29 Temmuz 2010 Perşembe

Spagetti Frutti Di Mare – Deniz Ürünleri Soslu Spagetti


Bizim bu Löplöpçüler’in  konsepti esas olarak kendi yaptığımız gezileri anlatmamızdır, gezilerimizin konsepti de yeme içme ve yerel lezzetler üzerinedir. Bir “gezme gurusu” olan Özlem Yücel’in kendi blogu Özlem Pansiyon’da belirttiği gibi yemek için geziyoruz, anılarımızı da genelde yemek ekseninde anlatıyoruz. Yoksa öyle şu lokantaya gittik hemen yazalım gibi bir olayımız yok. Bu sefer bir istisna yapıyoruz ve evde hazırladığımız bir yemeği anlatıyoruz, tabi yaptığımız gezilerden esinlenerek...

Genelde bizim Türk mutfağında makarna ana yemek olarak değil de doyurucu bir yardımıcı yemek olarak kabul görmüştür. Bir çoğumuzun evinde eskiden beri ya peynirli makarna ya da kıymalı makarna pişer, yardımcı yemek statüsünden asla bir basamak yukarıya çıkamaz. Alfredo soslu fettuchine dedin mi kaç kişi anlar Allah aşkına? Zamanla ve yaşım ilerledikçe annemin usul kıymalı makarnaya önce bol rendelenmiş domates koydum daha sonra kekik koydum daha sonra hafif üzüm sirkesi ekledim, küp şeker ekledim... Seneler sonra bizim “40 yıllık kıymalı makarna” oldu size “Spagetti Bolonez”

O kadar geziyoruz, yiyoruz, içiyoruz, hiç mi yerel mutfaklardan bir şeyler öğrenmiyoruz? Hiç mi mutfak kültürümüze bir şeyler katmıyoruz? Tabii ki evet. 2008 Girit gezisinde Three Brothers’da  ağzımızın suyunu aktıran, 2009 Hırvatistan gezisinde Mola Podloza’da  lezzetinden mest olduğumuz Spagetti Frutti di Mare’ler, bizim evdeki mutfakta tabiri caiz ise yeni bir çağ açtırdı.

Frutti di Mare italyanca “Deniz ürünü” demek. Genel olarak pek de evlerimizde yapılan bir sos değildir. Buyurun size Hırvatistan turundaki arkadaşların da (Özgür, Aşkın Baba, Özenç, Ben) katılımı ile, Deniz ürünleri Soslu Spagetti veya Ayhan Sicimoğlu usulü yayvan bir telaffuz ile “Spagetti Frutti Di Maaare”.

Malzemeler:
Sos için:
• Soğan
• Sarımsak
• Deniz tuzu
• Domates
• Beyaz şarap
• Balık suyu
• Kabuklu kum midyesi (Vongole)
• İç midye
• Çupra filetosu
• Jumbo karides
• Çimçim karides
• Ahtapot
• Kırmızı pul biber
• Yemeklik krema
• Taze fesleğen yaprağı

Balık Suyu için:
• Soğan
• Patates
• Havuç
• Defne yaprağı
• Çupra kafası ve omurgası
• Tane karabiber
• Deniz tuzu

Deniz ürünlü soslu Spagetti’nin yapımı pek de kolay değil. Kaliteli ve çeşitli deniz ürünleri ister. Biraz emek ister, biraz özen ister, biraz da sabır ister. Ne kadar güzel malzeme kullanırsan kullan öyle musluktan akan suyu veya kapalı şişe su koyarsan olmaz, illaki balık suyu olacak. Balık suyu da nedir dediğinizi duyar gibiyim. Tavuk suyuyla pilav yapılır ya işte onun balıklı olan versiyonu.

Son 4-5 yıldır bizim eve asla knorr bülyon girmez. Kendi et suyumuzu, kendi tavuk suyumuzu kendimiz yaparız. Üstad Arman Kırım’ın Kemik, et suyu, konsome  başlıklı yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Eminim sizde artık kimyasal tablet kullanmaya son vereceksiniz.


