26 Aralık 2010 Pazar

Selanik 2010 - 1.Bölüm


Geçen sene Aşkın Baba ile sadece 2 günlüğüne gittiğimiz Selanik’in tadı tamağımızda kalmıştı. Bu seneki 23 Nisan tatili de cumaya denk geldiği için fırsat bu fırsattır diyip uzatılmış haftasonunu tekrar Atamızın doğduğu şehirde bu sefer Özenç’le birlikte üçümüz geçirdik. Dolu dolu 3 günde Ege denizinin bereketinden faydalandık.


Selanik gezimizdeki esas amacımız şehrin sokak satıcılarından en güzel restaurantlarına kadar farklı yeme-içme duraklarını keşfetmek, pazarlarında satılan malzemeleri öğrenmekti. Gidilen ülkenin gastranomi dünyasına odaklanmak üzere yapılan seyahatlere litaratürde Gurme Turizmi denir, bizde kendi aramızda “Löplöp turizmi” diyoruz. Seyahatimizde elbette tarihi mekanlar, müzeler, alışveriş noktalarını es geçmedik ama yinede lezzet odaklı etkinliklerle, turistlerin rutin hareketlerinden sıyrılıp, gündelik hayata daha fazla dahil olmaya çalıştık.


23.04.2010 1. gün
Geçen seneki gibi Metro turizm’in otobüsüyle İstanbul’dan akşam 22:00’de yola çıkıp, sabah 08:00’de Selanik’e geldik. Ve yine geçen seneki gibi Couchsurfing’den arkadaşımız Eleni’nin evinde soluğu aldık. Allah bu couchsurfing olayını keşfedenden razı olsun. Hem ücretsiz olarak bir yerde kalıyorsun, hemde yerel bir arkadaşın oluyor, lokal insanların takıldığı yerlere gidiyorsun.
 Eşyalarımızı eve bıraktıktan sonra güneşli bir bahar gününde Selanik sokaklarında dolaşmaya başladık. Aslında bizim İzmir’den pek bir farkı yok, dili dini farklı ama üç aşşa beş yukarı yedikleri de içtikleri de aynı.



Bizde de sokakta simitçi olur, onlarda da var. Peynirciler, şarküteriler bizimkilerin aynısı. Ürünler desen, onlarda aynı ama sanırım bizden daha bol çeşite sahipler. Hele Modiano Market denilen sabit pazarda biraz dolaşırsanız, aramızdaki farkı sizde daha iyi görebilirsiniz.





Zeytincilere bakıyorsun, en az 10 çeşit var. Aynı bizdeki gibi, tadı nasılmış diyip bir iki tane denemek serbest.






Kasaplarda ise durum baya farklı. Adamlarda hem dana, hem kuzu, hem domuz, hem de tavşan var. Et fiyatları bize göre oldukça ucuz. 10 euronun üzerinde pek bir etiket göremedik.

Tavşan ayıklayan amcayı görünce dayanamadık, 1-2 fotoğrafını çektik. Bizimle "İstanbul'da yok mu len tavşan" diye  dalga geçti.





Balıklara gelince bizden kesinlikle çok daha iyiler. Şimdi İstanbul’da Kadiköy’e balıkçılar çarşısına gitseniz, 8-10 çeşit balık bulursunuz. Bunlarda abartısız en az 15 çeşit var. Üstüne boy boy kalamarlar, karidesler ahtapotlar da cabası. Bunlar ucuz ama balık fiyatlarına şöyle bir karşılaştırma yaparsak, bizden biraz daha pahalılar.







Bir de bizde hiç olamayan ufak bir dükkan gördük, Ermis isimli bu ufak büfe uzaktan bakınca dondurmacı gibi görünüyor ama burası meğerse bir mezeciymiş. Haydari, rus salatası, patlıcan ezme gibi çeşit çeşit mezeler soğuk dolaba konmuş aynı dondurma gibi satılıyor. Ustam 2 top haydari, 1 top kuru cacık lütfen...



