6 Aralık 2009 Pazar

MSC Opera ile Baltık Denizi Turu - 1


Her şey 26 Mayıs 2008’de İstanbul’daki bir Avusturya Konsoloslu’ğunda yapılan bir çekilişte büyük hediye olan 1000 Euro’luk hediye çekini kazanmamızla başlamıştı. Şans bu ya, bizim gibi gezgin ruhlu insanlara gezi hediyesi çıkmıştı. Schenker Arkas’ın verdiği bu hediyeyi ortak kuruluşları olan MSC Cruise’da dilediğimiz bir turda kullanabilecektik. Daha önce hiç gemi turu yapmamıştık, acaba nereye gidelim derken hiç görmediğimiz Baltık Ülkelerine gitmeye karar verdik. Bir sene sonrası için kayıt yaptırırken MSC Türkiye Operasyon sorumlusu Serpil Hanım’dan gemideki yaşam hakkında oldukça detaylı bilgiler aldık.


4-11 Temmuz tarihleri arasında MSC Opera gemisi ile yaptığımız Baltık Denizi turunda belkide birdaha asla yolumuzun düşmeyeceği Kuzey Avrupa ülkelerinin hepsini bir haftada görme fırsatı yaşadık. Her sabah gözümüzü başka şehirde açtık, her birinin farklı yemeklerini denedik. İtalyan menşeli gemimizde ise her gün üç öğün lezzet şölenine katıldık. Açık büfe sabah kalvaltılarında midemizi tıka basa doldurduk, alakart akşam yemeklerinde ise kendimizi masal dünyasında gibi hissettik.


04/07/2009 İstanbul – Hamburg – Kiel

Kazandığımız pakete sadece Kiel/Almanya’dan kalkan gemi turu dahildi. İstanbul’dan Hamburg’a THY ile business class uçtuk.

Yurt içi uçuşlarda belki çok bir fark yok ama 2-3 saatlik uçuşlarda business class’ta en azından sunulan yiyeceklerde ciddi bir fark oluyormuş. Do&Co ile yapılan anlaşmadan sonra ikram konusundaçok ciddi bir farklılık gösteren THY, o gün kahvaltıyı 2 aşamalı olarak verdi. İlk verilen tepside reçel, tereyağı, 3 çeşit peynirden oluşan peynir tabağı, dana jambon ve füme hindi eti, müsli, yoğurt ve meyva tabağı vardı. İkinci ikramda ise peynirli omlet veya tost seçenekleri sunuldu. İkimizde farklı siparişler verip her ikisinide denedik, hepsi oldukça başarılıydı.

Hamburg’a vardıktan sonra havalimanından kalkan otobüs ile Kiel’e gittik. Öğleden sonra vardığımız Kiel’de gemiye binmeden önce pasaportlarımızı görevlilere teslim ederek gemi kimlik kartlarımızı aldık. Bu kartlar hem kabin kapımızı açmak için bir anahtar hem gemi içerisinde yapacağımız ekstra harcamalar için kredi kartı hemde çeşitli ülkelere vardığımızda güvenlik görevlilere göstermek üzere pasaport yerine geçiyordu.

Gemide Avustralya’dan Arjantin’e, Güney Afrika’dan Polonya’ya çeşit çeşit insanlar vardı. İç kabinden deniz gören balkonlu suitlere kadar 12 farklı sınıfta konaklama imkanı mevcut. İç kabin veya deniz gören kabinler oda boyutlarına göre fiyat farklılığı gösteriyor. Bir nevi uçakta business class gibi bir şey.

2000 kişilik gemiye girer girmez eşyalarımızı 9170 no’lu kabinimize bırakıp restauranta çıktık. Gemide 3 öğün ücretsiz yemek veriliyor. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemekleri açık büfe isteyen istediği kadar tabağına yemeğini alıyor ve boş bulduğu bir yere oturuyor. Hiç kimse “Beyfendi neden 4. tabağınızı alıyorsunuz” diye sormuyordu. Akşam yemekleri ise alakart olarak sunuluyor ve herkes kendine ayrılmış olan masasına oturuyor. Çoktan seçmeli hazılanan günün menüsünden beğenilen yemekler sipariş ediyor, içecekler ise ekstra olarak yolcu tarafından ödeniyor. Sadece kahvaltı sırasında su, kahve çay gibi içecekler ücretsiz olarak veriliyordu.