Balık suyu için gerekli patates, havuç, soğan, defne yaprağı, balık kafası, omurgası ve tane kara biberler 1-2 litre tuzlu suda kaynatılıyor, altı kısılıp yarım saat bekleniyor. Sebzelerin lezzeti, balığın kokusu ve yağı ile karışıp suya karışıyor. İçine biraz limon sıktığımız berrak ve rafine balık suyunu yarım saat sonra tüm malzemeleri süzüp başka bir kaseye alıyoruz. Süzdüğümüz tüm malzemeleride malesef atıyoruz. Büyük balık kafası olursa, elbette enseden ve yanaktan didiklersin, orası ayrı.

Aslında balık suyu için kırlangıç, lipsos gibi balıklar kullanılması tavsiye edilir ama biz aslında ilk başta hiç balık kullanmadan, sırf diğer deniz ürünleri ile sosu hazırlamayı düşünmüştük. Son anda balıksız olmaz diye tutturduğum için irice 2 çupra aldık, hiç fena da olmadı. Balıkçı çupraları fileto çıkarttı, etlerini sos için, kafası ve omurgasını da balık suyu için kullandık.


Bir yandan balık suyu pişerken bir yandan da sos için malzemelerimizi hazırladık.


Bu arada bu kadar malzemeyi nerden bulabiliriz diye endişe etmeyin. İstanbuda yaşıyorsanız bir sorun yok. İç midyeleri, çimçim karidesleri, jumbo karidesleri Beşiktaş balık pazarından, kabuklu kum midyelerini Kuruçeşme Makrocenter’dan, son anda eve dönerken aklımıza gelen çupraları ise bir büyük marketten aldık. “Ben İstanbul’da değilim, Ankara’dayım” diyorsanız, o zaman Oburcan’a danışın, Ankara’da yeme içme işlerine o bakıyor.


4-5 diş sarımsak, 2 orta boy soğanı ince ince yemeklik kestik. Kabuğu soyulmuş domatesleri küp küp doğradık. Tabi bu sırada susuzluğumuzu gidermek için biramızdan yudumladık.

 
Datça’da kaldığımız pansiyonun sahibi Ali Abi’nin verdiği sızma zeytin yağında önce soğanları çevirdik.
 

Soğanların yağda kavrulmaması için küçük değirmenlerde satılan deniz tuzu ekledik. Ben uzun zamandır Avusturya’dan Kotanyi’nin  ürünlerini getiriyordum ama artık bizde de satılıyor. Biraz pahalı ama özellikle karabiber ve yeşil baharatların taze çekilmiş hali yemeklere daha bir güzel lezzet veriyor.


Hırvatistan’da yediğimiz deniz ürünleri soslu spagetti domatesli değildi. Hoştu güzeldi ama domates eksikliğini hissettiriyordu. Ne demişler bizde yemeğin salçalısı...Yazın mükemmel olan taze tarla domatesini sosumuza bir güzel ekledik.


Biz sosla uğraşırken bir yandan da makarnalarımız, tuzlu suda haşlanıyordu. Ben makarna olarak en çok spagetti veya bavetteyi (yassı spagetti) seviyorum, marka olarakta genelde Barilla kullanıyorum. Uzun zamandır Türkiye’de de (Filiz Gıda)  üretildiği için fiyatları gayet makul


Domateslerin suyunu salmasına yakın beyaz şarabı ekliyoruz. İşte en önemli malzemelerden biri budur. Bu tüyoyu Girit’teki Kri-kri tavernanın ahçısından öğrenmiştim. Alkol yüksek ısıda uçuyor, ama arkasında buruk tadını bırakıyor.


Harlı ateşte sosumuzu pişerken daha önceden hazırladığımızı balık suyunu ekliyoruz. Sosa lezzet veren ikinci önemli malzeme ise işte bu balık sosu. Taşıma suyla değirmen dönmez, normal suyla yapılan frutti di mare hiç bir şeye benzemez.


Bir gece evvelden haşlayıp, süzdükten sonra buzdolabında dinlendirdiğim ahtapot bacaklarını dişe gelir bir şekilde büyük büyük kesiyoruz. Ahtapotun kafasını da mundar etmeyip, ince ince kesip bir kenara alıyoruz. Ahtapotun temizlenmesi filan yok arkadaşlar. Şöyle bir suda yıkayın, vantuzların içindeki pislikleri çıkartın tamamdır. Gözüdür, dişidir, hepsini haşladıktan sonra daha rahat temizlersiniz.


