17 Eylül 2009 Perşembe

Bosna-Hırvatistan-Karadağ

Hazır yaz sıcakları başlamadan, 19 Mayıs tatilini fırsat bilip, Almanlar Hırvatistan’a, Ruslar Karadağ’a doluşmadan yarım kalan balkan turumuzu tamamlak için 9 günlük Bosna Hersek, Hırvatistan, Karadağ turu yaptık. Bizden henüz! vize istemeyen bu 3 ülkeyi arabayla gezip 1500 km yol katettik. Ilıman bir iklimi olan Bosna’da kırmızı et ağırlıklı çalıştık, mayıs ayının ortasında 30°C sıcaklığı gördüğümüz Hırvatistan ve Karadağ’da ise kalamar, ıstakoz ve karidesin dibine vurduk. Gezi boyunca da lezzetli beyaz sofra şarabını yanımızdan hiç eksik etmedik.

Geziye başlamadan önce seneye Avrupa Birliğine girecek olan Hırvatistan için büyük beklentilerimiz vardı ve bu güzel ülke hepsini karşıladı. Gezinin bombası ise kesinlikle Karadağ’dı. Yemekleriyle, plajlarıyla ve fiyatlarının ucuzluğuyla kesinlikle gidilesi bir ülke. Hazır tur firmaları daha Karadağ’ı keşfetmemişken bizim gibi Saraybosna’ya uçun ve dalmaçya kıyılarının tadını çıkartın.

16/05/2009 Saraybosna

Cumartesi sabah erken saatte dört kişilik ekip üyeleri Aşkın Baba ve Özgür ile havalimanında buluştuk, miles&miles’dan aldığımız biletlerle İstanbul’dan 1,5 saatlik uçuşla Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’ya uçtuk. Sınırda sorgusuz sualsız hızlıca pasaport kontrolünden geçip önceden ayarladığım Rent a car firmasından www.hyundai.ba günlük 29€uro’ya Adapazarı üretimi Hyundai Accent Dizel arabamızı teslim aldık.

Saraybosna’da hava biraz kapalıydı, yağmur yağmıyordu ama her an atıştıracak gibiydi. Kahvaltı yapmadığımız için fazla zaman kaybetmeden karnımızı doyurmak üzere şehir merkezine yani Başçarşı’ya gittik. Kısa bir turlamadan sonra Pigeon meydanındaki Cevabzinitza Hodzic 2’ye (Kebapçı Hoçic) oturduk. 2 porsyon cevapi, 2 porsyon da pleskavitsa sipariş ettik. Nisan ayonda Kosova’da yediğimiz o muhteşem köftelerden yaklaşık 1 ay sonra bu sefer Bosna’da köfte şölenine başlıyorduk.

Geçen seferden tecrübeli olduğum için pleskavitsayı sonraya bırakıp cevapiden başladım: Cevapi bizim Tekirdağ köfteye benziyordu. Kömür ateşinde pişmişti, yağı tuzu yerindeydi. Metal tabakta gelen köftelerin yanında sadece küçük küçük kesilmiş kuru soğan konulmuştu. Tamam köfteler gerçekten güzeldi ama yanında közlenmiş domates, yoğurt, acı sos veya ne bileyim kimyon sumak gibi baharatlar olmayınca ben bu köfteden pek bir şey anlamadım. Fakat köftelerin yanında verilen bir pide vardı ki anlatamam. Köfteler ızgarada pişerken bir yandan da pideler köftelerin üzerine bastılırıp üzerindeki yağını çekmesi suretiyle kömür ateşi üzerinde ayrıca ısıtılmıştı. Sırf bu ekmeği bile yiyip kalkabilirsiniz, o derece güzeldi.

Sıra geldi meşhur pleskavitsaya. Baştan söyliyeyim her iki köfteninde iç malzemesi tamamen aynıymış. Sadece format farkı var. Cevapi 5 cm uzunluğunda 1 cm çapında tekirdağ köftesine benzer bir şekilde yapılıyor. Pleskavitsa ise 1 cm kalınlığında ve 25 cm çapında kocaman bir disk gibiydi. Pişerken ateşe maruz kalan yüzeyi bir film tabakası oluşturup köftenin özsuyunun damlamasına engel olduğu için pleskavitsanin içi sulu sulu kalıyomuş. Bu sırada garsonun yan masaya götürdüğü beyaz krema gibi bir şey vardı. Ne olduğunu bilmeden bir tanede bizim için söyledim, meğer kaymakmış. Bizim kabak tatlısının üstüne koyduğumuz kaymağa pek benzemiyordu ama yağlı pidelerin içine sürüp sürüp köftelerle birlikte yoğurt niyetine yedik.

Karnımızı doyurduktan sonra Başçarşı’da dolaşmaya başladık. Çok güzel korunmuş şirin bir çarşıydı. Esnaf “Abi gel şunları bir dene, güzel mallarımız var” diye üstümüze atlamıyordu. Boşnak’lar en az bizim kadar müslümanlardı fakat kesinlikle Avrupa kültürüne sahiptiler.

Çarşıda gezerken Birinci dünya savaşının çıktığı Latin Köprüsü’nü, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma eserlerden Bedesten, Gazi Hüsrev Bey Camii’ni gördük. Camii’nin hemen yanında Tucana Kahva Dibek isimli kahvede bizim 40 yıllık dibek kahvesinden içtik. Boşnaklar hakikaten bu işi biliyorlar. Türkiye’de hiç bir yerde görmediğimiz bir şekilde, kahvelerimiz bakır tepsinin içinde cezvede geldi, ayrıca yanına bir bardak su ve ikişer parça lokum da koymuşlardı. Memleketten bu kadar uzakta bizim kültürümüzü bizden daha iyi sundukları için bir yandan mutlu olduk bir yandan da üzüldük

Akşamüstü mesai bitiminden sonra Couchsurfing’den tanıştığımız Boşnak arkadaşlarımız Daniela ve Alexander ile buluştuk, gece onlarda kalacaktık. Birlikte önce biraz oturup Sevdalinka denilen romantik yerel müziklerin çaldığı Sevdah Kahva’da kahvelerimizi yudumladık. Daha sonra eurovision şarkı yarışmasını seyretmek üzere kentin modern kısmındaki barların olduğu yere gittik. Boşnak birası Sarajevsko Pivo ve Hadise’nin “Düm Tek Tek” şarkısı ile coştuk.

17/05/2009 Split

Sabah erkenden yola çıktık. Önce Mostar’a uğradık. Alexander’ın tavsiyesi ile eski şehirdeki Konoba Sadırvan’da kahvaltıyı meşhur boşnak böreği ile yaptık. Hafif olsun diye peynirli ve ıspanaklı söyledik, içecek olarakta yoğurt istedik.

Burada yoğurt diyince çok koyu bir ayran geliyor. Biraz tuz ve su ekleyerek bizim bildiğimiz ayrana çevrilebiliniyor. Ispanaklı börekte pek bir numara yoktu ama peynirli oldukça lezzetliydi. İçinde sanki yumurta ve peynirle hazırlanan bir harç vardı, yanına da garnitür olarak domates ve süzme yoğurt koymuşlardı. Valla hoştu güzeldi ama kim ne derse desin annemin kıymalı böreğinin veya kayınvaldemin elde açma patlıcanlı böreğinin yerini tutamazdı ikiside.

Karnımızı doyurduktan sonra Mostar’ın simgesi, savaşta yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilen Mostar Köprüsü’nü gezdik. Burada tursitlere gösteri yapan Boşnak gençleri görebilirsiniz, para karşılığında 24 metre yüksekliğindeki köprüden Neretva Nehri’nin soğuk sularına atlıyorlar.