Pazarda o kadar şeyi gördükten sonra ufak ufak acıkmaya başladık. Eve dönerken geçen seneden tadı damağımda kalan Galaktoboureko’dan yemek için Nikiforou Pastanesine uğradık.

 Çeşit çeşit baklava, kadayıf yapılan bu ufak dükkanda yediğimiz şeyin ne olduğunu geçen sene anlayamamıştım. Esl, yazımda da sütlü nuruye gibi bir şey demiştim. Ama geçen sene bir gün Ankaradaki balıkçı mekanım Fevzi Hoca’da yemekten sonra ikram edilen Laz böreğini yerken, Selanik’teki Galaktoboureko’nun ne olduğunu aylar sonra anladım.


Yunanlıların Galaktoboureko’su = bizim Laz böreği. Malzemeler, dolgu maddesi bire bir aynı, sadece onlar biraz daha şerbetli yapıyorlar.

Eve döndüğümüzde Eleni sabahtan beri uğraştığı kuzu etini fırından çıkarttı, tabii bizlerde fotoğraf makinalarımızı. Bizim Eleni aslen Giritli, annesi babası orada yaşıyor. Hani İstanbul’da yaşayan Diyarbakırlılara memleketten akrabaları et gönderir ya aynı hesap, babası bizimkine Girtten 3 kilo kuzu eti göndermiş. Eh istanbul’dan da ağır misafirleri gelince kuzuyu yemek bize kısmet oldu.






Kemikli kuzu etinin üzerine yarım bardak su dökmüş, üzerini folyo ile kapatıp düşük ateşte 5 saat pişirmiş. Eti fırından çıkartmadan önce folyoyu kaldırıyor, biraz kekip serpiştirip üstten bir 10 dakika daha pişiyor, üstünü yakıyor hepsi bu.




Etlere laf söylemeye gerek yok, uzun uzun pişmesinden dolayı zaten lokum gibi olmuş. Girit’in mis gibi otlarını yiyen kuzuların tadının nasıl olmasını beklersiniz? Elbette muazzam 10 üzerinden 10.



Ama benim esas hoşuma giden olay, pişen kuzuların yağı suyuna karışmış ve Eleni bu sudan alarak patates ve domatesleri de aynı fırında pişirmiş. Kuzunun lezzeti adeta patatesin içine işlemişti. Patatesi bir ısırıyorsun içinden kuzu tadı fışkırıyor. İstanbul’da olanlar, bu lezzeti Burgazada’daki Kalpazankaya Restaurant’ta da  Pazar günleri bulabilirsiniz, bilgilerinize!



Beni tanıyanlar bilir, salatayla pek işim olmaz ama Özenç Eleni’nin hazırladığı salatanın çok güzel olduğunu israrla belirtti. Bizim bildiğimiz çoban salata, üzerinde ise “feta cheese” dedikleri keçi/koyun sütünden yapılmış beyaz peynir var. Ama esas lezzeti veren çekirdekleri alınmış yeşil zeytin ve halis sızma zeytinyağıymış. Bu iki malzeme de tahmin ettiğiniz üzere Girit’ten gelmiş.


Eğer sürekli Business Class restaurantlarda yemek yerseniz, bir süre sonra tüm yemekler size aynı görünmeye başlar. Halbuki gerçek bir yerel lezzet deneyimi için bulunduğunuz ülkenin kültürünü hissetmelisiniz. Bunu da yerel birisinin evinde kendi elleriyle hazırladığı yemek ile yaşarsınız. Ευχαριστώ πολύ Ελένη (Teşekkürler Eleni)


Gezinin 2. bölümü için lütfen tıklayın

.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Keşan

Kuzey Ege’nin her bir yeri lezzet durakları ile dolu. Tekirdağ’da Köfte ile başlayan Kuzey Ege yazılarımı Assos’da ahtapot , Babakale’da kalamar, Bozcaada’da langusta , Gelibolu’da sardalya derken, Keşan’da yine bir kırmız et ve buraya özgü bir lezzet olan “satır et”  ile sonlandırıyorum. Hep balık kalamar olmaz ya, ben kırmızı et severim diyenler! işte bu yazı sizler için.