Domateslerle birlikte balık suyu şöyle biraz kaynayıp hafiften koyulaştıktan sonra kabuklu kum midyelerini ekliyoruz. Vongole de denilen kabuklu kum midyesini bulmak pek kolay değil. Erdek tarafında, Kerpe tarafında bolca yetiştiriliyor fakat iç piyasada nedense gitmiyor. Ayvalık civarında bol bol yeniyor, hepsi bu. Kabuklu midyeler sıcağı görünce hemen açılıyor. Yemeği yerken midyenin kabuğunu kaşık gibi tutup, hem suyunu hüpletiyorsunuz hem de içindeki midyeyi yiyorsunuz. Tam bir afrodizyak!!


Ben yemeği pişirken “En değerli aşçı yamağı” ödüllü saygıdeğer eşim de diğer malzemeleri hazırlıyor. Midye dedim mi midye hazır olacak, ahtapot dedim mi ahtapot hazır olacak. Bir yandan zerzevat ile uğraş, bir yandan yemeği karıştır – tadına bak olmuyor. İlla bir yamak lazım. Tamam evde yemekleri ben yapıyorum ama eşim olmadan asla rahat edemiyorum, yemeğin lezzetini tutturamıyorum.


Kabuklu midyelerden sonra sıra geldi iç midyelerde. Hey güzel allahım, bize her türlü ürünü veriyorsun ama midye ile “midye tava” ve “midye dolmadan” başka bir şey yapmayı bilmeyen Türk insanına biraz araştırma, biraz deneme yapması için akıl fikir vermiyorsun. İşte Yunan adalarını gezme görme sebebimiz de budur dostlar. Egenin öbür kıyısında, Yorgo’lar Yannis’ler midyeli pilavlar, midyeli makarnalar, şarap soslu kabuklu midyeler, löp löp götürürken, biz ya kızgın yağın içine atıyoruz ya da Arap usulü baharatlara boğup adına da midye dolma yapıyoruz.


Fileto çıkartılan çupraları da yine dişe gelir bir şekilde şerit halinde kesip sosumuza ekliyoruz. Aslında bu sosun içerisinde balık olup olmaması çokta önemli değil ama daha önce de söylediğim gibi sosa esas lezzeti veren “balık suyunu” hazırlamak için balık almak şart. Hele ki Yunan’da 15€’dan aşağı bulunmayan çupra bizde 15 TL’ye satıldığı sürece, almamak enayilik olur.



Balıklardan sonra sıra geldi jumbo karideslere. Karidesler bildiğiniz gibi bir tür deniz kabuklusu, soyulmadan yenmez. Ama sulu yemeklere esas lezzetini kabuklu halde pişirilince verdiği için (bunu da Hırvatistan’daki Mola Podloza adlı lokantada öğrendim) hiç temizleden kabuklarıyla, bıyıklarıyla direk attık. Eğer yemeği yerken “Ay elime domates sosu sıçradı” gibi hijyenik bir kişiliğiniz yoksa, sosun içindeki jumbo karidesi elinizde tutmak, kafa ve ayak bölümünü attıktan sonra sırtındaki kabukları kuyruğuna kadar soymak ve tekrar sosun içine bulayıp kuyruktan tutarak hüppp diye içine çekmek nasıl bir haz veriyor anlatamam. Gerçekten ölmeden önce yapılması gereken bir davranış.


Ama daha küçük olan çimçim karidesleri makarnayı yerken elle ayıklaması çok zor oluğu için onların kabuklarını ayıklayarak attık. Bunların kendi löp etini yemeye razıyız, maksat yemeğe lezzet katsın.


Malzemeler yavaş yavaş pişerken, karşımızdaki görüntünün daha bir güzelleşmesi ile hepimizde yavaştan acıkmalar başlamıştı. Bir kaç kez “Abi midyeler olmuş mudur, hele bi dadına bakak” gibi tacizlere maruz kaldım.


Ama lezzet fırtınası son gaz devam ediyor. Finale yaklaşırken ahtapotları da ekledik. Yanlız ahtapotları dandik balıkçılardaki Ahtapot salata gibi bembeyaz dımdızlak bırakmadım. Tıpkı Yunanlı kardeşlerin yaptığı gibi vantuzları ve derisi ile birlikte attık. Hafiften diri kalması, ısırdığın zaman özsuyunu vermesi için böyle yapmak gerekirmiş.