Turistik mekanları hızlıca gezip, bir an önce sıcak denizlere ulaşmak için yola koyulduk. Hırvatistan sınırına geldiğimizde sanırım hayatımızın en kolay ülke geçişini yaşadık. 50’şer metre arayla yolun ortasında duran iki konteynırdan biri Hırvat diğeri Boşnak polisine aitti. Her iki taraftaki pasaport kontrolü sadece 2 dakika sürdü. Arabadan bile inmeden uzattığımız pasaportlarımız “Kimsin necisin, nereye gidiyorsun, vizen nerde” gibi klasik schengen ülkesi polislerinin sorularına maruz kalmadan damgalanarak hemen bize geri verildi. Gezimizin Hırvatistan bölümü böylece başlamış oldu. Sizlere de tavsiye ederim, elin ispanyol veya italyan polisinin öününde iki büklüm olacağınıza, alın biletinizi gidin Hırvatistan’a.

Hırvatistan’da topraklarında denize doğru ilerledikçe kendimizi bir anda Isparta’dan Antalya’ya gelmiş gibi hissettik. Split deniz kenarında kurulmuş, Hırvatistan’ın en büyük 2. şehriydi. Arabayı limana bırakıp sahili şöyle bir turladıktan sonra soluğu deniz kenarındaki Konoba Fife’de (Trumbiceva Obala 11) aldık.


Yan masada iştahlı iştahlı kalamar yiyen şişko ingiliz kızı görünce aynı iştahla bizde kalamar ve bira sipariş ettik. Buz gibi Ozujsko birasının yanında gelen duble kalamarı yerken adeta parmaklarımızı kemirdik. Bir porsyon kalamarı 6-7 adet halkadan ibaret sanan dandik İstanbul balıkçılarının aksine Fife’de en az yarım kilo kalamar ile kendimizden geçtik. Hele birde 4 kişi için gelen 23 euroluk hesabı görünce beynimizdeki mutluluk hormanları iyiden iyiye ortaya çıkmaya başlamıştı.

Yeri gelmişken “Konoba” eski Yugoslavya’da restaurant seviyesinde olmayan salaş lokanta anlamına geliyor, Yunanlıların “Taverna’sı” gibi. Buralarda masada beyaz örtü olmaz ama yemeğin lezzeti muhteşemdir. Bizde cebimizdeki parayı masadaki beyaz örtüye veya garsonun taktığı kravata vermek yerine, salaş lokantalarda sunulan yemeğe vermeyi tercih ettik

Önce gözümüz sonra karnımız doyduktan sonra kalacağımız yere gitmek üzere Hırvat arkadaşımız Lea ile buluştuk. Hırvatistan’da Sobe denilen apartmanlar var, yerel halk kendi yaşadıkları evlerin bazı odalarını gelen turistlere uygun fiyatlı kiralıyorlar. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra Bizans İmparatorluğu’nun yazlık Diocletianus Sarayı’nı barındıran eski şehri gezdik. Taş evlerin arasında kalan daracık sokaklarda kaybolurcasına dolandık. Dinlenmek için deniz kenarında bir bira molası verdik, limana girip çıkan gemileri izleyerek güneşi batırdık.

Akşam yemeği için Split balık pazarının hemen yanındaki Restaurant Nostromo’da soluğu aldık. Çok kalabalık değildi ve biraz lüks görünümlüydü. Aslında ıstakozlu spagetti söylemek istiyorduk ama biraz! pahalı olduğu için Spagetti Frutti di Mare yani Deniz ürünlü spagetti ile idare ettik, yanında da buz gibi bir beyaz Dalmaçya şarabı ile soframızı taçlandırdık. Spagettimizi beklerken esmer ekmeği mis gibi sızma zeytinyağına banarak altlık yaptık.

Spagettimiz koca bir tepside. Biz aslında Türkiye’deki İtalyan lokantalarında gördüğümüz kadarı ile kırmızı soslu yani domatesli bekliyorduk ama bu yörede deniz ürünleri sosu beyaz şarap, zeytinyağı, maydanoz ve sarımsakla hazırlanan “Buzzara soslu” yapılıyormuş. Görüntüsü çokta ilginç olmasada içeriklerinin çok kuvvetli olmasından dolayı lezzeti gerçekten başarılıydı. Çimçim karidesler belliki önceden şaraplı bir sosta pişirilmişti. Kabuklu olarak atılan hem kum midyeleri hemde kaya midyeleri esas lezzeti veren unsurlardı. Ama en lezzetli ürün ise midyenin akrabası olan sülünes idi. İnce uzun kalem gibi şekli olan sülünesin içinde midyeye benzeyen bir eti vardı ama ne et. Valla nasıl anlatacağım bilmiyorum ama sülünes anlatırmaz tadılır diyeyim, yorumu kendi damaklarınız yapsın.

Yemek sonrası önce şehir merkezinde dolanıp, daha sonra sahilde oturup biraz denizi seyrettik. Sessiz sakin bir şehirde limana gelip giden teknelere bakarak mhtabın tadını çıkarttık.


18/05/2009 Hvar

Sabah 06:00 gibi kalkıp erkenden kalkıp balık pazarına gittik. Deniz kenarındaki bir sahil kasabasının balık pazarını hepimiz merak ediyorduk. Aslında çokta aman aman bol bir balık yoktu ama ilginç olan iki şey vardı. Birincisi bizim esnf olarak Yenikapı Balık halindeki pala bıyıklı Ercinzan’lı abilerin yerine 40-45 yaşlarındaki teyzeler vardı. İkincisi balıktan çok ahtapot, kalamar, sübye gibi deniz omurgalıları vardı.


Liman kenti olan Split’ten oldukça fazla feribot seferleri var. Bizde sabah erkenden arabalı feribot ile Hvar Adası’na geçtik. Buradaki ilk durağımız Stari Grad (eski şehir) oldu. Aslında sadece feribot iskelesi buraya yakın olduğu için gezeriz diye düşünmüştük ama burada Hırvatistan’da yediğimiz en güzel restauranta rastladık. Saat 11:00 gibi aç aç dolanıyorduk ki Mola Podloza adlı bir lokantanın tam önünden geçerken “Pardon, buralarda nerde güel bir yemek yiyebiliriz” sorusuna, “Belki burada?!?” gibi masumca bir yanıt alınca, sorduğum sorudan biraz utanıp içeri girdik. Dışarıda tentenin altına oturup, Lasko biralarımızı yudumlamaya başladık. Deniz ürünleri pizza, deniz ürünler risotto ve deniz ürünleri pizza söyledik.

Yemekleri beklerken ben lokantanın bomboş olmasından faydalanıp mutfağa girip usta spagettiyi nasıl yapıyor onu izledim. Makarnasında birşey yok, haşlayıp kenara koyuyor, ama önemli olan sosu. Hem karides hemde midye çeşitlerini kabuklarından ayırmadan zeytinyağında çevirdikten sonra üzerine beyaz şarap ekledi. Saha sonra harlı ateşte alkolünü uçurduktan sonra sarısak, krema ve maydanoz ekledi. Aslında çokta zor bir şey değildi ama inanılmaz güzel görünüyordu.

Daha fazla dayanamayıp dışarı çıktım ve biramı içmeye devam ettim. Yemeklerimizi beklerken sanırım burada da bir adet olsa gerek önden ekmek ve zeytinyağı geldi. Hemde bu sefer içinde salamura edilmiş sardalya vardı. Sardalya hepimize biraz fazla tuzlu geldi ama ekmeklerimizi doya doya zeytinyağına bandık.

Önce pizzamız geldi. Malzemesi çokta bol değildi ama lezzeti yerindeydi. Hamurunun yeni açılmış olmasınmıdır, sarımsak ve domatesin güzelliğindenmidir yoksa odun ateşinde pişirildiğindenmidir bilemiyorum ama son zamanlarda yediğim en güzel pizzaydı.


Daha sonra içerik olarak hemen hemen aynı olan risotto ve spagettimiz geldi. Hem dün akşamki yediğimiz spagettiden çok daha bol malzemeli hemde neredeyse yarı fiyatınaydı. “Tüm malzemeleri İstanbul’a gidince alıp bunu evimizde de yapıyoruz diyerek” biralarımızı tokuşturduk.

