13 Haziran 2010 Pazar

Orta Avrupa Turu - 1 AVUSTURYA

2009’un son demlerinde bayram tatilimizi küçük bir Orta Avrupa turu yaparak değerlendirdik. Buz gibi havada Münih ve Viyana’da Glühwein , Prag’da ise Grog içerek ile içimizi ısıttık. Nürnberg’deki Noel festivalinde ise doya doya Lebkuchen ve Nürnberg usulü sosislerden yedik. Orta Avrupa’da kırmızı et ağırlıklı yerel lezzetler ile ikimizde biraz kilo aldık.

Bölüm 1/3 – AVUSTURYA

24.11.2009 Viyana
Mozart ezgileri, kraliyet sarayları, tuna nehri ve katedraller... Bu, Avusturya’nın efsanevi başkentine belki de 15. yolculuğumdu. Ablam üniversiteyi Avusturya’da okuyup burada evlendiği için Viyana’ya daha önce defalarca gelmiştim. Bu kadar çok konser, opera ve tiyatro salonu olan bir kent daha zor bulunur. Baroktan Art Nouveau’ye mimari bir açık hava müzesini andıran Viyana’da, metro istasyonları bile zarafet abidesi gibidir.
Tabii benim olayım kültür sanat değil, Avusturya mutfağı... Avusturya mutfağı diyince aklınıza ne gelir? Tabii ki Wiener Schnitzel (Viyana usulü şnitzel) ve Sachertorte .. Daha önce her gelişimde şnitzeli 1905 yılından beri açık olan Figlmüller’de yemiştim. Yıllardır Viyana’da yaşayan, Türk Hava Yollarına ve birçok havayoluna yiyecek-içecek hizmeti veren Do&Co’nun sahibi Atilla Doğudan, bir kaç sene önce ünlü gurmeler Ahmet Örs ve Mehmet Yaşin’i Viyana’da ağırladığında onları Figlmüller yerine Immervoll adlı restorana götürmüş. Her iki yazarında bu restoranı metheden yazılarını ayrı ayrı okuduktan sonra bana da Immervoll’e (Weihburggasse 17) gitmek farz oldu.
Immervoll “Her zaman dolu” anlamına geliyor. Adından da anlaşılacağı gibi bir sürprizle karşılaşmamak için daha Türkiye’deyken 1 hafta öncesinden rezervasyon yaptırdım. İyi ki de yaptırmışım, gittiğimde boş masa yoktu. Burası 7-8 masalık ufak bir lokanta. Ahım şahım bir tabelası bile yok girişinde.

Şnitzel ve patates salatası sipariş ettikten sonra sevimli hareketler ile garsondan izin alarak mutfağa girdim ve şnitzelin nasıl yapıldığını inceledim. Aslında gayet basit, hafif dövülmüş et önce una, sonra yumurtaya, sonrada galeta ununa bulanıp, daha sonra bol yağda kızartılıyor. Ama tabii işin incelikleri var, bunu da sağ olsun ustadan öğrendik.



Öncelikle iyi şnitzel süt danasından yapılırmış. Eti incecik olmalı ama asla suyu kaçırılmamalıymış, onun için de deli gibi dövülmemeliymiş. Adolf Usta etin üzerine biraz tuz ve karabiber serpiştirdikten sonra, et daha nemliyken iyice una buladı, daha sonra çırpılmış yumurtaya daldırdı ve en son olaraktan galeta ununa bulayıp kızgın yağın içine attı.


Burada yağın ısısı çok önemli. Eğer yağ çok kızgın olursa galeta unu hemen kararıyor, etin tadını bozuyor. Soğuk olursa da galeta unu yağı emiyor, şnitzel vıcık vıcık oluyor. Etler altın sarısı renge geldikten sonra, tavadan alınıp fazla yağını emmesi için kısa bir süre kâğıt havlunun üzerinde bekletiliyor.


Yanına sadece bir parça limon konup servis ediliyor. Kesinlikle domates, salatalık gibi gereksiz garnitürler konmuyor!



