26 Mayıs 2009 Salı

Makedonya

23 Nisan tatilini uzatarak hafta sonu ile birleştirdik ve 4 günlük kısa bir Balkan turu yaptık. Elveda Rumeli dizisi ile son zamanlarda popüler olan Kosova ve Makedonya’yı gezdik. Adım başı Türkçe konuşan birilerine rastladığımız Prizren’de köftenin her çeşidini deneyip damaklarımızı şenlendirdik. Üsküp’te ise içtiğimiz şaraplarla adeta kendimizden geçtik

23.04.2009 Priştina – Prizren

nyanın en yeni ülkesi olan Kosova, 2008 yılında Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. Daha ilk günden Türkiye’nin tanıdığı bu ülkeyi maalesef bir çok ülke halen tanımıyor. Uçaktan inince pasaport kontrolünde gözümüze çarpan yaşlı İngiliz ve diğer Avrupalı polisler giriş çıkışları kontrol altında tutuyorlardı. Sınırdan sorunsuzca içeri girip şehir merkezine gitmek üzere bir taksiye bindik.

Şehir merkezinin girişinde Bill Clinton’un kocaman bir posteri var. Kosova’nın Sırplarla olan savaşında büyük destek verdiği için Clinton’un adını şehrin en büyük caddesine vermişler. Fazla zaman geçirmeden Grand Hotel yakınlarındaki Bosna Cafe’ye balkanlardaki ilk lezzet durağımıza gittik.



3 kişi için bir kıymalı, bir peynirli börek ve bir porsiyonda köfte ve ayran sipariş ettik. Börekler bizim Sarıyer böreğine benziyordu. Daha az yağlı olduğu için mideyi fazla rahatsız etmiyordu. Usta kıymayı koyarken oldukça cömert davranmıştı, etler ağza gelir cinstendi. Köfteler hafif baharatlı ve tombul tombul yapılmıştı. Isırdığım zaman köftenin lezzetli suyu ağzımın içine yayılıyordu ve oldukça başarılıydı. Esas ilginç olan ise ayrandı. Bizim ayrana benziyor fakat oldukça yoğun ve tuzsuzdu. Madem Kosova’dayız bizde ayranımızı Kosovalılar gibi tuzsuz ve yoğun kıvamda içtik.



Yemekten sonra yediklerimizi eritmek için Nene Teresa ve Rexhep Luci caddelerini dolaştık. Priştina’da çokta fazla gezilecek ilginç bir yer olmadığı için önceden planladığımız gibi Prizren’e gittik. Yaklaşık 3 saat sonra Prizren’e vardığımızda hala hava kararmamıştı. Konaklamak için bir pansiyon ararken Xhoshkun (Coşkun) Kasap’a gözümüz takıldı.


Camekandaki sucuklara bakarken Coşkun Abi bizi içeri davet etti. Konuya direk “akşama ne yemek lazım” diye girip sonra da Kosova’da ne çeşit etlerin yendiğini öğrendik. Genelde köfte yeniyormuş. Ama ne köfte! 5-6 çeşit farklı çeşidi varmış. Coşkun Abi’den en güzel köfteyi Besimi restoranda yiyebileceğimizi öğrendikten ve yavaştan ağzımızın suyu da akmaya başlayınca vedalaşıp pansiyon bulmak üzere tekrar dışarı çıktık.

Biraz dolandıktan sonra Hotel Dora 2’ye eşyalarımızı bırakıp şehir merkezine gittik. Prizren çok şirin eski bir Osmanlı köyüymüş. Zaten bana Beypazarı ve Safranbolu’yu anımsattı. Halkı ise Arnavut asıllıymış ve çoğu Türkçe biliyor. Şadırvan denilen şehir merkezinde ilk durağımız Kosova’nın en meşhur köftecisi Besimi Restaurant oldu.