Bazı yemekler vardır ki insan onların lezzetini anlatabilmek için kelime bulmakta zorlanır. İşte bu yemekler o yemeklerdi. Ahçımız adriyatik denizinin ortasındaki bu adada deniz ürünlerini kullanırken oldukça bonkör davranmıştı.

Mutlu bir şekilde masan kalkıp yediklerimizi eritmek üzere adanın doğusuna doğru gidip denize girdik. Daha mayısın ortasındaydık ve biz hiç tahmin etmediğimiz halde denize giriyorduk. Tamam, belki deniz suyu sıcaklığı 22°C değildi ama çokta insanı rahatsız etmiyordu

Hvar adası Bodrum - Marmaris gibi kalabalık olmadığı için insan burada gerçekten huzuru buluyor. Deniz kenarında limana giren tekneleri, taş evlerin balkonlarındaki rengarenk sardunyalara su veren yaşlı teyzeleri izledikçe tatilin hiç bitmemesini istiyorduk.


Şehir merkezinde turlarken hemen Pazar yerinin yanında bal, salamura edilmiş balık, pruşit (tütsülenmiş füme et), çeşitli peynirler ve adanın şaraplarını satan İvo abinin dükkanına girdik. İvo abi aynı bir akdenizli sıcaklığıyla “Oooo hoşgeldiniz gençler nerdensiniz” filan derken bir yandan da peynirleri bıçağın ucuyla kesip bize tattırmaya başladı. “Peynirlerde pek bir güzelmiş” derken bu sefer pruşit olayına girdik. Pendik – Sapanbağları’nda Boşnak göçmenlerin yaptığı Pruşit’i en sonunda yerinde tattık. Krema gibi yumuşacık olmuş et inanılmaz lezzetliydi, dilim ile damağım arasında dondurma gibi kaydı gitti.

Akşamüstü şehir merkezinin 4 km yukasındaki köylülerin kendi şaraplarını ürettiği Vira isimli köye gittik. Çokta şarap uzmanı değiliz ama hazır altımızda araba varken gidelim görelim istedik. Köy yolunda karşımıza çıkan ilk kişiye şarap almak istediğimizi söylemeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü amca ne Almanca anlıyordu, ne İngilizce ne de Rusça! üçünün karışımıyla bir şekilde iletişim kurduk ve beni takip diyerek bizi evine götürdü. Ante amca meğer kendiside şarap yapıyormuş.

Evine girince hanımı buz gibi bir beyaz şarap çıkardı. Allahtan hanımı biraz Almanca anlıyordu. Yarım saatte bir şişe sofra şarabını bitirdik, çakır keyif bir şekilde öpüjem! diyerek Ante amcaya küçük bir bahşiş vererek veda ettik.

Akşam yemeği için listemizde uzun zamandır beklediğimiz Istakozlu Spagetti vardı. Bir dalmaçya klasiği olan bu lezzeti arka sokaklarda gizlenmiş olan Macondo Restaurant’ta yedik. Rezervasyon yapmadan gittiğimiz restaurantta şansımıza sadece bir tane boş masa vardı. Aslında adanın kırmızı şarabı meşhurmuş ama biz deniz ve güneşin etkisiyle iyice soğutulmuş beyaz sofra şarabı tercih ettik.

Istakozlu spagettimiz koca bir tepsinin içinde geldi. Yöreye has zeytinyağı, sarımsak, maydanoz ve beyaz şarap ile yapılan buzzara sosu ile hazırlanmıştı. Bu karışımın içinde kabukları ayrılmadan haşlanan ıstakoz daha sonra soyması kolay olsun diye 4-5 parçaya parçaya bölünmüştü. İlk defa ıstakoz eti yiyordum. Zaten görüntüsü gözlerimi, kokusu burnumu mest etmişti.

Lezzetide hem dilimde hemde midemde şölen havası estirdi. Öğlen yediğimiz o muheteşem deniz ürünlü spagettiden bile daha güzeldi. Krema olmadığı için çokta yoğun değildi. Makarna bittikten sonra tepsinin dibinde kalan sosun suyunu bile son damlasına kadar silip süpürdük, kendimizi hayal dünyasında gibi zannettik. Yolunuz dalmaçya kıyılarına düşerse Istakozlu Makarna yemeden dönmeyin, benden size tavsiye.

19/05/2009 Korcula

Hırvatistanın Hvardan sonra ikinci önemli turistik adası olan Korcula’ya yine sabah erken kalkan arabalı feribot ile geçtik. 2 saatlik yolculuktan sonra daha Korçula’ya vardığımızda feribot daha iskeleden ayrılmadan biz arabayı limanın girişine parkettik ve doğru Konoba Morski Kojic’in yolunu tuttuk. Eski şehirde deniz kıyısındaki bu şirin lokantada biralarımızı havaya kaldırarak bizi getiren feribotun arkasından şerefe dedik. Biralarımızın yanında tabiki deniz ürünlerini tercih ettik.

Adaya has midye çorbası, kızartılmış karides ve domates soslu kerevit güveç siparişi verdik. Her zamanki gibi ikram olarak sarımsaklı zeytinyağı ve köy ekmeği geldi.

Hatta bu sefer yanında balık ezmesi geldi. Biraz sarımsağı fazla olsada çok yoğun bir lezzete sahip balık ezmesini zeytinyağı ile seyrelterek, köye ekmeğine sürerek kahvaltımızı yaptık :)

Az sonra gelen midye çorbası basit ve sıradandı. Kabuklu midyelerin haşlandığı suya domates ve baharatlar eklenerek hazırlanmıştı, 4-5 parçada iç midye atılmıştı.

Kızarmış karidesler çok ise başarılıydı. Tereyağı ve zeytinyağının kokusu birbirine karışmıştı. Sordum gerçekten hem tereyağı hem de zeytinyağı kullanılmıştı. Nedeni ise gayet basit, sağlıklı olsun diye zeytinyağı, lezzetli olsun diye tereyağı! Kerevit güveci yemek her ne kadar zor olsada yemeğin suyu muhteşemdi.

Karideslere göre daha sert ve kalın kabuğu olan kerevitleri soyarken ellerimiz acıdı. Ama eti ortaya çıktıktan sonra kaşık kaşık içtiğimiz kırmızı şaraplı ve domatesli sos bir anda tüm acıyı dindirecek kapasiteye sahipti.

Deniz ürünleri konusunda Hırvat kardeşlerimizi bir kez daha tebrik edip, mutlu bir şekilde Korçula’nın şehir merkezini gezdik. Daracık sokaklarda dolanırken karşımıza 13. yüzyılın en ünlü gezginlerinden Marko Polo’nun evi çıktı, hemen eve doğru yönelip ünlü gezginin doğup büyüdüğü evi gezdik. Nedendir bilinmez kaşifin gezdiği haritada Anadolu topraklarının üzerinde Armenia (Ermenistan) yazıyordu. Elimdeki anahtar yardımıyla bir kaç rütuş yaparak kalıcı bir şekilde “Turkey” olarak gerekli düzeltmeyi! yaptık.

O akşam Korçula adası Hvar’a göre daha büyük ve daha güzel olduğu için bir gece planladımız konaklamayı iki geceye çıkarttık. Bunda tabii şehrin göbeğindeki Hostel Antun Korunic’in 9 euroluk pansyonunu bulmamızında büyük katkısı oldu.


20/05/2009 Korcula

Sabah kalkar kalkmaz pansyonumuzun tam karşısındaki Delikates Cukarin’e hücum ettik. Kilomuza dikkat etmek için dün gece görüpte almadığımız portakallı bademli kurabiyeler nerdeyse rüyalarımıza girmişti.



