30 Eylül 2010 Perşembe

Assos

Bir önceki yazımda  Kuzey Ege gezileri, deniz dedik, balık dedik ama yazılara Tekirdağ’da köfte ile başladık. Söz verdiğim gibi kısa bir süre sonra buyrun karşınızda bir Assos yazısı.

Assos diyince aklıma ne geliyor? Doğası bozulmamış, betonlaşmaya maruz kalmamış kendi halinde bir yer, yemyeşil bir doğa, masmavi ama buz gibi bir deniz, nefis zeytinyağlı yaprak sarmalar, çiçek dolmaları ve elbette waffle’lar.




Sabah erken saatlerde vardığımız Assosta kahvaltıyı peynir ekmekle değil, waffle  ile yaptık. Buradaki waffle’lar bir kere Belçika usulü kalın hamur değil. Dondurma küllahı yapar gibi gözünüzün önünde incecik waffle’lar hazırlanıyor.

Daha hamur sıcak sıcakken fındık kreması ve çikolata kreması sürülüyor. Sıcaktan eriyen kremalar hamurun içlerine iyice işliyor.




Daha sonra üzerine bir Assos klasiği olan “Ballı Bademli” dondurma konuyor. Siz yutkuna yutkuna ustayı seyredekten, son olarak üzerine bir kat daha sıcak waffle konup dondurma aralardan pırtlamasın diye güzelce üst kattaki hamur kapatılıyor. Hamburger formatındaki bu waffle’ı buralara gelipte yememek olmaz. Ha yedikten sonra da illa yürüyüş yapacaksınız ona göre!

 


Sabah saat 10:00 gibi balıktan dönen ufak bir tekneyi görünce koşa koşa limanda tekneniş yanaştığı yere gittik. Maksat, balıkçının elinde restauranlara veremeyecek kadar az balık varsa ucuza balık almak. Ahmet reis malesef iki tane barbun, birde ahtapotla dönmüş, yüzünden düşen bin parça.


-Kaça satarsın o ahtapotu?
-20 lira var yeter
-Barbunları da ver yanında 20’ye alırız
-Al bakalım, hayrını gör

Hiç pazarlık bile yapmadan, sabah sabah elimizde iki barbun, bir ahtapotla kaldığımız otele doğru yürüdük. Aslında Behram Hotel’de yarım pansyon kalıyoruz, yani konaklamamıza akşam yemeği dahil. Ama akşam yemeğinde böyle ucuz hotellerde genelde bolca meze, birkaç arasıcak ve o gün denizden çıkan ne balık verirlerse öyle onu verirler. Doyurucudur, güzeldir ama gastronomik zevkten göz yaşartıcı değildir. Biz gurbet ellerde biçare kalmayalım diye şu ahtapotla akşam yemeğini taçlandıralım dedik.

Ustaya anlatıyoruz, önce 1 saat haşlayacaksın, sonra üzerine zeytinyağı sürüp mangalın üzerine atacaksın. Öyle yanına domates, patates istemeyiz. Ustam öncesinde “1 saatte ahtapot pişmez” filan dediyse de yemeği seven bizim gibi 5 löplöpçüyü karşısında görünce, seve seve yaparım dedi.

Assosta fazla yapacak bir şey yok. Denize girilir, şnorkel ile kayalıkların arasında ne var ne yok gözlenir, şansın yaver giderse limanın dışındaki orfozları görürsün başka da bir şey yok.
Acıktığınız zaman zeytinyağının başkenti olan Assos’ta imdadınıza Doktor No  yetişir. Doktor No aslında bir pansyon, ama nedense Assos’a her gelişimizde biz hiç burada kalmıyoruz, ama öğledensonraları karnımız acıkınca soluğu doğru burada alıyoruz.


Vahap Usta’nın telefonu herdaim telefonumda kayıtlıdır 0.532.3676779. Gitmeden 1 gün önce arar, “şu saatte bu kadar kişi gelecez” deriz. Gittiğimizde daha 1 saat önce ocaktan inmiş hafiften ılık dolmalar bizi bekler. Biber dolması, kabak çiçeği dolması, yaprak dolma ne istersen. Biz tabi çok kişi olduğumuz için farklı sipariş verme şansımız var, hepsinden istedik!

