12 Temmuz 2010 Pazartesi

Girit - 2.Bölüm

Gezinin 1. bölümü için lütfen tıklayın

30/09/2008 Hora Sfakia

Sabah kahvaltısından sonra Hanya’daki son günümüz olduğu için iki gündür önünden geçtiğimiz pazar yerini (Public market) gezmeden edemedik. Şehrin ortasında mısır çarşısına benzeyen kapalı pazarda her nevi et, balık, sebze, meyve ve peynir bulunuyor.

Dün akşamki yediğimiz tavşanı cıscıbıl halde görünce gülsek mi üzülsek mi bilemedik. Hani kafası gözü üzerinde olmasa güzeldi de, kaslı vücuduyla, arka ayaklarındaki tüyleriyle, açıkta kalan poposuyla kadavra gibi asmışlardı


Balıkçılar oldukça zengin bir portföye sahipti. Dondurulmuş kılıç balığından tuzlu sardalyaya, çupradan, hamsiye, ahtapottan kalamara çeşit çeşit deniz ürünü vardı.


Biz balıkların fotoğraflarını çekerken 80 yaşlarında yaşlıca bir teyze elinde bastonla tin tin tin balıkçıya girdi 2 dilim kılıç balığı istedi. Eleman donmuş kılıç balığını elektrikli testere ile kesip bir güzel dilimledi ve teyzeye sardığı balıkları verdi. 80’lik teyze bastonuyla tin tin tin çıktı gitti. Açıkçası İstanbul gibi balık zengini şehirde yaşayan 5 kişi olarak böyle bir sahneye daha önce şahit olmadığımız için hayretler içinde bakakaldık.






Pazarın içinde bir kaç tanede esnaf lokantası vardı. Amcalara şöyle gözucuyla baktık ne içiyorlar diye, aaa bizim işkembe çorbası. Hele bi dadına bakak diye oturduk. Bizimkinin aynısı! Ama içinde işkembeden başka birde kıkırdak gibi bir şey var. Meryem pek bir sevdi ama ben bu kıkırdakları sevmedim. Meğer çorbanın suyuna esas lezzeti veren bunlarmış.



 Hanya’dan ayrılıp, adanın kuzeybatısında yer alan Balos yarım adasına oldukça zahmetli bir yoldan 1 saat 2. viteste ilerleyerek vardık. Bir tarafımız dağ, bir tarafımız uçcsuz bucaksıksız deniz, yollarda ise yüzlerce keçi dolanıyor. Balos’a geldiğimizde arabayı park edip, bu sefer yürümeye başladık. 15 dakikalık yürüyüşten sonra karşımıza çıkan tablo ahanda buydu. Öğlen vakti olmasa sadece bu yeşilin ve mavinin her tonunu görebildiğimiz bu manzaraya baka baka “bir ufak” götürülür vallaha.


Sahilde hiç bir tesis yok, güneşlik yok hatta su alacak bir yer bile yok, fakat lagun çok güzel. Sanırım buraya ulaşmak için otobüs, minibüs olmadığından, kiralık araçlarla da erişmek çokta kolay olmadığı için bu şekilde bakir kalmış. Burada 3 saat denize girdik jetski olmadan, cıptıs cıptıs müzik olmadan nasıl deniz turizmi yapılırmış buna şahit olduk.

Ama benim aklıma Balos diyince Ayhan ve Aşkın Baba ile maske ve şnorkel ile etrafa bakınırken karşılaştığımız baraküda sürüsü aklımda kaldı. 50 cm’lik en az 100 tane baracuda 2 metrelik bir daire çiziyordu. İlk gördüğümde açıkçası çok korktum ve gayet yavaş hareketlerle Ayhan’a baraküdaları işaret ettim. Sanırım 10 dakika sessiz sedasız baraküdaların dansını seyrettik. 25-30 scuba dalış yaptım ama hiç böyle bir manzara görmemiştim. 1 metre derinlikte baraküda sürüsünü seyretmek hayatımda unutamayacağım anlardan biridir!


Akşamüstü tekrar Hanya üzerinden geçip ilk defa adanın güneyine indik ve Hora Sfakia’ya gittik. Adanın güneyinde dağlık yapısından dolayı ne güzel yol var ne de büyük gelişmiş şehir. Tabi buda bizim oldukça işimize geldi ve bence Girit’in en güzel şehrinde Sfakia’da 3 gün geçirdik, Hotel Stavris’te  çift kişilik odaya 27€ ödedik.

