1 Mayıs 2009 Cuma

Selanik

Hazır vizemiz varken bir haftasonumuzu hemen yanı başımızdaki Selanik’te geçirdik. 2 günlüğüne komşu memlekete gidip hem Atamızın doğduğu evi ziyaret ettik hemde “Ouzeri” denilen küçük lokantalarda rakı&balık keyfini ahtapot, kalamar, karides ve ouzo ile yaptık. Yunanlıların deniz ürünleri konusunda bizden çok daha iyi olduğuna kararına vardık.

11.04.2009 Selanik
Metro Turizm’in İstanbul Esenler’den 22:00’de kalkan otobüsü ile rahat bir yolculukla Dedeağaç, İskeçe, Gümülcine ve Kavala üzerinden sabah saat 08:00 civarında Selanik’e ulaştık. Biraz kahve içip dinlendikten sonra gezimize Atatürk’ün evinden başladık. Atamızın 1881 yılında doğduğu ev Türk Konsolosluğunun içinde bulunuyor. Kapıdan içeri girdiğimizde içimizi değişik bir his ve heyecan sardı.

Şehir merkezindeki turistik yerleri gezerken biraz acıktığımızı fark edip Bougatsa Yannis’de (Mitropoleos 106) kısa bir mola verdik. Yunanca’da Bougatsa bizim böreğe benzer bir şey. Yannis Abi bir tatlı bir de tuzlu olmak üzere 2 porsiyon Bougatsa’yı sıcak sıcak bize getirmesiyle masamıza buram buram kokular yayıldı. İlk önce tuzlu olanı yedik. Sarıyer böreği gibi ince açılmış hamurun içinde krem peynir vardı.


Yağı ve tuzu oldukça az olduğu için midemizi yormadı. Tatlı olanda ise aynı peynirin biraz daha tatlı olanı vardı, sanki muhallebi kıvamındaydı. Ayrıca üzerine pudra şekeri ve birazda tarçın eklenmişti. Bu da çok fazla tatlı olmadığı için kısa sürede midemizdeki yerini aldı. Öğrendiğimize göre gece içkiyi fazla kaçıran Yunanlılar soluğu Bougatsa’cılarda alırlarmış. O yüzden burası gece kapanmaz, sabah saatlerine kadar açık olurmuş.

Açlığımızı hafiften bastırdıktan sonra deniz kenarına gidip kordonda gezdik. İzmir’e çok benzeyen Selanik’teki kordonda güneşin ve denizin tadını çıkarttık. Evlerin altında sıra sıra dizilmiş cafelerde gençler oturmuş frappe ve kahve içiyorlardı. Frappe Yunan’lıların oldukça sevdikleri buzlu Nescafe. Aslında bir denemek lazım diye düşündük ama midemizi yemekten önce doldurmamak için daha sonraya erteledik.

Yunanlılar öğlen yemeklerini saat 15:00’te, akşam yemeklerini ise saat 22:00 civarında yerlermiş. Biz de adetlere uyduk öğlen yemeğimizi oldukça geç bir saatte Yunanlı arkadaşımızın tavsiyesi ile Aristotelous Meydanı civarındaki Aristotelous Ouzerie’de yedik. Biz gittiğimizde sadece 2 masa doluydu ve oldukça basit bir yer gibi görünüyordu. Acaba yanlış yere mi geldik derken garson ekmek ve zeytin yağı ile birlikte menüyü getirdi.

Zeytinyağı gerçekten çok güzeldi. Hem rengi, hem kokusu, hem de tadıyla 10 numaraydı. Nefsimizi zeytinyağına banarak yediğimiz mis gibi taze ekmek ile köreltirken bir yandan da siparişlerimizi verdik. Mezeler, ara sıcaklar ve balık bizim Ege kıyılarındaki restaurantlar ile aynı gibi görünsede deniz ürünleri oldukça geniş bir yelpazeye sahipti. Meze olarak baharatlı peynir ezmesi, közlenmiş patlıcan ve ahtapot salatası söyledik. Ara sıcak olarak kalamar dolma, balıklardan da sardalya ızgara ve barbun kızartma sipariş ettik. İçecek olarakta elbette ouzo.