Zaten hemen girişte Hilmi Ustanın kocaman ızgarada çeşit çeşit köfteleri pişirdiğini görünce bir anda gözlerimiz döndü. Köftelerin hepsinin tadına bakabilmek için ustadan köftelerin isimlerini öğrendik. Soğanlı, soğansız, vişle, kaşkaval (bir çeşit eski kaşar) peynirli köfte ve pleskavitsa. Hilmi Usta bize birer birer köftelerden tattırıp, ben size büyük bir porsiyon karışık yaparım derken içeri kalabalık bir grup girdi. Açılın açılın sesleri arasında Türk korumaları ve bir üniformalı binbaşı gördüm. Arkasından ise Kültür bakanı Sn. Ertuğrul Günay geliyordu. Tam köftecinin kapısında hoş geldiniz diyip fırsat bu fırsattır diyerek normalde Türkiye’de 50 metre yanına yaklaşamayacağımız bakan ile fotoğraf çekildik.

Köftelerimizi beklerken önce içi süzme yoğurt ile doldurulmuş biber turşularımız geldi. Biber bana biraz tuzlu geldi ama içindeki yoğurt çok lezzetliydi. Kısa süre sonra da kocaman tepside köftelerimiz geldi. Yanında garnitür olarak taze patates ile yapılmış patates kızartması ve ‘ayvar’ denilen acılı ezme vardı. Zaten tepsinin büyüklüğü ve içince köftelerin cızırdaması bizim oldukça açık olan iştahımızı biraz daha açtı. Bu manzara karşısında ağzı sulanmayan insanın gidip bir doktora başvurması gerekir.


Küçük tombak köfteler bizim Akçaabat köfteye benziyordu. Çok fazla baharatlı değildi, sarımsak ve soğan tadı geliyordu. İnce uzun olan (vişle) ise etin satırda çekilmiş haliyle yapıldığı için etler ağza iyice geliyordu. Ortadaki büyük köfte ise diğerlerinden farklı olarak kaşkaval peyniri ile yapılmıştı. 20 cm.lik köftenin ortasına rendelenmiş kaşkaval peyniri konup çiğbörek gibi katlanarak daha sonra ızgara edilmişti. Köfteyi ortadan bıçakla kestiğimizde hafiften eriyen yağlı peynir kendini gösteriyordu. Her ne hikmetse Türkiye’de çok geniş bir peynir kültürümüz olmasına rağmen maalesef bizde köftelerde ucuz taze kaşar kullanılır. Onunda ne lezzeti olur ne kokusu. Sadece uzayıp giden bir görüntüsü vardır o kadar. Halbuki eski kaşar veya İzmir tulumu gibi daha yoğun aromalı ve kokulu peynirler köfteyle veya tostun içinde veya simitle birlikte çok daha iyi gidiyor.


Son olarak ta ‘pleskavitsanın’ tadına baktık. Pleskavitsa eski Yugoslavya’nın tüm bölgelerinde yapılan bir çeşit köfte. Köfte yaklaşık 20 cm çapında açılıyor. Oldukça yağlı bir kıymadan yapıldığı için tahmin edersiniz ki bir o kadar da lezzetli. Boşnak asıllı arkadaşım Hüseyin Abi’nin tavsiyesi ile en güzel köftenin pleskavitsa olduğunu bildiğimden bunu en sona bırakmıştık. Fakat o kadar güzeldi ki, koca tepsiyi bitirmemize rağmen o son bir adet maalesef bize yetmedi ve ekstradan bir tane daha sipariş ettik. Bu köfteyi yerken beynimdeki mutluluk hormonlarının seviyesinin arttığını hissettim.

