21 Şubat 2010 Pazar

DATÇA–YAYLAKÖY–DOĞANBEY

Ne bereketli yılmış bu 2009 Allahım. Herkes gibi 3 hafta yıllık iznimiz olmasına rağmen 23 Nisan, 19 Mayıs gibi bir günlük resmi tatilleri ve bayramları hiç ziyan etmeden hepsini değerlendirdik. Yıllık iznimizin son 2 gününü ise haftasonu ile birleştirip Datça’yı keşfe çıktık. Eylül ayında İstanbul-Bodrum uçuşunu 19 TL’ye yapmak kolay kolay herkeze nasip olmaz. Pegasus’un indirimli kampanyalarından Allah razı olsun.

Aslında aklımızda sadece Datça’ya vardı ama araba ile dolaşmanın zevki bir başka olduğu için Bodrum, Kuşadası ve Marmaris’i de kapsayan kısa bir ege turu yaptık. Ben şunu bilir şunu söylerim. Akdeniz ile hiç işim olmaz, Egenin tadına doyum olmaz!


19.09.2009 Datça
Bodrum’da bir gece geçirdikten sonra sabah erkenden kalkıp Datça’ya sabah giden feribotla geçmek için limana indik. Fakat cumartesi günleri için biletler haftalar öncesinden satıldığından, gidenlerin arkasından el sallayıp, Gökova körfezini karadan dolandık. Citroen Xsara 2 ile (babam saolsun!) Milas-Yatağan üzerinden 2,5 saat sonra Marmaris’e vardık.

Marmaris’e gelmeden 5-6 km önce bir jandarma kontrol noktası var. Orayı geçtikten hemen sonra bir kaç kez methini duyduğum hemen yol kenarındaki Gökkuşağı Kokoreç’e söyle bir soluklandık. Eski bir pejo minibüse su tesisatı çeken ve mangal ızgarasını yerleştiren usta, kokoreçi benim sevdiğim gibi kömürde yapıyordu. Sabah 11:00’de kahvaltıyı kokoreç ile yapmak biraz garip oldu gerçi ama son zamanlarda yediğim en güzel kokoreç olduğunuda söylemeden edemiyeceğim.

Beyaz saçlı, mavi gözlü ustamız (malesf ismini unuttum) kokoreçi hazırlarken, “İzmir işi mi olsun, İstanbul işi mi olsun diye sordu”. Bende “İstanbul’lular ne anlar kokoreçten, tabiiki İzmir işi olsun” dedim. İstanbul’da sacda yapılan vıcık vıcık kokoreçin yağı (Şampiyon kokoreç) malesef daha sonra içtiğiniz soğuk kola veya ayranın etkisiyle donuyor ve damağınıza yapışıyor, ağzınızın içinde kötü bir lezzet bırakıyor. Hatta ve hatta sacın üzerinde pişirilen kokoreçe domates, biberde konuyor.




Marmarisli Ustam ise 2-3 santim kalınlığında kestiği kokoreçi kömürün üzerine yatırdı ve kokoreçin yağı boncuk boncuk akmaya başladı. Daha sonra satıra benzer bir bıçakla ince ince kıyıp içine sadece tuz, kekik ve kırmızı pul biber serpiştirdi. Yine kömürde güzelce ısıttığı çeyrek ekmeğin içine koyduğu kokoreç “yemede yanında yat” denilecek cinstendi.

Ben afiyetle kahvaltımı yaparken, usta biryandan da bana bir anısını anlattı. 1-2 ay önce 34 plaka bir mercedes durmuş. Arabadan inen 2 bayan kokoreç istemiş, ama İstanbul işi olsun, içine dometes koyun, hatta lütfen erimiş kaşar peyniri de koyun (Bambi büfe kaşarlı döner) demiş. Usta yaptığı işe saygısından olsa gerek, “Hadi be ordan, kokoreçin içine kaşar peyniri mi konur” diyerekten kızları dükkanından kovalamış.