Ouzo bizim yeşil efe lezzetinde hafif aromalı ve kolay içimliydi. Yanlız küçük su bardaklarında servis edilmesi bize biraz garip geldi. Baharatlı peynir ezmesi fena değildi, közlenmiş patlıcanda kömür ve zeytinyağı kokusu birbirine geçmiş güzel bir lezzet karışımına bürünmüştü.


Ahtapot ise daha önce yediklerime göre çok daha lezzetliydi. Nedeni ise ahtapotu haşlarken birazda sirke ve şarap konulması. Şarap ve sirkenin mayhoş tadı derisi ve vantuzları temizlenmeden haşlanan ahtapotun içine adeta işlemişti.

Kalamar dolma da Bozburun Aşkın Pansiyonda yediğim kalamar dolmadan beri yediğim en güzel kalamar dolmaydı. Kalamarda aynı ahtapot gibi biraz şarap eklenmiş suya önce haşlanıyor, daha sonra rendelenmiş beyaz peynir ve gravyer peyniri ile doldurulup mangalda ızgara edilmişti. Servis tabağına konmadan önce de masada bizim rahat kesebilmemiz için hafifçe kesilerek parçalara ayrılmıştı.


Sardalya ızgaranın pek bir özelliği yoktu. Gelibolu veya Eceabat’ta çok daha güzelini yemiştim. Ama barbun için aynı şeyi söyliyemiyeceğim. Oldukça iri ve kıpkırmızı olan barbunlarımızın lezzeti inanılmazdı. Barbunlar önce tuzlanıyor daha sonra tuzot-un karışımına bulanıp yüksek sıcaklıktaki çiçek yağında çok az kızartılıyormuş.

Bilmeyenler için söyliyeyim tuzot kurutulmuş sebze (turp, havuç, kereviz, soğan, maydonoz), çeşitli baharatlar ve tuz karışımından oluşan bir lezzet arttırıcı. Tabağımızdan yükselen balığın kokusu, barbunun etinin tadı ve ouzonun damağa sıvanan lezzeti ağzımın içinde birbirine karışıp bizi mest etti.

Şef aşçıya ve garsonumuza teşekkür ederek oldukça mutlu bir şekilde yediklerimizi eritmek üzere yollara düştük. Tok olmanın verdiği rahatlıkla Modiano Marketi gezdik. Burada taze sebze, meyve, balık ve et satılıyor. Fiyatlar Türkiye’ye göre oldukça yüksekti. Özellikle balıklar. Çupra&levrek 25€, barbun 30€, dil balığı 28€, mezgit 20€, ahtapot 24€...

Daha fazla bir şey yemiyelim diye yürüyüşümüze devam ederken üst üste karşımıza çıkan tatlıcılardan malesef kendimiz alamadık. İlk tatlıcı sahipleri Türkiye’den gelmiş olan Chatzis Patisserie yani Hacı Pastanesi. 1908 yılında açılmış olan bu pastanede yok yok. Ekmek kadayıfı, şekerpare, tel kadayıf, fırında sütlaç, aşure, sakızlı muhallebi, kazandibi, tavuk göğsü gibi bilimum tatlıyı bulmak mümkündü.


İsimleri birazcık değişik olsa da bizler için anlaşılır şekilde okunabiliyordu. Ama biz diyet yapıyoruz fazla yemiyeceğiz diyip bir şey yemeden çıktık.