Kabak çiçeği dolması ile yaprak sarmanın içi aynıymış. Biber dolmasında ise biraz domates varmış. Biberin kendi lezzeti çok bastırmasın diye domates olmazsa olmazmış.



Kabakçiçeği dolması biliyorsunuz her yörede olmaz, sadece egede olur. Sabahın köründe çiçekleri açıkken toplamanız lazım, yoksa saat 11:00’den sonra çiçekler kapanınca bir daha elle açılmıyormuş. Dış zarı çok ince olduğu için pek çiçeğin bir tadı gelmiyor. Buram buram zeytinyağı kokuyor.


Benim en sevdiğim dolma ise yaprak sarma. Garson kız “kaç porsyon istersiniz” filan derken, tencereyi aldık önümüze bir güzel yumulduk. Zaten içinde topu topu 50-60 parça bir şey var. Ustam kalem gibi sarmış dolmaları. 10 hadi bilemedin 12 dakikada tencerenin dibini gördük. Masadan oldukça hafif! şeyler yemiş olmanın verdiği mutlulukla kalktık. Assos’ta zeytinyağlı yemek yapmayı biliyorlar arkadaş.


Akşam yemeğimiz ise Behram Otel’in hemen deniz kenarındaki masalarında. Beklediğimiz gibi önden soğuk mezeler geldi. Şakşuka, haydari, acılı ezme gibi harcıalem mezeler bunlar. Lezzetli ama buraya has özel bir şey değil.

Ara sıcaklar ise mücver ve sigara böreği. Mücver hadi neysede sigara böreği tam bir hammallık. Biz yemeği doymasına yemiyoruz ki kardeşim, zevk almak için yiyoruz.


Balık olarak yerli uskumru geldi. tabi bide bizim barbun. İstanbul’da balık ekmek yapan her yer Norveç uskumrusunu dayadığı için, yerli uskumrunun tadını unutmuşuz meğer. Ne norveç uskumrusu gibi yağlı içini bayıyor, ne de palamut gibi kupkuru boğazını tıkıyor, ikisinin arası bir şey. Kömürde pişmiş gayet başarılı.

Bizim barbun sabah aldığımızda iki taneydi ama masaya bir tane geldi. Ustanın göz hakkı herhalde, helal-i hoş olsun. Gelen barbun tava yapılmış, hiç yağ çekmemiş. Çıktır çıtır görünüyordu ama 5 kişiden kim yedi hatırlayamıyorum bile.

Kızlar yavaştan doymaya başladıktan sonra gecenin kraliçesi arzı endam eyledi. Huzurlarınızda ahtapot ızgara. Yunanistan, Karadağ, Hırvatistan, İtalya, Fransa, İspanya bütün akdeniz ülkelerini gezdim, ahtapotu komple ızgara yapıp getirene rastlamadım valla. Genelde bizde tek bir bacak verirler, ona da 15-20 TL fiyat yazarlar, yada Yunan adalarındaki gibi bebek ahtapotun 2-3 bacağını birden verirler.


Bizim usta kafasını attıktan sonra ahtapotu ikiye ayırmış, her bir parçada 4’er bacak var. Aynen dediğimiz gibi 1 saat haşlayıp, daha sonra mangala atmış. Saolsun pişirirken kurumasın diye zeytinyağını da esirgememiş.




Haşlandıktan sonra ahtapot zaten yarı yarıya pişmiş oluyor. Birde üzerine kömürü görünce hayatımda yediğim en güzel ahtapotlardan biri olmuştu. Öyle suyu çıkarcasına pişirilmediği için dişe dokunur bir şekilde kalmıştı. Üzerine eklenen hafif baharatın lezzeti zeytinyağının kokusuyla birlikte ahtapotun iliklerine, vantuzlarına işlemişti. Allahtan kızlar karınlarını uskumru ile doyurmuştu ki koca ahtapot bize kaldı.