Gelibolu’dan Keşan’a doğru giderken, Keşan’a 7 km kala yolun sol tarafında Kavaklık Et Lokantası vardır. Hem Eceabat’tan hem de Gelibolu’dan aç aç yola çıkmak olmaz gerçi ama her ne kadar tok olursanız olun, Kavalık’ın yanından geçerken lütfen buraya uğramayı ihmal etmeyin. Hem yol yorgunluğunuzu atarsınız, hemde damağınızı midenizi mutlu edersiniz.



Kavaklık Et Lokantası 30 yıllık bir lokanta, fazlasıyla salaş ama dert değil, bizim için öneli olan sadece lezzet memnuniyeti. Burada kuzu çevirme de var ama esas spesyalleri satır et.


Satır et 15 kg’lik körpe kuzulardan yapılıyormuş, ebatları siparişe göre yapılıyor, isteyene 300 gram, isteyene 1500 gram. Izgaranın hemen yanınaki tahtanın üzerinde kuzu etleri siparişe müteakip satır ile bir güzel çekiliyor. Buradaki en önemli nokta, et makinada ezilmediği için suyu içinde kalıyor. Izgaraya atmadan önce sadece biraz tuz ve kekik atılıyor, asla fazla baharata boğularak ağırlaştırılmıyor.




Et saha sonra satırın tersiyle yuvarlatılarak kocaman bir köfte gibi şekillendiriliyor ve ızgara teline yayılarak konuyor.


Kömür ateşinde pişerken boncuk boncuk etin yağı kömürün üzerine akıyor, ortalık bir anda duman olup müthiş kokular yükseliyor. Bu sırada gözünüz de, burnunuz da, kulağınız da bayram ediyor. Siz hiç mangalda pişen etin sesinden dolayı mutlu olur musunuz? Valla ben oluyorum.


İsterseniz, satır etin yanına domates biber de közletebilirsiniz. Sebzeleri hesaba ekstra yazıyorlar ama helal olsun, bu yörenin yaz domatesinin ne kadar lezzetli olduğunu söylememe gerek yok.




Yemeğinizi yemyeşil çimenlerin üzerindeki çardaklarda açık havada yiyorsunuz. İsteyene rakı, isteyene ayran! Her ikiside uyku getirten şeyler olduğu için şoföre kola.


Ama ne olursa olsun masaya mutlaka yoğurt söylemeniz lazım. Çatalla bile yenilebilen, koyun sütünden yapılan bu yoğurt adeta krema gibi. Tabii yoğurdumuz etler gelmeden önce salatalarla birlikte servis edildiğinden açlıktan mıdır nedir, doğru dürüst fotoğrafını bile çekemeden bir anda bitiveriyor.


Kaç kişi olursanız olun farketmez, satır et masaya hiç kesilmeden bütün bir parça halinde geliyor. Malzeme masaya indiğinde, koca eti iki yandan şöyle bir tutup “HARRTT” diye ısırasımız geliyor. Daha 1 dakika önce ızgaradan alınmış et hala içten içe cozurduyor. Yutkunmalar eşliğinde eti 5 eşit parçaya bölerken yağı, suyu lezzet şelalesi gibi tabağınıza akabilir, aman bir damlasını bile ziyan etmeyin, taze ekmekle sıyırın. Yanında kızarmış domates ve biber ile bu et bizi çokta aç olmamamıza rağmen resmen mest ediyor. Hani üstad Mehmet Yaşin “damak çatlatan lezzet” diyor ya, işte o cinsten.