Ama dedim ya tatlıcılar üstüste karşımıza çıkıyordu ve içeriden yoğun bir tereyağı kokusu gelen Nikiforou Pastanesinede uğramadan edemedik. Zaten “Venizelou 54” adresindeki Nikiforou daha Selanik’e gitmeden önce “uğranılacaklar” listemdeydi. Burası Chatzis’e göre çok daha küçük ama bir o kadar da şirindi. İçeride sadece baklava ve kadayıf çeşitleri mevcuttu.



Kendi spesyalleri olan Galaktoboureko’dan bir porsiyon aldık. Bizim baklavaya benziyordu fakat içinde muhallebi kıvamında bir krema vardı. Zaten Gala Yunanca süt demekmiş. Yani bizim sütlü nuruye gibi bir şeydi. Antepli ustaları buraya getirmek lazım. Tadı hiçte fena olmayan Galaktoboureko’yu daha önce hiç bir yerde yememiştim.

Bu kadar yemekten sonra akşam bir şey yeme ihtiyacı hissetmedik. Dışarıda biraz takılalım dedik. Ama haftasonu olmasına rağmen gece alemleri İstanbul’un yanından bile geçemez. İnsanlar sadece oturuyorlar ve usulca içkilerini içiyorlar. Dans etme eğlenme hakgetire..

Türkiye’den bir arkadaşımın arkadaşı olan 130 kiloluk Stefanos’la bir kaç yerde oturup bira içtik. Saat 02:00 gibi artık acıkma başlamıştı. Biz adettendir; işkembe, kokoreç var mı filan derken Stefanos bizi şehrin en güzel kokoreçcisine götürdü. İşkembeci de varmış ama biraz uzaktaymış. Burada sadece kokoreç değil, farklı bir kaç daha et vardı. Türkiye’de pek de bilindik şeyler olmadığı için tarif edemeyeceğim ama genelde et ağırlıklıydı.

Kokoreç ise Şampiyon Kokoreç’teki gibi sacın üzerinde değil, İzmir usulü kömürde pişiriliyordu. Tek farkı bizde kokoreçler parça yağın üzerine sarılır, Yunanistan’da ise ciğerin üzerine sarılıyormuş. Aslında ciğer tadı çok da rahatsız etmedi ama, kokoreçlerimiz pide ekmeğini içinde sarımsaklı yoğurt, acılı yoğurt, hardal gibi değişik soslar eşliğinde ve patates kızartması ile hazırlanmış bir dürüm geldi. Tadı fena değildi ama Almanya’daki dönercilerde verilen bol soslu bol lezzetli ama et tadı gelmeyen bir dürüme benziyordu. İzmir Serinkuyu’da sadece kırmızı pul biber ve kekik konarak hazırlanan çeyrek ekmek kokoreçin yerini asla tutmuyordu. Gitmek isterseniz adresi Egnatia Street 115.


12.04.2009 Selanik
Sabah kalktıktan sonra fazla zaman geçirmeden dışarı çıktık. Aklımız bir önceki gün yiyemediğimiz işkembede kalmıştı. Yürüyerek Paçaciko Estiatorio’ya gittik. Bizdeki işkembe 1952 yılından kalma bu lokantada paça diye geçiyormuş. Paçacikoda işkembeci anlamına geliyormuş. Mutfak ortada, işkembe nasıl pişiyor nasıl hazırlanıyor herşey ortadaydı. Bize fotoğraf makinalarını çıkartıp ustanın bir kaç resmini çekince hemen samimi olduk. Patronları Türkiye’ye sık sık gider gelirmiş. Apik ve Lale işkembecisini iyi bilirmiş.

Hazırlama yöntemi aynı Apik’teki gibiydi. İşkembeler ayrı yerde pişiyor, terbiyeli çorba ayrı yerde. Usta kazanda büyükçe bir parça işkembeyi çıkartıp “kalın, ince” diye nasıl kesmesini istediğimizi sordu. Biz büyük parçalar istediğimizi gösterdik, hatta parmakla işkembenin kıvrılmarındaki darlardan kesmesini istedik. Usta önce şaşırdı ama sonra “AAAA Damardaaaan” diye gülmeye başladı.