Açık büfe yemeklerin kilo alma açısından son derece tehlikeli olduğunu bildiğimiz için daha seyahate çıkmadan birbirimize “Az yiyeceğiz, kendimizi kaptırmayacağız!” diye söz vermiştik. Verdiğimiz söze uygun bir şekilde makul bir miktarda tabaklarımızı doldurduk. Bir yandan yemeğimizi yedik, bir yandan da cam kenarında olduğumuz için gemiye yeni giriş yapan diğer yolcuları izledik.

Karnımızı doyurduktan sonra önce güverteye çıkıp 12 katlı gemimizi keşfe çıktık. Gemide eğlence amaçlı birçok salon var. Bir yerde yolcular tiyatro seyrederken, diğer tarafta casinoda kumar oynuyorlar, kimi havuzda yüzerken kimiside fitness centerda sporunu yapıyor, internet cafede memleketindeki arkadaşlarıyla görüşüyor. Küçük bir tatil köyüne benzeyen bu dev gemide insanın canı sıkılması imkansız.

Akşam yemeklerinde 2000 kişinin aynı anda yemek yemesi hem servis hemde mutfak açısından zor olduğu için saat 18:00’de ve 20:30’da olmak üzere iki oturumda yapılıyor. Gece geç saatte rahatsız etmesin diye biz 18:00 oturumunu seçtik. Her akşam farklı bir menü var, 3’er alternatifli olarak soğuk, arasıcaklar, ana yemek ve tatlı seçme şansınız bulunuyor. Yolculuğumuz boyunca akşam yemeklerimizde bizim masamız ile ilgilenen garsonlarımız Honduraslı “Bustillo Aguilera Adin” ve Endonezyalı “Mohamad Halim” ilk gece yemek seçimi konusunda kısa bir brifing verdi. Onların tavsiyelerine uyarak ikimiz farklı yiyeceklerden tatmak için hep farklı şeyler sipariş ettik. İlk gecemizde sipariş ettiğimiz beyaz şarabımızı soğuklardan dana karpaçyo ve soslu karides eşliğinde yudumladık.

Soğuklar kesinlikle doyurucu değil, sadece tadımlık. Kocaman tabaklarda sunulan oldukça küçük porsyonlar bize ilk gün biraz garip geldiysede aslında bunun gerçekten böyle olması gerektiğine inanmış olduk.

Ana yemeklerden benim terciğim soslu dana rosto, Özenç’in terciği ise ızgara somon oldu. Genel olarak yemekler çok hafif ve lezzetliydi. İtalyan başahçı Fabio Bertoil önderliğindeki ahçılar hünerlerini mükemmel bir şekilde sergilemişlerdi.

Akşam yemeği esnasında kabinlere ertesi günün programlar ve gemideki animasyonlar hakkında detaylı bilgi veren günlük gazete dağıtılıyor. Geminin kaçta limana varacağı, ne zaman demir alacağına özellikle dikkat etmek gerekiyor. Odaya gittiğimizde bizde gazeteye göz atıp ertesi güne neler yapacağımızı, hangi aktivitelere katılacağımızın programını yaptık.


05/07/2009 Kopenhag

Yemek salonunda kalabalığa kalmamak için sabah 07:00’de kalkıp erkenden kahvaltıya gittik. Ama salona gittiğimizde birçok kişinin bizim gibi düşündüğüne şahit olduk. Millet gözleri dönmüş bir şekilde tabağını dolduruyor, masasına koyuyor, dönüp tekrar sıraya girip bir tabak daha dolduruyordu. Bizde usulüne uygun bir şekilde kocaman tabaklarımızı bir kerede iyice doldurup zengin bir kahvaltı yaptık.

Sanırım ilk günün açgözlülüğü olsa gerek kendimi sosislere, jambonlara ve peynirlere adadım. Bir yandanda hem meyve tabağımı hemde ekmek tabağımı hazırladım. Özenç ise bu bir haftalık maratona temkinli başladı sadece çırpılmış yumurta ve meyva aldı.

