6 Aralık 2009 Pazar

MSC Opera ile Baltık Denizi Turu - 2



Estonya’nın başkentinde uzun zaman sonra ilk defa parıldayan güneşi gördük. Burası hem Danimarka’dan hemde İsveç’ten oldukça farklıydı. 1991’de Sovyet Rusya’sından ayrıldıktan sonra AB’ye girmeyi başarmış baltık ülkelerinden Estonya bir yandan Sovyet kültürünü taşıyordu, bir yandan da bir Avrupalıydı. Halk oldukça fakir olmasına rağmen herkez kendince bir şekilde çalışıyordu ve yüzleri gülüyordu.

Talin’i Estadvetures isimli bir turizm acentesinden aldığımız şehir turu ile gezdik. Şehir küçücük olduğu için iki saatlik tur yeterli oldu. Genç rehberimiz bir yandan bize şehirdeki tarihi yerleri gösterirken, bir yandan da talihsiz Estonya’nın başından geçenleri bir bir anlattı. Konuştukları dil Finceye çok benziyormuş, hatta milli marşları bile Finlandiya milli marşı ile aynı melodiye sahipmiş, sadece sözleri farklıymış. Tarih boyunca bir Almanlar saldırmış, bir Danimarkalılar. 20. yüzyılda Ruslara geçen ülke nihayet 1991’de bağımsızlığını kazanmış.

O kale, bu müze derken biraz susadık. Alexander Nevski kilisesinin hemen önünde bizim Eminönündeki su satan çocuklara pekte benzemeyen bir su-kola satıcısı gördük. Biraz şaşkınlık içerisinde fotoğrafını çekip suyumuzu aldık.

Öğleden sonra Couchsurfing’den tanıştığımız Urve Sinisaar ile buluştuk. Talin belediyesinde çalışan Urve, bizi turistlerin girmesine izin verilmeyen parlamento binasına soktu. Sadece 90 kişilik koltuk olan parlamento bizim TBMM yanında toplantı salonu gibi kalıyordu. Fakat Urve’nin bize yaptığı en büyük kıyak, bizi belediye binası içinde yer alan “Uzun Herman kulesine” çıkartmak oldu. Asansör olmayan ve 215 basamak ile çıktığımız kuleden tüm şehri 360 derece görme imkanımız oldu.

Öğleden sonra gemiye gitmeden önce 600 yıllık Olde Hansa Restaurant’a gittik. Ülkenin tarihini gözler önüne seren bu restauratta her şey ortaçağ zamanındaki gibiydi. Garsonlar ortaçağ kıyafetleri giymişlerdi, tuvaletlerde bile elektrik yoktu, sadece mumlar ile aydınlatılmıştı. Menüdeki yemekleri anlamaya çalışırken kendimize birer bira söyledik. Burada biralar seramik bardaklarda veriliyormuş. Anadolu’da bazı köylerde suyun seramik sürahilerde verildiğini görmüştüm ama birayı ilk defa görmüştük.



Garsonumuzdan aldığımız yardımla yemek olarak ortaya lokantanın spesyalleri olan “Koyu et çorbası” ve “Ayı ve geyik etinden yapılmış sosis tabağı” söyledik. Koyu et çorbası bildiğimiz gulaş’a benziyordu, kuşbaşı dana eti güzel bir sos ile lezzetlendirilmişti. Eti veya sosu çokta ilginç değildi ama tazecik ekmeğimizi bana güzelce yedik.


Ama sosis tabağı tek kelime ile muhteşemdi. Sosislerin kesinlikle Türkiye’deki yediğimiz sosislerle alakası yoktu. Rengi hafiften beyazdı ve biraz baharatlıydı. Çatalı batırıp, et bıçağım ile sosisi keserken içinden adeta bir lezzet şelalesi fışkırıyordu. Tabaktaki esas ilginç olan o lezzetli sosislerin yanına konulan sıradışı ama sevimli garnitürlerdi. Rengarenk tabağımız (saat yönünde) bayırturbu rendelenmiş koyu bir krema, safranla sotelenmiş ekşi lahana, kırmızı yabanmersini ile yapılan bir marmelat, tereğaylı zencefilli turp ve mürdüm eriği reçeli ile oldukça zengin görünüyordu. Yıllardır garnitür diye patates, havuç veya bezelye yediğimiz için bize çok şaşırtıcı geldi. Erik reçeli dışında herşey çok güzeldi.