Buz gibi bira, hafifi ılık bir patates salatası eşliğinde şnitzelimi yerken mutlu oluyorum, beynim endorfin salgılıyor. Daha önce hiç bir yerde duymadığım, içinde benden başka hiç bir turistin olmadığı lokantada afiyetle şnitzelimi yerken Atila Doğudan’a uzaktan uzağa teşekkürlerimi sunuyorum, biramı Mehmet Yaşin’in şerefine kaldırıyorum. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim: şnitzelin yanında sunulan patates salatası da oldukça başarılıydı. Sosunun içeriğinde ne var bilmiyorum ama gördüğüm kadarı ile sadece incecik kesilmiş kırmızı soğan parçacıkları ve yine ince ince kıyılmış Frenk soğanı konmuştu.


Hesap gayet güzel kişi başı 1 porsiyon şnitzel, patates salatası, 2 bira toplam 17 Euro. Bahşişle beraber 40 TL’ye misler gibi yemek yiyip önce garsona teşekkür edip, sonra Adolf Usta’nın elini sıkıp mekândan ayrıldık.

Yemek sonrasında Noel dolayısıyla tüm büyük şehirlerde kurulan festival yerine gittik. Viyana belediye binasının hemen önünde kurulan festival yerinde hediyelik eşya ve yiyecek büfeleri vardı. Şöyle baştanbaşa bir tur attıktan sonra, kalabalığın yoğun olduğu büfeden Glühwein aldık. Glühwein kırmızı şarap, çubuk tarçın, elma kabuğu, portakal, karanfil ve esmer şeker ile hazırlanıyor.
Buz gibi soğuk havada dışarıda durabilmek için birebir. Bu havada sıcacık şarabınızı yudumlarken bir yandan ısınıyor, bir yandan da alkolün etkisiyle mutlu bir yüz ifadesine ve kıpkırmızı yanaklara kavuşuyorsun. Eh bir yandan ısınayım diye löpür löpür sıcak şarabı götürünce kısa sürede de çakır keyif oluyorsun. Şekerli ve hafif baharatlı sıcak şarabı çok sevdik, tez zamanda Türkiye’de de bu içecek keşfedile!



Burada benim dikkatimi çeken bir yiyecek daha oldu. Eritme kaşar peyniri! Koca bir tekerlek peynir ortadan ikiye kesildikten sonra dik bir şekilde bir mengene vasıtasıyla yuvasına yerleştiriliyor. Daha sonra üstten gelen sıcaklığın etkisi ile peynirin üst yüzeyi eriyor ve hatta biraz kızarıyor. Kalın bir mala ile eriyen kısım alınıp ekmeğin üzerine sürülüyor. Son olaraktan üzerine biraz baharat serpiştiriliyor.




Oldukça basit ama bir o kadarda cezp edici bir görüntüsü var. Hiç aç olmamamıza rağmen “hele bir dadına bakak” diyip, birer tane mideye indirdik.


25.11.2009 Viyana
Viyana’daki ikinci günümüzde bütün gün soğuk havaya aldırmadan turistik yerleri gezdik. Eski binalara ise hiç dokunulmamış, şehrin mimarisi hiç bozulmamıştı. Buram buram tarih kokan bu şehir insanı yormuyor, huzur veriyordu. Stephan katedrali, Hofburg sarayı, Belveder Sarayı ve Schönbrunn sarayını gezerken sadece bir iki kez metroyu kullandık, onun dışında her yere yürüyerek gittik.


Dünkü şnitzel güzeldi hoştu ama aklımda yinede Figlmüller’in devasa şnitzeli kalmıştı. Oraya da elbette 1 hafta öncesinden yaptığımız rezervasyonla gitmiştik. Burası son derece turistik olduğundan ve 3 şubesi olmasına rağmen yinede her daim dolu oluyor. Wollzeile sokağındaki en eski şubesine gittiğimizde lokantanın kapısından sokağın başına kadar kuyruk vardı. Boşalan masa olduğunda içerideki görevli kapıyı açıp sadece 4 kişinin girmesine izin veriyordu.


“Açılın efendim açılın, bizim rezervasyonumuz var” diyerek 20 kişinin önüne geçip kapıdaki görevliye ismimi söyledim ve içeri girme hakkına kavuştum. Restoran o kadar ünlü ki akşam saat 9’da bile kapısında kuyruk vardı.

Restoranın spesiyali tabiî ki şnitzel. Onun dışında Cordon bleu de oldukça tutuluyor. Yalnız bu restoranda bira yoktu, sadece kendi bağlarında ürettikleri açık sofra şarabını sunuyorlardı.