2000 kişinin gemiyi boşaltması yaklaşık 30-40 dakika sürdüğü için odadan sırt çantalarımızı alıp hemen çıkış kapısına yöneldik. Gemide genelde yaşlı insanlar olduğu için çevik hareketler ile gemiden ilk çıkış yapan kişilerden olduk. Gemiyi tahliye ederken güvenlik görevlilerine kimlik kartı okutuluyor. Pasaportsuz, kimliksiz nihayet Danimarka topraklarındayız.

Aslında her gidilen yerde gemi tarafından organize edilen çeşitli kara turları var. Rahatına düşkün ve biraz araştırma yapmaktan aciz insanlar için düzenlenmiş gibi geldi bize. Hiç bir gittiğimiz yerde kara turuna katılmayıp, önceden yaptığımız araştırmalar ile turlarımızı kendimiz yaptık. Tabii bunda Couchsurfing’den bulduğumuz arkadaşlarında oldukça faydasını gördük. Neticede bütçe meselesi. Kimi yılda 5-6 kere tatile gider, kimi ise 1 kere gider ama purolu babalar gibi yaşar.

Küçük denizkızı heykelinin önünde arkadaşımız Aase Olsen ile buluştuk. Daha önceden benim çıkarttığım şehir turu rotasının Aase’nin rehberliğinde yaptık. Amalienborg Palace, Rosenborg Kalesi, kısa bir Nyhavn turu yaptıktan sonra bira molası için Kongens Meydanında bir cafede bira molası verdik. Danimarkanın en meşhur birası Carlsberg ve Tuborg. Her iki firmanında onlarca çeşit birası var. Gittiğim yerlerde yerel kültürü öğrenmenin en basit yolu, yerel bir arkadaş edinip onun yediği, içtiği şeyleri denemektir.

Ben seçimi Aase’ye bıraktım, koyu renk bira seviyormuş. Lezzeti Türkiye’de alışık olduğumuz Tuborg’a benzemiyordu. Biraz daha az asitli ama tok bir içimi vardı.

Atıştırmalık olarak bir Danimarka klasiği olan Smorrebrod (kanepe) söyledik. Genelde siyah emeğin üzerinde jambon, balık ezmesi, soğan yumurta, turşu, tonbalığı gibi farklı lezzetler konularak hazırlanan kanepeler. Pek doyurucu değil ama oldukça leziz.

Şehir gezimize Holmens Kilisesi, Borsa binası, Christiansborg kalesi ve son olarakta bizim İstiklal caddesine benzeyen Stroget caddesi ile devam ettik. Stroget Avrupa’nın araç girmeyen en uzun alışveriş caddesiymiş. Sağlı sollu birçok dükkan arasında dolaşırken arada hediyelik eşya aldık.

Bu cadde üzerinde bir pastane varki kesinlikle uğranılası bir yer. İllum Bager çeşit çeşit çörekler, kurabiyeler, kekler, ekmekler ve adını bilmediğim birçok çeşit hamur işi var. Bir seçim işini yine Aase’ye bıraktık, oda bir Kopenhag klasiği olan Spandauer’i tavsiye etti. Ortasında kayısılı bir kreması olan müthiş bir lezzet. Oldukça hafif ve yağı yerindeydi. İnsanın içini baymıyor, ağzımızın içinde eriyip gidiyordu.

Kopenhag’a gelipte yapılması gereken şeylerden biride sokakta sosisli satan büfelerden bir sosisli almakmış. Tulip marka en meşhuruymuş. İsterseniz ekmek arası isterseniz tabakta veriliyor. Prag’da yediğim sosisli kadar şahane olmasada kütür kütür gitti.

Öğleden sonra şehrin kuzey batısına doğru gidip Egefeld isimli sadece organik ürünler satan marketi gezdik. Sebzesinden etine, ketçapından bulaşık deterjanına reçeller, zeytinler her şeyin organik olanını bulmak mümkündü. Türkiye’de olmayan birçok ürün aldık. Keşke İstanbul’da da benzer bir dükkan olsa diye iç geçirdik. Maalesef bizde organik ürünler 3-4 çeşit kuru meyveden öteye gitmiyor.