Dayanamadık, bir bacak kesip mutfağa ustaya gönderdik. Gerçekten çok güzel yapmıştı. Kitaplardan okuduğum kadarıyla, İstanbul’da fazla ahtapot yenmemesinin sebebi balıktan başka deniz ürününün Osmanlı sarayına girmemesiymiş. Müslümanlar (o da bir kısmı) sadece balık yerlermiş. Ahtapot, kalamar, karides gibi deniz ürünlerini sadece rumlar ve ermeniler yermiş. Bundan dolayıda İstanbul’da ahtapot kültürü malesef pek yok. Urfa ve Kayseri mutfağının ahtapot kültürüne ise hiç girmiyorum.

Behram Otel’e yarım pansyon anlaştığımız için maliyet çok olmadı, ama Assos’taki restaurantlar çokta ucuz değil. Güzel kaliteli yemekler var ama pahalı. Ertesi gün öğlen arabamızı park ederken hatırı sayılır bir göbeği olan beyaz saçlı ton ton otoparkçıya, bu civarda en iyi kalamarı nerede yiyebileceğimizi sorduk. “Zamanının varsa Babakale’ye git Ceyar’ın yerini bul, kuzey egenin en iyi kalamarını o yapar” dedi.

Sizce bunu duyunca biz ne yaptık?

Babakale yazısı, az sonra......




25 Eylül 2010 Cumartesi

Tekirdağ

Uzun zamandır bir yazı yayınlayamadık. Malum yaz aylarında gezme tozma faslından yazmaya fırsat kalmadı. Gezme arzusu, yaz mevsiminde kendini iyice hissettiren bir arzu. Gezgin ruhumuzun “gel-git”leri yine yazın yine şiddetlendi. Bazen sadece haftasonları, bazen de “uzatılmış haftasonu” gezileri ile yaptığımız Kuzey Ege kaçamakları hem denize girmek için hem de lezzet şöleni için birebir. Marmara Denizi ve Karadeniz bize göre pek “denize” benzemediği için ve yazın sıcağında İstanbul’un keşmekeşinden kaçıp, soluğu Kuzey Ege’de aldık. Ne için? Mis gibi Ege denizi için, ve tabii ki yerel lezzetler için... Tekirdağ’da köfte, Keşan’da satır et, Assos civarında ahtapot, Adalarda kalamar, ıstakoz, Gelibolu’da sardalya. Türkiye’nin yemek başkenti Gaziantep ise, deniz ürünleri başkenti de Çanakkale’dir.

Söz veriyorum 1-2 ay içrisinde en az 5 yazı yayınlayacağım. Kuzey Ege kaçamakları adı altındaki ilk yazım Tekirdağ. Haftasonu Ege sahillerinde kaçamak yapmak için iki alternatif var. Birincisi cuma iş çıkışı yola çıkacaksınız, geç saatte Çanakkale civarına varıp bir gece konaklıyacaksınız, ertesi gün uykunuzu alıp, Adalara veya Assos’a devam edeceksiniz. İkincisi ise cumartesi sabahın köründe 03:00-04:00 gibi yola çıkıp gideceğiniz yere 09:00’da varacaksınız.

Biz genelde ilk alternatifi seçeriz, her ne kadar ilk gece otel parası vermek zorunda kalsakta, Tekirdağ’da köfte yemeden gitmek olmaz. Tekirdağ İstanbul’a yakın olmasının yanı sıra şehirden uzaklaştığınızıda hissedibileceğiniz hem yeni lezzetlerin hemde huzurun izini sürebileceiniz bir kent. Peki Tekirdağ’da köfte nerde yenir? Ya Özcanlar  yada Serinoğulları . Özcanlar’dan çok eski bir yazımda bahsetmiştim. Eğer merkezdeki ilk şubesinde yerseniz güzel, ama siz siz olun sahil yolu üzerindeki elektronik cihazlarla sipariş alınan yeni şubelerinde yemeyin.