Beyaz tatlı şarabı sevdiğimizi söyleyince, garsonumuz bize Welschriesling’i önerdi. Güzel bir aroması olan hafif tatlı bir şaraptı, güney Avusturya’da yetişen üzümlerden yapılıyormuş. Ayrıca sunumu da oldukça güzeldi. Garson 250 ml. küçücük bir sürahide getirdiği şarabımızı kadehi tepeleme değil de, üzerinde 1/8 yazan seviyeye kadar doldurdu. Bizde en sevmediğim şeylerden biri de ufacık kadehlere tepeleme doldurulan şaraplardır. Yemekten anladığım kadar şaraptan anlamam ama şarap büyükçe bir kadehe az konmalıdır. İçmeden önce koklanmalıdır, hafifçe çevirdikten sonra bir daha koklanmalıdır. Daha sonra küçük bir yudum alırken burnunuza kadehin içinden tekrar şarabın kokusu gelmelidir. Az konmasının sebebi ise, yavaş yavaş içilen şarabın ısınmasıdır.


İlk kadehleri bitirmemize yakın garsonumuz bir elinde patates salatası diğerinde de şnitzel ve cordon bleu ile geldi.

Tavuk etinden yapılmış Cordon Bleu görüntü olarak şnitzele benziyor, fakat içerik olarak biraz farklı. İncecik açılmış kocaman bir dilim etin içine yarısını kaplayacak şekilde kaşar peyniri ve jambon konduktan sonra katlanıyor. Daha sonra şnitzel gibi un, yumurta ve galeta ununa bulanıp bol yağda kızartılıyor. Ortadan ikiye kesildiğinde hafiften eriyen kaşar peyniri lezzet şelalesi gibi akıveriyordu.




Benim tabaktan taşan dev şnitzel ise muhteşem görünüyordu. Her ne kadar ünlü gurmemiz Ahmet Örs Immervoll’un şnitzelini daha çok beğenmişse de ben Figlmüller’ inkini daha çok sevdim. Et incecik olmasına rağmen kesinlikle yağda kızartılırken kurutulmamıştı, etin suyu içinde kalmıştı. Kocaman şnitzeli bitirene kadar oldukça zorlandığımı itiraf etmeliyim. Zaten yan masalara baktığımda birçok kişi şnitzelini bitiremiyor, daha sonra yemek üzere paket yaptırıyordu.

Patates salatası burada da çok hoşuma gitti. Soğan, maydanoz, sumak ve haşlanmış patatesle yapılan bizim usul patates salatasına göre çok daha lezzetli, çok daha güzeldi. Dayanamadım elime kâğıt kalem alıp, garsona içine neler konduğunu sordum. Patatesler haşlandıktan sonra soğutulup, ince ince kesilip biraz ince kıyım kırmızı soğanla karıştırılıyormuş. Daha sonra üzerine et suyu, beyaz şarap sirkesi, hardal, şeker, tuz, karabiber ile hazırlanan bir sos ekleniyormuş. Hafifçe karıştırıldıktan sonra patateslerin nişastası ile sos biraz koyulaştıktan sonra, üzeri kapatılıp buzdolabında 4-5 saat bekletiliyormuş. İyice oturmuş olan sosu koyu bir kıvama geldikten sonra salata tekrar oda sıcaklığına gelmesi için dışarıda bekletiliyormuş. Avusturya usulü patates salatası dedikleri işte budur. Şiddetle tavsiye ederim. Sosisin yanına, ızgara etin yanına misler gibi gidiyor.

Peki, nasıl oluyor da bu kadar büyük bir et çıkartılıyor? İşte işin sırrı zaten burada. 3 cm olarak kalınca bir dilim olarak kesilen et, daha sonra ortadan ikiye tekrar kesilip (iki parçaya ayırmadan) kalınlığı 1-1,5 cm. düşürülüyormuş, daha sonra tekrar ortadan ikiye kesilip (iki parçaya ayırmadan) iyice inceltiliyormuş. Son olaraktan dikkatlice dövülerek iyice inceltilip yuvarlak bir forma sokuluyormuş.
Burası biraz turistik olduğu için, fiyatlar daha yüksek, şnitzel 13 Euro, patates salatası 3.80 Euro. Ama şarap çok ucuz. 2 kadehi 3.40 Euro.