Akşamüstü cebimizde kalan son kron ile Nyhavn’da deniz kenarında oturup bir bira daha içtik. Belki bir daha ne zaman bulara yolumuz düşer diyerek gemiye gitmek üzere limanın yolunu tuttuk.

Kopenhag’da aklımda kalan tek şey insanların bisiklet kullanması için sağlanan kolaylıklar. Araçlar kendi yollarından, yayalar kendi kaldırımlarından, bisikletliler ise kendi yollarından gidiyor. Karayolu ile kesişimlerde bisikletliler mavi renk ile boyalı kendi yollarında giderken, araçlar kesinlikle durmak zorunda. Etek giymiş yaşlı bir teyze bebeğini bisikletinin önündeki bölüme oturtturmuş yavaş yavaş yanımızdan geçerken bu teyzenin İstanbul’a gelse ne kadar zor şartlar altında yaşayacağını aklımızdan geçirdik.

Günümüzü genelde küçük atıştırmalar ile geçirdiğimiz için akşam baya acıkmıştık. Ara sıcak olarak “deniz ürünlü canneloni” (bir çeşit makarna) ve “domates çorbası” söyledik. Deniz ürünleri ile haşlandığı için çorbamız mis gibi deniz kokuyordu. Canneloni ise diri diri kalmış, midyelerin tadı tüm sosu kaplamıştı.

Ana yemek olarak “kuşkonmazlı fasulyeli risotto” ve “domatesli sarımsaklı sübye” söyledik. Risottoyu ben pek beğenmedim ama bir pilav aşığı olan Özenç çok sevdi. Sübyeyi ise tam tersine ben çok sevdim, Özenç’e ise ağır geldi. Bu arada sübye kalamara benzer bir deniz omurgalısıdır. Daha önce domatesli sote şeklinde hiç yememiştim, sarımsak ve taze fesleğen yaprakları gelin gibi süslemişti.

Odamıza çekildiğimizde günlük gazeteden ertesi günün programını inceledik. Baltık denizinin ortasında İsveç’a ait Götland adasının başkenti Visby’e 13:00’te varacakmışız, liman çok büyük olmadığı için açıkta demir atıp botlarla kıyıya çıkacakmışız.


06/07/2009 Visby

Visby’ye öğlen varacağımız için sabah kahvaltısı yapmadan spor salonuna gittik. Sabah-öğlen-akşam açık büfe yemekler olduğundan dolayı kesinlikle kilomuza dikkat etmemiz lazımdı. Yürüyüş bandı ve bir kaç kardio hareketleri ile iyice terledikten sonra artık vicdanen rahat bir şekilde geç kahvaltı için restorana gittik.

7-8 çeşit et ve sebze yemeğinden oluşan güzel bir büfe hazırlanmıştı. Ben tabağıma sadece et alarak protein yüklemesi yaptım. Etin yanında hiç makarna-pilav gibi karbonhidrat almayarak kendimi avuttum, Özenç ise sebze ağırlıklı çalıştı. İkimizde tabağımızı tıka basa doldurmadık.

Saat tam 13:00’de gemimiz Visby açıklarında demir attı. 150 kişilik botlarla kıyıya çıktık. Ortaçağ şehirlerini anımsatan bu sevimli şehirde sadece 5 saat kaldık. Bununda büyük bir kısmını Couchsurfing’den bulduğumuz Ted Wikman’ın rehberliğinde şehri dolaştık. Almedalan botanik parkında hayatımızda hiç görmediğimiz 1001 çeşit bitkiyi gördük.

Stora Torget’te (Şehir meydanı) Bolaget Restaurant’ta bira&patates kızartması molası verdik. Açık kahverengi renkteki yerel biranın tadı oldukça farklıydı. Kötü diyemem ama alışık olmadığımız bir lezzetti, sanırım filtre edilmemişti. Patates kızartması çok başarılıydı. Kalın kalın kesilmiş patatesler kesinlikle dondurulmuş patates değildi. Uzun zamandır yemediğimiz halis mulis gerçek taze patatesti.