Yukarıdaki resimden de görüldüğü gibi Sfakia oldukça küçük bir yerleşim birimi. Dağdan kıvrıla kıvrıla iniyorsunuz, 10 tane pansiyon, 10 tane restoran, 20 tanede ev, hepsi bu. Bakkal 1 tane, kasap 1 tane, manav 1 tane...

Akşam geç saat olduğu için yemek planımız aslında yoktu. Oteldekilerin tavsiyesi ile hemen yanındaki Taverna Three Brothers’da  denize nazır bir iki kadeh yuvarlayalım diye oturduk. Tam beyaz şarapları kaldırırken Yannis sıcak sıcak börekisleri mutfaktan çıkartınca canımız çekti. “Neli bunlar, kıymalı mı, peynirli mi?” diye sormadan ortaya 2 tane istedik. Üzeri susamla kaplı mis gibi hamurun içinde hem parça et var hem de peynir var. Kuzu eti ve mizitra peynirinin birleşiminden börekislerin lezzeti doruğa çıkmıştı.


Sıcacık börekislerimizi, sessiz ve ıssıs Sfakia’da mehtabın Ege denizini aydınlattığı bir manzarada gece gece götürürken, doğum günü hediyesini almış küçük bir çocuklar gibi mutlu olduk.


01/10/2008 Hora Sfakia

Sabah kavhaltısını yine Taverna Three Brothers’da  denize nazır yaptık. Burası bana nedense acaip bir huzur verdi. Lokantanın sadece 8 tane masası var. Sahibi Yannis garsonluk yapıyor, yemekleri Ukrayna’lı eşi Natalya yapıyor. Tipik bir aile işletmesi. 3 gün burada yemek yiyeceğimiz için menüye pek bakmadan Yannis’e “Sen bize her gelişimizde farklı bir şey getir” dedik.



Yannis bize o gün “Pita Sfakianes” yani Sfakia usulü pide getirdi. Bu da ne olaki acaba derken mizitra peyniri ile hazırlanmış gözleme-omlet arası bir şey geldi. Üzerine de az bir şey bal dökülmüştü. Yaw bu nedir kardeşim hamur mu yumurta mı derken bir bakmışız tabak bitmiş dibini sıyırıyoruz. Sanırım 6 tabak yedik ve Natalya’nın yumurtaları bitince kahvaltının suyunu çıkartmadan efendi gibi masadan kalktık.


Adanın güney sahillerine arabayla ulaşamayacağınız bir çok yer var. Buralara Sfakia’ya da uğrayan Anendyk Feribotları ile  gidiliyor. 10:30’da bindiğimiz en az 30 yıllık feribot ile önce Loutra’ya sonra Agia Roumeli plajına gittik. Burada Avrupa’nın en büyük kanyonlarından biri olan Samaria Kanyonu  var. Aslında Samaria Kanyonu turunun raconu araba ile adanın içlerindeki Omaros’a gidip, daha sonra yukarıdan aşağı 5-6 saatlik yürüyüş yapmakmış. Ama kafa dinlemeye gelen tatilciler, Sfakia’ya gidip, kanyona aşağıdan girerek istediği kadar yürüyüp aynı yolu geri dönüyormuş.


Allah’tan bizde ikinci alternatifi seçmişiz, çünkü havanın sıcak olmasına rağmen sağlam bir yağmur bastırdı. “Şeker miyiz eriyecez” desekte kanyonda gidiş dönüş 1 saatlik kısa bir tur attık.

Geri dönüşte Taverna Samaria’da soluklandık, Yunan usulü Musakka’nın tadına baktık. Malesef ben musakka fotoğrafını da yemişim sanırım, bulamadım. Fakat Rodos yazısında da bahsettiğim gibi bizim bildiğimiz musakkadan çok farklı. Tepsiye kat kat dizilen malzemeler fırınlanıyor ve börek gibi kesilip dilim dilim servis ediliyor.

Akşamüstü Sfakia’ya gidince otelde duşumuzu alıp, hava karardıktan sonra Taverna Three Brothers’da  tüm ekip buluştuk. 2 gün artık Yannis ile baya samimi olmuştuk. Hadi bakalım Yannis efendi bugün bize neler yedireceksin?? Adanın kuzeyinde bol bol keçi tavşan yememize rağmen, hepimiz deniz ürünlerine düşkün olduğumuz için, Yannis’te bunu hemen kavradığı için masamızı deniz ürünleri ile donatmaya başladı.