Şnitzel sonrası güzel bir kahve içmek ve Avusturyalıların meşhur Sachertorte’sini yemek için senelerdir bu işi yapan Cafe Sacher’e gittik. Pastaya ismini veren bu kafe-otel işletmesindeki lezzetin sırrı hala eski tariflere sadık kalmalarında yatıyor. Hiç bir şeyi değiştirmemişler. Tabiî ki yeni çeşit tatlılarda çıkartıyorlar ama temelde her şeyi eski tarifler üzerinden hazırlıyorlar. Rivayete göre 17. yüzyılda Viyana kapılarından çekilen Türkler, kahve çuvallarını burada bırakmışlar. Kahveye bizim sayemizde alışan Viyanalılar zamanla özgün bir kafe pastane kültürü yaratmış.
Bir asırdan fazladır hizmet veren, eski yüksek tavanlı, antika mobilyaları, tabloları ve avizeleri ile çok şık bu mekânda az! Yemek yediğimiz için kendimizi ödüllendirdik ve 3 adet tatlı siparişi verdik.
Önden Apfenstrudel (Elmalı turta) aldık. Aslında Sachertorte kadar elmalı turtada bir Avusturya klasiği. Baklava hamuru gibi ince bir hamur içerisinde biraz limon ile tatlandırılmış haşlanmış elma vardı. Hoş bir ceviz tadı ve tarçın kokusu birleşip şölensel bir tat ortaya çıkartmıştı. Her ne kadar bu tatlının orijini Türk baklavası olsa da hamuru şerbetli olmadığı için tatlandırmak için üzerine pudra şekeri serpilmişti.


İkinci tatlımızı ise Topfenstrudel oldu. Topfen’ın tam Türkçe karşılığı yok, ama bir çeşit lor peyniri gibi bir şey. Hani o cheesecakelerde kullanılan peynirli bir krema vardır ya, ona benziyor. Kahvemizin yanında inceden inceden götürdük.
Lezzet uçmuş gitmiş, keyif tavana vurmuş. Bu noktaya gelmişken Sachertorte ile son noktayı koyduk. Görüntü itibariyle çikolatalı keke benziyordu. Etrafında çikolatadan bir katman vardı. Kekin içinde de çok hafif kayısı marmeladı vardı. Çabuk bitmesin diye ufak lokmalarla yediğimiz lezzet bombardımanıydı.


Tatlıları yerken Viyana’nın güzel kahvelerinden içmeyi ihmal etmedik. Ben her zamanki gibi sıcak çikolata istedim. Özenç ise Melange aldı. Bizim kırk yıllık cappuccinoya Avusturyalı kardeşlerimiz “Melange” diyorlar.

Yaklaşık 1 saat oturduğumuz ve güzel tatlılar yediğimiz Cafe Sacher’de güzel zaman geçirdik. Yediğimiz her bir tatlıdan ayrı ayrı keyif aldık. Viyana’ya yolunuz düşerse bu Sacher Cafe’ye uğrayın, kendinizi gerçek bir Viyanalı gibi hissedin.

Orta Avrupa Turu - 2 ALMANYA

Bölüm 2/3 – ALMANYA

26.11.2009 Münih
Tarih itibariyle bizde kurban bayramı varken, Avrupa’da da Noel’e 4 hafta kala Christkindlesmarkt (Noel festivali) başlıyor. Münih’teki festival alanı Viyana’dakine göre çok daha büyüktü. Meğerse Münih’in meşhur Octoberfest (Bira festivali) festivalinin yapıldığı yermiş burası.


Genelde yiyecek ağırlıklı birçok stant vardı. Önce karnımızı doyurmak için dolanırken, kendimizi Bratwurst (Izgara sosis) yapan standın önünde bulduk. Aslında evde pek salam sosis yeme alışkanlığımız yoktur. Çok yağlı ve hayvanın kalitesiz etleri kullanıldığı için bence gayet gereksiz ve sağlıksız bir yiyecektir. Ama nedendir bilmem, Almanya, Avusturya gibi ülkelerde yapılan sosisleri her zaman çok sevmişimdir. Mangalda kömür ateşinde pişen kocaman sosisler, kendinden küçük ekmeklerin arasında sunuluyordu. Sanki ekmek doymak için değil de, sıcak sosisi tutmak için eliniz yanmasın diye veriliyordu.


Lütfen şu kırmızılı bayanın koluna ve mangaldaki sosislerin boyuna bir bakın. Maşallah dünya sosis federasyonu başkanı..