En çok beğendiğimiz Klasun’un içinde gerçek cevizden ve brandy’den yapılma bir ezme, Amareta’nın içinde ise badem ve limon kabuğu vardı. Smiljana Teyze sadece Korçula’nın değil, Hırvatistan’ın en ünlü pastacılarındanmış. Dükanın içinde hem aldığı sertifikalar, diplamalar hemde yazdığı kitaplar gözümüze çarptı. Hvar’a yolu düşenlere kesinlikle tavsiye edilir

O güzelim kurabiyeler ile yaptığımız kahvaltıdan sonra adanın doğusuna doğru yola çıkıp, en güzel sahillerinden biri olan Pupanska Luka’ya gittik. Sahil bomboştu, ne bir şezlong ne de bir şemsiye vardı. Taşların üstüne havlumuzu serip güneşin tadını doya doya çıkarttık. İlk defa bu kadar bulutsuz ve güneşli bir gün yaşıyorduk. Yeşille mavinin buluştuğu pırıl pırıl suya girip doyasıya yüzdük. Denize girdikten sonra adanın leziz şaraplarının tadına bakmak üzere Smokvica tarafna doğru gidip, adanın en meşhur şaraplarını üreten iki büyük firmayı ziyaret ettik.

Önce Posip’in fabrikasında gittik. Koca fabrikada sadece 2 kişi vardı, onlarda şişelenmiş olan şaraplara sadece etiket vurup paketliyorlardı. “Hele bi dadına bakak” filan derken amca zuladan şarapları çıkarttı. Bizim Bozcaada’nın Vasilaki’sine benzer bir lezzetti, hoşumuza gitti. İkinci durağımız Toret’in şarapevinde ise adeta piyango vurmuştu.

Şansımıza tam biz içeri girerken bir minibüs durdu ve 50 yaşlarındaki kalabalık bir Amerikalı grup içeri girdi. Amerikalılar için devasa bir büfe hazırlanmıştı ve bizde bu grubun ortasında yer aldık. “Lütfen bu şarabın da tadına bakın” ricaları ile Toret’in elindeki tüm beyaz şarapları çeşit çeşit peynirler eşliğinde afiyetle mideye indirdik. Gruptan ayrı olduğumuzu ve Türk olduğumuzu öğlenince yetkili bayan bizleri kendilerine daha yakın hisetti, bize daha bir torpil yaptı ve normalde sunumu yapılmayan şaraplardan da ikram etti. Artık iyive kıvama geldikten sonra adettendir diyip, en beğendiğimiz bir şişe şaraptan aldık ve vedalaştık. “Duru durun buda bizim size ufak bir hediyemiz” diyerek 3 adet kadeh hediye ettiler. Allahın şanslı kulu olduğumuzu o gün sonuna kadar hissettik!

Hafiften güzelleştikten sonra adanın turistik olmayan batı kısmına gidip denize girmek için Vela Luka’a gittik. Acaba nerede denize gireriz diye etrafa bakınırken arkamızdan “Efendi efendiii” diyerek yaşlı bir amca koşarak geldi. Bozuk bir türkçeyle “Türk müsünüz?” diyerek bizi dükkanına davet etti ve dondurma&kahve ikram etti. Meğer dondurmacı Muzaffer amca Makedonya’da yaşıyan bir Türk’müş, uzun yıllardan beri yazları Korçula adasına gelip Slasticarnica Diana adlı cafedesinde dondurma satarmış. Yugoslavya dağıldıktan sonra hem Hırvat hemde Makedon pasaportu almış. Biz dondurmalarımızı yerken eski günleri anlattı, Türkiye’nin tekrardan balkanlarda hakimiyetini sağlayacağı, Türk bayrağının bu topraklarda tekrar dalgalanacağı günleri özelmle beklediğini söylerken gözledi dolu dolu oldu. Çok uzun zamandır ilk defa Vera Luka’da bir Türk gördüğü için çok mutlu olduğunu söyleyip sarılarak bizi uğurladı. Arkamızdan da “Dönüşte gelin size yemekte yedireyim” diye seslendi. En az onun kadar bizde mutlu olmuştuk.

Pansyona gitmeden önce www.geziyorumlari.com adresinden bir arkadaşın verdiği tavsiyeyle ucuz ve basit ev yemekleri yapam Konoba Zalogajnica’ya (OTP Bank karşısı) gittik. Karı-koca sadece 2 kişinin çalıştığı bu lokantada 4 tane de masa vardı. Tabağınıza menüdeki 7-8 çeşit yemekten istediklerinizi seçip alıyorsunuz. Sadece 4 euro karşılığında patlıcan musakka, bakla ve köpekbalığı kavurması yedik.

Neticede burası oldukça popüler bir ada olduğu için kaliteli restaurantlarda fiyatlar bir hayli yüksek. Bir gece evvelki ıstakozlu spagettiden sonra maliyetleri düşürmek için gittiğimiz bu lokantada yemekler beklentilerin çok çok üstündeydi. İlk defa yediğim köpekbalığının neredeyse fener kavurmadan pek farkı yoktu. Ben yemedim ama bakla da bir o kadar güzel olduğunu eşimin ekmekle tabağı sıyırmasından anladım.

Akşamüstü şehir merkezine döndüğümüzde adanın en büyük marketi Konzum’a gidip öğlen içtiğimiz şaraplardan, köy peynirinden ve biraz da meyva aldık. Daha sonra pansyonumuzun hemen önünden geçen yola bir masa attık. Peynirleri kestik, elmaları ayıkladık, şarapları doldurduk Alman turistler yan tarafta bir barda otururken, biz hemen yanlarında çilingir soframızı kurduk, kendimizi adanın yerlisi gibi hissettik.


Turistlerin bize imrenircesine bakması bizi daha bir neşelendirdi. Çünkü masamız öyle süslü püslü değildi ama acaip keyifliydi. Hani o altın palmiyelerle, Oscarla alakası olmayan, ama defalarca izlediğiniz Şaban filmleri vardır ya, işte bizim masamız öyle bir şeydi. Evet tam olarak öyle bir şey!

21/05/2009 Dubrovnik

Sabah erkenden adadan feribotla anakaraya geçtik, Dubrovnik’e doğru giderken bu sefer kırmızı şaraplarıyla ünlü bağlardan geçtik. Her 10 km’de bir gördüğümüz şarap evlerinden Vinarija Bartulovic’te ilk molamızı verdik. Sabah aslında saat daha erken olduğu için pek içesimiz yoktu ama bir daha buradan geçmiyeceğimiz için birer kadeh parlatalım diye içeri girdik. Bartulovic ailesini uzun yıllardır şarapçılık ile uğraşıyormuş. Tüm Hırvatistan’a kırmızı şarap sattığı için bölgede oldukça tanınıyormuş. Fazla karıştırmadan sadece 1 kadeh şarap içip gidecektik.

Ama fenerbahçe hayranı Dino bizi bırakmadı. İlla size el emeği göz nurumuz olan Rakija Travarica ikram edecem diyince sırf onu kırmamak için kabul ettik. Oldukça sert bir içki olan Rakija aslında üretimi açısından bizim rakıya çok benziyor, bir tek anasonu yok. Dino’nun dediğine göre annanesi her sabah bir kadeh rakija içip güne öyle başlarmış. Birde “Nazdarovya” diyip güne rakija ile başladık.

Yarımada ile ana kara arasında kalan 50 km’lik yol boyunca şarap evlerinden başka dikkatimizi çeken diğer konuda bitmek bilmeyen midye çiftlikleri oldu. Akıntının ve dalganın olmadığı fakat denizin temiz olduğu bu körfezde midye pek bir güzel olurmuş. Bizde körfezin tam uç noktasında Mali Ston’da mola verip şu midyeleri bir yakından inceleyelim dedik.

Buranın en meşhur yeri Kapetanova Kuca Restaurant’mış . Daha masaya oturur oturmaz istiridye kabuklarının üzerinde sunulmuş balık ezmesi geldi. Korçula’da yediğimizden çok daha güzel, daha az sarımsaklı ve ayrıca birer adet karides ile süslenmişti. Restaurant’ın spesyali olan kabuklu midye siparişi verdik.