Kapanışı Türk kahvesi ve çay ile yaptık. Yurt dışında özellikle kebap veya köfte tarzı şeyler yedikten sonra ciddi bir şekilde çay krizine girdiğim için, burada ince belli bardakta gelen demleme çay benim için duble kaymaklı ekmek kadayıfı gibiydi. İçeri girişimizden parayı ödeyip çıkana kadar bizimle devamlı ilgilenen patron Besimi’ye, yaptığı bu güzel köfteler ve gösterdiği yoğun ilgi alaka için teşekkür edip, sabah kahvaltısında ızgara sucuk yemek üzere ayrıldık.

24.04.2009 Prizren – Üsküp

Sabah kahvaltı yapmadan pekte tavsiye edemeyeceğim otelden ayrılıp doğru şehir merkezine gittik. Aslında planımızda Besimi’ye gidip ızgara sucuk yemek vardı ama hem dün akşam çok fazla et yediğimiz için gidesimiz yoktu hem de yolda Tiran Otelinin hemen yanındaki Aurora Pastanesinde fırından yeni çıkmış sıcacık börekleri görünce “Bu sefer hafif atalım” diyip oraya girdik. Sıcak çıkan mantıdan ve börekten birer porsiyon söyledik.


Mantı bizim bildiğimiz mantıdan çok daha farkıydı. Milföy hamuruna benzer bir hamurun içinde kuşbaşı et vardı. Yoğurtlu & soslu bizim mantıdan ziyade Eskişehir Çiğbörek Evi’nde yediğim Göbeteye benziyordu. Fazla yağlı olmadığı için baya hafifti.


Börek ise elde açılmış hamur ile yapılmıştı. İç malzemesi yeterince boldu. Gönül isterdi ki yanında da demleme bir çay içelim fakat, bu sefer naneli çaya talim ettik.

Saat 09:00’daki Üsküp otobüsüne daha 45 dakika zamanımız olduğu için sırt çantalarımızla son bir kez Şadırvan’a gittik.


Besimi Restaurant’ın önünden geçerken, Hilmi Usta bizi tanıyıp, “Hani sucuk yemeye gelecektiniz” gibisinden bize laf atınca, sırf onu kırmamak için!! içeri gidip bir porsiyon sucuk sipariş ettik.


Aslında tadını çok merak ediyorduk fakat daha yeni börek yediğimiz için pekte iştahımız yoktu. Yanında soğanı, közlenmiş biberi ve kırmızı lahana ile sunulan mangalda pişen bu sucuğun görüntüsü çok başarılı olsa da sanırım tok olduğumuzdan dolayı bize pek bir yağlı geldi. Lezzet olarak ta gözünü sevdiğim Pınar sucuğun (Mangal keyfi) ucundan köşesinden bile geçemezdi.



Yediklerimizi biraz eritmek için Prizren’de görülmesi gereken tarihi Türk hamamını, Sinan Paşa Camii’ni ve Ortodoks kilisesini gezip daha sonra 3 saatlik yolculuk ile Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gitmek üzere otogara doğru yürüdük. Vector Turizm’e ait oldukça eski bir Setra otobüse binip kısa bir uluslararası yolculuğa çıktık. 10 sene önceki Yugoslavya’ya ait bu iki kent arasında kalan sınırı hiç bir sorun olmadan 20 dakikada geçtik.

Makedonya’ya giriş yapar yapmaz belirgin bir şekilde ülke değiştirdiğimizi hissettik. %65’i Ortodoks olan Makedonya, %90’ı Arnavut Müslüman olan Kosova’ya göre çok daha temiz çok daha düzenliydi. Otogarda Alpar Turizm’in ilanını gördük. İstanbul’dan hem Makedonya’ya hem de Kosova’ya otobüs seferleri varmış. Bizden vize istemeyen bu iki ülkeye gelmek için sadece Bulgaristan transit vizesi almak gerekiyormuş. Ertesi gün için Ohrid’e giden otobüsler hakkında fiyat ve zaman konusunda bilgi toplayıp taksiyle 2 Euro karşılığında kalacağımız ailenin evine gittik. Meğer Makedonya’da taksiler oldukça uygun fiyatlıymış. Ohrid’e taksiyle gitmek için pazarlık yaparak neredeyse 3 kişinin otobüs parasına kadar fiyatı düşürdük.