Marmaris-Datça yolu senelerce virajlı ve daracık bir yol olduğu için ulaşımı oldukça zordu. Son zamanlarda Datça yolu oldukça iyi bir hale gelmiş. Gayet keyifli ve güzel manzaralı bir yolculukla 45 dakika sonra Datça’ya ulaştık.

Datçadaki ilk durağımız hemen girişinde Kızlan köyündeki eski yel değirmenleri oldu. 200 yıllık bu yel değirmenlerinden bir tanesi kaymakamlık tarafından restore edilip Restaurant olarak hizmet veriyormuş.


Değirmenlerin 500 metre arkasında ise rüzgar türbinlerini görmek bizleri baya şaşırttı. Sanırım 200 yıl önce burada rüzgar olduğunu görüp yel değirmenlerini kuran kişilere olan saygısından, rüzgar türbinlerini de yakınlarına çakmışlar!

Değirmenlerden sonraki ikinci durağımız ise Olivefarm Çiftliği oldu. Sahipleri 400 dönümlük bir arsada ekolojik sertifikalı zeytin ağaçlarından elde ettiği doğal ürünleri sunuyorlar. Zeytin, zeytinyağı ve doğal bakım ürünleri gibi seçeneklerin bulunduğu satış mağazasından bizde zeytinyağı ve sabun aldık.

Nihayet Datça’ya geldik ve ayağımızın tozu ile arabayı park edip Cumartesi günleri kurulan pazara daldık. Migros’tan sebze almak zorunda olan bizler için adete bir cennet sayılan Ege kasabalarının pazarlarını, oldum olası çok sevmişizdir. Fiyatları zaten çok komik olan sebze ve meyvaların kokusu bile bir başka geldi bizlere.






Çeşit çeşit biberler, büyük şehirlerde kolay kolay bulamayacağınız pembe domatesler, kütür kütür şeftaliler arasında kendimizden geçmeye başlayınca soluğu Zekeriya Sofrası’nda aldık.

Sade ve basit bir görüntüsü olan bu esnaf lokantasında dediklerine göre Datça’nın en leziz ev yemeklerini yiyebilirmişiz. Kuru fasulye, bamya, peynirli erişte, yaprak sarma, patlıcan kızartma, patlıcan oturtma, biber dolma, taze fasulye, mantı gibi bir çok seçenek varken hangisinden tadacağımızı şaşırdık. Eh zaten pazarda gezerken gözümüz dönmüş, 3 saattir boğazımızdan bir lokma birşey geçmemiş, “Hepsinden azar azar getirin” dedik.




Yaprak sarma tam olarak bizim damak zevkimize hitap ediyordu. Yaprak güzelce pişmiş, ama pirinçle halen tıkır tıkırdı dişe geliyordu. Dolmalar pişerken tencerenin içine konan limon dilimlerinin lezzeti dolmaların içine işlemişti.

Taze fasulye ise bence en lezzetli yemekti. Fasulyesinin ince ince kesilmesinden dolayı çok fazla pişirmeye gerek kalmazmış. Böylece soğanı, domatesi de çok ölmezmiş.

Patlıcan oturtmada oldukça lezzetliydi. Özenç patlıcan sevmediği için bizim evde pek patlıcan pişmez, o yüzden bende anca böyle dışarılarda lokanta köşelerinde patlıcan yiyorum.

Son olarak gelen peynirli böreğin pek bir numarası yoktu. Belkide biz doymuştuk, ondan dolayı fazla cazip gelmedi. Ama onuda ziyan etmedik, parmak arası terlik giymiş, beyaz uzun saçlı abinin getirdiği mis gibi tavşan kanı çaylarımız ile bir güzel bitiriverdik.

Tüm yediklerimiz için 14 TL hesap ödeyip, sıcak soğuk, tüm yemekleri ve hatta pilavı bile zeytinyağı ile yapan teyzelere teşekkür edip ayrıldık. Datça’ya yolunuz düşerse bir öğlen mutlaka burada yemek yiyin. Babannelerimizin, annanelerimizin yaptığı lezzetli ev yemeklerin lezzetini tekrar hatırlayacaksınız.