Fransa yazısında bahsettiğim Belçika’lıların Moules’una benzer bir yemekti. Tek farkı hazırlanan sosun içinde krema yoktu ve sebze baharat gibi lezzetlendiriciler konulmamıştı. Hırvatların meşhur buzzara sosu ile yapılmış, ayrıca içine çok az miktarda da deniz suyu konulmuştu.

Üç tarafımız denizlerle çevrili olmasına rağmen Türkiye’de deniz kabukluları malesef çok fazla kullanılmıyor. Sadece midye genelde ya midye dolma olarak yada midye tava olarak yapılıyor. İstiridye, sülünes veya kum midyesi gibi diğer deniz kabukluları ise hemen hemen hiç bir yerde malesef bulunmuyor. Buraların yemek kültürünü gördükten sonra anladım ki her ne kadar bizim üç tarafımız denizle çevrili olsa da mutfak kültürümüz deniz ağırlıklı değil :(

Öğlen vakti nikayet Hırvatistanın en popüler sahil kenti olan Dubrovnik’e ulaştık. Eski şehirin hemen girişinde kalacağımız pansyonun sahibesi ile buluştup eşyalarımızı bırakmak üzere eski şehirin göbeğindeki pansyonumuza gittik (Hostel Old Town Rooms ANA. +385(0)98/674188). Dubrobnik hakikaten diğer gördüğümüz şehirlere göre çok daha albenisi ve bir ağırlığı olan, ama aynı zamanda zarif ve estetik bir şehir merkezine sahipti. Eski şehirin içinde önce ana cadde olan Stradun’da daha sonra ara sokaklara girip kayboluncaya kadar dolaştık.

Hafif acıkır gibi olunca Bozidareviceva 10 adresindeki Pizzeria Baracuda’da deniz ürünleri pizzası yedik. Malesef tüm gezimiz boyunca yediğimiz en kötü servis ve en kötü yemekti. Asla gitmemenizi, başka yerlerde şansınızı denemenizi tavsiye ediyorum.

Akşamüstü güneş batmadan önce gezi boyunca arabamızdan eksik etmediğimiz şarabımızı ve kadehlerimizi alıp Revelin Kalesi’nin olduğu bir tepede bir banka oturarak Dubrovnik manzarası eşliğinde keyfimizi bulduk. Bir restauranta oturup deniz manzarası eşliğinde şarap içmenin zevkini herkez yaşamıştır ama acaba aranızdan kaç kişi bir banka oturup çantasında çıkarttığı kadehlere şarabını doldurup Dubrovnik manzarasının keyfini çıkartmıştır?

Şarabımız kısa sürede tükenince hiç aç olmamamıza rağmen bu güzel gecenin finalini eski limanda surların altındaki Konoba Lokanda’da ahtapot salatası ile yaptık.

Büyükçe bir kasenin içinde marul ile bir yatak yapılmış, üzerine de sirkeli suda haşlanmış yumuşacık ahtapotlar kapari, kırmızı soğan, zeytinyağı ve limon eşliğinde sunulmuştu, başka gereksiz hiç bir şey yoktu. Ahtapot salatasında bol bol mantar, domates, turşu ve hatta salatalık koyan ama ahtapotları koyarken elini sımsıkı tutan Türk ahçılara duyrulur. Eve dönünce İstanbul’da bende sadece ve sadece ahtapotla yapılan bir ahtapot hazırlayıp arkadaşlarıma sunacağım diye ayrıldım Konoba Lokanda’dan.


22/05/2009 Budva

Sabah kalkınca eski şehirde her gün kurulan pazarı gezdik. Uzunca bir zamandır özlemini çektiğimiz taze meyvalardan bolbol alıp pazarın kurulduğu meydanda bir köşeye oturup nihayet sağlıklı bir kahvaltı yaptık, mideleri rahatlattık.

Karadağ’a doğru yola çıktıktan 5-6 km sonra son kez Dubrovnik manzaralı bir yerde durup bu güzel kenti uzun uzun seyredip fotoğrafını çektik. 20-25 dakika sonra sınıra geldiğimizde kapıda Greenpeace üyesi tipli birisinden 15 euro karşılığında çevre pulu aldık. Bosna-Hırvatistan sınırında olduğu gibi arabadan bile inmeden pasaportlarımızı görevli polise uzattık. 2 sene öncesine kadar burası Sırbistan’a bağlı olduğu için bize vize uyguluyordu. Fakat şu anda vize uygulamadığı için kısa sürede pasaportlarımızı alıp yolumuzu devam ettik.

Herzeg Novi’de yarım saatlik kısa bir şehir turundan sonra muhteşem Kotor Gölü’nü görmek için körfezi dolandık. İyi ki böyle yapmışız. Perast’a gelmeden hemen önce Hırvatistan’da gördüğümüz büyük bir midye çifliği gördük. Hemen önünde durup önce midyelerin nasıl yetiştirildiğine baktık sonra da bu midyeleri nerede yiyebileceğimizi sorduk. Perast’ı geçtikten hemen sonra sanırım bu gezideki yediğimiz en güzel restaurant olan Stari Mlini’ye (Eski değirmen) geldik. Menünün baş sayfasında yazdığına göre bu bu restaurant 1670 yılında kurulan değirmende yeralıyormuş. Öğlen vakti susuzluğumuzu tabiiki yerel bir bira giderdik.

Yemek olarakta restoranın spesyali olan “Musulje na buzaru” yani “Buzara soslu midye” sipariş ettik. Dubrovnik’ten sadece 70 km uzakta olmasına rağmen kültür farkı olduğunu hemen hissettik, garsonlarla Almanca değil Rusça anlaşabildik. Biralarla birlikte zeytinyağımız ve mis gibi mısır ekmeğimiz geldi.


Midyelerin hazırlanması aslında gayet basit. Beyaz şarap, sarımsak ve maydanoz ile hazırlanan sosun içine ayrıca bir miktar da deniz suyu koyuyorlarmış. Midyeler çiğ olarak bu karışımın içine atılıp sadece 5 dakika pişiriliyormuş. Sıcaklıktan kabukları açılan midyelerin içinde sarı sarı kocaman eti vardı. Önce midyeyi ikinci kabuğundan ayırıp daha sonra kabuğuyla birlikte kaşık gibi yemeğin suyunun içine daldırarak hem midyeleri yedik hemde suyunu içtik.

İkinci biralar ile birlikle iyice keyfimizi bulduktan sonra 3 kişi için sadece 19 € gelen hesabı görünce inanamadık. Hem yediklerimiz daha da güzelleşiyordu hemde ucuzlaşıyordu. Dubrovnik’e yolu düşenlere sırf bu restaurantta yemek için Perast-Karadağ’a gelmesini öneririm.

Yemekten sonra Karadağ’ın gizli cennetlerini keşfetmek üzere yola koyulduk. Gezi sitelerinden yaptığım araştırmalar sonucu güneye doğru normal yoldan yani sahilden değilde Njegusi ve Centinje’ye doğru gittik. Kotor’dan ayrıldıktan 5 km sonra tünelden geçip, hemen tünelin çıkışından sola dağa doğru çıkıyorsunuz. Tabela filan olmadığı için biz 1-2 kere yanından geçip geri döndükten sonra anca bulabildik. Oldukça virajlı bir yoldan ilerleyip Lovcen dağlarına tırmandık. Bir yanda Tivat Havalimanı bir yandan da Kotor gölü manzarası eşliğinde Lovcen Milli Parkını gezdik. Deniz kenarında ayrıldıkça bir anda ilkim hemen değişti.

Sahile indikten sonra yolda ilerlerken belkide Karadağ’ı bu kadar çok sevmemize neden olan “Gastro Fest 2009” tabelasını gördük. Hemen direksiayonu kırarak geri dönüp geceyi Budva’da geçirmeye karar verdik. Biraz dolandıktan sonra bir Sobe (Topliski Put 1 Budva Tel: 00.382.33456233) bulup yerleştikten sonra hemen festivalin yapıldığı Hotel Slovenska’nın yolunu tuttuk.