Gemiye gitmeden önce Götland adasının spesyallerinden olan “Branda Mandlar” yani karamelize badem satan bir tezgahın önünde durduk. Hafif yağmurlu bir havada sıcak sıcak kavrulmuş bademler oldukça ilgi çekiciydi. Koyu bir kıvamda hazırlanmış şerbet sıcaklığın etkisiyle iyice karamelize oluyor, bademlerin üzerine yapışıp ballı şekerleme gibi yeniyordu.

Akşam yemeklerindeki her gün farklı kıyafet kuralı var. İlk iki gece kot pantolon t-shirtle gitmiştik. Ama bu gece resmi kıyafet giyiliyormuş. Sadece 2 gece akşam yemeğinde giymek için getirdiğim takım elbiseyi ve kravatı takmak zorunda kaldık. Bir kaç kişi sadece gömlek giysede büyük bir çoğunluk kravatının hatta papyonunu takmış, smokinini giymişti.

Bu akşamın şerefine kırmızı şarap içtik. Soğuklardan “füme kılıç balığı” ve adını hatırlayamadığım karidesli bir başlangıç tabağı sipariş ettik. Dediğim gibi kesinlikle doymalık değil, ana yemeğe başlamadan önce şarabınızı yudumlarken dişinizin kovuğu boş kalmasın diye azıcık konmuştu ama ikiside gayet hafif ve lezzetli bir iştah açıcıydı. 3 bir yanımız denizlerle çevrili olmasına rağmen maalesef deniz ürünleri kültürümüzün ne kadar zayıf olduğunu tekrar tasdik etmiş olduk. İtalyanlarda bizim gibi 3 tarafı denizlerle çevrili olduğu için deniz ürünleri konusunda oldukça başarılılar. O yüzden ana yemek olarak dana bonfile veya kuzu pirzola gibi yemekler yerine Türkiye’de sık sık karşımıza çıkmayan deniz ürünlerinden sipariş ettik.

Özenç “domatesli balıklı risotto”, bende “mantar soslu balık filetosu” söyledim. Risotto Türk mutfağındaki bildiğimiz pilav ile hiç alakası olmayan ama neticede pirinçle yapılan bir ana yemek. Genelde kremalı bir sos ile yapılıyor, isteğe göre mantar veya deniz ürünleri eklenebiliyor. Üzerine de aynı makarnadaki gibi parmesan peyniri konuyor.

Benim balık ne balığıydı bilmiyorum ama kılçıksız löp etten ibaretti. Garnitür olarak haşlanmış patates kuşkonmaz ve parmesan peyniri doldurulmuş ızgara domates vardı. Limon ve zeytinyağında bir kaç saat marine edilen balık filetosu zaten limonun etkisiyle kıvama geldiği için çok çok az pişirilmişti. Üzerindeki mantarı sosu pek balığa yakıştıramadım ama “italyan abiler böyle uygun görmüş meğer” diyip afiyetle mideye indirdim.

Akşam yemeğinin resmi kıyafet ile yapılmasının sebebi yemekten sonra kaptan ile tanışmak, kadeh kaldırmak için düzenlenen kokteylmiş. 12’ci kattaki büyük salonda ön taraflarda oturup içkilerimizi aldık. Gemideki tüm üst düzey yöneticiler olan kaptanlar (3. kaptan, 2. kaptan), ve mühendisler sırasıyla geldi. En son olarak geminin en yüksek rütbeli personeli olan baş kaptan geldi. Yolculara gemi hakkında kısa bir bilgi verip ekip arkadaşlarını tanıştırdı ve oda bir içki alarak bizlerle birlikte kadeh kaldırdı. Açıkçası heyecan verici güzel bir seremoniydi. Müzik bir yandan kulaklarımızı okşarken, şampanya kadehlerinin tokuşturma sesleri ile bulutların üstünde gibi hissettik.


07/07/2009 Stockholm

Visby’den sonra nihayet İsveç’in başkenti Stockholm’deyiz. Limana en yakın metro istasyonuna otobüs ile gidip daha sonra metro ile şehir merkezine geldik. Belediye binasını gezip eski şehir meydanı Gamla Stan’a gelince arkadaşımız Couchsurfing’den Matilda Höög ile buluştuk. Binaların dışları çok eski görünsede içlerine girince son derece modern ve şık dizayn edildiğine şahit olduk.