Son olarak yemeğe biraz lezzet versin diye kara biber ve kırmızı pul biber ekledik. Bu da taze olsun lezzetli olsun diye Kotanyi’nin  küçük değirmenlerinden ama, gavur işi olduğu için pek bir acısı yok. Benim canım Antep’imin ipek pul biberinin yanından değil, köşesinden bile geçemez.


Atlar son düzlüğe girdi, fotofinişe gelmeden önceki son fotoğraflar. Sanırım makarnadan çok sosun malzemesi oldu.


Bahçemizde mevsimine göre fesleğen, nane, kişniş, maydanoz, endivüye ve frenk soğağı yetiştiriyoruz. Makarnaların üzerine son zamanlarda hastası olduğum taze fesleğenlerden ufak ufak kesip ekledim. Daha 2 dakika önce dalında koparılmış tazecik fesleğenin tadını hiç bir şeye değişmem. Bir anda tüm odayı insanı çılgına çeviren bir koku kapladı.




Yemeği ocaktan almadan 10-15 saniye önce de yemeklik kremayı sadece sosu koyulaştırsın ve biraz lezzet versin diye ekledik. Ama çok koymayın, yağ kokusunun yemeğin kokusunu bastırmasına izin vermeyin.


Olay budur arkadaşlar. Benim ve Aşkın Babanın yüzünde zafer sarhoşluğunda bir mutluluk ifadesi. İnsan yemek yaparken mutluluktan güler mi? Güler! işte buyrun...


Ortamın güzelliğinden midir, arkadaşların pozitif enerjisinden midir bilmiyorum ama son zamanlarda en zevk alarak yaptığım yemek bu oldu. Aslında normalde evde yemek yaparken bu kadar detaylı fotoğrafını çekmeyiz ama bu yemeğin damak çatlatan, ağızda lezzet patlamaları oluşturan bir yemek olacağı daha balık pazarında alış veriş yaparken belli olmuştu.


Önce spagetti kepçesi ile tabaklara eşit bir şekilde spagettileri bölüştürdük. Sonra üzerine jumbo karidesleri paylaştırdık, daha sonra sosun içerisindeki diğer levazımatları her tabağa bölüştürdük.




Sosun içinde cirit atan deniz ürünlerini (frutti di mareleri) koyduktan sonra da en lezzetli kısmı olan suyunuda dikkatlice hak geçmeden paylaştırdık. Allah’ın yemeği diyip geçmemek lazım, o kadar zahmet verildi, o kadar emek harcandı ki bir damlasının bile hak geçmesine kesinlikle gönlüm razı olmazdı.


Ve nihayet huzurlarınızda Spagetti Frutti di Mare. Yanında yine Hırvatistan’dan aldığımız güzel bir beyaz şarap açtık.


Bu kadar malzemeyi kullandıktan sonra, bu kadar emek harcadıktan sonra ortaya nasıl bir ürün çıktığını kelimelerle ifade etmek zor olacak. Kabaca şöyle tarif edeyim, muazzam bir lezzete sahip yüksek kollestrollü bu kadar deniz ürününü, sızma zeytinyağı, şarap ve balık suyu ile bir bomba haline getirip, üzerine de taze fesleğen yapraklarını incecik kıyarak pimi çekilmiş hale getirdik. Masaya geldiğinde zaten midemiz kazınmaya başladığı için “bari midemde patlasın” diyip hep birlikte taaruza geçtik.

Hangi birini anlatayım, jumbo karidesleri soyup suyunu emmesi ayrı bir zevk, midye kabuklarının içine doluşan malzemeleri sosun içine batırıp hepsini birden ağzına atmak ayrı bir zevk, arda bir deniz ürünlerinden sıkıldığında ağzını rahatlatmak için birazda spagetti yemek ayrı bir zevk.


Bizim Spagetti Frutti di Mare’nin yukardaki resmini ertesi gün Girit ekibinden Ayhan’a gönderdiğimde, ardaşın cevabı aynen şöyle oldu. Frutti di mare tamam da spagettin nerde?? Dediğinde biraz haklıydı. Hiç bir ticari hesap peşinde olmadan, sadece kendi gönlümüzü ve midemizi düşünerek hazırladğımız bu tabak asla bir müessesede satılmaz. El emeği göz nuru dedikleri bu olsa gerek.