Böylesine ucuz bir ülkede bu kadar lezzetli bir yemek yiyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Estonya’ya yolu düşenlere benzerlerine aldanmayıp Olde Hansa’ya gelmesini mutlaka öneririm.

Akşam yemeğinde her zamanki gibi deniz ürünleri söyledik ve her zamanki gibi yine memnun kaldık. “Deniz ürünleri salatası” çok hafif ama gerçekten çok lezzetliydi. Hani az bulunduğu için çok değerli şeyler vardır ya! onun gibi bir şey. Avokado ve kereviz sapı ile bir yatak hazırlanmış, üzerine de sadece haşlanmış iç midye ve kalamardan oluşan deniz ürünleri konmuştu. Son olarakta taze fesleğen, sarımsak ve zeytinyağı ile hazırlanan bir sos konmuştu. Fesleğen Türk mutfağında çok kullanılan bir baharat değil ama benim damak zevkime çok uyuyor. Zaten bu geziden sonra bahçemize bir saksı alıp taze fesleğen yetiştirmeye başladık.

Ana yemek olarak “sebzeli risotto” ve “ızgara somon” yedik. Risotto’nun kendisinde pek bir numara yoktu ama, garsonumuz Aguilera’nın “Efendim Risottonu’zun üzerine rendelenmiş taze parmesan peyniri arzu eder misiniz?” demesi ikimizi de koparttı. Kendinizi bir an masal dünyasında gibi hissetmemizi sağladı.


Somon Türkiye’de çokta fazla tüketilen bir balık değil, o yüzden somon kültürüm açıkçası pekte fazla yok. Öğrendiğim kadarı ile oldukça yağlı bir balık olduğu için haşlaması, buğulaması olmazmış, ızgarada pişip yağının akması gerekirmiş. Tabi yağını akıtıyım derken özsuyunuda akıtıp kurutmamak gerekir.


Bizim somonumuzdan mis gibi sızma zeytinyağı kokusu geliyordu. Üzerine çok hafif beyaz şarap ve krema ile hazırlanmış bir sos gezdirilmişti. İtalyan ahçı abiler yine bu işi alınlarının akıyla yapmış, ortaya güzel bir eser çıkartmışları.

O güne kadar kilo almayalım diye hiç tatlı siparişi vermemiştik ama italyanların milli tatlısı tiramusuya o gün hayır diyemedik. Ama sonuç tam bir hüsran oldu. Kremasında pek peynir tadı yoktu, ayrıca keki çok kuruydu. Her ne kadar kekinde hafif bir badem likörü tadı gelsede biraz kuru gibiydi. Nerde o ablamın maskarpone peyniri ile hazırladığı krema, nerde o badem likörlü kahveye batırılmış kedi dili hazırlanmış tiramisu. Ablam diye söylemiyorum, laf aramızda 30 ülke gezdim, hayatımda onun üstüne tiramisu yapanı henüz görmedim!


09/07/2009 St.Petersburg

Turumuzun son durağımız olan St.Petersburg’un bizim için ayrı bir yeri vardı. 2 sene Kazakistan’da yaşadığımız için Rus kültürüne olan özlemimiz hep içimizde kalmıştı. Rusların batıya açılan bu güzel şehrinde tur gemileri 12 saat demirliyor, bütün gün şehri gezmek için 2 alternatif var. Ya vize almadan geminin düzenlediği kara turlarına katılmak -fakat Rusya batılı ülkelerden vize istediği için 9 saatlik kara turları çok pahalı oluyor-, yada bizim gibi Türkiye’deki Rus konsolosluğundan vize alıp 11 saat kendiniz doya doya gezmek. Tabii daha önce Rusya’ya hiç gitmeyenler veya rusça bilmeyenler için bizimde seçtiğimiz alternatif biraz maceralı olabilir.