3 saatlik yürüyüşten sonra biraz soluklanmak için Cafe Chokladkoppen’de kahve molası verdik. Kızlar sütlü kahve içerken ben sıcak çikolata istedim. Sıcak çikolata hayatımda içtiğim en güzel sıcak çikolataydı. Çok yoğun bir kıvamı vardı, sanki gerçekten çikolatayı eritmişler gibiydi. Esas ilginç olan seramik fincanlarımızdı. Fincanların kulpu olmadığı için kahve fincanından çok çorba kasesine benziyordu.



Kahveden sonra yine metro ile Södermalm adasına geçtik. Burada bizim Eminönü’ndeki balık ekmek olayına benzer bir yiyecek var. Strömming (Ringa balığı) Baltık denizinde yaşayan sardalyaya benzer bir balık. Meydandaki sokak satıcılarında Stömming yapan birçok büfe var, Matilda’nın tavsiyesi ile biz Nystekt’de yedik. Önce galeta ununa bulanan ringa balıkları yağlı bir sacın üzerinde pişiriliyor. Daha sonra isteğe göre ekmek üzerinde (fazla ekmek olmasın diye ekmek arasında değil, ekmek üzerinde!) veya tabakta plastik çatal ile veriliyor, üzerinede biraz istediğin salatadan konuyor. Matilda’nın da dediği gibi belki İsveç’in en güzel yemeği değil ama kesinlikle denenmesi gerekli, arka sokaklara saklanmış ama damak çatlatan cinsten!

Öğleden sonra belkide bu gemi turundaki löplöp konusunda en güzel anlarımızı yaşadığımız Saluhall Gıda Çarşısı’na gittik. 1888 yılında kurulan bu çarşının Stockholm’deki tüm gurmelerin gözdesiymiş. İçinde birçok restaurant ve cafe barındıran çarşıda envai çeşit balık, deniz ürünü, sebze, et, peynir, ekmek, çikolata aklınıza ne gelirse alabileceğiniz marketler var. Tabii ki ağırlık deniz ürünlerinde. Kuzeyin buz gibi soğuk denizinde yaşayan tüm lezzetli balıklar buradaydı. Devasa yengeç bacakları, dil balığı, kalkan, ve somonun birçok çeşidini bulmak mümkün. Dana önceden buraya gelen bir arkadaşın tavsiyesi ile Lisa Elmqvist’de karides salatası yiyecektik ama bu kadar çeşidin arasına gözümüz dönmüştü ve kesinlikle bir altlık yapmamız lazımdı. Yoksa heyecan ve zevkten her an bayılabilirdik.

Dayanamayıp Melanders Fisk’in önünde kısa bir mola verdik. Altlık olarak deniz ürünleri şiş veya cevizli peynirli çiğ somon ile yapılan sushiye benzer rolllardan yiyecektik. Somon, fener balığı karides, kırmızı soğan ve sarı biber ile hazırlanan şişler her ne kadar bana daha cazip gelse de, peynirli somon rollda karar kıldık.

Hiç soğuk dondurucuya girmemiş mis gibi taze somon ile yapılan rolllar için tanımlama yapacak kelime bulamıyorum. Lezzeti, kokusu hatta etin dokusu bile çok farklıydı. Hangi işlemden geçirmişler bilemiyorum ama Türkiye’deki sushi lokantalarındaki gibi asla soğuk ve lezzetsiz bir somon değildi. İçindeki krem peynir dereotu, ceviz ve balık yumurtası ile zenginleştirilmişti.

İsveç balık kültürünün başlıca ürünü olan somon hem sıcak hem de soğuk olarak tüketiliyormuş. Sıcak olarak birçok pişirme tekniği varmış. Soğuk olarak ise 3 çeşit tüketiliyormuş. Hiç bir işlemden geçirilmemiş sadece dinlendirilmiş çiğ olarak (Raw Salmon), çiğ somonu tuz şeker ve dereotu ile bir iki gün hafifçe fermente ederek (Cured Salmon), meşe ağacının dumanının isi ile tütsülenerek (Smoked Salmon).