Yemek sonunda ise hepimizin midesi de damağı da bayram etmişti. Bir insan bir yemekten ne kadar zevk alırsa, hepsini 10’la çarpın, 75 ekleyin o kadar zevk aldık. Sanırım bende de bu mutluluk hormonları fotoğraf çekme kabiliyetimi engellemiş olacak ki Özgür’ü yarım çekmişim. Ama yine de yarım suratından bile onun da suratında güzel bir tebessüm ama hafiften midesinde de bir şişkinlik hisettiği bariz bir şekilde görülüyor.


Bu kadar deniz ürünlerinin kabuklarını da spagetti tabağının kenarına koyamadık tabi. Hani restaurantta balık yerken, kılçık tabağı istersiniz ya, biz de “Deniz ürünleri kabuğu tabağı” yaptık. İşte bizim Spagettiden geri kalanlarda bunlar.

Olurda bir gün “Artık restaurant aç Semih”, uyarılarını dinlersem ve bir restaurant açarsam, baş yemeğim kesinlikle bu olacaktır böyle biline. Yok “Bizler mühendisiz, ne anlarız esnaflıktan ticaretten” demeye devam ettiğimiz sürece, evimize bekleriz efendim. Diken Palas gururla sunar.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Girit - 3.Bölüm



03/10/2008 Zaros

Şehrin bir yerlerinde gizli kalmış çok özel yerler vardır. Şahsen bana en çok keyif veren yerler buralardır. Girit’te de bana en çok keyif veren yer Sfakia oldu. Buradan ayrılırken açıkçası hepimizin gözü arkada kalmıştı.

Sabah erkenden kahvaltı bile yapmadan adanın güney doğusundaki güzel plajlara gitmek üzere yollara düştük. Sfakia’nın 13 km ilerisindeki Frangokastello’da kısa bir kale gezisi için mola verdik. Öğlen vardığımız Plakias’ta denize girmek için durduk. Hiç bir tesis yok, pislik yok, ses yok, gürültü yok. Deniz ise tertemiz.

Plakias’ta deniz sonraki gayet tabiiki acıktık. Önceden programladığımız gibi Kri-Kri Taverna’da kendimize son kez deniz ürünleri ziyafeti çektik. Kri Kri’nin esas kuvvetli olduğu yemeği pizzasıymış. Gerçi biz Three Brothers’da son gün karidesli spagetti sipariş etme gafletinde bulunduğumuz için, aklımız deniz ürünlü spagettide kalmıştı. Yine çok kişi olmanın avantaj ile hem spagetti, hem de bir kaç çeşit pizza söyledik.




Özenç ve benim en sevdiğimiz pizza çeşidi Pizza Hawai’dir, hani o jambonlu ve ananaslı yapılan. Ayhanlar ise vejeteryan pizza istediler. Pizzalarımız siparişe müteakip elde açılıyor. Üzerine kendi hazırladıkları domates sosunu sürdükten sonra önce jambonlar, daha sonra ananaslar en üstede rendelenmiş kaşar peyniri konuyor.

Odun ateşi yanan gerçek pizza fırınında 6-7 dakika pişen pizzalarımız masaya geldiğinde çok kısa sürede tükendi. Pizzanın iyi olmasında bence 2 önemli faktör var. Birincisi bir gün dinlendirilmiş hamurun siparişe müteakip açılması, ikincisi ise odun fırınında pişirilmesi. Yoksa, üzerindeki malzemeler genelde aynı, tabii kaliteli malzeme kullanmak kaydıyla.



Gelelim deniz ürünlü spagettilerimize. Samimi ve sevecen tavırlarla pizzayı çok beğendiğimizi göstererek, lokanta personeli ile samimiyeti sağlayıp, spagettinin sosunu hazırlayan ustanın yanına gittim. Zeytin yağında çevirdiği deniz ürünlerinin üzerine, domates ve sarımsakları ekledi.


Domatesler suyunu çekmesine yakın önce biraz beyaz şarap daha sonra da koca bir tencerede önceden hazırladığı balık suyundan 2 kepçe ekledi. Son olarak harlı ateşte tüm ürünleri karıştırırken, kekik, kimyon ve karabiber ekledi.



Spagettimiz masaya gelmeden önce üzerine bolca eski kaşar eklenmişti. Valla ne diyeyim hoştu güzeldi ama ı-ıh, Three Brothers’daki kadar enfes olmamıştı. Sanırım malzeme biraz zayıftı, ama methodu öğrendik ya bu da bana yeter. İstanbul’a ilk dönüşümde en kralından Deniz ürünlü spagetti yapacağım!