Kuzu eti elbet biraz yağlı, ama esas lezzette oradan geliyor. Kolestrol ve yağ belki zararlı şeyler ama bu nimetlerden faydalanamadıktan sonra, 3-5 yıl daha fazla yaşamışız kime yarar?!? Mühim olan her yaşta her şeyi kararına yemek. Bakmayın, siz o kadar fotoğrafta etin kocaman olduğuna. 5 kişi 750 gramı paylaştık hepsi o kadar.


Fiyatlar gayet makul, satır et 40 TL/kg, kuzu çevirme 60 TL/kg, 35’lik rakı da 30 TL. Biz ağustos sıcağında gittiğimiz için kuzu çevirme çokta makbul olmadığından yemedik. Ama mart-nisan-mayıs aylarında sırf kuzu kuzu çevirme yemek için buraya gideriz, ilgilenenlere önemle duyurulur!


Türkiyenin lezzet rotalarının sonu yok tabii. Akdeniz, iç anadolu, trakya, güney doğu her yörenin farklı lezzetleri var. Ama bence en güzeli kuzey ege.Allah daha nicelerini nasip etsin, daha eğlencelisi daha lezzetlisi de sizlerin olsun. Bizimki işin sadece ucundan tutmak arkadaşlar, löplöp turu için yol yordam konusunda sizlere bir nebze fikir verebiliyorsak ne mutlu bize.



15 Aralık 2010 Çarşamba

3 yaşındayız

http://www.loplopculer.com/ 3 yaşında



Bifteklerimiz “Arjantin usulü” olsun
Levreklerimiz “Deniz” olsun
Salatalarımız “Organik” olsun

.

7 Aralık 2010 Salı

Gelibolu

Kuzey Ege tatiniz bitti, İstanbul’a dönüyorsunuz, Çanakkale sınırlarından ayrılmadan önce Gelibolu’ya uğramadan yola çıkmak olmaz. İllaki Gelibolu’ya girilecek ve buranın en güzel balığı olan sardalyadan, hele hele yazın mutlaka tadılacak. Limanda deniz kenarında bir çok restaurant ve lüks mekan var. Ama biz her seferinde balıkçılar çarşısınki Gelibolu Midyecisi’ne  (0.286.5669938) gideriz. Burası 4-5 masalık salaş mı şalaş bir mekan. Yan taraftan balığını al, gel buraya pişirt. Ama yazın sardalya her daim kendilerinde de mevcut. Sahibi Mehmet Bey elinde birasıyla misafirlerin masasını dolanır, hal hatır sorar, oğlu Doğukan da ızgaranın başında, sardalyayı nasıl istersen öyle pişirir.



Sardalyanın makbulü hiç temizlenmemiş şekilde pişirilmesi yerel halkın söylediği gibi “Boklu sardalya” olarak yemekmiş. İsterseniz temizletebilirsiniz, isterseniz biraz yerel gibi olayım diyip temizletmeden pişirtebilirsiniz.

Ekip kuvvetli olduğu için teker teker bütün usulleri denedik, boklu, kızartma, kılçığı alınmış, göğüs göğüse yapıştırılmış... Bir çok insan hamsi ve sardalyayı pek sevmez ama ben bayılıyorum. Buz gibi bira eşliğinde yağlı küçük sardalyaları löpür löpür götürdük.


Haziran gibi sardalya başlar ama yağsız olur, anca tavası güzel olur. Temmuz ayında biraz yağlanır ama ağustostan sonra iyice yağlanır ve ızgarası güzel olur. Izgarada da, tavasında da kafayı kopartıp kılçıkları ile birlikte pişiriliyor.


Kızartma için tarif basit, sardalyalar bolca una iyice bulanacak, derin bir tavanın içerisinde yağ iyice kızınca en fazla bir dakika kızartılacak çıkartılacak. Sonrasında bir peçete ürtülü tabağa koyun ki kızarmış balık tabağınızda beklerken yağını salıp yumuşamasın. Kızartmalar için iki tavsiyem var. İlki balığınızı biraz tuzlayıp, 1-2 dakika bekleyin ve sonra una bulayın. İkinci de kızartma esnasında münkünse balıklar yağın içerisinde yüzsün yani bol yağda kızartın.