Pasaport kontrolünden geçtikten hemen sonra limandan bindiğimiz taksi ile en yakın metro durağı olan Primorskaya Metro istasyonuna gittik. Rusların metro sistemleri oldukça eski ama bir o kadar da düzenli. 1955 yılında açılan St.Petersburg metrosunu dünyanın en derin metro ağına sahipmiş, örneğin Admiralskaya istasyonu 105 metre derinliktekmiş. Bir arkadaşım “Yürüyen merdivenlerin sonunu göremiyeceksin” demişti de inanmamıştım.

1703 yılında Çar Büyük Petro tarafından Rus çarlığının Avrupaya açılan kapısı olmak amacıyla kurulan St. Petersburg, 200 yıl Rus Çarlığının başkentliğini yapmış 1914 yılında Rus İç savaşı sırasında Petrograd adını almış, 1924 yılında Sovyetler Birliği dönemi başlayınca Leningrad olmuş. Son olarak Sovyetler Birliği 1991 yılında dağılınca tekrar eski adı olan St.Petersburg adına kavuşmuş.

Buram buram tarih kokan bu şehri 12 saate sığdırmak büyük haksızlık aslında. Sabahtan kendimiz Peter&Paul kalesi, Eski Liman Fenerleri, Eski borsa binası, Donanma müzesini gezdik. Saat 10:00’da Couchsurfing’den tanıştığımız Irina Martynenko ile buluştuk. Hermitage Sarayının önünde yaklaşık 350 kişi bilet sırasında beklediği için sadece dışarıdan görüp, Ulusal müzeye gittik. Irina St.Petersburg belediyesinde çalıştığı için bize ücretsiz giriş kartı ayarladı. Daha sonrada St.Petersburg’un sembolü olan Kanlı kiliseye gittik.

Oldukça kuzeyde olmamızdan dolayı bir bakıyorsunun yağmur yağıyor, bir bakıyorsunuz güneş açıyor. Yağmurun birden bastırması ile kendimizi Coffee House’a attık. Özenç kahve içerken ben ise tarçınlı ve zencefilli sıcak şarap içtim. Her ne kadar temmuz ayında olsakta hava sıcaklığı malesef anca 18-19ºC olduğu için gayet güzel geldi.

Hava biraz açar gibi olduktan sonra St.Petersburgun en ünlü caddesi olan Nevsky Caddesinde dolaşmaya başladık. Kahvaltıyı özellikle az yaptığımız için ilk gördüğümüz Teremok Cafe’ye girip Rusların “Bliniy” denilen kreplerinden yedik. Rusların Mc Donald’sı sayılan Teremok Cafe’lere şehrin dörbir yanında rastlamak mümkün.


Bliniy’in hazırlanması gayet basit. Un, yumurta, süt ve sıvı yağ ile hazırlanan harç teflon tavada ince bir yüzey oluşturacak şekilde konuyor. Sadece bir dakika pişirildikten sonra ters çevrilip diğer yüzeyide şöyle bir pişiriliyor. İçine konulacak malzemeye göre tatlı ve tuzlu olmak üzere ikiye ayrılıyor. Tatlılar genelde meyve, fındık, ceviz ve çikolata sosu ile hazırlanıyor, tatlı niyetine yeniyor. Tuzlular ise peynirli, kıymalı, mantarlı veya ton balıklı hazırlanıyor ve yemek niyetine yeniyor. Biz mantarlı peynirli olanını seçtik. Gayet lezzetli gayet hafif. Türkiyede kreple yapılan tatlısını çok yedik ama yemek niyetine bu şekilde sunulanını daha görmedim.