Couch Surfing adresinden önceden tanıştığımız Goran ve Daniela gayet sıcak kanlı ve gezmeyi seven bir çiftti. Eşyalarımızı evlerine bıraktıktan sonra, önce şehir meydanına oradan da eski şehre (Baş çarşı) gittik. Makedonya oldukça farklı ırk, din ve nüfusa sahip. Vardar nehrinin kuzeyinde kalan eski şehirde Müslüman Arnavutlar, güneyinde ise Ortodoks Makedonlar yer alıyor. Nehrin kuzeyi Fatih Eminönü, güneyi ise Nişantaşı görünümündeydi. İnsanların giyiminden tutun, mağazaların tipine kadar oldukça zırt bir görünüme sahipti.

Eski şehre varır varmaz Kapan Han’ın hemen girişinde yer alan Babilon Restaurant’ta mangalda pişen güveçte kuru fasulye ve köfte sipariş ettik.


Köftelerimizi beklerken buz gibi Skopska birası öğlen sıcağında ilaç gibi geldi. Köfte kültürü burada da oldukça iyiydi.


Hem parmak şeklinde olan köfte hem de pleskavitsa muhteşem bir lezzete sahipti. Parmak şeklinde olan köfte bizim Tekirdağ köfteye çok benziyordu. Fakat pleskavitsaya benzer bir köfte çeşidi maalesef bizde yok. Aslında içeriğinde tam olarak ne var bilmiyorum ama şekil olarak bizim pekte alışık olmadığımız bir biçimde. Daha tabağınıza dumanı tüten 20 cm.lik bu köfteyi görür görmez neşemiz yerine geliyor, yutkunmalar başlıyordu. Köftenin bu kadar büyük yapılmasının amacı, ateşe maruz kalan yüzeyin daha az olmasını sağlamak ve etin lezzetli suyunu kaybetmemekmiş. Gerçekten daha eti keser kesmez içinden suyu fışkırır gibi çıkıyordu, ağzımıza attığımızda ise damağımızda inanılmaz lezzet patlamaları oluyordu.

Kuru fasulyeninse hakkını yememek lazım. Hem güveçte yapıldığından hem de köftelerin yanında kömür mangalında pişirildiğinden dolayı buram buram et kokuyordu. Fasulyeler diri diriydi ve oldukça az salçası vardı. Pişmesine yakın kırmızı toz biberle birlikte eritilmiş tereyağı hem renk, hem koku, hem de lezzet veriyordu. Bu lezzet şöleninden sonra oldukça makul bir hesap öderken ikram edilen demleme çayla da iyice neşemizi bulduk.

Eski şehirde Bedesten, Hamam, Sulu Han ve Bit Pazarını gezerken kendimizi Anadolu’nun az gelişmiş bir ilçesinde gibi hissettik. Güler yüzlü ve yardımsever esnafın bir çoğu Türkçe konuşuyordu. Tarihi taş köprüden Vardar’ı geçip gittiğimiz güney tarafta ise kendimiz adeta Avrupa’da hissettik. Kaldırımlara taşan kafeteryalarda sadece 1 Euro karşılığında oldukça kaliteli espresso içip biraz dinlendik. Daha sonra da ertesi gün için Ohrid’e gitmek üzere uygun fiyatlı bir araba kiraladık.

Akşamüstü Goran ve Daniela’nın şehir merkezine gelmesi ile akşam yemeği için Divino Restaurant’a gittik.


Tikveş Markalı şaraplar Makedonya’nın en tutulan şaraplarıymış. Makedon arkadaşımın tavsiyesi ile küçük bir şişe kırmızı şarap (Tga Za Jug) devasa bir file etin tadını çıkarttım.


Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar lezzetli bir et yemiştim. Yüksek ateşte pişirilen etin dış tarafında bir film tabakası gibi bir yüzey oluşmuş, içindeki suyun akıp gitmesi, etin kuruması engellenmişti. Eti kestiğimde ise ortasında hiç kan yoktu ama hala pembe pembe duruyordu. Bu tür et pişiren yerleri maalesef Türkiye’de çok kolay bulunmuyor. Mevcut olanlar da gereksiz pahalı oluyor.

25.04.2009 Üsküp

Sabah kahvaltı için erkenden şehir merkezine gidip dün akşam yediğimiz Divino Restaurant’ta birkaç poğaça ve kahve ile kahvaltılık atıştırdıktan sonra zaman kaybetmeden Ohrid’e gitmek üzere yola koyulduk. Otoban fena değildi ama para ödeme faslı biraz ilginçti. 170 km.lik yolun her 30 kilometresinde durup her şehir için ayrı ayrı para ödeniyor. OGS veya KGS gibi teknolojik cihazlar daha buralarda keşfedilmediği için her seferinde kuyruğa girmek zorunda kaldık. Tez zamanda Makedonlara OGS cihazı satmak lazım!

Otobandan çıkıp Ohrid’e yaklaşırken yol kenarında bal satan köylü amcayı görünce durup bir tadına bakalım dedik. Yarı Rusça yarı Türkçe anlaştığımız yaşlı amca elindeki tüm bal çeşitlerinden kaşık kaşık tadına bakmamıza izin verdi.


Kestane balı ve kekik balı biraz acıydı ama çam balı ve çiçek balı biraz daha iyi gibi görünüyordu. Aslında hiç biri çokta aman aman değildi ama hemen arkada duran arı kovanlarını görünce ve yaşlı amcaya da kıyak olsun diye sadece 3 Euro karşılığında 2 koca kavanoz bal aldık.

Kısa bir süre sonra Arnavutluk ile Makedonya’nın arasında bulunan Ohrid gölüne vardık. Burası Makedonya’nın kayak merkezi Mavrova ile birlikte en çok turistin geldiği yermiş. Bir zamanlar sadece bu gölde yaşayan benekli alabalıklar varmış fakat zamanla balıkların sayısı azaldığı için Makedonya hükümeti balık avını yasaklamış. Göl etrafındaki turistik restoranlar ise çareyi Arnavutluk tarafına geçip balıkları oradan getirmekle çözmüşler.

Fakat bu yöntem biraz zahmetli olduğundan gittiğimiz Dalga Restaurant’ta bir porsiyon alabalık tam 30 Euroya satılıyordu. Bence pekte bir özelliği olmayan tatlı su balığına bu kadar Euro vermektense, bu paranın 1/3 fiyatına fakat 3 kişiyi doyurabilecek her nevi etten oluşan “Balkan tabağı” ve mantarlı dana eti sipariş ettik.



Altlık olarak Skopki Salat (Üsküp Salatası), soğuk füme et ve kızartılmış kaşkaval peyniri, içecek olarak ta dün akşam keyifle içtiğim Tikveş marka şaraptan bu sefer beyaz Alexandria’yı söyledik. Biz “Balkan tabağı” sipariş etmiştik ama bize maşallah “Balkan Tepsisi” geldi.


Tavuk eti, bonfile, köfte, kuzu şiş, biftek ve pirzoladan oluşan bu dev porsiyon tabakta değil, “tepside” sunulmuştu. Garnitür olarak verilen patatesler de donmuş hazır patates değil, taze patatesten yapılmıştı. Uzun zaman sonra bu kadar lezzetli bir patates kızartması yememiştim doğrusu. İşçilikten kaçmaya çalışan meşhur restoranlarımıza duyurulur!! Kuzu ve tavuk eti başarılıydı ama dana etleri çok kurutulmuştu, kayış gibi sertleştiğinden bitiremedik bile. İlk önce tahmin ettiğiniz gibi patatesler bitmişti. Köfte de önceki yediklerimizde pek alakası yoktu. Sanırım sacda pişirildiği için iyice kurutulmuştu.