Gönlümüz ve gözümüz doymuş bir şekilde Lisa Elmqvist’de geldiğimizde spesiyalleri olan Fisksoppa (balık çorbası) ve Räksallad (Karides Salatası) söyledik. Safran, karides ve alabalık yumurtası ile hazırlanan kremalı balık çorbası alışılmışın dışında fazla malzeme ile hazırlanmıştı, yanında ise bir dilim kızarmış ekmek ile sunulmuştu. Kullanılan baharatlar bizim mutfağımızdan farklı olduğundan mıdır, pişirme tekniğinden midir bilinmez şimdiye kadar içtiğim balık çorbalarından hiç birine benzemiyordu. Sizde yeni lezzetlere, yerel mutfaklara açıksanız mutlaka deneyebilirsiniz.

Somon kadar karideste bol ve ucuz bir deniz ürünü olsa gerek salatamız tepeleme karides ile doluydu. Mevsim yeşillikleri, sarı biber ve en az 100 adet karides ile hazırlanan salatamızın yanında tartar sos ve yumurta vardı. Karidesler kesinlikle sade suda haşlanıp, soyulup salataya konulmamıştı. Ya haşlama suyuna tatlı bir şarap eklenmiş ya da haşlandıktan sonra güzelce marine edilmişti. Karidesleri ısırdığınızda hem kendi öz suyu hemde tatlı bir lezzeti ağzımızın içine dağılıyordu. İkimiz birden o salatayı yemeye doyamadık.

Saluhallenden çıkmadan önce acaba gemiye neler götürebiliriz diye düşünürken bir anda mis gibi ekmek kokusu alınca kendimizi Amandas Brödbod’un önünde bulduk. Acaba hangisi güzeldir filan derken görevli hanımın fırından yeni çıkarttığı ekmekten gelişi güzel aldık. Bilmem kaç tahıllı ekmeğimizin ucundan acıcık kopartıp tadına bakmayı ihmal etmedik.

Gemiye döndüğümüzde Stokholm limanından çıkarken İsveç’e veda edip Estonya’ya doğru dümen kırdık. Yemek saati ile birlikte her zamanki masamıza gidip menüden yine deniz ürünleri sipariş ettik. Fakat gün içerisinde o kadar yemiştik ki, aslında hiç ama hiç aç değildik.

O yüzden akşam yemeğinde başlangıç olarak “marine edilmiş kırmızıbiber yatağında beyaz balık kreması” ve “Amandine usulü bademli alabalık” söyledik. Şu İtalyan’lar alem adamlar. Ne olduğu belirsiz balığı bile allayıp pullayıp soğuk meze niyetine bir şekilde sunuyorlar. Menüde zaten “Beyaz balık” yazmasından şüphelenmiştim, bir balık tadı var ama dediğim gibi ne idüğü belirsizdi :)

Ana yemek olarak gelen “Alabalık” ise fena değildi. 18 yaşıma kadar İzmir’de yaşadığımdan dolayı levrek ve çupra ile büyüdüm. Dolayısıyla alabalık bizim oralarda pek tüketilmez. Anca Gaziantep’te yaşadığım 9 sene içinde arada birde olsa alabalık yemişliğim vardır ama asla ne levreğin nede çupranın yerini dolduramaz. Ama bu alabalık güzeldi. Hatta beynimdeki “alabalık dandik bir balıktır” imajı bir anda eriyiverdi. Tereyağında kızartılmış üzeride kıtır badem ile süslenmişti, haşlanmış sebzeler ile birlikte gayet hafif ve lezizdi. Alabalığın kendi özsuyu damağımı, tereyağının kokusu burnumu mest etti.


Yemekten sonra dans yarışmaları, çeşitli animasyonlar derken oldukça uzun bir günü sonunda halen güneş ışığının gitmediğine şahit olduk. Baltık denizindeki "Beyaz Geceler" diye adlandırılan bu sahneyi kaçırmayıp BALTIK HATIRASI resmi çektirdik.



Gezinin 2. kısmını okumak için tıklayın

.
.

3 yorum:

banu dedi ki...

ben de gidip bir sicak cikolata yapmadan okumayi bitiremedim bu yaziyi :)
sevgiler...

Löplöpcü dedi ki...

Afiyet ossuun

ebru dedi ki...

aman Allahim harika bir yolculuk olmus bu,ben de gimek gormek tatmak istiyorum tum bu guzellikleriiiii

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World