Yemekten sonra Emniyet binasının tam karşısındaki Canbey işhanındaki Osman Ballı’dan Datça’nın meşhur kekik balından ve bademinden aldık. Bademin çeşit çeşit cinsi varmış. En makbul olanı “Nurlu Bademmiş”. Kilosu 40 TL gerçi ama, buralara kadar gelmişken eşe dosta da almadan edemedik.

Ovabükü’ne gitmeden önce son durağımız Eski Datça oldu. Sanat atölyeleriyle, incir ağaçlarla, taş kaplamalı daracık sokaklarıyla, Datça aşığı Can Yücel’in eviyle bir tiyatro dekorunu anımsatan tipik köy burası. 50 yıldır kimseciklerin uğramadığı eski Datça, kalabalıkve yoğun bir hayattan kaçan insanların sığındığı bir liman haline gelmiş.

“Damat tatlısı bulunur” yazısını görünce Antik Cafe’ye giriverdik. İnce açılmış hamurların içine dövülmüş badem konulup fırınlandıktan sonra üzerine şerbet dökülüyormuş. Şu bereketli ülkemde her şey yöresine göre yapılıyor. Tatlının içine Antep’te antep fıstığı, Trabzon’da fındık, Datça’da da badem konuluyor. Asma dalları ile kaplı o güzelim bahçede, derin bir sessizliğin hakim olduğu Eski Datçada Damat Tatlısı ile kendimizden geçtik.

Akşam üstü vardığımız Ovabükü’nde Günay Pansiyon’a yerleştik. Mesudiye köyünde 5-6 odalı küçük ve şirin bir pansyon burası. Ali & Filiz Günay çiftinin işlettikleri pansiyonda garson, temizlikçi, resepsiyon gibi gereksiz kişiler yok, her işi kendileri kapıyorlar.. Canın buz gibi bir bira mı istiyor, açıyorsun buzdolabını kendin alıyorsun, içiyorsun, sonra da Ali Abi’ye söylüyorsun “Ben bir bira içtim abi, yaz hesaba” diye... Eğer sizde bizim gibi lüks düşkünü değilseniz, çok gezen ve aile ortamında yaşamaktan hoşlananlardansanız Datça’da Günay Pansiyon’u şiddetle öneririm.

Akşam çokta aç olmamamıza rağmen Mesudiye’nin en iyi kalamar dolmasını yapan Ortam Restaurant’a gittik. Sahiplerinden Süleyman Abi ızgaranın başına geçmiş, balıkları, kalamarları, domatesleri pişirirken bir yandan da birasını yudumluyordu.

Nasıl yapıyor acaba diyerek fotoğraf makinamla yamacına girip muhabbete başladık. Rodos’ta bir kalamar dolma yedim şöyleydi, böyleydi diye muhabbeti açtım. Maksat belli, yaptığı işin sırlarını öğrenmek.

Buz dolabında 1-2 gün dinlendirilen kalamarın içine karides, eski kaşar ve beyaz peynir konuluyormuş.

Görüntü olarak güzel olmasına ama iç malzemesi oldukça az geldi, bu konuda biraz cimri davranılmış. Kalamarın da kendisi marine edilmediği için olsa gerek pek bir yavan geldi. Açıkçası görüntü vardı ama ses yoktu. Bozburun Söğüt’te Aşkın Pansiyonda yediğim Kalamar dolmanın üstüne kalamar dolma yiyemedim.


20.09.2009 Datça
Sabah kalktığımızda mükellef bir köy kahvaltısı hazırlanmıştı. Bizden başka pansiyonda kalanlardan kimsecikler daha uyanmadığı için, rahat rahat yayıla yayıla bu güzel kahvaltının tadını çıkarttık.