Yemekten sonra antik tiyatronun ve kalenin olduğu tepeye doğru yürüyüş yaptık. Ana yoldan yukarılara doğru çıkan turistleri takip ederken bu eski yerleşim biriminde gördüğümüz Yugoslav malı Zastava marka otomobil ile fotoğraf çektirmeden edemedik.


Tepedeki antik tiyatronun pekte bir olayı yoktu ama buraya kadar gelen turistlerin uğraması gereken bir yer olarak bizde yalandan da olsa şöyle bir gezdik. Daha da yukarıda olan kaleye çıkmak için pekte zamanımız olmadığı için uzaktan fotoğrafını çekmekle yetindik. Merkeze doğru geri dönerken bu sefer daracık ve taşlardan yapılan ara sokaklara girdik. İşte bu sırada karşımızdaki karlı dağları ve çarşaf gibi duran göl manzarası ile Ohrid’in gerçek güzelliklerini yaşadık. Üstat Mehmet Yaşin’in de belirttiği gibi bir şehrin kültürünü tanımanın en basit yolu ara sokaklarda kaybolmaktı. Eğer gerçekten kendinizi turist gibi hissetmek istemiyorsanız sizde gittiğiniz yabancı ülkelerde ara sokaklara girip mümkünse yerel halk ile muhabbet edin.

Aslında buraya kadar gelmişken kaptan şapkası takmış kayıkçılar ile gölde bir sandal sefası yapmak istiyorduk ama hava kararmadan Üsküp’e dönmek için bu zevkten maalesef mahrum kaldık. 2.5 saatlik yolculuktan sonra Üsküp’e vardığımızda bir hayli yorulmuştuk ve acıkmıştık.

Makedon arkadaşlarımız bizleri bu sefer gerçek Makedon lezzetlerini bulabileceğimiz Restaurant 14’e götürdüler. Mönüyü şöyle bir karıştırdıktan sonra ne seçeceğimizi bilemeden, sadece şarap içmek istediğimizi söyleyip onun dışındaki tüm sipariş işlemini Goran’a bıraktık.


Masaya ilk önce Rakija denilen oldukça sert bir içki geldi. Bizim rakıdan çok Alman’ların Schnapsına benziyordu. İyice soğutulmuş rakija yemekten önce iştahı açarmış. Daha sonra mezeler gelmeye başladı.


Lor peyniri, kırmızı biber ve baharatlar ile yapılan top şeklindeki krem peynir gayet başarılıydı. Hafif ılık bir şekilde güveçte servis edilen domates ve biber soslu patlıcan olağanüstüydü.


Tam bu ekmek banmalık filan diye konuşurken rendelenmiş peynir ve kırmızı pul biber ile lezzetlendirilmiş fırınlanmış ekmek geldi. Değil başka yemeğin suyuna banmak, başlı başına peynirli ekmek bile damak çatlatan cinstendi.


Biz yemeklerimiz, büyük bir zevkle yerken bir yandan da iki amca usul usul Balkan ezgilerini keman ve piyano ile mırıldanıyorlardı. Bir ara Daniela sanatçıların yanına gidip bizim Türk olduğumuzu söyledi ve Türkçe şarkı söylemelerini rica etti. Eski balkan ezgileri ile bir anda kendimizi zaman tünelinde bulduk. Çocukluğumda söylenilen şarkıları seneler sonra Üsküp’te bir lokantada canlı canlı dinlemek hepimizi keyiflendirdi.