Aylardan ağustos eylül gibiyse sardalya yağlanır, kızartmaya hiç gerek yok! Izgarada şöyle bir çevirdin mi cillop gibi oluyor. Soslama, marine etme, yağlama derdi yok. Hafiften tuzlayıp ızgaraya atıyorsun o kadar. Ama ızgaracının tecrübeli olması lazım. Küçük balık olduğu için malı kurutmaması lazım, ne zaman çevireceğini iyi bilmen lazım. Doğukan kardeşim her seferinde sardalyaların üzerini hafiften kızartır, ama içlerini kurutmadan pişirmesini iyi bilir.



Benim en sevdiğim pişirme şekli ise annemim hamsi kuşu yaptığı usuldür. Yani iki sardalyanın kılçığı komple alırsınız, göğüs göğüse yapıştırıp her iki tarafta deriler dışarda kalacak şekilde ızgara edersiniz. Beyaz eti asla ızgaraya temas etmez, balık suyunu salmaz. Yanlız balıkları dizmeden önce biraz tuzlamak lazım. Sonradan eklenen tuz balığın içine geçmediği için az gelebiliyor.

Tabak önüne gelince zaten fotoğraf çekebilirsen şanslısın, kılçıksız olduğu için leblebi gibi gidiyor, 2 dakikada tabakta sardalyadan eser kalmıyor.

Karnımızı iyice doyurduktan sonra Mehmet Bey’den tatlı istedik. Sardalya yağlanınca hakikaten yağlı olur! Malum balıktan sonra tatlı şart, Çanakkale’nin tatlısı da peynir helvası. Gelibolu’da peynir helva Zafer’den  alınırmış. Dondurma yanına pek bir yakışıyor ama ben dondurmayı özellikle Roma Dondurmacısı’ndan alırım.



Daha beş dakika evvel “artık akşam yemeği bile yiyemem herhalde” derken, Zafer’den alınan helvayla Roma’dan alınan dondurmayı, Gelibolu Midyecisi’nde afiyetle mideye indiriveriyoruz ve tüm hücrelerimiz mutluluk doluyor. Bu kadar mutlu iken anca bu resmi çekebiliyorum, o da sizler için dostlar.


Gelibolu Midyesicinde hesap oldukça ucuz. İskele kenarında ki lüks bir restaurantta bir kişi yiyeceğiniz yemeğe burada 3 kişi yersiniz. Biz sanırım 5 kişi 70 TL hesap ödedik. Birası, tatlısı dahil...


Yazın haftasonu için gittiğiniz Assos veya Bozcaada dönüşünde yola mutlaka biraz aç karnına çıkın. Gelibolu’da kendinize güzel bir sardalya ziyafeti çekin. İddia ediyorum, Gelibolu’da yediğiniz sardalya başka hiç bir yerdekine benzemez.



Küçükkuyu yazısında  bahsettiğim kalamardan o kadar etkilenmiştim ki, Gelibolu’da da yerli kalamar görünce almadan edemedim. Yerli kalamarı hemde tazesini bulmuşken kaçırmamak laızm. Hüseyin abi kalamarı temizliyor, kesiyor, sosluyor torbaya koyup buzlarla bir paket hazırlıyor. Arabada klimanız açıksa İstanbul’a kadar götürebilirsiniz. Gelibolu’dan alınan yerli kalamardan pişman olmazsınız!

Kuzey Ege yazılarının bir çoğunda deniz ürünlerinden bahsettik, Assos'ta Ahtapot yedik, Babakale'de kalamar yedik, Sivrice'de her türlü deniz ürününün dibine vurduk, Bozcaada'da ise langusta ile finali yaptık. Sıkı takipçilerimden birinden "Biraz da kırmızı et yaz, yetti artık deniz ürünleri" uyarısı geldi. Ona istinaden Keşan'da "Satır et" yazısı, geliyor.