Köy kahvaltısı dedikleri bu olsa gerek. Peynirli yumurta, ev yapımı reçel, bal, beyaz peynir, mis gibi kokan domates, salatalık, şeftali, kocaman çekirdeksiz beyaz üzüm, ekşi mayadan yapılan köy ekmeği ve buram buram kokan saf sızma zeytinyağı.

Bu pans,yona gelmenizin en büyük sebeplerinden biride sabah sessizliğinde, bahçede yapacağınız bu “göz yaşartıcı” kahvaltı olabilir. Göz yaşartıcı demişken, beni yakından tanıyan yeme-içme-gezme arkadaşlarım bilir. Dışarıda bir yerde yemek yediğimizde ortam çok güzelse, önüme gelen yemekten çok büyük zevk alırsam bir anda kendimi masal dünyasında gibi hissederim ve gözlerim yaşarır. Nedense bu da insanların hoşuna gider, hemen fotoğraf çekme yarışına girerler.

Kahvaltıdan sonra antik Knidos’u görmek için Palamutbükü’nü ve Yazıköy’ü geçip yarımadanın sonuna kadar gittik. Hiç bir tesisi olmayan bakir koylardan birinde arabayı kenara çekip denize girdik. Rodos, Kos ve hatta Girit’e kadar gidipte, ülkemizin cennet köşesi olan Datça yarımadasına neden daha önce gelmedik diye kendi kendimize hayıflandık.

Geri dönüşte berrak suya ve güzel bir tesise sahip olan Kargı koyuna gittik. Su sıcaklığınında yüksek olması sebebiyle şnorkel-maske ile bir saat denizin altındaki güzellikleri keşfettik. Denizden çıktıktan sonra yarımadanın en önemli lezzet duraklarından biri olan Yeşim Bar’da limonata içtik.

Bir bar limonatası ile meşhur olur mu demeyin, oluyormuş. Izgara, pide ve her türlü soğuk sıcak içeceğin bulunduğu kafenin bahçesinde ister çimenlerin üzerinde minderlerde isterseniz masalarda oturabiliyorsunuz.

Ben gelene kadar Özenç çoktan limonatasını almış yavaş yavaş yudumluyordu. Sanki yüksek alkollü bir içki içiyormuşcasına kendinden geçmişti. “Hayatımda içtiğim en güzel limonata” diyince ben de bir tadına baktım. Gerçekten inanılmaz güzel bir lezzetti. Hemen bende bir limonata siparişi verip, nasıl hazırlanıyor diye barın başına geçtim.

Limonlar özenle yıkandıktan sonra makinada bir güzel sıkılıyor ve metal şeykır’ın (shaker) içine konuyor. Sıkılan limonun kabukları ince ince kesilip su, buz ve şekerle birlikte şeykırın içine atılıyor. Limonataya esas lezzet veren şey ise daha olmamış yeşil kabuklu klementin mandalinasıymış. Bodrum mandalinası olarakta bilinen bu mandalinada yıkandıktan sonra sıkılmadan kabukları ile birlikte ince ince kesilip şeykırın içine atılıyor.

Malzemelerin hepsi 1-2 dakika güzelçe karıştırıldıktan sonra ayaklı uzun bardaklara konulup ikram ediliyor. Eskiden babannemde kendi elleri ile limonata yapardı, ama şimdilerde malesef evde hazır limonata alıyoruz. Ama artık bunu gördükten sonra Uludağ limonata almaya son!

Akşamüstü güneş batmadan önce uzuuun yıllardır methini duyduğum ama Datça’ya bir türlü gelemediğim için o lezzetli yemeklerinden yiyemedğim Fevzi’nin Yeri’ne uğradık. Fevzi Abi yıllar önce İzmir’de oto sanayinde çalışırken borcunu ödemeyen müşterisinin peşinden parasını almak için Datça’ya gelmiş. Parasını almak biraz uzun sürdüğü için geçimini sağlamak için ufak bir balıkçı dükkanı açmış. Açış o açış..