Acaba giriş ücretlimidir filan derken kapıda bizleri şarap kadehleri ile karşıladılar. Gördüğümüz manzara karşısında hepimiz bir anda donup kaldık. Budva’daki tüm hotel ve restaurantlar buradaki festivalde stand açmışlar, misafirlere yemek ve içecek ikram ediyorlardı. Tavuk, balık, dana eti, karidesler, bal, zeytinyağı, şarap, bira, meyva aklınıza ne gelirse herşey vardı. Belkide hayatında ilk defa Türk turist gören Karadağ’lı şefler “Lütfen bizim balıklarımızın da tadına bakın, buyrun buyrun bu şaraptanda alın” diye adeta peşimizden koşturuyorlardı. Yemekler birbirinden lezzetliydi. Şaraplar ise gerçekten kaliteliydi. Gecenin sonunda karnımızı iyice doyurup, 5. kadehleri devirdikten sonra Özgür’le kol kola verip “Beeeedaaaaava yiyiyoz, içiyoz, geziyoz tozuyos, para vermiyozzzzzz” repliğini söylediğimizi hatırlıyorum. Ha birde ertesi güne kahvaltı için paket yaptırığ yanımızda götürdüğümüz zeytinyağı ile yapılmış kekleri :)

Budva gece hayatı olarak Hırvatistandaki tüm kaldığımız şehirlerden çok daha iyiydi. Eski Şehir civarındaki barlar oldukça civcivliydi. O gece zaten keyifler iyiydi, ilk defa gece 02:00’ye kadar eğlendiğimizi söylemeliyim. Hatta neden Karadağ’a sadece 2 gece ayırdık diyede düşünmedik değil.


23/05/2009 Budva

Akşamdan kalan yolluklarımız ile kahvaltı yaptıktan sonra ilk durağımız Sveti Stefan oldu. Unesco’nun doğa ve kültür mirası listesindeki Sveti Stefan minyatür bir Dubrovnik gibiydi. Singapurlu bir otel zincirine satılmış ve bakıma alındığından içini gezemedik ama hem yarımada hemde deniz çok güzel görünüyordu. Burada da denize girdikten sonra yolumuza devam edip ülkenin en güneyine Arnavutluk sınırına kadar indik. Ulcinj’i de geçtikten sonra 12 km’lik ülkenin en uzun plajı olan Ada Bojana’ya geldik. Bojana nehrinden gelen su deniz ile buluşurken burada olurşurduğu delta sayesinde çok lezzetli ve bol balık mevcutmuş. Stari Mlini Restauranttaki garsonun tavsiyesi ile balık çorbası içmek üzere Riblji Restoran Misko’ya gittik. Şöyle içeriye bir göz attıktan sonra 3 saat sonrası için nehir kenarındaki bir masayı rezerve edip denize girmeye gittik. Daha millet Bodrum’da bile deniz sezonunu açamamışken Adriyatik sahillerinin en güneyi sayılan burada doya doya yaza merhaba dedik.

Denize girme ve güneşlenme faslından sonra toparlanı Misko’nun yolunu tuttuk. Hemen nehrin kenarındaki masamıza kurulup buz gibi biralarımızı yudumlarken “Bu sefer az yiyecez” diyip sadece! balık çorbası, kalamar tava ve karidesli siyah risotto siparişi verdik. Bazı yemekler vardır ki insan onların lezzetini anlatabilmek için kelime bulmakta zorlanır. İşte bu yemekler o yemeklerdendi.

Her ne kadar biz “Az yiyecez” desekte sorgusuz sualsiz olarak masaya getirilen sarımsaklı fesleğenli zeytinyağına, siyah ekmek ve mısır ekmeğini sırtımızı dönemedik. Bizde zeytinyağının içine bazen kekik ve kırmızı biber atıyorlar. Hadi kekik neyse de halis mulis bir akdeniz ürünü olan zeytinyağının içinde güneydoğu ürünü olan kırmızı pulbiberin ne işi var kardeşim? Bak Yugoslav kardeşlerimiz ne güzel taze fesleğen ve sarımsak ile zeytinyağını nasılda gelin gibi süslemiş, adeta bir lezzet deposu haline getirmiş?


Sadece bir posyon istediğimiz balık çorbamız koskoca bakır bir tencerenin içinde geldi. Üç kişiye bol bol yeten çorbanın tadı ayıklanmış löp balık etinin dışında diğer deniz ürünleri ile zenginleştirilmişti. Sonradan ahçıbaşından öğrendiğime göre esas lezzeti veren 2-3 saat haşlanan balık kafaları ve omurgasıymış. Bende dönüşte yapacağım diyerekten bir yere not aldım!

Siyah risottoyu daha önce hiç yememiştik, ama neler kaçırdığımızı burada yedikten sonra anladık. Siyah renk tamamıyle mürekkep balığının (sübye) mürekkebinden geliyormuş. Görüntüsü pek ilginç olmasada lezzeti inanılmazdı. Ne Türkiye’de nede defalarca gittiğim Yunan adalarında siyah risotto yememiştim. Sanırım İtalyan’lardan gelen bir mutfak kültürü. Bir gün denk gelirse sizde siyah risotto yiyin, görüntüsü pek güzel olmasada, lezzeti damak çatlatan cinsten.

Sıradaki yemeğimiz kalamar konusuna şöyle başlıyayım “Hayatımda yediğim en güzel kalamar tavaydı”. Böylece Bozcaada - Vahitin Yeri’ndeki en lezzetli kalamar tava fikrimi, Karadağ’a Misko’ya taşıdım. Zaten Yunanlı kardeşlerimizin kalamar olayını bizden çok daha iyi yaptığını biliyordum ama Hırvatistandaki Konoba Fife’de yediğim kalamardan bile çok daha güzel çok daha lezzetli bir kalamardı. En az yarım kilo kalamar hem halka hemde bacaklarıyla birlikte sunulmuştu. Ebatlarından da anlaşıldığı gibi körpe bebek kalamar kullanılmıştı. Yumuşacıktı, az kızartılmış ve yağ çekmemişti. O gün kalamar tavamız hiç bitmesin istedik.

Karadağ’daki son günümüzde ülkenin en kuzeyine çıkıp (sadece 100 km) bir ortaçağ şehri olan Kotor’u gezdik. Eski şehir içinde dolaşırken hayran hayran tarihi nasıl koruduklarına şahit olduk. Gittiğimiz Hırvatistan olsun, Bosna olsun, Karadağ oldun istisnasız her yerde bir Old Town (Eski şehir) kavramı var. Her gelen turist burayı illaki geziyor.

Kotor’dan Budva’ya geri dönüşümüzde ise bu sefer Restoran Misko’daki garsonun tavsiyesi ile yol üzerinde Radanovici kasabası civarindaki Konoba Velji Mlin’da (КОНОБА ВЕЛЖИ МЛИИ – Restauranın tabelası sadece kiril alfabesi ile yazıldığı için yazıyorum) durakladık. Küçücük bir terası olan bu lokantasının sadece 4 tane masası var. En meşhur yemeği de mangalın üzerinde yapılan kuzu güveç (Pecenje Ispod).

Mangalın üzerine koca bir tencerenin içerisinde yağlı kuzu eti patatesler ile birlikte konuyor. Daha sonra kapağı kapatılıp, üzeri ve kenarları kömür ile kaplanacak şekilde tencere kor ateşin içine gömülüyor. 3 saat piştikten sonra et formatından lokum formatına geçen kuzu etleri birlikte pişirilen patatesler ile servis ediliyor. Etin yağları ise eriyip tencerenin dibinde lezzet havuzu oluşturuyor.

Tabi ben bu anı kaçırmayıp fotoğraflarken, bir yandan da ahçıya belkide hayatında ilk defa karşılaştığı “Tencerenin içindeki yemeğin suyuna ekmek banma” talebimi iletettim. Kadıncağız önce hık mık dese de, yaptığı yemeğe gösterdiğim saygıdan dolayı gülümseyerekten kabul etti.