Az sonra...  

26 Kasım 2010 Cuma

Bozcaada 3

Kuzey Ege’nin en turistik yeri kuşkusuz Bozcaada. Aslında İstanbul çevresini pek yazma taraftarı değilim. Bir anda meşhur olup fiyatları inanılmaz uçuyor. Buna da en güzel örnek Bozcaada. 2003 yılında  ve 2005 yılında  yaptığımız Bozcaada gezileriyle aşık olduğumuz bu şirin adada zamanında 30-35 TL’ye çift kişilik oda bulurken, artık pansyon sahipleri o kadar nankörleştiler ki, telefonla rezervasyon yaparken “Cumartesi günleri için tek gecelik rezervasyon yapmıyoruz” deme hakkını bile kendilerinde görüyorlar. E nasıl görmesinler, yazın İstanbul’un yarısı haftasonları Bozcaada’da sanki.


Biz her zamanki gibi ilk feribot ile adaya geçmek için sabah Geyikli iskelesine gittik ve feribot sırasına girdik. Allahtan Gestaş  Bozcaada için rezervasyon sistemine geçtiğinden, eskisi gibi sabahın köründe gelmek zorunda kalmadık.




Feribotu beklerken, adettendir, iskelenin yanındaki bakkaldan köy ekmeği alıp, lokantaya oturduk. Birer ezine peyniri, birer menemen söyledik. Burda ekmek yok mu? Vaar, ama normal beyaz ekmek var. Arka taraftaki bakkalda ise çoğu zaman köy ekmeği oluyor, dadından yinmez.




Peynir sert ve tussuz, üzerine herzamanki gibi zeytinyağını bastık. Adettendir, hoş bir tad veriyor.




Menemen ise yıkılıyor, tam bir lezzet küpü. Tereyağı ile değil, yöreye has zeytinyağı ile yapılmış. Zaten Çanakkalenin yaz domatesinin tadını hiç bir yerde bulamazsınız. Yumurta normal midir, köy yumurtası mıdır bilemiyorum ama sıyır allah sıyır ne köy ekmeği kaldı ne menemen.




Vapurun kalkmasına yakın arabalara geçtik, ve yarım saat sonra Bozcaada’dayız. Adanın hemen girişinde merkezde koca bir çınar var. Altında oturup, bir yorgunluk kahvesi içmek gerekir. Yanında likörü, suyu çikolatası hatta sigarası (fincanın solunda kahverengi) ile birlikte set menü gibi sunarlar.


Biraz pahalı gibi gelebilir ama adanın yerlisiymiş gibi oturup, koşuşturan İstanbul’lulara baka baka dinlenirsiniz.

Hafiften enerjiyi topladıktan sonra, adanın ruhuna kavuşabilmek için bir şarap tadımı yapıyoruz.





İlk durağımız Talay . Ondan bir yudum, bundan bir yudum derken hepimiz güzel olduk, artık bütün hepsinin tadı aynı gibi gelmeye başladı. Usulen 2’şer şişe alıp vedalaşıyoruz.



Sırada Corvus var. Adada uzun bir geçmişi olmayan Corvus, diğer şarapçılara göre daha yüksek kalitede bir şarap üretiyor. Şişelerinin dizaynı İtalya’da yapılmış, etiketler daha bir görsel. Buna ek olarak, fiyatlar da biraz daha yüksek. Valla bizler içici değiliz, yiyiciyiz, şaraptan pek anlamayız ama Corvusun beyaz şarapları gerçekten başarılı.




E zaten Talay'da hafiften çakır keyif olmuştuk, Corvus'ta da cilayı çekince leyla gibi olduk. Hesabı ben ödiijem filan derken burdan da 1 satınalıp şişe alıp ayrıldık.