İşkembenin terimleri bile bizdekiyle aynıydı. Kestiği parçaları taba ğa yerleştirdikten sonra biraz sarımsaklı sirke ilave edip daha sonra içinde koca bir paça kemiğin kaynadığı terbiyeli çorbadan koydu. Son olarak da pul biber ile renklendirilmiş yağ gezdirdi. Çorbalarımız nihayet hazırdı ve masamıza gelmişti. Arnavut biberinden çekilme pul biberi de ekledikten sonra kaşıklarımızı salladık.


Hem işkembeler çok güzeldi hem de suyu çok lezzetliydi. Kayış gibi ağızda uzamıyordu. Yumuşaçık körpe kuzu eti gibi ağızda eriyordu. Çorba biraz pahalıydı ama fiyat/performans oranı oldukça iyiydi. Selanik’e giderseniz kesinlikle uğrayın derim. Agios Dimitrios kilisesinin hemen aşağısında Olimbou Caddesi 78 numara.

Karnımızı doyurduktan sonra sirkeden midir sarımsaktan mıdır bilinmez! ayaklarımız bizi bu sefer dün çok tok olduğumuz için yiyemediğimiz Hacı Pastanesine (Chatzis Patisserie) götürdü. Daha saatte erken olduğu için sütlü tatlılardan deneyelim dedik. Kazandibi ve Tavuk göğsü sipariş ettik. Menüde bu tatlılar için İstanbul tatlıları diye yazmışlardı. Ama isimler biraz farklıydı. Kırk yıllık tavuk göğsü ‘Tabuk yuksu’ olmuştu, kazandibi ise ‘kazan dibbi’ diye geçiyordu.


Tatlıların lezzetleri ise fena değildi. Özsüt’ten aşşağı kalır yanı yoktu. Kazandibinin üzerine biraz gül suyu koymuş, üzerine de çok az pudra şekeri eklenmişti. Tavuk göğsü ise bizdekinin aynısıydı.

Tatlı faslından sonra önce Arkeoloji müzesini sonra da Bizans müzesini gezdik. Şahsen ben pek müze gezmesini sevmem ama yanyana olan bu ikisi müzede görmeye değer.

Öğleden sonra biraz Kordon’da dolaştıktan sonra yavaştan yine acıkma başladı. Aslında çok da aç değildik ama yapılacaklar listemde olduğu için ve aç aç yola çıkmayalım diye Agora Ouzeri’ye (Kapodistriou 5) gittik. Menü biraz detaylı ve büyük olduğu için tuvalete gitme bahanesi ile ayağa kalkıp lokantanın içinde şöyle bir dolaştım. Gözüme çarpan güzel yemekleri garsona işaret ederek söyledim. Roka salatası, kalamar tava, ahtapot güveç, karides saganaki ve barbun. İçecek olarakta elbette Ouzo.

Yunanlı arkadaşımızın tavsiyesi ile bugünde Barbayani ouzo içtik. En tutulan ve en güzel bu markaymış. Ouzo’ları doldururken roka salatamız ve zeytinyağımız masaya geldi. Sorgusuz sualsiz gelen zeytinyağına bayılıyorum. Türkiye’de özellikle zeytinyağı istiyorum diye söylemezseniz kimse masaya zeytinyağı getirmiyor. Bazıları da sanki inadına çiçekyağı getiriyor. Lor peyniri ve kuru domates eşliğinde sunulan körpe rokalarımız anason ile hafif tatlandırılmıştı.


Kalamar tava Ege usuluydü. Küçük kalamarlar halka halka değil boru gibi kesilmişti, ayrıca kalamarın bacaklarıda ziyan edilmemiş, kızartılıp müşteriye sunulmuşltu. İstanbul’da 5 adet halka kalamar getiren lokantalara duyrulur.

