26 Kasım 2010 Cuma

Bozcaada 3

Kuzey Ege’nin en turistik yeri kuşkusuz Bozcaada. Aslında İstanbul çevresini pek yazma taraftarı değilim. Bir anda meşhur olup fiyatları inanılmaz uçuyor. Buna da en güzel örnek Bozcaada. 2003 yılında  ve 2005 yılında  yaptığımız Bozcaada gezileriyle aşık olduğumuz bu şirin adada zamanında 30-35 TL’ye çift kişilik oda bulurken, artık pansyon sahipleri o kadar nankörleştiler ki, telefonla rezervasyon yaparken “Cumartesi günleri için tek gecelik rezervasyon yapmıyoruz” deme hakkını bile kendilerinde görüyorlar. E nasıl görmesinler, yazın İstanbul’un yarısı haftasonları Bozcaada’da sanki.


Biz her zamanki gibi ilk feribot ile adaya geçmek için sabah Geyikli iskelesine gittik ve feribot sırasına girdik. Allahtan Gestaş  Bozcaada için rezervasyon sistemine geçtiğinden, eskisi gibi sabahın köründe gelmek zorunda kalmadık.




Feribotu beklerken, adettendir, iskelenin yanındaki bakkaldan köy ekmeği alıp, lokantaya oturduk. Birer ezine peyniri, birer menemen söyledik. Burda ekmek yok mu? Vaar, ama normal beyaz ekmek var. Arka taraftaki bakkalda ise çoğu zaman köy ekmeği oluyor, dadından yinmez.




Peynir sert ve tussuz, üzerine herzamanki gibi zeytinyağını bastık. Adettendir, hoş bir tad veriyor.




Menemen ise yıkılıyor, tam bir lezzet küpü. Tereyağı ile değil, yöreye has zeytinyağı ile yapılmış. Zaten Çanakkalenin yaz domatesinin tadını hiç bir yerde bulamazsınız. Yumurta normal midir, köy yumurtası mıdır bilemiyorum ama sıyır allah sıyır ne köy ekmeği kaldı ne menemen.




Vapurun kalkmasına yakın arabalara geçtik, ve yarım saat sonra Bozcaada’dayız. Adanın hemen girişinde merkezde koca bir çınar var. Altında oturup, bir yorgunluk kahvesi içmek gerekir. Yanında likörü, suyu çikolatası hatta sigarası (fincanın solunda kahverengi) ile birlikte set menü gibi sunarlar.


Biraz pahalı gibi gelebilir ama adanın yerlisiymiş gibi oturup, koşuşturan İstanbul’lulara baka baka dinlenirsiniz.

Hafiften enerjiyi topladıktan sonra, adanın ruhuna kavuşabilmek için bir şarap tadımı yapıyoruz.





İlk durağımız Talay . Ondan bir yudum, bundan bir yudum derken hepimiz güzel olduk, artık bütün hepsinin tadı aynı gibi gelmeye başladı. Usulen 2’şer şişe alıp vedalaşıyoruz.



Sırada Corvus var. Adada uzun bir geçmişi olmayan Corvus, diğer şarapçılara göre daha yüksek kalitede bir şarap üretiyor. Şişelerinin dizaynı İtalya’da yapılmış, etiketler daha bir görsel. Buna ek olarak, fiyatlar da biraz daha yüksek. Valla bizler içici değiliz, yiyiciyiz, şaraptan pek anlamayız ama Corvusun beyaz şarapları gerçekten başarılı.




E zaten Talay'da hafiften çakır keyif olmuştuk, Corvus'ta da cilayı çekince leyla gibi olduk. Hesabı ben ödiijem filan derken burdan da 1 satınalıp şişe alıp ayrıldık.

Adını malesef veremiyeceğim ama bir pansyona yerleştikten sonra mayoları giyip soluğu Ayazma plajında aldık. Buzzzzzz gibi ege denizinde huzurlu ve mutluyuz, suyun soğukluğu bile bizi engelleyemiyor.




Biraz deniz faslından sonra, Vahitin Yeri’ne  gittik. 5 sene önce  hayatımın en güzel kalamarını yediğim Vahit’in Yeri’nde malesef bu sefer kalamar mağduru olduk. Dedim ya İstanbul’un yarısı burda diye, Vahit Abi de kaliteyi oldukça düşürmüş. Bir 5 sene önceki Vahit’te yediğimiz kalamarın resmine bakın , birde bu sene yediğimize. Vahit Abi’nin kendisini bile çağırdım, masadaki kalamarı gösterdim. Eskiden Vahit’te kalamar diyince neler hissetiğimizi, şimdi malasef neler hissettiğimizi anlattım. Ne sosu eski sosu, nede kalamarın lezzeti eski lezzet...