Adını malesef veremiyeceğim ama bir pansyona yerleştikten sonra mayoları giyip soluğu Ayazma plajında aldık. Buzzzzzz gibi ege denizinde huzurlu ve mutluyuz, suyun soğukluğu bile bizi engelleyemiyor.




Biraz deniz faslından sonra, Vahitin Yeri’ne  gittik. 5 sene önce  hayatımın en güzel kalamarını yediğim Vahit’in Yeri’nde malesef bu sefer kalamar mağduru olduk. Dedim ya İstanbul’un yarısı burda diye, Vahit Abi de kaliteyi oldukça düşürmüş. Bir 5 sene önceki Vahit’te yediğimiz kalamarın resmine bakın , birde bu sene yediğimize. Vahit Abi’nin kendisini bile çağırdım, masadaki kalamarı gösterdim. Eskiden Vahit’te kalamar diyince neler hissetiğimizi, şimdi malasef neler hissettiğimizi anlattım. Ne sosu eski sosu, nede kalamarın lezzeti eski lezzet...



Girit ezmesi ise çok güzeldi. Peynir, kimyon, zeytinyağı ve sarımsakla yapılan bu mezeyi yukarda allah var, Vahit’te gördük, Vahit’te öğrendik. Ezine peyniri biraz sert olması lazım. Eğer yumuşak peynir kullanırsanız, zeytinyağını gördümü iyice dağılıyor. Şengören’in keçi peynirini tavsiye ederim.

Akşamüstü merkeze dönünce, pansyonda biraz dinlenip limanın hemen sağ tarafındaki balıkhaneye doğru koyulduk. İlk dükkandaki Mehmet Sabancı’da zaman en güzel balık vardır. Mehmet abi biraz pahalı satar, ama ödediğin paranın hakkını verir.



Akvaryumda satılmayı bekleyen canlı langustalara bakarken birbirimize bakıp bir acaba dedik.


Egenin müthiş balıkları levrek ve çupralar ise bizi daha bir cezbetmişti.


Çupraların boyutları bizi mest etmişti etmesine ama aklımızda langustalarda kalmıştı.

O gün bir çılgınlık yapıp 6 kişi için 1’er kiloluk 3 deniz çuprası ve yine 1’er kiloluk 3 langusta (böcek) aldık, ve tüm bu malzemeler için 200 TL verdik.


Akşamda tüm malzemeleri 40 TL karşılığında pişirmek üzere Hotel İskele Restaurant ile anlaştık. Sabancı Abi’nin selamını ilettik, Necdet Bey de bizi kırmadı. Malzemeleri teslim ederken ocaktaki ustaya bizzat gidip, çuprayı fileto yapmamasını, hatta yanlarına bıçakla çizik bile atmamasını önemle rica ettim. “Acelemiz yok, gece 1’e kadar burdayız, yavaş yavaş pişir” diye de iyice tembih ettim. Salata ve otlarla bir iki kadeh yuvarladıktan sonra yavaştan acıkmaya başladığımız anda çupralarımız masaya geldi.



Arkadaşlar yemek resimleri çekerken özellikle çatalı tabağın yanına koyarım ki ebatlar belli olsun. Normal bir çatal yaklaşık olarak 19-20 cm’dir ve ekranınızın yarısından çoğunu kaplar. Artık tabaktaki çupranın boyutlarını varın siz kendiniz hayal edin. Yanlarına bir çizik dahi atılmamış çupralarımız tam istediğim gibi kurumamıştı, bir damla bile özsuyu akıp gitmemişti. İkiye ayırıp yarısını Özenç’le paylaştım. Kılçıkların arasında kalan etleri kesinlikle ziyan etmedim, en küçük parçasına bile gereken ilgili gösterdim.





Diğer ekip üyelerinden Ozan ve Arda’da bu çupra karşısında adeta büyülenmişti, adeta kendinden geçmişti.


Karnını bir güzel doyuran Özenç çupranın kafasıyla bu pozu verdi.