Fevzi Çıkıkçı içeride yemekleri yaparken, eşi Semra Hanım’da garsonluk yapıyor. Deniz kenarına çok yakın bir yerde nar ağaçlarının arasına atılan mavi tahta sandalyeler lüksten son derece uzak, ama çok sıcak bir atmosfes yaratmıştı.

Bu gibi yerlerde balık yemek yerine kendi özel spesyallerinden yemeği tercih ederim. Köpekbalığı yüzgeci çorbası, koponosti peyniri, istifno otu gibi sıradan balıkçılarda bulunmayan lezzetler dururken, levrek çupra yemeye hiç niyetim yoktu.

Aslında çorba içesimiz gerçekten yoktu ama Semra Hanım bugüne özel “Köpekbalığı yüzgeci çorbası” ve ayrıca “Balık çorbası” var diyince, şu çorbaların tadına bakmadan edemedik. yarımşar çorba söyledik. Çorbaların görüntü olarak birbirinden hiç bir farklı yoktu fakat inanırmısınız köpekbalıklı olan daha bir güzeldi. Bunun sebebi ise köpekbalığının yüzgeçleri ve kıkırdakları haşlanan suyun içinde çözülerek esas lezzeti vermesiymiş.

Çorbadan sonra Egenin o güzelim otlarından ve koponosti peynirinden aldık. Popi, arap saçı, istifno otları çok az buharda pişirilerek tabaklara konulmuştu bizede üzerine sadece limon ve zeytinyağı eklemek düştü. Otlar oldukça diri ve tazecikti çok lezzetliydi, enginar ise pek başarılı değildi.

Koponosti peynirinin ise kendine has değişik bir kokusu vardı. Otların yanında güzel bir uyum sağlıyordu. Buz gibi beyaz şarabımızı yudumlarken bir yandan güneşi batırdık, bir yandan da beynimizdeki mutluluk hormonlarının seviyesinin arttığını hissettik.

Fevzinin yerinde insanı baştan çıkartan lezzetler bunlarla sınırlı değil. Ara sıcak olarak sardalya sarma ve ahtapot ızgara istedik. Ayıklanmış sardalyalar iç pilav ile birlikte yaprağa sarılıp etli yaprak sarma gibi tencerede pişirilmişti. Kabuğu ayıklanmış limon dilimleri ile birlikte pişen sarmalar sıcak sıcak sunuldu. Bildiğin yaprak sarma diyip geçmemek lazım. Antep’te nasıl biber salçalı, kuzu etli dolma yapılıyorsa, Datça’nın dolması ise zeytinyağlı ve sardalyalı yapılmştı :)

Ahtapot ızgara güzeldi hoştu ama hem ızgara değildi hemde küçücüktü. Rodos’ta Sea Star Taverna’da yediğimiz o muhteşem ahtapot ızgara ile hiç alakası yoktu. Kırmızı şarap ile güveçte uzun süre pişmiş ahtapot yumuşacık olmuştu. Aslında lezzet olarakta fena değildi ama ahtapotun bacakları teker teker kesilip porsyonlara ayrılmış herhalde, önümüze sadece bir bacak geldi, oda ne gözümüzü doyurdu, ne de dişimizin kovuğuna girdi.

Fevzi’de yediğimiz yemeklerden genel olarak son derece zevk aldık. Ama özellikle uyarmak istiyorum ki hem porsiyonlar çok küçük hem de biraz pahalı. Sadece bir bacak ahtapota 12 TL yazan Fevzi Abi, sanırım yeni taşındığı dükkanın parasını çıkartmaya çalışıyor! Bir şişe şarap ile birlikte yediklerimize 63 TL verdik.


21.09.2009 Datça – Yaylaköy
Sabah erkenden kalkıp kahvaltı bile yapmadan yollara çıktık. Üstad Mehmet Yaşin’in senelerdir “Marmaris’ten arabayla geri dönerken mutlaka uğrayın” dediği Çınar Restaurant’ta sabah kahvaltımızı yaptık.