Önden kalamar tava geldi. Daha ilk lokmada her yerimi saran lezzet dalgasına kendimi kaptırdım gidiyorum. Bu kalamar, Girit’te yediklerimin en iyisi, kuşkusuz. Bir kere yağ çekmemiş çıtır çıtır. Ayrıca kalamarın bacakları var yani belliki taze kalamar, hani o İstanbul’daki halka ispanyol kalamarlardan değil. Valla her zaman bu kadar iddialı ifadeler kullanmam ama budur, Kalamar tava budur dostlar!

Ahtapot ızgarada çok başarılıydı. Yunanlı abiler yukarıda anlattığım gibi ahtapotu haşlayarak değil, güneşte kurutarak yumuşatıyorlar ve daha sonra mangala atıyorlar. Ama ahtapot çok çabuk piştiğinden dolayı mangal için oldukça hassas bir malzemedir, kararında pişirilmesi gerekir. Az pişerse içi lastik gibi kalır, çok pişerse kurur ve tüm bunlar saniyeler içinde olur. Mangalın başındakinin maharetine kalmış bir iştir. Natayla abla ellerine sağlık.

Pilav düşkünü olan Özenç deniz ürünlü pilav istedi. Masaya geldiğinde, biraz çakma gibi göründü ilk başta. Çünkü mısır, havuç ve fasulye ile birlikte pişen pilavın üstüne, deniz ürünleri ile yapılan salçalı bir sostan 3 kaşık konmuştu, oldu sana deniz ürünleri pilavı. Fakat şöyle bir karıştırıp, iki kaşık alınca Özenç bir anda muhallebi gibi oldu. Sanırım çok başarılıydı. Evet evet bende bir çatal attım, çok başarılıydı.


Ben ise makarnacıyımdır. Deniz ürünleri soslu spagettim çok ama çok güzel görünüyordu. İçinde neler yoktu ki midye, ahtapot, kalamar, jumbo karides. Zaten bu kadar malzeme kullanıpta yemeği becerememek büyük gayret gerektirir. Vallaha açık ve net söylüyorum hayatımda yediğim en güzel deniz ürünlü spagetti! Hem Mikonos’ta Venezia taverna’da yediğimden, hemde Hırvatistan’da Mola Podloza’da yediğimden daha güzeldi. Sordum soruşturdum, içinde ayrıca domates, soğan sarımsak birazda beyaz şarap varmış. Kesinlikle ben de bunu yapmalıyım diyip notlarımı aldım.


Ortaya ise Kakavia yani Girit usulü balık çorbası aldık. Ama sipariş üstüne pişirildiği için oldukça zahmetli ve aynı bir ana yemek gibi sunuluyor. Patates, havuç, kereviz sapı ve soğan ile birlikte koca bir balık (sanırım sarpaydı) 30 dakika haşlanıyor. Daha sonra içindekiler süzülüp haşlama suyu bir kaseye alınıyor. İçindeki malzemelerde ayrı bir tabağa alınıyor.


Usulen herkes kendi çorbasını masada kendisi hazırlıyor. Önce sebzeleri küçük küçük kesip çorba tabağına alıyorsun, daha sonra haşlanmış balığın kılçıklarını temizleyerek didikleyip alıyorsun. Son olarakta haşlama suyundan koydun mu, oldu sana Kakavia. Sonra sen üstüne limon mu sıkarsın karabiber mi ekersin orası sana kalmış. Dadından yinmez güzellikte çorbayı kendi kendimize hazırlamanında verdiği heyecanla beynimde yarattığı lezzet dalgalanmaları halen aklımdan gitmiyor.

Bizde adettendir rakı balık sonrası bir kahve içilir, bir likör içilir... Three Brothers’da kahve vardı ama likörün eksikliğini hissettik. Bi koşu otele gidip, Atina havalimanından zor durumlarda kaldığımızda içmek üzere aldığımız sakız likörlerini kaptık getirdik ve Yannis’e soğutması için verdik. Bizim Girit’li Yannis “sakız likörü de ne oliy babo” edasıyla şişelere baktı ve sonra sanırım aynısını Yunanca söyledi. Meğer eleman hayatında bir kere Atina’ya gitmiş, onun dışında Girit’ten dışarı hiç çıkmamış. Sakız adasına (Samos) has olan sakız likörünü de pek tabii bilmiyormuş. “İstanbul’da tüm Yunan lokantalarında yemekten sonra bunu ikram ediyorlar kardeşim, al sende tadına bak” diyerek havamızıda bir güzel attık.