Balık lezzetli, pişiren de işinin ehliyse fazla söze gerek yok, açık ve net söylüyorum, hayatımda yediğim en güzel çupraydı. Eline koluna sağlık Yılmaz Usta. İnşallah senin elinden bir kez daha balık yerim.



Sırada gecenin kraliçesi langusta yani halk diliyle “böcek” var. Langusta ıstakozun amcasının oğlu. Bir tek o büyük kıskaçları yok, onun dışında etiyle sütüyle ıstakozun aynısı. Genel olarak karidesin daha büyüğü. Kafa kısmında et yok, kuyruğunda ise löp et var. Ayrıca bacaklarında ve ön kollarında ince uzun etler var.Daha önce langustayı Fransa’da bir iş seyahatimde  yemiştim.



Pişirilmesi çokta zor değil, önce haşlanıyor, daha sonra da mangalın üzerinde ızgara ediliyor. Masaya ayıklayıpta getirmişler. İsterseniz bütün halde de getiriyorlarmış. Kuyruğun altındaki eti, salam gibi ince ince kesmişler. Balık etine göre biraz daha sert ama çok lezzetli bir tadı var. Kuyruk kısmındaki etler bittikten sonra, sıra kollara bacaklara geliyor. Aslında hepimizin karnı o güzelim çupralarla doymuştu, langustanın kuyruğu ile de cilayı çekmiştik.






Ama birde işin şerefiyesi var, o da bacakları ayıklamak. Günde 6-7 tane ıstakoz satan ciddi bir balık lokantasında fındık kıracağı veya özel kerpetene benzer ekipmanlar olur, ama burada malasef hiç bir şey yok, dayvanın ağalar dedik elle kolla daldık. Bir yandan ıstakoz ile boğuştuk, bir yandan şarabımızı içtik.


Nedense her seferinde Bozcaada’ya geldiğimizde akşam yemeklerini hep abartıyoruz. Açık hava bol oksijen derken saat 20:00’de oturduğumuz masadan gece yarısından evvel kalkamıyoruz. Bu aslında bir yemek değil, bir şölen, hepimiz için bir lezzet şöleniydi.


Gecenin ilerleyen vakitlerine kadar birer fırt şarabımızdan aldık, birer birer de bacakları kırarak, içindeki eti tereyağında kıl çeker gibi eti zedelemeden çıkarttık. Artık asla doymasına değil, tamamıyle keyfine yiyorduk. Etrafımızdaki tüm masalar bizden sonra gelmişti, hepsi kalktı gitti, ama biz gece 01:00 olmuş hala langustanın tadını çıkartıyorduk. Zaten masaya 3 tane langusta getirmemizle birlikte o gece lokantanın en havalı masası tartışmasız bizdik.




Finali ise dondurmalı irmik helvası ile yaptık. Tatlı faslına gelene kadar biz zaten mest olmuştuk, o yüzden tatlı nasıldı hatırlamıyorum bile. Hani ağzımız tatlansın diye balığın üzerine tatlı yenir diyip birer çatal attık. İrmik sıcaktı, dondurma güzeldi, birleşimi de bizi üzmedi.




Mezeler, içkiler, pişirme parası ve tatlı derken 200 TL’de İskele Restaurant’a verip, geceyi kişi başı aldığımız balıklarla beraber 65 TL’ye kapattık. İlk başta hesap biraz fazla gibi geldiyse de, ertesi gün ayık kafayla düşündükte, hayatımın en güzel çuprasını ve hayatımızın ilk langustasını hazırlayan Yılmaz usta ve ekibine helal olsun.


Bozcaada’ya seneyede gideceğiz, ondan sonraki sene de gideceğiz. Ama siz siz olun şu pansyoncuların egolarını tatmin etmek için bol keseden para vermeyin. 3 aylık sezonumuz var diye, temmuz-eylül arasında burunlarından kıl aldırmıyorlar. Enayilik bizde ama ne yapacan, ege sevdası işte...

Gittiğimiz ülkeler