Ahtapot güveç ise sanırım Selanik gezisinde yediğim en güzel yemekti. Ahtapotlar düğmeleri ve derisi temizlenmeden önce haşlanıp daha sonra zeytinyağı, arpacık soğan ve kırmızı şarap ile güveçte pişirilmişti. Lokum gibi yumuşacık ahtapotu ısırdığınızda hem zeytinyağının hem de kırmızı şarabın lezzeti ağzımın içinde adeta fışkırıyordu.

Karides saganaki ise ilk defa gördüğüm birşeydi. Yeşil biber ve domates tavada çevrildikten sonra içine beyaz peynir konuluyor, son olarakta maydonoz ve jumbo karides ekleniyor. Karideslerin derileri soyulmuş ama kafaları duruyordu. Aslında hazırlaması çok basit olan bu yemek bizim menemene çok benziyordu.

Finali ise iri kırmızı barbun ile yaptık. Kızartma mı yoksa mangal mı derken, dünkü barbunların tadı damağımızda kaldığı için rejimden ödün vererek yine kızartma yaptık. Yine burada da barbunlar un ve tuzot karışımına bulanıp öyle kızartılmıştı. Yemekten sonra ikram olarak tatlı tabağı geldi.

İçinde ballı cevizli süzme yoğurt, irmik helvası, çilek ve baklayava benzer bir tatlı vardı. Hepsi birbirinden güzeldi. Yine memnun bir şekilde hesabı ödeyip önce patron sonra mutfaktaki şef ahçı ile el sıkışıp ayrıldık.

Artık gezimizin sonuna gelmiştik ve son kez denizin tadını çıkartmak için Kordon’a gidip bir cafede oturup Yunanlılar gibi frappe sipariş ettik. Milletin bir saatte bitiremediği yavaş yavaş tadını çıkarta çıkarta içtiği frappeyi 5 dakikada bitirdik ve bira faslına geçtik. İstanbul’da hava 15 dereceyken, komuşuda 25 derecede denizin ve güneşin tadını çıkarttık.

Selanik ile ilgili 5 şey;
• Türk konsolosluğunun yanındaki Atamızın doğduğu evi gezin.
• Selanikte Kordon’da dolaşırken İzmir’in 20 sene önceki halini yaşayın.
• Kesinlikle kabul etmek lazım adamlar deniz ürünlerini bizden daha iyi yapıyorlar. Agora Ouzeri ve Aristotelous Ouzeri’de kendinize deniz ürünleri ziyafeti çekin.
• Severseniz Paçaciko’da işkembenin tadına bakın.
• Halkın Türkler’e çok yakın olduğunu bilin.

4 yorum:

Tayfun dedi ki...

anlatımlarınız mükemmel ve cok bilgilendirici..agustos sonu gibi selanikte 1 aylık bir kursa gideceğim..izmirde oturuyorum fakat ulaşım hakkında fazla birşey bulamadım..THY ucak biletleri korkunç pahalı daha ucuz ulaşım yolları arasında ne önerirsiniz ? gemi yada otobüs bilet fiyatları nedir ortalama ?

Löplöpcü dedi ki...

Biraz geç cevap verdiğim için kusura bakma :)

Şu ane hem pegasus hemde sun express atinaya uçuyor.
Onun dışında çeşme-sakız, sakızdan da atinaya gemilerle gidebilirziniz

Adsız dedi ki...

http://neduydum.com/kultur-sanat-gezi/115/haftanin-gezisi-selanik/165.htm

sitesi seyahatte sizin yanınızda değilse yazılarını sizden almış :):):) özellikle sütlü nuriyeyi aynı anlatmış

Löplöpcü dedi ki...

Uyarı için teşekkürler!
O yazı da bana ait, bir süre birlikte çalışmıştık :)
http://neduydum.com/uzmanlar-cevapliyor/semih-diken/145.htm

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World