Çınar Restaurant’a gitmek için Gökova’ya gelmeden önce Sedir adası sapağından girin, 7-8 km sonra karşınıza çıkacaktır. Ormanın ortasında ağaçların altında, ortalıkta kazların, tavukların dolandığı bir yer burası. En az 50 masa var ve garsonlar vızır vızır koşturuyorlar. Elerinde de sipariş alırken elektronik olarak bilgileri girdiği cihazlar var.

İki kişilik kahvaltı siparişi verip hemen fırının yanına gittim. Fırıncı kendi elleri ile hazırladığı çeşit çeşit ekmekleri koca bir tepsiye dizip odun fırınında pişiriyordu. Kepek ekmeği, mısır ekmeği, acı biberli ekmek, zeytinyağlı ekmek, sade ekmek ne ararsan var. Fırından yeni çıkan sıcacık ekmekler bir anda garsonlar tarafından toplanıp masalara sıcak sıcak servis ediliyor.

Kahvaltıda ise yok yok. Mis gibi kokulu salatalık, domates, zeytin, peket balı, tereyağı, beyaz peynir, kaşar peyniri, lor peyniri, ceviz, gözleme ve çeşi çeşit ev yapımı reçeller. Gözleme hariç hepsi birbirinden güzeldi. Gözlemenin içindeki peynir biraz kuru ve ekşi olduğu için pek hoşumuza gitmedi. Ama onun dışında hiç sanayi üretimi bir şey yoktu ve şey tam anlamı ile köy kahvaltısı konseptine uyuyordu.

Hele o devamlı masamıza gelen sıcacık ekmekler yok muydu, hani o tereyağını içine sürer sürmez eriyen küçüçük lezzetli ekmekler. 7-8 tane yedim, dünyaya bakış açım değişti. Bu mükellef köy kahvaltısının bedeli iki kişi için 28 TL. Bir gün önce Günay Pansiyonda yediğim kahvaltı kadar haz vermesede, kesinlikle başarılı bir mekan.

Milas ve Bafa üzerinden dolanaraktan Kuşadası’na gittik. Kuşadası-Davutlar’da Özenç’lerin yazlığı olduğu için o civardaki lezzet noktalarından sevili kayınpederim sorumlu. O da en az benim kadar yemeği sevdiği için kendisine bu konuda sonuna kadar güvenirim.

Kayınpederin önerisiyle Kuşadasın’a Söke tarafından gelirken Yaylaköy mevkiindeki gözleme ve bazlamanın kralını yapan Özen Teyze’nin (0.256.6681099) yerine gittik. Sabah yediğimiz o kötü gözlemeden sonra içimizde kalmıştı.

Özen teyze kendi elleri ile açtığı hamurun içine o gün bahçesinde çıkan ne ot varsa, biraz peynirle karıştırıp koydu. Daha sonra gözlemeyi katlayıp oklavasıyla bir güzel odun ateşi üzerindeki sacın üstüne serdi. Bir tarafı piştikten sonra ters düz edip, pişen kısmı kurumasın diye zeytinyağı ile iyice yağladı.
Daha sonra öbür tarafıda pişince nihayet gözlemelerimiz masamıza geldi. Mis gibi zeytinyağı kokan gözlememiz içindeki otların kendine has aromasıyla hepimizi bir anda mest etti. Yine odun ateşinde demlenen çay ile birlikte afiyetle löplöp götürdük.

Gözlemeyi herkes yapar ama bence Özen Teyzenin yaptığı gözlemede iki önemli özellik var ki bence gözlemeyi gözleme yapan budur. Biri odun ateşi üzerinde pişmesi, diğeri de elde açma hamur ile yapılması. İşte bu iki özellikten dolayı Özen Teyzenin o muhteşem gözlemesi Michelin yıldızlı restaurantların menüsüne bile girebilir. Ama el emeği göz nuru o gözlemeye halen 5 TL almayı uygun gören Özen Teyze fiyatlarını düzenlemesi lazım. Kolay bulunamayan bu lezzeti tatmak için yolunuz Söke'den geçerken, direksiyonunuzu kırın ve Yaylaköy'de bu leziz gözlemelerden yiyin.