Özellikle öğlen az yemek yediğimiz için akşam için idmanlıydık. 3 kişi olunca Özcanlar mı  daha güzel yoksa Serinoğulları mı  daha güzel testini yaptık. Önce sahil yolunda Özcanların yeni açılan şubelerinde durduk ve 3 kişi için 2 porsyon köfte siparişi verdik. (resim www.pelince.com adresinden alıntıdır) Yeni açıldığından mıdır nedir çok kalabalıktı, sipariş çok gecikti. Gelen köfteler hafif yanmıştı suyu kaçmıştı. Porselen kare tabaklarda verilen köfteler kendini lüks bir restorandaymışsın hissi veriyordu. Nedense epey bir aç olmamıza rağmen köfteler bize çokta aman aman güzel gelmedi.


Yoğurt güveçlere konmuş olmasına rağmen o da sınıfı geçemedi. Hem çok bir yavan hemde sulu geldi. Daha sonra yemek üzere bir porsyon tahinli hayrabolu tatlısı sardırdık ve hesabı ödedik.

Tekirdağ’daki ikinci lezzet durağımız ise 15 dakika sonra Tekirdağ’ı çıkıp Çanakkale’ye doğru giderken 7 km sonraki Serinoğulları oldu. Ben oldum olası buranın köftesini tek geçerim. Ağızda lezzet patlamaları yaratan köfteler asla kurumuş ve suyu kaçmış olarak gelmez.



Isırdığın zaman etin suyu ve yağı ağzının içine akar. Köfteni biraz acı sosa batırırsın, hoppp sonra mideye. İnsan gibi yiyelim dedik ama yine 3 kişi için 2 porsyon söyledik. Domatesi biberi de tam istediğim gibi közlenmiş geldi. Ocak başındaki Kasım Usta ve Recep Usta işinin ehli kişiler, köfteyi severek pişiriyorlar.




İşletmecisi Ali Bey’e sorduk, nedir bu köftenin sırrı diye. Tabii ki tecrübeymiş. İçindekiler %100 dana eti, karbonat, kimyon, kekik ve ekmek içi. Köftelere form verildikten sonra mutlaka buzdolabında 1 gün beklemesi lazımmış.



Buranın yoğurdu da bence efsanedir. Koca bir tavadan alınan iki kaşık yoğurt bir porsyon ediyor. Yoğurt öyle sert ki çatalla bile yersin. Dondurma mı yiyoruz, kaymak mı yiyoruz yoksa yoğurt mu belli değil.

3 kişi için 2 porsyon Özcanlar’da 2 porsyon da Serinoğulları’nda yedik. Kesinlikle Serinoğulları çok daha başarılı. Doyduk mu doyduk, ama gözümüz doymadı.


Meryem’in tavsiyesi ile musallat olduğum Serinoğlulları’nın patlıcan güvecinden de ortaya söylemeden edemedik. Toprak güveçte piştiği için zaten muazzam bir yemek. Bir de ustam kemikli kuzu etini basınca, film kopuyor. Kemikli kuzu etinin lezzeti istisnai denecek kadar güzel. Zaten herkez iki çatal atınca tabağın dibi hemencecik göründü.


Serinoğulları’nda köftenin porsyonu 8 TL, çiğ olarak alabilirsiniz, kilosu 25 TL. Hesabı öderken burda da yine bir porsyon peynir helvasını paket yaptırdık.



Arabaya binmeden önce kaportanın üstünde Özcanlar’ın tahinli hayrabolu tatlısını ve Serinoğulları’nın peynir helvasını koyduk.



Bir çatal ona bir çatal buna derken, yiğidi öldür ama hakkını yeme. Özcanlar'ın tahinli hayrabolu tatlısı, Serinoğulları'nın peynir tatlısına fark atıyor. Hayrabolu tatlısı Kemalpaşa tatlısına benziyor, ama boyut olarak daha büyük. Üzerine önce tahin konmuş, sonra kaymak, üstüne de bolca fındık. Şerbeti de kaymağı da asla insanın içini baymıyor.


Otobüsle bile 2 saatte ulaşabileceğiniz Tekirdağ'a mutlaka bir haftasonu gidin. Sadece köfte yemeye bile gitmeye değer.

Gittiğimiz ülkeler