Nevsky caddesindeki ikinci lezzet durağımız ise Kazakistan’dan da bildiğimiz Planeta Sushi oldu. Türkiye’de oldukça pahalı olan sushi burada da gayet uygun fiyata sunuluyor. 4 adet Philadelphia Maki, 4 adet California Maki, 4 adet Planeta maki ve 4 adet Unagi Maki’den oluşan set menüye sadece 520 ruble (12 euro) verdik. Yanında da mis gibi bir demlik yasemin çiçeği çayı. Valla Sushi’ye düşkünlüğümüz pek yoktu ama geçen sene yaptığımız o Vietnam gezisinden sonra ikimizde bir Suhsi hastası olduk. Eğer yolunuz Rusya’ya düşerse ve sizde sushi sevenlerdenseniz gözünüz kapalı Planeta Shushi’ye girebilirsiniz.

Karnımız doydu, havada açtı derken Vosstania Meydanında dolanırken kalabalık bir grup gördük. Aralarında rusça konuşuyorlar ama tiplerinde turist tipi vardı. Biraz takip edince başlarında bir rehber olduğunu gördük. Meğer tam bulunduğumuz yerden St.Petersburg’a gelen ruslar için 3 saatlik şehir turları kalkıyormuş. Oldukça komik bir fiyata biletimizi alıp bizde peşlerine takıldık. Tek dezavantajı rehber Rusça anlatıyordu. %100 anlamasak ta üç aşağı beş yukarı takip edebiliyorduk.

Bize oldukça kısa gelen 11 saatte bu güzelim şehirde malesef kanal turu yapamamıştık, Peterhoff Sarayı’nı gezememiştik, akşam ceketimizi giyip kravatımızı takıp bir operaya gidememiştik ve o muhteşem gece hayatını yaşayamamıştık. Kesinlikle bir kez daha gelmek üzere Dasvidanya (güle güle) diyip St.Peterburg’a veda ettik.

Akşam yemek faslı yine mutlu başlayıp mutlu biten cinstendi. Soğuk başlangıç olarak “Marine edilmiş ton balığı karpaçyo”, ana yemek olarak “fusulli alla norma” ve “ızgara kılıç balığı” söyledik.

Ton balığı karpaçyoyu kabaca şöyle tarif edebilirim; Ton balığı ile yapılmış, çemeni olmayan pastırma! Tuz ve şeker karışımı ile kuru olarak dinlendirilen (marine edilen) ton balıkları içindeki suyunu kaybediyor fakat bu sırada balık kendi lezzetine lezzet katıyor. Tabağa konup sunulmadan önce de hafif sirke ve zeytinyağı ile gayet güzel bir kıvama getiriliyor.

Fusulli alla Norma ise, kızartılmış patlıcan dilimlerin içine sert ricotta peyniri konularak bohça yapılıyor, üzerine de sarımsaklı domatesli sos eklenip fırınlanıyor. Bizim kırk yıllık İslim kebabının incik eti değilde ricotta peyniri ile yapılanı yani. Tek kelime ile muazzamdı. Evlerde de gayet kolay yapılabilir. Aklınıza ricotta peyniri takıldıysa hemen söyliyeyim, öyle aman aman özelliği olan bir şey değil. Eski kars gravyerini küçük rende ile incecik rendeleyin, kızarttığınız patlıcan dilimlerini çarpazlama koyup içini doldurun, birde kafadan kürdanla sabitleyin bitti gitti.

Yunanistanda balık pazarlarında sık sık gördüğümüz kılıç balığı malesef bizim ülkemizde fazla bulunmuyor. Hiç unutmam Girit’te balık marketine 85 yaşlarında bir teyze elinde bastonu ile girmişti. Gözümüzün önünde iki dilim kılıç balığı kestirip, paketlettirip gitmişti. Kılıç balığı belkide bizim lüfer gibi kaya levreği gibi lezzetli değil ama büyük balık olduğu için kılçığı yok, bonfile gibi dilim dilim kes ye. Üzerine halis sızma zeytinyağı gezdirdin mi yemede yanında yat.


10/07/2009 Denizde seyir

Bugün Rusya’dan Almanya’ya tamamen baltık denizini katettiğimiz için, bütün günümüz denizde geçti. Bir hafta sonra ilk defa uzuun uzun uyuduk. Saat 10:00 gibi kalkıp Le Vele salonunda açık büfe kahvaltımızı yaptık.