Yemek için söylenecek fazla söze gerek yok. Hoştu güzeldi ama Aydın civarında da bulabileceğimiz bir kuzu tandıra benziyordu. Ahtapot-karides-kalamar gibi deniz ürünlerini sevmeyevenler veya bıkanlar için durulması gereken bir lezzet durağı.


24/05/2009 Dubrovnik – Saraybosna - İstanbul

Yolumuz oldukça uzun olduğu için kahvaltı bile etmeden hemen yola koyulduk. Feribota yetişelim diye acele ederken iskeleye 5 km kala malesef trafik polisine yakalandım. Rus ekolünden gelen bu ülkedeki polislerin Kazakistan’daki rüşvetçi polislerden pek bir farkı yoktu. Polis farlarımı yakmadığım için 30 euro, radara girdiğim için 30 euro olmak üzere toplam 60 euro ödemem gerektiğini kalem kağıt ile bir toplama hesabı yaparak gösterdi. Daha sonra 60 euronun üstünü çizdi, ben turist olduğum için %50 indirim uygulayıp 30 euro vermem gerektiğini yazdı. Klasik bir rüşvetçi polise yapılabilecek en güzel şeyi yaptım, “Kağıt kürek işiyle hiç uğraşma sen” diyip arasına 5 euro sıkıştırılmış ruhsatı verdim “Feribot için acele ettiğimi” söyleyip, ruhsatı kontrol etmesini istedim. Kısa süre sonra bıyık altından gülen polis arkadaş 5 euroyu alıp “Baştan söylesene kardeşim feribota yetişecem” diyerek ruhsatımı geri verdi :)

Feribotlar doldukça haraket ediyor. Karadağ’a ilk geldiğimizde manzara görmek için etrafını bir saatte dolaşarak geçtiğimiz Kotor gölünü sadece 10 dakika geçiverdik. Herzeg Novi’den geçip Hırvatistan sınırına doğru giderken umutla aradığımız bir ekmek fırını gördük. Ne ingilizce ne de almanca konuşabilen esnaf ile anlaşamayınca hemen fırının yanına gidip yeni çıkan böreklere göz attık. El kol hareyekleri ile peynirli böreklerden 1 kg alıp yolumuza devem ettik. Sıcacık peynirli börekleri Hırvatistan sınırında beklerken meyva suyu eşliğinde mideye indirdik.

Karadağ’dan çıkarken sınırda ilk defa 20-30 dakika bekledik. Yavaş hareketler ile Karadağ polisi pasaport ve arabanın evraklarını kontrol edip damgayı bastıktan sonra, Hırvatistan’a giriş yaptık. Dubrovnik’i geçtikten sonra son bir kez denize girip Adriyatike veda etmek için gördüğümüz ilk plajda mola verdik. O gün içerisinde toplam 350 km yol katedeceğimiz için sadece 15 dakika içerisinde arabayı park ettik, mayomuzu giyip denize girdik, sonra tekrar mayoları değiştirip yolumuza devam ettik.

Dubrovnikten sonra Neum üzerinden Metkovic sınır kapısına ilerledik. Neum hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Neum Hırvatistan ve Bosna ile sınırlar çizilirken Hırvat’ların deniz ulaşımından yararlanması için Bosna’ya verdiği küçücük bir sahil kasabası. 2 km arayla önce Hırvatistan’dan çıkıp Bosna’ya girdik, daha sonra yine Bosna’dan çıkıp Hırvatistana girdik. Bu sınırlarda polis kontrolü var ama aracmız durdurlmadı. Sadece biraz yavaşlayıp sınırı 2. viteste geçtik.

Daha sonra Metkoviç sınır kapısından Hırvatistan’dan tekrar Bosna’ya giriş yapıp Mostar üzerinden Saraybosna’ya ilerledik. Mostar’ı geçtikten 45 km sonra yol üzerinde Bolu dağı formatında bir yer var sakın durmamazlık etmeyin. Yolun her iki tarafında kuzu çevirme ve pleskavitsa yapan lokantalardan birinde durup son bir kez Boşnak mutfağının tadına baktık. Boşnakların medai iftarı sayılan pleskavitsayı bir kez daha yedik. Belki ormanın içinde temiz havanın verdiği etkiden dolayı, belkide bir haftadır yediğimiz deniz ürünlerinden gına geldiği için olsa gerek inanılmaz güzel geldi

Akşamüstüne doğru ulaştığımız Saraybosna havalimanında arabamızı teslim edip Balkanlardaki bu güzel gezimizi noktalandırdık. 23 Nisan’da yaptığımız Kosova-Makedonya turundan sonra, Bosna-Hırvatistan-Karadağ turu ile balkanları tamamıyle bitirmiş olduk. Bu gezinin bana verdiği en önemli ders kebap devrini yavaştan kapatıp, deniz ürünlerinin inceliklerini öğrenmek oldu oldu.

Bosna – Hırvatistan – Karadağ hakkında 5 şey:

1. Eskiden Yugoslavya’nın bir parçası olan bu üç ülkeyi gezin, her birinin çok farklı kültürlere sahip olduğunu görün

2. Hırvatistan seneye Şengen ülkelerine gireceği için elinizi çabuk tutun. Ama bizim favorimiz kesinlikle Karadağ. Hazır tur operatörleri Karadağ’ı keşfetmeden, siz keşfedin. Hırvatistan’a göre çok daha ucuz ve çok daha az turist var

3. Konoba denilen salaş lokantalarda Bosnada kırmızı et ağırlıklı, Hırvatistanda ve Karadağ’da ise deniz ürünleri ağırlıklı lezzet şölenine hazır olun

4. 5 yıldızlı otel konforu aramıyorsanız kapısında Sobe yazan herhangi bir eve girip boş oda sorabilirsiniz. Tüm Yugoslav ülkelerinde evinin bir odasını turistlere kiraya verenler var.

5. Dubrovnik hariç gittiğimiz heryerde fiyatlar inanılmaz ucuzdu. 6-7 euroya güzel bir yemek, 10-12 euroya kalacak bir yer bulabilirsiniz.


Kısa bir dip not:

Bu geziyi yaptıktan 2 hafta sonra, İstanbul’da havalimanında üstad Mehmet Yaşin ile tesadüfen yan yana oturduk. Laf lafı açtı bu geziden bahsettim. Burada gördüğünüz tüm resimleri ve okuduğunuz restaurantların isimlerini teker teker paylaştım. 2-3 ay içinde üstadın balkanlarda benim gittiğim yerlere ziyareti olursa şaşırmayın :)

24 yorum:

pembecikolata dedi ki...

Harika!!! yalın, içten bir anlatımla gezi notlarını paylaştığınız için teşekkürler:) Yiyeceklere bayıldım bende hepsinden denemek istiyorum!!!Bir tatil molası bulsam ve bu rotada bir plan yapsam süper olacak...
Nasıl acıktım anlatamammmmm:)

AyşeGül mutfakta dedi ki...

gece gece deniz ürünleri aşerdik burda yapılırmı insan evladına yahu..süper bi gezi olmuş gezmek için hiç aklıma gelmeyecek biyerdi ama artık öyle düşünmüyorum..

Sunthing dedi ki...

Ufff Allaam ağzımın suları aka aka okudum yazıyı acaip nidalarla, gerçekten rüya gibi bi "foodie" tatiliymiş... Ben de isterim ben de!Bi sonraki tatil rotası belli oldu;) Teşekkürler

alp dedi ki...

bu sitenin ismini gördükçe içim kalkıyor..lezzet seven bir insana bu isim yakışmıyor..

Yasin Aktaş dedi ki...

merhaba bu yazıyı 4. kez okudum. güzel bir filmi tekrar izlemek gibi birşey. neyse eğer yardımcı olursanız gezinin uçak bileti ve araba kiralama hariç ortalama kişi başı maliyeti kaç lira/euro oldu , sorsam çok mu ayıp etmiş olurum.