Plakias çokta turistik bir yer olmadığı için Kri Kri’de hesap oldukça makul. 10€ civarına güzel güzel karnımızı doyurduk.


Girit’in en büyük zenginliği zeytin ağaçları. Tüm adada zeytincilik oldukça gelişmiş. Yol kenarında sık sık gördüğümüz su kuyularında mutlaka bir dağıtıcı var ve en az 6 farklı hatta su basılıyor. Her hatta da su sayacı takılmıştı.

Bu bağlantılardaki PPRC borular ile farklı kişilerin arazilerine su basışıyordu ve her ağacın altına hat çekilmişti. Evet her ağazın altına hat çakilmişti. Damlalama yöntemi ile ister yağmur yağsın, ister yağmasın tüm ağaçlar ihtiyacı olduğu kadar sulanıyordu. Yunanlılar kesinlikle işini şansa bırakmıyorlardı ve “Bu sene kurak geçti ürün alamadık, Allah’ın takdiri” gibi cahil cühala durumlara düşmüyorlardı.

Konaklamayı yerel lezzetleri tadabileceğimiz Studio Keramos’ta http yaptık. Yarım pansyon konaklama, akşam yemeklerinde limitisiz yerel şarap ve tsikoudia dahil çift kişilik oda için 40€. Akşam yemekleri aynı işletmeye ait Vegera’da veriliyor. Kırsal kesime geçtiğimiz yemeklerden rahatça belli oluyor.


İşletmenin sahibi Vivi 75 yaşlarında tonton bir teyze. Öyle pek ingilizcesi, almancası, rusçası yok. O yüzden tarzanca anlaşıyoruz. Allahtan yemek açık büfe, isteyen istediği şeyden istediği kadar alıyor. Önden tadımlık börülce çorbası. Ben börülce pek sevemem ama Vivi teyzenin çorbası çok lezzetli. Anadolunun ücra bir köyünde pişen leziz çorba vardır ya, onun gibi damak çatlatan cinsten.

Ardından “Gemista” yani domates dolması ile devam ettik. Bizde kabak dolması, biber dolması hadi bilemedin Antep tarafında patlıcan dolması yapılır ama Yunanlı kardeşlerimiz Domates’inde dolmasını yapıyor. Acaba bunların mutfak kültürü daha mı geniş ne? Benim domatesle aram pek iyi olmadığı için, tadına bakmadım, ama ekip üyelerinin söylediğine göre iç malzemeside çok lezzetliymiş, domateside kıvamdaymış.

Akabinde çok güzel bir şey yedik ama adınıda bilmiyorum, bir Türk yemeğinede benzetemiyorum. Biraz açıklamak gerekirse, tepsiye biraz hamur veya yufka konmuş, üzerine kızartılmış kabak dilimleri ve domatesli soslu kıyma konmuş. Daha sonra üzerine haşlanmış patates dilimleri, beşemel sos ve son olarak sanki hafif yoğurtlu bir şey sürülmüş. Fırınlandıktan sonra kesilerek servis edilmişti. Börek desen börek değil, lazanya desen lazanya değil. Ne idüğü belirsizli ama bence gecenin kraliçesiydi.


Güveçte tavşan eti, soğanlı, patatesli ve bol domatesli yapılmıştı. Et pekte matah değildi ama sosu çok lezzetliydi. Löp eti olmadığından mıdır, iyi pişirilmediğinden midir bilemiyorum ama tavşan etini ben pek beğenmedim arkadaş. Nerede yersek yiyelim hep bir gevreklik var.

Fırında kuzu eti ise gayet başarılı ve tavşandan sonra yüzümüzü güldüren cinstendi. Yanında halis mulis patatesler kalın kalın kesilmiş, yağda kızartılmıştı. Etler ağzına attığında kekik kokusuyla birlikte dağılıyordu. Uzun zamandır deniz ürünleri yediğimiz için eti açıkçası özlemişiz :)


Gecenin sonunda ikram edilen tatlı ise tam bir bombaydı. Soruyorum size, sizce bu tatlı ne tatlısı? “Kabak tatlısı” dediğinizi duyar gibiyim. Bizde öyle sandık, bir çatal attık ki meğer havuçmuş. Şekerli suda 30 dakika haşlanan renlenmiş havuçlara limon suyu ve vanilya koyarak lezzetlendiriliyormuş. Bir kabın içerisinde bir gece buzdolabında dinlendirildikten sonra yenmeye hazır. Denemenizi tavsiye ederim, tatlı portföyünüz genişler.