Akşam yemeğinde ise tekrar Yaylaköy’e gittik. 4 gündür deniz ürünleri ile yatıp deniz ürünleri ile kalktığımız için canımız kırmızı et çekti. “Aman fazla yemeyin, kolestrol yükselmesin” zırvalıklarını es geçip, küçük bir kaçamak yaptık. Kasap Osmanın Yeri (0.256.6681188) kırmızı et düşkünleri için kesinlike doğru bir yer. Meze veya arasıcak gibi gereksiz şeylerden uzak durup, restaurantın spesyali olan “Kuzu Tandır” sipariş ettik.

Acaba kuzuyu nasıl ayıklıyor diye bakmak için hemen ustanın yanına gittim. Ustanın “Yiğenim bu but yeter mi” diye çıkartıp gösterdiği et, parmakları yedirtecek cinstendi. Her ne kadar but tarafı löp et olsada usta, ayıkladığı butun yanına biraz da kuzunun yağlı tarafından da koymayı ihmal etmedi.

Usta etlerin gramajını tartıp metal bir tabağa etleri koydu. Garsonda metal tabağı alıp, küçük bir kömürlü servis mangalının üzerine koyup masaya getirdi. Alttan kömür ateşinin yanmasının sebebi, yemeğin soğumaması ve kuzunun yağları donup damağınıza yapışmamasıymış. Üzerine biraz kekik, birazda kırmızı pul biber serpiştirip tabağımı yemeye hazır hale getirdim.

5-6 saat boyunca yavaş yavaş pişen kuzu etleri, insanın dişlerini kullanmasına pek gerek duymadığı, dili ve damağı arasında kolaylıkla ezebildiği lokumdanda öte, adeta pamuk helva kıvamındaydı. Her ne kadar kırmızı et sağlıklı değil deselerde ben onu bunu bilmem arkadaş, kuzuyu gördüm mü, dalar giderim.

Bir kilo eti 4 kişi kısa sürede midelere indirdikten sonra, sıra kayınpederimin tavsiyesi ile kuzu kelleye geldi. Aynı tandır gibi fırında uzun süre pişen kuzu kelleler ayıklanmış bir şekilde masamıza geldi. Özenç kuzu kelleden pek haz etmediği için o güzelim dil, yanak beyin 3 kişiye kaldı. Tamam beynin veya dilin belki kendine has değişik bir tadı var, ama yanak eti neden yenmez kardeşim? Hem yağsız, hem lif olmadığı için yumuşacık. Değil kuzunun yanağı, çupranın yanağını bile yerim arkadaş.

Kasap Osman’daki yediğimiz et muhteşemdi. İstanbul veya İzmir gibi büyük şehirlerde de belki buna benzer et yiyebilirsiniz ama hiç bir yerde bir kilo eti, yarım kilo kelleyi, salata ve 35’lik rakıyı 80 TL’ye yiyemezsiniz. Siz siz olun Kasap Osman’da bir tandır yemeden Yaylaköy-Kuşadası’ndan ayrılmayın.


22.09.2009 Doğanbey
Kısa Ege turumuzun bu son gününde Kuşadası’nın 30 km güneyinde yer alan Dilek Yarımadası Büyük Menderes deltası milli parkını gezdik. Bana Şirince’yi anımsatan Doğanbey köyündeki eski rum evleri, son zamanlarda restore edilip zenginler tarafından alınmaya başlanmış. Eski rum ilkokulu ise Büyük Menderes Deltasındaki binlerce canlının tanıtıldığı müze eve dönüştürülmüş. Ülkemizde bu kadar güzel bir milli park olduğunu hemde İzmir’e bu kadar yakın olduğunu hiç bilmiyordum. Yüzlerce çeşit kuş ve diğer yırtıcı hayvan cinsleri ile gerçekten insanı etkileyici bir yerdi.