Yannis (beyaz t-shirtlü) biraz mahçup oldu ama biz zaten zevki sefa aleminin doruklarındaydık. Hem Ayhan hem de Aşkın baba benim gibi lezzet patlamaları arasında uçmuş gitmişti. Yannis ise bizi artık müşteri gibi değil, abi kardeş gibi görüyordu. Hesaplarda artık indirim bile yapmaya başladı. Zaten fiyatlar oldukça makul, kişi başı 10-15 € karşılığında mükellef bir yemek yiyorsun, içkini içiyorsun.

Böyle yerleri özel kılan da zaten budur. Azıcık salaştır, tek şubedir, bir tarzı ve sitili vardır. Marifet ustadadır, onun kuralları işler, ona biat edersin. Zamanında gelmezsen yer bulamazsın, ayakta kalırsın. Kimse de senin acıkmış midene gerekli ihtimamı göstermez. Üzülürsün, kızarsın, sinirinden bir daha gelmem buraya dersin. Oysa ki yeme ehli burayı bilir, kabul eder ve yine gelir, yine gelir.


02/10/2008 Hora Sfakion

Sabah kahvaltısında yine aynı mekandayız. Bugün sırada Milia’da yediğimiz Dakos var, ballı muzlu yoğurt var, ve Sfakia usulu omlet var.


Dakosumuz Milia’daki kadar muazzam olmasada kısa sürede tükendi. Yeşil biber hadi neysede soğan kahvaltıda pek gitmedi.


Ballı yoğurtlu muz pek bir özelliği yoktu ama gayet güzeldi. Türkiye’de pek kahvaltılarda verilmediği için tüm pansyonlara, lokantalara buradan tavsiyelerimi sunarım.


Eveeet sıra geldi Sfakia usulu omlete. İçinde Horta (Ege otları) ve Feta  (beyaz peynir) var. otlar hafifçe zeytin yağında kavrulduktan sonra, üzerin önce ufalanmış peynirler ve sonra da çırpılmış yumurta eklenmişti. Hayatımda ilk defa yumurtayı zeytinyağı ile yapanı gördüm ama gayet güzeldi. Zaten Girit’i Girit yapan önce zeytinyağı sonra da otlarıdır. Resimde bizim omlet yarım çıktı ama ne yapacan, kokusuyla dokusuyla öyle güzeldi ki daha fotoğrafı çekemeden yarısı mideye gitti.

Bugün Sfakia’da son günümüz olduğu için hemen otelin önündeki plajdan denize girdik. Sıcacık suda uzun uzun dans eden balıkları şnorkelle izledik. Bir güneşlendik, bir denize girdik. Ne araba sesi var, ne sezlong parası istemeye gelen birisi var, ne de plajda “süt mısır” satan pantalonlu elemanlar dolanıyor. Güzel bir günü doya doya denize girerek geçirdik.


Akşam üstü güneş batarken yine bizim yemekhaneye (Three Brothers)  gittik. Kırmızı renk metal küçük sürahide ikram edilen buz gibi beyaz şarabı küçük su bardaklarında içerek güneşi batırdık. Sanırım bizim için gezinin en mutlu anlarından biriydi.


3 tane sürahiyi içtikten sonra yumuşacık olduk ve artık akşam yemeğinde hazırdık. Bu arada özellikle belirtmem lazım, Yunanlılar öğlen yemeklerini 15:00-16:00 gibi yiyorlar, akşam yemeklerine ise ancak akşam 21:00’den sonra gidiyorlar.

Dün gece biraz abarttığımız için bu gece hafif atalım dedik. Girit’in yerel yemeklerinden istedik zaten menüde yemediğimiz şeyde artık çok az kalmıştı.


İlk önce Köftedes’ler geldi. Kırk yıllık bizim kuru köfte olmuş burada köftedes. Yağda fazla kurutulmadığı için suyu içinde kalmış, tadı tuzu gayet yerinde. Ah birde o yanında gerçek patates yok mu, işte onlar bizi daha da bir cezbetti.
SÜPERFRESH DONDURULMUŞ PATATESE BENİM ÜLKEMDE DE HAYIRRR!!