Ana yemek olara “Gurmanska Tava” yani “Gurme Tavası” (güveçte sebzeli dana eti) yedik. Fırın yemeklerini oldum olası çok severim, hele birde toprak güveçte yapılınca yemede yanında yat. Sebzelerin özsuyunu içine çekmiş ve iyice yumuşamış pespembe etlerin dayanılmaz lezzeti adeta başımızı döndürüyordu.


Garnitür olarak yanında sunulan mantarlar ise önce tereyağında çevrildikten sonra fırınlanmıştı. Lezzetlendirmek amacıyla da tuz yerine çok az soya sosu eklenmişti.

O gece iyice soğutulmuş Tikveş – Alexandira beyaz şarap ile başladığımız yemeğimizi yine Tikveş – Tga Za Jug kırmızı ile taçlandırdık.

Bu gece son gecemiz olduğu için biraz daha takılmak istiyorduk. Vardar nehrinin hemen kıyısında sıralanmış gece klüplerinden birine gittik. Saat 02:00’ye kadar Midnight Club’te kurtlarımızı döktükten sonra Makedon örf ve adetlerine göre börekçiye gittik. Bizdeki bar çıkışı işkembeciye uğrama adetine benzer olarak onlarda içki sonrası gece börek yerlermiş. Bizde en meşhur börekçi olan nehrin kuzeyindeki Börekçi Furna’ya gittik. Gecenin 2’sinden sonra fırından sıcak sıcak çıkan börekleri mideye indirdik. Biraz yağlı geldi gece gece ama yanında içtiğimiz tuzsuz ve koyu ayran ile bir çırpıda bitti.

26.04.2009 İstanbul

Üsküp’teki son günümüzde sabah kahvaltısında Makedon usulü işkembe çorbası içtik. Bristol Otel’in çorbası pek bir meşhurmuş.


Bizim bildiğimiz işkembe çorbasına çok benziyordu. Selanik’teki kadar kuvvetli değildi ama oldukça lezzetliydi. Sanırım çorba kaseye konduktan sonra üzerine kırmızı toz biberli tereyağı eritildikten sonra gezdirilmişti. Fakat yanında sunulan sirke alışkın olduğumuz ekşi üzüm sirkesi değil de, hafif tatlı elma sirkesiydi. Başta biraz garipsediysek de gayet güzel gitti, sabah sabah içimizi açtı.

Havalimanına gitmeden önce son zamanlarımızı bit pazarında geçirdik. Pek alışveriş yapmadık ama esnaf ile muhabbet etmek oldukça eğlenceliydi. Bir ara pazarın hemen yakınlardaki kebapçılardan gelen köfte kokusuna dayanamayıp esnafın tavsiye ettiği köşedeki Kebapçilnitsa’da son kez köfteye çatal attık. (Çatal atmak = Löplöpçüler arasında ortaya bir porsiyon ısmarlanarak herkesin tadına bakmasıdır).


Köftelerimiz gelmeden önce yağlı pide, közlenmiş biber ve soğan geldi. Sıcacık pidemiz önce köftenin yağına bandırılmış daha sonra da biraz mangalın üzerinde ısıtılmıştı. Köftelerin yağından mıdır, kömürün kokusundan mıdır bilmiyorum ama sadece bu ekmeği yemek bile insanı mutlu ediyordu. Kim bilir acaba köfteler nasıl derken nihayet metal tabakta köftemizde geldi. 1 porsiyonda 10 adet köfte veriliyor. Hiç aç olmamamıza rağmen 10 adet köfte sadece 3 dakikada bitti.

Yanlız bu köfte olayında bir şey dikkatimi çekti. Hem Kosova'da hemde Makedonya'da yediğimiz bu leziz köftelerin yanında sadece biber ve soğandan verilmişti. Bizde genel olarak Tekirdağ'da da Akçaabat'ta da İnegöl'de de köftelerin yanına illaki acılı bir sos gelir. Kimisi kırmızı biber salçası der kimisi acuka der ama bu sos bizler için köftenin yanında olmazsa olmazlardandır. Sanırım bu adet Osmanlıya Arap ülkelerinden geldiğinden dolayı balkanlarda bu sosu göremedim.