Girit ezmesi ise çok güzeldi. Peynir, kimyon, zeytinyağı ve sarımsakla yapılan bu mezeyi yukarda allah var, Vahit’te gördük, Vahit’te öğrendik. Ezine peyniri biraz sert olması lazım. Eğer yumuşak peynir kullanırsanız, zeytinyağını gördümü iyice dağılıyor. Şengören’in keçi peynirini tavsiye ederim.

Akşamüstü merkeze dönünce, pansyonda biraz dinlenip limanın hemen sağ tarafındaki balıkhaneye doğru koyulduk. İlk dükkandaki Mehmet Sabancı’da zaman en güzel balık vardır. Mehmet abi biraz pahalı satar, ama ödediğin paranın hakkını verir.



Akvaryumda satılmayı bekleyen canlı langustalara bakarken birbirimize bakıp bir acaba dedik.


Egenin müthiş balıkları levrek ve çupralar ise bizi daha bir cezbetmişti.


Çupraların boyutları bizi mest etmişti etmesine ama aklımızda langustalarda kalmıştı.

O gün bir çılgınlık yapıp 6 kişi için 1’er kiloluk 3 deniz çuprası ve yine 1’er kiloluk 3 langusta (böcek) aldık, ve tüm bu malzemeler için 200 TL verdik.


Akşamda tüm malzemeleri 40 TL karşılığında pişirmek üzere Hotel İskele Restaurant ile anlaştık. Sabancı Abi’nin selamını ilettik, Necdet Bey de bizi kırmadı. Malzemeleri teslim ederken ocaktaki ustaya bizzat gidip, çuprayı fileto yapmamasını, hatta yanlarına bıçakla çizik bile atmamasını önemle rica ettim. “Acelemiz yok, gece 1’e kadar burdayız, yavaş yavaş pişir” diye de iyice tembih ettim. Salata ve otlarla bir iki kadeh yuvarladıktan sonra yavaştan acıkmaya başladığımız anda çupralarımız masaya geldi.



Arkadaşlar yemek resimleri çekerken özellikle çatalı tabağın yanına koyarım ki ebatlar belli olsun. Normal bir çatal yaklaşık olarak 19-20 cm’dir ve ekranınızın yarısından çoğunu kaplar. Artık tabaktaki çupranın boyutlarını varın siz kendiniz hayal edin. Yanlarına bir çizik dahi atılmamış çupralarımız tam istediğim gibi kurumamıştı, bir damla bile özsuyu akıp gitmemişti. İkiye ayırıp yarısını Özenç’le paylaştım. Kılçıkların arasında kalan etleri kesinlikle ziyan etmedim, en küçük parçasına bile gereken ilgili gösterdim.





Diğer ekip üyelerinden Ozan ve Arda’da bu çupra karşısında adeta büyülenmişti, adeta kendinden geçmişti.


Karnını bir güzel doyuran Özenç çupranın kafasıyla bu pozu verdi.

Balık lezzetli, pişiren de işinin ehliyse fazla söze gerek yok, açık ve net söylüyorum, hayatımda yediğim en güzel çupraydı. Eline koluna sağlık Yılmaz Usta. İnşallah senin elinden bir kez daha balık yerim.



Sırada gecenin kraliçesi langusta yani halk diliyle “böcek” var. Langusta ıstakozun amcasının oğlu. Bir tek o büyük kıskaçları yok, onun dışında etiyle sütüyle ıstakozun aynısı. Genel olarak karidesin daha büyüğü. Kafa kısmında et yok, kuyruğunda ise löp et var. Ayrıca bacaklarında ve ön kollarında ince uzun etler var.Daha önce langustayı Fransa’da bir iş seyahatimde  yemiştim.



Pişirilmesi çokta zor değil, önce haşlanıyor, daha sonra da mangalın üzerinde ızgara ediliyor. Masaya ayıklayıpta getirmişler. İsterseniz bütün halde de getiriyorlarmış. Kuyruğun altındaki eti, salam gibi ince ince kesmişler. Balık etine göre biraz daha sert ama çok lezzetli bir tadı var. Kuyruk kısmındaki etler bittikten sonra, sıra kollara bacaklara geliyor. Aslında hepimizin karnı o güzelim çupralarla doymuştu, langustanın kuyruğu ile de cilayı çekmiştik.