Daha sonra ne olduğunu bilmediğimiz ama adının “Neuburger Rahmbrot” olduğunu öğrendiğimiz mini pizzalardan yedik. Ekmek hamurunun üzerine bolca krem gibi bir peynir sürülmüştü. Üzerine küp küp kesilmiş jambonlar ve taze soğanın yeşil kısımları kıyılmıştı. Son derece pratik ve ucuz bir şeydi. Oldukçada lezzetliydi.


Karnımız aslında doymuştu fakat gözümüz doymamıştı. Kocaman bir çadırın içinde çeşit çeşit ülkelerden gelen insanlar kendi ülkelerinin mutfaklarını tanıtmak için stant açmışlardı. Tayland, Yunanistan, Güney Afrika, Lübnan... Herkes kendi yerel lezzetlerini sunuyordu. Biraz ondan biraz bundan derken hem gözümüzü hem de karnımızı doyurduk.








Ama o kadar yemek yedikten sonra üzerine bir tatlı yemeden olmaz dimi? İmdadımıza badem ezmeli çikolatalar satan Nougateria çıktı. Her nedense bizde badem ezmesi pek bilinmez. Ya İstanbul Bebek’teki Bebek Badem Ezmecisi’nden alınır (ama çok pahalıdır) ya da Edirne’deki Keçecizade’den. Bunların dışında Anadolu’da pekte bilinmez. Almanya’da ise Marzipan (Badem ezmesi) hemen her yerde karşınıza çıkar. Nougateria’daki badem ezmeleriyle yapılan çeşit çeşit çikolataları görünce gözümüz döndü, nutkumuz tutuldu. Acaba hangisi güzeldir, aman yanlış yapmayalım derken birer ikişer ayaküstü götürdük. Hmmm... Baştan çıkarıcı bir tat, tam bir bayram şekeri. Noel bayramın kutlu olsun Almanya...




Eh bu kadar yemeği yedikten sonra artık sıcak şarabı hak ettik. En kalabalık standa gidip, sıraya girdim ve Viyana’da içmeye doyamadığımız sıcak şaraptan (Glühwein) istedim.
Meğer burada Glühwein yokmuş, sadece Feuerzangenbowle varmış. “O nedir babo, içinde ne var?” diye hiç soru sormadan, 40 yıllık Feuerzangenbowle’ci gibi “Ver oradan iki tane” dedim. İçerik olarak Glühwein’a çok benzeyen sıcak şarap bardağa konuyor. Daha sonra, bardağın kenarına büyükçe bir kesme şeker konuyor ve yüksek alkollü bir rom ile iyice ıslatılıyor. Sonra çakmak ile şeker yakılıyor ve alkollü şeker usul usul yanıyor. Sıcaklığın etkisiyle rom ve şeker eriyor ve hatta karamelize olup sıcak şarabın içine akıyor. İçerik olarak hoş güzel bir lezzeti var. Soğuk bir Kasım gecesinde Münih’te içimizi Feuerzangenbowle ile ısıtırken, aklımızda lezzetinden çok hazırlama seremonisi kalıyor.




27.11.2009 Nürnberg
Aslında Nürnberg Almanya’nın çokta turistik şehirlerinden biri değildir, fakat Avusturyalı arkadaşlarımın tavsiyesi ile Avrupa’nın en büyük Noel festivalinin kurulduğu yere gitmeden edemedik. Özenç daha önce Nürnberg’de yapılan organik tarım fuarlarına bir kaç kez geldiği için, bugünkü rehberimiz o oldu. Arabayı nereye bırakırız, en rahat metroyla nasıl meydana ulaşırız hepsini o çözdü.
Metrodan inip meydana giderken büfelerden birinde Leberkäse görünce ufak bir altlık yapalım dedik. Leberkäse’nin Türkçesi yok ama bildiğim kadarı ile Real Hipermarketlerde satılıyor. İçerik olarak soğanlı ve baharatlı bir sığır konservesi kek kalıbına konup fırında pişiriliyor. Üstü nar gibi kızarmaya başlayınca kalınca bir dilim kesilip Semmel denilen ufak ekmeklerin arasına konuluyor. İsteyen hardal, isteyen ketçap koyuyor. Fiyatı sudan ucuz sadece 2 Euro.