Önce tabağımızı güzelce meyvalarla doldurduk, sonra birazcıkta sosis, jambon ve peynir aldık. Yumurtaydı kahveydi derken masamıza yerleştik ve Baltık denizinin ortasında bu güzel kahvaltının zevkini çıkarttık.

Kahvaltıdan sonra biraz odada Hamburg hakkında topladığımız bilgileri okuduk ve ertesi gün için planlarımızı yaptık. Daha sonra gezi boyunca aldığımız kilolardan bir miktar kurtulmak için spor salonuna inip ter attık.

Gün içerisinde dans yarışması, bilgi yarışması, animasyon gösterileri derken akşam oldu. Son günkü akşam yemeğe kaptanın veda gecesi olduğu için yine resmi kıyafet ile katıldık. Bizde bu son günümüzün şerefine şampanya açtırdık.


Bütün bir hafta o kadar çok şey yemiştik ki o gece sadece iki şey yedik. Ara sıcak olarak “yengeçli pay”, ana yemek olarakta “ızgara jumbo karides”.


Yengeçli pay pek bir şeye benzemiyordu. Biraz fazla hamur işiydi. Jumbo karidesler ise mükemmeldi. Brüksel lahanası ve siyah risottoyla sunulan karidesler gerçekten jumboydu.


Bir yandan karidesleri yiyip bir yandan da şampanya yudumlarken bu rüyanın hiç bitmemesini istedik.


Yemekten sonra garsonumuzun daha biz sipariş etmeden getirdiği peynir tabağı ile mutluluk hormonlarımız iyiden iyiye tavan yaptı.

Esas süpriz ise yemeğin bitimine doğru ışıklar kapanıp alevli pastalar ile tüm garsonların geçit töreni yapması oldu. Bir anda arkeri marş eşliğinde salona giren garsonlardan sonra da başahçı Fabio Bertoil ve ekibi içeri girdi. Bir anda salonda sanki yılbaşı gecesi saat 24:00’deki gibi bir sinerji yaratıldı.


Yemekten sonra hüzünlü bir şekilde bir hafta boyunca bizlere hizmet eden garsonlarımız Honduraslı Bustillo Aguilera Adin ve Endonezyalı Mohamad Halim ile bir sonraki gemi turunda karşılaşmak üzere vedalaştık.


11/07/2009 Kiel – Hamburg

Hani tatil biterde evinize geri dönerken bir hüzün kaplar ya içinizi, işte o hüzün Kiel limanına girerken bir anda çöküverdi üzerimize. Bir hafta boyunca yediğimiz, içtiğimiz, krallar ve kraliçeler gibi ağırlandığımız gemiye veda etme zamanı gelmişti. Odayı temizleyen kızdan, animatörlere, tur rehberlerinden, idarecilere kadar herkezle vedalaşıp gemiden ayrıldık.

Kiel’den Hamburg havalimanında otobüs ile gidip, oradan da metro ile Hamburg şehir merkezine gittik. Couchsurfing’den tanıştığımız Finn ve Stefanie’nin evinde birgün kalacaktık. Finn ve Stefanie bir sene önce 3 aylık Güney Amerika turu yapmışlardı, özellikle bu tecrübelerini paylaşmak için onlarda kalmayı tercih etmiştim. Evlerine vardığımızda Finn daha iş yerinde olduğu için Stefanie ile biraz muhabbet edip, onun verdiği bisikletler ile şehir turu yaptık.

Şansımıza o hafta Hamburg’da Schlagermove Parade festivali vardı. Tüm şehir bir panayır alanına dönmüş, içenler, coşanlar dört bir yanda rengarenk bir tablo oluşturuyordu. Gençlerin yaş ortalaması 22-24 civarı olduğu için biz sadece seyretmekle yetindik.