O gece geç saatte Vivi teyzenin eşi Mihael Amca’da masamıza geldi. Çat pat almanca anlaştığımız Mihailis amca meğer tsikoudia’ya pek bir düşkünmüş. Biz o gece hatırı sayılır bir miktarda hem kırmızı hem de beyaz sofra şarabı tüketmişken, cilayı Mihael amcanın kendi elleri ile yaptığı tsikoudialar ile yaptık.


Muhabbet sürdü gitti biz Türkiye’yi kurtardık, Mihael amca Yunanistan’ı kurtardı. Otele dönmeden önce öpüşüp ayrılırken “Aman Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine izin vermeyin çocuklar! biz girdik, hiç iyi olmadı. AB bir cadı kazanı, siz kendi yolunuzda ilerleyin” diye nasihat etti.


04/10/2008 Dedeağaç

Kahvaltı için salona indiğimizde Vivi teyze geçmiş ocağın başına çeşit çeşit hamur işi yapıyordu, masamızıda epey çeşit hamur işi ile donatmıştı. Pirinçli yufkalı garip bir börek, un helvasına benzer tarçınlı ama çokta şekerli olmayan bir tatlı, üzerine toz şeker ve dövülmüş ceviz serpilmiş puflar, içi reçelli kekler vardı.






E hani bir bal, hani bir feta peyniri derken Vivi teyze bu sefer hamur işi kızartmalara geçmiş bize pişi getirmeye başladı.

Zaros baştan aşağı ilginç bir deneyim oldu. Yemekleriyle, atmosferiyle, konakladğımız ahşap odalı evi ile Sfakia veya Hanya’ya göre çok farklıydı. Bariz bir şekilde köy hayatı yaşanıyordu. Peki bir günümü buraya harcadığım için pişman mıyım? Kesinlikle hayır, ada kültürünün sadece deniz, kumsal ve ahtapottan oluşmadığına birebir yaşayarak şahit olduk.

Havalimanına dönmeden önce son bir kez denize girmek için sahile dönüp, 2-3 saat vakit geçirdik. Öğleden sonra Heraklion havalimanına dönerken şehre girişte yol üzerinde “Souvlaki” yani çöpşiş yapan birini görünce hemen arabayı sağa çektik ve sanki kıtlıktan çıkmış gibi mangalda pişen etlerin önüne üşüştük.

Kuzu şiş, Bosna’da yediğimiz Pleskavitsa’ya benzer bir köfte, döner, sosis Allah ne verdiyse birer ikişer götürdük. Hani 2 saat sonra adadan ayrılıyoruz ya sanki gittiğimiz yerde aç kalacaz.

Arabayı Heraklion Havalimanında otoparka park edip, anahtarınıda daha önceden söyledikleri gibi bagaja bıraktık. Aegean Airlines’ın Atina aktarmalı uçuşu ile bir hafta sonra tekrar Dedeağaç’a geldik. Konaklama işini sıradan sahildeki otellere sorarak en uygun fiyatı veren Hotel Vergina’da yaptık, çift kişilik oda 30€.

Girit’te tavşan ve keçi yemekten gına geldi. Hani ahtapot, kalamarda yedik ama bir türlü balık yiyememiştik. Son gecemizde şöyle güzel bir deniz ürünleri ziyafeti çekelim dedik. Kordon’da sıralanmış balık lokantalarının önünde yürürken tesadüfen Türkçe konuşmalarını duyduğumuz bir ailenin sesi ile masalarına baktık. O ne?? Ortaya karışık deniz ürünleri tepsisi, içinde yok yok. Selamın aleyküm diyerek yanlarına yanaştık.

Ailecek sık sık Selanik, Dedeağaç ve Kavalayı geliyorlarmış, buralarda tekstil işi ile uğraşıyorlarmış. Dediklerine göre de Porto Elia Dedeağaç’ın en güzel balıkçısıymış (Porto Elia Fish-bar Kritis Str.2, Tel:+3025510 28668). Bizde aynı tepsiden istiyoruz diyip deniz manzaralı bir masaya oturduk.