Tüm Avrupa’nın akın akın geldiği Nürnberg festival alanı yine ağırlıklı olarak yeme içme ağırlıklı. Sosisçiler başta olmak üzere, genelde Lebkuchen’cılar var. Lebkuchen zencefilli kek. Yalnız ilginç bir paketi var. Streç filme sarılı olduğundan hem hava almıyor hem de kekin görüntüsü bozulmadan duruyor. Dolayısıyla isteyen açıp yerken, isteyende annesine teyzesine hediye alıp gönderiyor. Onlarda ipe bağlı kalp şeklindeki kekleri mutfağına asıyorlar. Mantığını anlamadım ama oldukça güzel bir hediye.

Sosisçiler bol bol var ama hangisi acaba iyidir, işte orası uzmanlık istiyor. Birçok stantda sosisler sacın üzerinde yapılırken, araya taraya kömürde yapanı da buldum.
Nürnberger (Nürnberg usulü sosis) Münih’te yediklerimize göre hem küçük hem de beyaz. Evet, yanlış duymadınız beyaz sosis bunlar. 8-9 cm’den uzun, 25 gr’dan ağır olmazmış. 3’lü veya 6’lı servis edilen bu küçük sosisler gerçekten çok lezzetli. Yanında verilen hardala batıra batıra ekmeksiz höpürdettik. Aslında yukarıda da dedim, fazla sosis sevmem, evimize asla sosis girmez. Ama buralara kadar gelmişken bazen dozunda serserilik yapmak gerekir.

Orta Avrupa Turu - 3 ÇEK CUMHURİYETİ


Bölüm 3/3 – ÇEK CUMHURİYETİ

28.11.2009 Plzen – Prag
Sabah Almanya’dan kiraladığımız araba ile Waidhaus-Rozvadoz sınırından geçerek Çek Cumhuriyeti’ne gittik. Bir turisti gezgin yapan, yerel bir otobüsle yapacağı bir yolculuk veya ana yoldan patikalara sapmasıdır. Çek Cumhuriyeti’ne giden turistler Prag’a gider ama gezginler ise iç kısımlara uzanır...


Prag’a gitmeden önce –iyi ki gitmişiz- dediğimiz Plzen’e bir kaç saatliğine uğradık. Dünyadaki biraların yarısından çoğu pilsen usulü üretilirmiş. Plzen’in adı da bira üretiminden geliyormuş. 1848 yılında kurulan Prazdroj Bira fabrikası şehrin adeta simgesi olmuş. Yılların fabrikası olmasına rağmen fabrika halen faal ve ciddi bir bira üretimi var. Şehre gelen turistleri de Pilsner Urquell Bira Fabrikası Turu ile gezdirerek gayet güzel para kazanıyorlar. Bir buçuk saat süren İngilizce tura katılıp bizde biranın nasıl yapıldığını görelim dedik.





Önce rehberimiz eşliğinde otobüs ile fabrikanın içine girip üretim bantlarının olduğu yerde son şişe hattını gördük. Burada rehber kaç çeşit bira üretildiğinden, kutu bira ile şişe bira arasındaki farklardan bahsetti.





Daha sonra tekrar otobüse binip müzeye gittik. Önce bize biranın tarihini ve nasıl elde edildiğini gösteren kısa bir film izlettiler. Yerin bilmem kaç metre altından alınan doğal kaynak suyu ısıtılıp, malt haline dönüştürülmüş arpa taneleri ile karıştırılırmış, daha sonra şerbetçi otu karıştırılırmış. Çok basit gibi gözükse de, oldukça uzun, karmaşık ve özen isteyen bir süreç.




Bir de kocaman fıçılarda damıtılmamış biranın bekletilmesi gibi bir durum söz konusuymuş. Oldukça nemli ve soğuk bir mahzende duran bu fıçılarda sanki şarap üretiliyormuş gibi bekletiyorlardı. Alkol oranı günlük olarak kontrol edilip kıvamına gelince şişelemeye gönderiyorlardı. Eh buraya kadar gelmişken yorgunluk kahvesi niyetine bize damıtılmamış (filtre edilmemiş) bira ikram ettiler. İsteyenlere küçük bardak, isteyenlere büyük...


Eğer Çek Cumhuriyeti’ne giderseniz, ne yapın edin, Plzen’e bir uğrayın. Bira fabrikasını, üretimin nasıl yapıldığını izleyin. Asla zaman kaybı değil!


