta gittik. Açık büfeydi Karidesin çeşitli şekşilde pişmişi kum midyeleri balık, istakoz bacakları istiridyeler vs.Gözü dönmüşler gibiydim.Valla o kadar çok löplöp ettim ki şimdi mideme ağrılar girdi.Birdaha senin yazını aç iken okuyarak restaurantlara gitmeyeceğim. Bunları yerken hep kulaklarını çınlattım

Adsız dedi ki...

'zenciler dolusmus' lafiniz cok ayip kacmis!

Löplöpcü dedi ki...

Haklısınız. Dönüpte bakınca ben de pek beğenmedim şimdi. Uyarı için teşekkürler

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World