Hani peynir tabağı, meyva tabağı derler ya, bizimki “deniz ürünleri tabağı” değildi. Takdim edeyim efendim, karşınızda “deniz ürünleri tepsisi”. Tepsinin içinde ızgara ahtapot bacağı, kalamar tava, barbun tava, ızgara karides ve kalamar dolma vardı. Tepsi masaya geldiğinde herkezin gözü faltaşı gibi açılmış, neşe mutluluk, endorfin, serotonin hepsi birbirine girmişti.

1 hafta sonra doğru dürüst balık yediğimiz için sanırım barbun pek bir güzel geldi, içi sulu sulu kalmıştı, derisi yanmamıştı. Diğer tüm deniz ürünleri muhteşemdi. Zaten baştan gözümüz doyduğu için ızgara karides ile eridik, ızgara ahtapot ile bittik, kalamar dolma ile sevinçten ağlamaya başladık. Yemek bittikten sonra çantadan Milia’da bize yolluk olarak verilen Tsikoudia’mızı çıkarttık. Garsona güzelce bir soğutup küçük bardaklar getirmesini istedik.


Aynı Three Brothers’da Yannis’in sakız likörüne “Hele bu nedir babo” demesi gibi, Dedeağaç’lı garson da, Girit’in Tsikoudia’sını ilk defa gördüğü için aynı ifadelerle şişeye baktı ve kedi gibi içini kokladı.

Bizim için gezmek budur. Gittiğin yerlerin yerel mutfağını tanımak, öğrenmek, buna adapte olmaktır. Mühim olan baklava satan kişiye “Baklava Türklerindir” demek değil, mühim olan bir Türk olarak Giritli’ye Sakız adasının sakız likörünü, Dedeağaçlı’ya Girit’in Tsikoudia’sını içirmektir.


05/10/2008 İstanbul

Güneşli bir Dedeağaç gününde sabah otelin dandik kahvaltısını yaptıktan sonra 11:00 gibi Ulusoy’un Atinadan gelen otobüsüne bindik ve 45 dakika içinde sınır kapısına geldik. Havalimanlarında 2 lt alkole izin veriyorlar ama muavinin dediğine göre burada fazla bir kontrol yokmuş. Bizde 2,5 litrelik Ouzolarda %50 indirim olduğu için bol bol aldık. Hemen hemen bizdeki yeşil efenin lezzetinde, içimi hafif ouzoları İstanbul’da bahçemizde yapacağımız yapacağımız ouzo&balık partisi için stokladık.

Girit gezisi bizim için efsane bir geziydi. Retimnon’un bol malzemeli krepiyle, Milia’nın o muhteşem dakosuyla, Three Brothers’ın tabak yalatan deniz ürünlü spagettisiyle, Balos plajındaki baraküda sürüsüyle, Zaros’da içtiğimiz tsikoudialarla, Dedeağaç’ın karışık balık tepsisiyle, her şeyiyle çok çok çooooooookkk güzel bir geziydi. Löplöpçü ekip Ayhan ve Meryem olmasaydı, babaların babası Aşkın baba olmasaydı, böyle güzel bir gezi böyle bir lezzet sefası olamazdı. Şu satırları yazarken bile duygulandım. Yunan mutfağına olan ilgilim bu geziden sonra daha bir depreşti. Evde artık ahtapotu, karidesi, mezeleri Yunan usulü yapar oldum.




Girit Hakkında 5 şey

1. Bi uçtan bir uca 250 km olan Girit’i küçük şirin bir ada olarak düşünmeyin, küçük bir ülke gibi düşünün. Biz 1000 km’den fazla yok katettik ki Heraklion’un doğusuna gidemedik

2. Aegean Airlines İstanbul’a uçmaya başladı, Girit artık daha yakın. Yok ucuz olsun derseniz, ya bizim gibi Dedeağaç üzerinden iç hat uçun yada Marmaris’den Rodos’a geçip, oradan gemiyle gidin.

3. Hem Santorini hem de Girit gezisini kesinlikle birleştirmeyin. Sadece Girit’e en az bir hafta ayırın.

4. Turistik yerleri değil, gizli kalmış cennetleri keşfedin. Sfakia’da 3 gün kalıp curcunalı hayattan uzaklaşın.

5. Girit demek zeytinyağı demek, Ege otları demek, Tsikoudia demek..

Gittiğimiz ülkeler