İkinci yemeğimiz ise Revithosoupa oldu, yani limonlu terbiyeli nohut çorbası. Domatesli yahnisini çok yemiştik, ama bunu ilk defa deniyorum, gerçekten müthiş. Benim gibi bir nohut düşkünü için bundan iyisi şamda kayısı derler ya, aynen o. İçinde ne var derseniz, valla aman aman özel bir şey yok. Haşlanan nohutların içine çok ince kesilmiş soğan ve havuç atılıyormuş, sonra da un ve limonla hazırlanan bir sos yavaş yavaş yediriliyormuş. Sanki bana yumurta sarısı da var gibi geldi ama yokmuş. Var mı kardeşim bunu Türkiye’de yapan? Hani aynı mutfağa sahiptik biz bu Yunanlılarla?


Daha sonra ortaya çatal atmalık bir börek geldi. İşte bu bizim bildiğimiz halis mulis börek. Ama iç malzemeler oldukça zengin. Dereotu, domates, peynir, kızartılmış kabak. Daha önce hiç kızartılmış kabaklı börek yememiştim, gayet başarılı. Tez zamanda tüm anneler börek içlerini zenginleştire!


Aslında bu kadar yemek bile yetmişti ama “Aman aç kalma durumu olmasın” diye söylediğimiz Karidesli spagetti dünkü karışık deniz ürünlü spagettiye göre baya sönük kaldı. Ama hiç ayıklanmadan sosun içine atılan karidesler sosa yinede güzel bir lezzet kazandırmıştı. Önce kafalarını kopratıp, teker teker kabuklarını soyarak pembe ete ulaşmak ve hüpp diye içine çekmek suretiyle domatesin, zeytinyağının tüm kokusunuda önce midemizde sonra beynimizde hissettik.


Son kapanışı ise ıspanaklı börek ile yaptık. Oldukça bol malzemesi ile artık doymuş olmamıza rağmen yinede bizi bizden aldı.


Finali ise buz gibi soğutulmuş tsikouda (rakı) ve üzüm ile yaptık. Üzümler bizim İzmir üzümü gibi çekirdeksiz ama kocamandı. Bu kadar taze, bu kadar kütür kütür üzüm uzun zamandır yememiştik. Yüksek alkollü tsikouda şişesini küçücük bardaklara doldurup doldurup bitirdik. İkinci şişe, üçüncü şişe derken iyice kelle olduk. Açık havanında vermiş olduğu etkiyle bir yandan üzüm yedik, bir yandan tsikoudalarımızı içtik.

Bitmesini hiç istemediğimiz bir yemek oldu ama maalesef sonuna geldik. Gecenin sonunda 3 gün boyunca hem kahvaltı yaptığımız hem de akşam yemeklerimizi yediğimiz Three Brothers’dan  ayrılırken Yannis ve Natalya ile kucaklaşarak vedalaştık. Yolunuz düşerse bizden bahsedin, bizi unutmadıklarına eminim!!

Yazının 3. bölümü için lütfen tıklayın

.
.

5 yorum:

tatildeyiz dedi ki...

Gittiğiniz ülkeleri ve yemeklerini doğal bir şekilde anlatışınız gerçekten güzel ve sizden sonra gideceklere fikir verici .

Bizde bu yaz gemi turunda uğrayacağımız giritte gündüz 8 saat kalacağız .

Bizim yerimizde olsaydınız bu kısa süre içerisinde ne yer ve nerelere giderdiniz .

Teşekkürler ,

tatildeyiz dedi ki...

Midilli adasını geçen ay sandaletli seyyah 'a sormuş ve değerli bilgiler almıştık .

Sizinde midilli hikayenizi yazacağınızı sitenizde gördük .

Girit için sorduğumuz soruyu Midilli içinde cevaplayabilirmiydiniz .

Birde Girit Iraklio limanından rent a car kolay bulabilirmiyiz ?

Tekrar teşekkürler

Löplöpcü dedi ki...

Giritte geminiz nereye yanaşacaksa orayı gezin derim. En kötü ihtimalle limandan araba kiralayıp civarı gezebilirsiniz. Heraklion Hanya arası 2 saat sürüyor, dolayıyla bu iki şehri de görmeniz çoz zor.
Midilli'de de araba kiralayın, tüm adayı dolaşın. Molivos ta çok güzel, Plomari de.
İyi tatiller

Buket Altaç dedi ki...

Bu sofra şarabı dediğiniz reçine (retsina) mi?

Löplöpcü dedi ki...

bingoo

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World