Artık vakit gelmişti ve karnımızı da iyice doyurduktan sonra aldığımız şarapları koymak üzere çarşıda uyduruk bir valiz alıp havalimanının yolunu tuttuk. 1 ay sonra yapacağımız Bosna Hersek -Hırvatistan-Karadağ gezisine kadar Balkanlara veda ettik.

Kosova-Makedonya hakkında 5 şey:

1. O taraflara yolunuz düşerse şirin bir Osmanlı kenti olan Prizen’e uğradan dönmeyin. Esnaf ile Türkçe konuşun.

2. Prizren’e mutlaka aç gidin. Şadırvanda dolanırken etrafınızı bir anda köfte kokusu saracaktır. Her nevi köftenin tadına azar azar bakın.

3. Üsküp’ün hem kuzeyini hem de güneyini gezin, Vardar nehrinin iki yakasındaki farklı kültürleri izleyin.

4. Makedonya’dan bol bol kırmızı şarap alın (Tikveş marka), Balkanların en güzel şarapları burada yapılıyormuş.

5. Ohrid’e gidip gölde sandal sefası yapın.

9 yorum:

ssbb dedi ki...

Teşekkür ederim, çok güzel bir yazıydı, ağzım sulandı.
Keşke yemeklerin fiyatlarından da bahsetseydiniz.

pembecikolata dedi ki...

Blog harika, yazı harika, yemekler harika...Bayıldım fotoğraflara!

Löplöpcü dedi ki...

Yemek fiyatları çok uygun, köfteler 4-5 TL civarındaydı. Türiyeye getirdiğimiz o mükemmel şaraplar sadece 4 TL tutmuştu.
Birtek Ohrid'de yediğimiz yemek biraz pahalıydı, oda kişi başı 40-50 TL civarı

yorumlar için teşekkür :)

Adsız dedi ki...

Bu yazıyı ağzımın suyu aka aka okudum resmen :) Coşkun'da yediğiniz sucuklar klasik sarımsaklı sucuk muydu, yoksa o bölgeye özel, soğanla hazırlanan sucuklardan mıydı acaba? Benim eşim baba tarafından Prizrenli. Kayınpederim her yaz Prizren sucuğu adıyla yaptırır bu bahsettiğim soğanlılardan. Merak ettim ben de acaba hangisiydi sizin yediğiniz diye. Bizim alıştığımız sarımsaklı klasik sucuktan farklı oluyor tabii soğanlının tadı.

Sevgiler,
Evren Serbest

Löplöpcü dedi ki...

Çok iyi hatırlamıyorum ama sanırım soğanlıydı.
Selamlar

omer faruk erol dedi ki...

selamlar omer faruk erol ben, yeni kaydoldum koftelerinize ay pardon sitenize... 29 ocakta esim ve abim gille ,akadaslari ile mavrova ya gidecegiz kismetse.. sizlerin bu gezisinde kullanmis oldugunuz anlatim bicimi ve sicakligi dostlarimlada paylasiyorum.. oradaki fotolarimi sizlere gondericem.... dostca kalin

maria lopez garcia dedi ki...

Pegasus indirim yapmış priştina'ya hemen aklıma yazınız geldi. Sizin rotayı izlesem çok kopyacı olur muyum? Bir de ekstra önerileriniz olur mu?

Löplöpcü dedi ki...

Benim gibi gezginlere yön versin diye yazıyorum zaten bu blogu, tabii ki kopyalayabilirsiniz. Yapabilirseniz Sırbistan'a da gidin derim. Biz gittiğimizde Sırplar vize istiyorlardı, gidememiştik.

kasparov2 dedi ki...

Ben makedonyada okumak isteyen bir öğrenciyim, 1 ekmek kaç makedonya denarı?

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World