Adsız dedi ki...

Merhaba,
Çok güzel bir gezi olmuş.
Size sormak istediğim bir şey var. Biz de eşimle önce Saraybosna'ya uçup oradan Hırvatistan'a geçeceğiz. Araç mı kiralasak diyoruz ama araç kullanabilmek için uluslararası ehliyet mi gerekli, burada kullandığımız ehliyet yeterli olmaz mı? Bir de sadece pasaportu alıp gitmek yeterli olur mu, alınması gereken, orada sorulabilecek başka belgeler vs. var mı?
Sevgiler
Gül

Löplöpcü dedi ki...

Uçak biletini miles&milesdan aldık, yaklaşık 120-130 TL vergi ödedik

Araba kirası günlük 29 € idi

Onun dışında gece konaklamalara yaklaşık 6-10€/kişi verdik.

Yemekler hırvatistanda 15€, Karadağda ve Bosna'da 10€

Adsız dedi ki...

muhteşemsiniz, içim kaldı yemeklerde:) nisan sonu gideceğimiz Saraybosna için süper bir rehber oldunuz. Tabi asıl Dubrovnik ve Karadağlar için, artık orayı da seneye yaz tatili için planlayacağız.Teşekkürler Löplöpçüler:)

Adsız dedi ki...

muhteşem görüntüler inanın imrendim hatta yanınızda gezmesemde hissettim özellikle tütsülenmiş et ve midye olayı imrenilmiyecek gibi değil

Cem Şen dedi ki...

Merhaba,

Bu yaz biz de bu güzergahta bir tatil planlıyoruz. Yazınız gerçekten bir rehber niteliğinde. Hatta arkadaşlarla birebir aynısını uygulama konusunda fikir birliğine vardık. Split, Hvar, Korcula feribotlarının fiyatlarını da anımsıyor musunuz acaba?..

Löplöpcü dedi ki...

http://www.jadrolinija.hr/pdfs/EUR%20-%20engl.DUZ.%202012%20%20SEASON.pdf

Adsız dedi ki...

Zeytinyagi pulbiber yorumu tam bir felaket.

Löplöpcü dedi ki...

Neden? sizce nasıl olması lazımdı?

Adsız dedi ki...

Merhaba,
30 Ağustos'ta 3 günlük bile olsa daha az yer görerek bu tatili yapmayı planlıyoruz eşim ve 2,5 yaşındaki oğlumuz ile. Yazınızı print edip yanımızda götüreceğiz. Harika bir yazı olmuş. Teşekkürler...
Size sormak istediğim iki şey var. * Araç kullanabilmek için uluslararası ehliyet mi gerekli, burada kullandığımız ehliyet yeterli oluyor mu?
* Ayrıca sadece pasaportu alıp gitmek yeterli olur mu? Girişte, geçişlerde herhangi bir başka belge istiyorlar mı?
Sevgiler
Nihan

Löplöpcü dedi ki...

Merhaba Nihan Hanım;
Türk ehliyetini araç kiralayacaığınız yere sormanızı tavsiye ederim. Ben şimdiye kadar hiç türk ehliyeti ile sorun yaşamadım. Ama mutlaka sordum. Bir de ülke değiştirecekseniz illaki sigortasının gideceğiniz ülkelerde de geçerli olduğunu teyit ettirin. Pasaporttan başka bir şeye ihtiyacınız olmaz, ama yine de otel veya pansyon rezervasyonunuz varsa, yaptığınız yazışmaları print alıp yanınızda götürün.

Gokhan dedi ki...

merhaba,
Oncelikle gezip gorulecek yerler konusunda bulunmaz bir kaynak gibisiniz :) Sizi tebrik ediyorum :)

Benim bir sorum olacak tabi yanlis anlasilmazsa :)
Esim ve ben hirvatistan'a gidecegiz oradan montenegro ve ardindan da bosna-hersek'e gececegiz. Esimin ehliyeti var ama araba kullanmayi pek beceremiyor :) Ben ise kullanabiliyorum fakat ehliyetim yok :) Gittigimizde arac kiralamayi ve bu bahsettigim ulkeleri gezmeyi planliyoruz ve arac kiralamayi dusunuyoruz. Size sorum su; yollarda trafik polisi tarafindan arac cevirme ne kadar siklikta ve hiz ve trafik kurallarinin disina cikmadigim takdirde ne gibi bir sorunla karsilasirim? Cevirme esnasinda direk ehliyet soruyorlar mi yoksa pasaport gostermeyi yeterli buluyorlar mi? Yada yazinizda yadiginiz gibi kucuk bir rusvet ile halledebilir miyim? :)

Tesekkurler
Gokhan

Löplöpcü dedi ki...

Ehliyetsiz araba kullanmanızı tavsiye etmem. Mümkün olduğu kadar gittiğiniz ülkenin kurallarına uyun.

lulu dedi ki...

Stari miliniye yazinizi okuyunca gittim. Yemekler cok guzeldi. ama bir noktada galiba gozumuz dondu ve siparisi abarttik. Malesef bize 134 euro hesap geldi. Yaziniz cok iyi olmus. Tavsiye icin tesekkurler bizim gibi abartmadiklari surece bu restorani tavsiye ederim. Hem ortami cok guzel hem de yemekleri... yakinda ben de blogumda yazarim:)

Adsız dedi ki...

Merhaba, çok güzel bir yazı. Çok iştah açıcı :) Biz de Ağustos'ta 9 günlük bir seyahat planlıyoruz. Saraybosna'dan başlayıp Mostar'da kaldıktan sonra Hırvatistan'ın kuzey kısımları ile Karadağ'da Budva'yı kapsayacak kıyı şeridini gezeceğiz. Krka, Lovcen, Skadar gibi şelale, göl ve parkları da görmek istiyoruz. Çok fazla zamanımız olmadığı için Hırvat adalarından sadece birinde kalabiliriz diye düşünüyorum. Sizin öneriniz Korcula mı, Hvar mı olur? Yoksa ikisine de zaman ayırmaya çalışmalı mıyız?

Çok teşekkürler,
Beril

Löplöpcü dedi ki...

Ben adaları çok severim. Kvar, Korçula hatta bir de Braç adasına gidecektik ama zaman darlığından dolayı Braç'ı iptal etmiştik.
Arabamız olduğu için Hvar'da da Korçula'da da çok güzel gezdik.
sanki Korçula daha güzel gibiydi ama bugün gitsem yine Hvar'a da giderdim.

Özgün Demir dedi ki...

insaf, siz orada yumuşacık kalamarları lüpletirken, benim burada içimin yağları eridi :)

Adsız dedi ki...

Yapmis oldugunuz gezileri ve onerilerinizi dikkatle okuyorum. Yazi diliniz harika sizinle gezer gibiyiz. Belgrat hakkinda verdiginiz yerlere gittik damak tadiniz adiniza yakisiyor. Tesekkurler hep yedik hemde sizi andik :))

Adsız dedi ki...

Selamlar Semih Bey,

Temmuz sonunda 3 aile karadağ, hırvatistan seyahati yapmayı planlıyoruz. Ucakla podgoricaya inip oradan arab kiralayıp kuzeye doğru yol almayı düşünüyoruz. Görmek istediğimiz yerler split, hvar, korcula, dubrovnik, budva, kotor. Ancak nerelerde kalmamiz daha iyi olur, adalara günbirlik gitmek mantıklı mı, gibi soru işaretleri var kafamızda. Tecrübenizle bize yardımcı olacağınızı düşündüm. Şimdiden teşekkürler

Öznur

Löplöpcü dedi ki...

Split Hvar ve Korcula'da kalabilirsiniz. Adalarda konaklama yapmanizi tavsiye ederim yoksa zamaninizin bir cogu ulasima gider. Dubrovnik pahali ve turistik bir yer. Otel fiyatlari en az 2 misli daha fazla.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World