Ama allahın sevdiği kullayırız ki bizimde yüzümüzü gültüren bir etkinlik vardı bu şehirde, Stuttharter Weindorf . Aslında Stuttgart’a ait olan bu festival 2 haftalığına Hamburg’daymış, oda bize denk geldi.


40-50 farklı restaurantın açtığı standlarda yöresel yemekler, sosisler, şaraplar, meyvalı punchlar sunuluyordu. Normal restaurant fiyatlarından çok daha ucuz olduğu için oldukça kalabalıktı.


Biz tercihimizi sosislerden yana kullandık. Almanya’da ve Avusturya’da çeşit çeşit sosisler mevcut, bunlarında en güzeli Bratwurst yani ızgara sosisler. Bratwurst’un da çeşitleri var; Franfurter, Nürnberger, Thüringer, Bockwurst, Weisswurst, Käsekrener...

Benim en sevdiğim Käsekrener, içinde kaşar peyniri var. Ekmek küçücük, sosis ise kocaman. Üzerine de ketçap veya mayonez gibi saçma sapan şeyler değil, tadı hardala benzeyen bayırturbu ezmesi (ingilizce: horseradish, almanca: kren) koyduk. İlk ısırdığınız 2-3 lokmada ekmeğe ulaşamıyorsunuz, sadece sosis yiyorsunuz. Sosisin dış zarı biraz sert olduğu için içindeki suyu asla akmıyor, dışı kütür kütür, içi ise sulu sulu kalıyor. Isırdığınız zaman hem sosisin içindeki etin tadını alıyorsunuz, hem o etin özsuyu ağzınızda dağılıyor. Birde o erimiş kaşar peyniri yok mu, işte o ağzınızda oluşan lezzete lezzet katıyor. Değil parmaklarınızı yemek ellerinizi kollarınızı bile yiyebilirsiniz. Bayır turpu ezmesi ise acı mı acı. Ama dilinizi değil genzinizi ve burnunuzu içten içe yakıyor. Eğer acı hardal seviyorsanız ve yolunuz Almanya’ya düşerse bayırturbu ezmesi (Kren veya Meerrettich) almadan dönmeyin.

Sosislerden sonra zaman sıra geldi şaraplara. Şarap konusunu fazla uzatmıyacağım. Zira biz içiçi değil, yiyiciyiz. Sosislerden sonra susuzluğumuzu gidermek üzere hafif tatlı bir şarap olan buz gibi birer beyaz tatlı Riesling içtik.

Son gecemizde evde Finn ve Steff ile birlikte bir sene sonrasına planladığımız Arjantin, Brezilya, Peru, Bolivya turu hakkında detaylı bilgi aldık. Kısmetse seneye yapacağımız 2 haftalık güney amerika turunun temellerini attık.


12/07/2009 Hamburg – Hannover – İstanbul

Sabah erkenden metro ile Hamburg merkez garına gittik. Dönüş biletimiz Hannover’den olduğu için trenle Hannover’e oradan da havalimanına ulaştık. Şu Almanların tren sistemine bayılıyorum. 3 tren aktarması yaptık, toplam 2 saat 15 dakika yol gittik, ve 2 dakika rötar yaşamadık. Darısı Türkiye’deki trenlerin başına.

İstanbul–Hamburg uçuşunu sabah erken saatte yaptığımız için şu Business Class’ın tadını tam alamamıştık. Hannover–İstanbul uçuşu ise öğleden sonra olduğu için bu sefer doyasıya tadını çıkarttık. Ha bu arada THY’nin dış hat uçuşlarında isterseniz ücretsiz olarak yemeğinizi kendiniz seçebiliyorsunuz. Vejeteryan, Hindu mutfağı, Deniz ürünleri, doğum günü pastası. Bunun için tek yapmanız gereken uçuştan en az 2 gün önce 4440849’u arayıp istediğiniz özel menüyü bildirmek. Bizim terciğimiz tahmin ettiğiniz üzere yine deniz ürünleri oldu.