Tabi Sisam adasına sadece 2 km uzaklıktaki Doğanbey’e gelmemizin tek amacı, börtü böcek görmek değildi. (Sandaletli seyyah bu cümle senin içindi). Buraya kadar gelmişken Karina Balık’a (0.256.5376212) uğramadan edemedik. Aslında yıllardır Söke’de oturan Özenç’in kuzeni Gürsoy Abi’nin bahsettiği Karina Balık’a o kadar çok gitmek istiyordum ki milli parkı bahane edip cümle aile balık yemeye geldik desem yalan olmaz.

Dilek yarımadasının sonunda daha ilerisine gitmenin yasak olduğu jandarma karakolunun hemen yanında yer alan Karina Balık’ta derme çatma bir ızgarda sadece levrek ve çupra vardı. Önden çorba alalım, altlık barbun kızarttıralım demeden, 600 gramlık koca çupralardan gözümüzü ayıramadık, hemen sipariş ettik.

Çupramı ayıkladıktan sonra her ne kadar Özenç bu konuda bana kızsada zeytinyağını ve limonu basıp bir güzel afiyetle yedim. Bir kere kesinlikle 350 gramlık dandik çiftlik çupraları ile alakası yoktu. Usta öyle güzel pişirmişti ki kesinlikle balığı kurutmamış, özsuyu akıtmamıştı. Buz gibi bira eşliğinde kömürde ateşinde pişen çupralarımız havasından mıdır suyundan mıdır bilmiyorum ama hayatımda yediğim en güzel çupraydı.

2009 yılının deniz sezonunu bu kısa Ege kaçamağı ile bitirdik. Havalimanına gidip İstanbul’a doğru uçağımız havalandığında son kez Ege denizine bakıp, en kısa zamanda geri dönmek üzere veda ettik. Bir elimde defne, bir elimde sevdan, kalbim Egede kaldı....

Normalde yazılarımın sonunda yöre ile ilgili 5 şey yazarım ama bu sefer tek bir şey yazacağım.
· Lütfen Ege’ye gelin, bu güzellikleri görün, ama kendi memleketinizde kalın, oralara yerleşmeyin!

6 yorum:

hirondelle dedi ki...

datça denilince aklıma nedense damat tatlısı ve nurlu badem geliyor.

ssbb dedi ki...

afiyet olsun

Cosmicook dedi ki...

Çok yaşayın e mi :) Güzel ortam + güzel yemek oldu mu sevinçten gözü dolana başka diyecek sözüm olamaz :)

Bu arada Ege ile ilgili olarak söylediğiniz "gelin, görün ama yerleşmeyin, evinize dönün" sözüne aynen katılıyorum.

Mehmet GULBERK dedi ki...

Öncelikle eşim ile birlikte seyahate çıkmadan önce internette araştırma yaparken sürekli sizin blogunuza rastlamak ve bize yeme içme gezme yerleri hakkında iyi bir rehber olduğunuz için teşekkür ederiz. Datça yazısında bal ve badem karışımı bir lezzeti tatmanızı öneririm. Yolunuz düşerse... http://gezyeyapye.blogspot.com/

Dilek Sarıtoprak dedi ki...

sevgili löplöpçüler tesadüfen duydum ama bloğunuza ve yaşam tarzınıza hayran kaldım.yüreğinize sağlık.Ben Datçalıyım ama sizin kadar yaşayabilmedim doğrusu memleketimi.Fevzi Ustanın ev sahibi olarakta yemeklerden çıkaracak kadar yüksek olmadığını söyleyebilirim.Daha önce ailemin işlettiği restorantı çok şirin bir hale getirdiği için de ona teşekkür ediyorum.Saygılarımla Dilek Sarıtoprak

Serdar Gamsiz dedi ki...

Datça denilince zekeriya sofrasında kuzu incik yemekten başka aklıma birşey gelmiyor :D

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World