Ama birde işin şerefiyesi var, o da bacakları ayıklamak. Günde 6-7 tane ıstakoz satan ciddi bir balık lokantasında fındık kıracağı veya özel kerpetene benzer ekipmanlar olur, ama burada malasef hiç bir şey yok, dayvanın ağalar dedik elle kolla daldık. Bir yandan ıstakoz ile boğuştuk, bir yandan şarabımızı içtik.


Nedense her seferinde Bozcaada’ya geldiğimizde akşam yemeklerini hep abartıyoruz. Açık hava bol oksijen derken saat 20:00’de oturduğumuz masadan gece yarısından evvel kalkamıyoruz. Bu aslında bir yemek değil, bir şölen, hepimiz için bir lezzet şöleniydi.


Gecenin ilerleyen vakitlerine kadar birer fırt şarabımızdan aldık, birer birer de bacakları kırarak, içindeki eti tereyağında kıl çeker gibi eti zedelemeden çıkarttık. Artık asla doymasına değil, tamamıyle keyfine yiyorduk. Etrafımızdaki tüm masalar bizden sonra gelmişti, hepsi kalktı gitti, ama biz gece 01:00 olmuş hala langustanın tadını çıkartıyorduk. Zaten masaya 3 tane langusta getirmemizle birlikte o gece lokantanın en havalı masası tartışmasız bizdik.




Finali ise dondurmalı irmik helvası ile yaptık. Tatlı faslına gelene kadar biz zaten mest olmuştuk, o yüzden tatlı nasıldı hatırlamıyorum bile. Hani ağzımız tatlansın diye balığın üzerine tatlı yenir diyip birer çatal attık. İrmik sıcaktı, dondurma güzeldi, birleşimi de bizi üzmedi.




Mezeler, içkiler, pişirme parası ve tatlı derken 200 TL’de İskele Restaurant’a verip, geceyi kişi başı aldığımız balıklarla beraber 65 TL’ye kapattık. İlk başta hesap biraz fazla gibi geldiyse de, ertesi gün ayık kafayla düşündükte, hayatımın en güzel çuprasını ve hayatımızın ilk langustasını hazırlayan Yılmaz usta ve ekibine helal olsun.


Bozcaada’ya seneyede gideceğiz, ondan sonraki sene de gideceğiz. Ama siz siz olun şu pansyoncuların egolarını tatmin etmek için bol keseden para vermeyin. 3 aylık sezonumuz var diye, temmuz-eylül arasında burunlarından kıl aldırmıyorlar. Enayilik bizde ama ne yapacan, ege sevdası işte...

7 yorum:

Oburcan dedi ki...

Çupra'nın iriliğine hayran kaldım.Ayrıca 3 çupra ve 3 böceğe 200 TL çok çok iyi fiyat.Siz de gereken itinayı göstermişsiniz gördüğüm kadarıyla.Afiyet şeker olsun,yarasın Semih'çim :)

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Menemen ve Cipura nefis görünüyordu,valla canimiz cekti! Iyi pazarlar dilerim ikinizede,yazi cok keyifliydi yine...

ssbb dedi ki...

Yazının başında bahsettiğin likörlü çikolatalı kahve son 10 yılın işi, eskiden normal köy kahvesi gelirdi.
Ben 10 yıl önceki son gidişimde böyle bir kahveyi içip kazığını da yiyince daha önce 20 defa geldiğim Bozcadada'ya İstanbullular burayı da mundar etmiş diyerek bir daha gitmedim.
Balık sofrası güzel olmuş ama...

Adsız dedi ki...

kesinnn size torpil yapmışlar))sahilde;iki sardalye(porsiyonda 8 tane vardı),salata su ekmek 46 lira verdik..

evrim-idil dedi ki...

Belki komik bi soru olacak ama evlendiginizden beri birlikte kaç kilo aldınız acaba: )

Löplöpcü dedi ki...

1994'te Gaziantep Üniversitesine başladığımda 70 kiloydum.
1999'da mezun olup Birecik Barajında çalışmaya başladığımda 85 kiloydum.
2003'de askere gittiğimde 100 kiloydum

Sene 2011 hala 100 kiloyum (boyum 1.88)

easter bunny dedi ki...

Çupralar maalesef çiftlik. Bozcaada'da deniz çuprası ya da levreği veren yer neredeyse hiç yok (biz deniz verene rastlamadık). Ve gerçekten bu deniz-çiftlik kazığı çok can sıkıcı.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World