Aynı gemideki gibi ana yemekten önce önden başlangıç tabağı geldi. Soğuk hindi füme, kısır ve patlıcan oturtmadan oluşan tabağın yanında, peynir tabağı ve salata vardı. Hem lezzet hemde sunum gerçekten çok başarılıydı. THY’yi ve Do&Co’yu tekrar tebrik ederim, bir çok havayolundan çok daha başarılılar ikram konusunda.

Ana yemeğimiz ise somon, levrek ve karidesten oluşan bir deniz ürünleri tabağıydı. Yanında garnitür olarak tereyağında çevrilmiş patetes ve birazcıkta ıspanak eşlik ediyordu. Gemide o kadar deniz ürünleri yedik, yok kılıç balığıdır, yok ton balığıdır, yok somondur, hepsini toplasan bir levrek etmezmiş onu anladık. Var mı bizim ege balığı gibisi. Kıymetini bilmek lazım memleketin balıklarının..

Esas bomba ise yine ücretsiz olarak önceden sipariş ettiğim pasta oldu. Özençin bundan haberi olmadığı için tuvalete gitme bahanesi ile kabin amirine yemekten 30 dakika sonra 2 kader şampanya eşliğinde getirmesini rica ettim. Tam uykuya dalmışken garsonumuz, pardon kabin amirimiz, getirdiği pasta ve şampanyaları bize ikram ederken Özenç’e dönüp “Evlilik yıldönümünüz kutlu olsun efendim” diyince duygulu gözlelerle bizbirimize baktık ve dudaklara küçük birer buse kondurduk.

Bir hafta içerisinde uçak, otobüs, gemi, tren gibi tüm ulaşım araçlarına binip 5 ülke gezdikten sonra nihayet İstanbul’a geldik ve bu tatlı rüya sona erdi. Gemi seyahatini genelde çok pahalı ve yaşlıların gittiği bir gezi gibi gelir ama aslında öyle değil.

Sizlere önereceğim şeylere lütfen kulak verin.

1. Hayatınızda bir kerede olsa bir gemi turuna çıkın, o kültürü yaşayın.

2. En az 6 ay öncesinden erken rezervayon yaparak %40 indirimli fiyatlardan yararlanın

3. Her akşam odanıza konan ertesi günün programını gösteren gazeteyi dikkatlice okuyun. “Ay evladım gemi kaçta kalkıyor” gibi gereksiz sorular soran yaşlı turistlerle aynı kefeye konmayın

4. Gemide asla canınız sıkılmayacaktır, sizin ilgilinizi çekecek bir aktivite illaki oluyor.

5. Gemi turlarında esas fiyatı arttıran şey gemide organize edilen kara turlarıdır. Bu turlara katılmak yerine biraz araştırma yapıp 1/3 fiyatına kendiniz gezebilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken tek şey limandan şehir merkezine nasıl gideceğinizi öğrenmek. Bundan sonrası size kalmış, ya kendiniz gezersiniz, yada yerel firmanların düzenlediği şehir turlarına katılırsınız.





4 yorum:

yurttan sesler korosu dedi ki...

süper.
ne zaman başladı bitti anlamadım.
lakin, resimler biraz az mı olmuş?
mesela bisiklet kullanan yaşlı teyzenin bir resmi olsaymış güzel olurmuş di mi?

Hilal,Sen'an ve Rena Geziyor dedi ki...

tek kelime ile mükemmel. sizi takdir ediyorum. Darısı başımıza. Biz şimdilik yurt içi idare ediyoruz...Az da olsa yurt dışıda oluyor ama Kısmetse çoğalır. :)) anlatım ve öneriler güzel. Teşekkürler..

Adsız dedi ki...

Hem bilgilendirici hem de keyifli bir yazı olmuş.Üstelik gemi turlarının erken rezervasyonla % 40 indirimli olabileceği bilgisi ziyadesiyle faydalı.Teşekkürler bu güzel yazınız için.

Löplöpcü dedi ki...

Bisiklet kullanan yaşlı teyzeyi koyacaktım ama konsept löplöp olduğu için koymadım.

Yurt dışı için uçak firmalarının ansızın yaptığı indirimleri takip edin, miller biriktirin..

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World