Tur sonrası, fabrikanın hemen yanında yer alan Na Spilce Restaurant’a soluklandık. Burada Çek’lerin meşhur ekmek içi çorbasının tadında baktık. Bizim ekmek arası dönerimiz varsa, Çek’lerinde ekmek içi çorbası var. Kabuğu sertçe siyah ekmeğin içi oyulduktan sonra içine çorba konuyor. 5-6 dakika sonra çorbanın bitmesine yakın, ekmeğin yan çeperleri yavaştan yumuşuyor ve isterseniz ekmeği de yiyorsunuz. Çorbanın çokta aman aman bir lezzeti yoktu gerçi ama ilginç görüntüsünden dolayı denemeye değer. Sanırım Kadıköy’de buna benzer bir çorba yapan balkan göçmeni bir amca varmış. En kısa zamanda gitmek lazım.



Ana yemek olarak limon soslu kremalı dana fileto ve baharatlı domuz bifteği aldık. Dana filetonun görüntüsü oldukça güzeldi. Kocaman bir tabağın içince küçücük 2 parça dana eti, üzerine limonlu krema sosu, yanında da “houskove knedliky” dedikleri patatesle ekmek arası garip bir şey vardı. Alman ve Avusturya mutfağında da sık kullanılan bu ekmeğimsi şeyler (Almanca Semmelknödel) soslu yemeklerin yanına konuyor. Yemeğin suyunu bununla sıyırıyorsun. Ama sadece bu neymiş diye tadına bakmayın, gayet lezzetsiz bir hamur parçası.


Domuz bifteği bu restoranın spesiyallerindenmiş. Sarımsak, baharat ve siyah biranın içinde 1 gün marine edilmiş et yumuşacıktı. Et dediğimiz şey işte budur dostlar. Tam istediğim gibi pişmişti, dışı güzel içi ise pembe kalmış, suyu kaçmamıştı. Domatesli barbekü sos ise ete acayip yakışmıştı. Garnitür olarak verilen patates püresinin içinde yağda çevrilmiş taze soğan parçaları vardı, inanılmaz lezzetliydi.



Tabi bunların yanında bira içtik. Bira alternatifi oldukça fazla. Beyaz bira, koyu bira, siyah bira, filtre edilmemiş bira, yüksek alkollü bira. Fabrikayı ziyaret ettiğimizde filtre edilmemişi denemiştik, o yüzden bu seferde koyu bira denedik. Görüntü olarak sanki kola ile birayı karıştırmışlarda getirmişler gibiydi. Lezzeti ise bizim bildiğimiz biraya göre daha tok, sanki meşe fıçı içerisinde yıllandırılmış kırmızı şarap gibi yoğundu. Sanırım Türkiye’de yıllarca tek tip bira üretildiğinden dolayı ve bizde bununla doğup büyüdüğümüzden dolayı mis gibi Efes Pilsen'in yerini bence hiç bir bira dolduramıyor.

Na Spilce’de lezzetten kafanız tavana vurmuyor, başınız dönmüyor ancak güzel bir ortamda kaliteli bir yemek isteyenler için iyi bir alternatif. Çok turistik bir şehir olmadığı için yemekler de uygun fiyatlı. Biz kişi başı 200-250 CZK hesap ödedik. 1 Euro=25 CZK.

Karnımız doydu, biraları çektik artık Prag’a gitme zamanı. Tabi kafalar güzel, şehir merkezinden otobana nasıl çıkacağız tam kestiremiyorsun. Hiiiiç utanmadan sıkılmadan pencereyi açıp yanımda duran arabanın içinde şoföre “Prag?” diye sorup çıkışı bulduk. Otobandan 90 km gittikten sonra 1 saatte Prag’a vardık. Vardık varmasına da otobanın neresinden çıkacağız belli değil. Döndük dolaştık, bir yerlere girdik çıktık tam 45 dakika dolandıktan sonra şehir merkezine girdik. Ama bizim pansiyonun oraya nasıl çıkacağız? Hah tam buranın arka sokağı diyoruz, tek yön olduğu için giremiyorsun. Sinirlerim iyice gerildikten sonra nihayet pansiyonun oraya geldik. Siz siz olun yurt dışında hele hele bir başkentte araba kiralarsanız mutlaka ama mutlaka 5-10 Euro daha fazla para verin arabayı GPRS’li olarak kiralayın, zaten kısıtlı olan zamanınızı boşuna harcamayın.

Platan Pansion şehrin göbeğinde ve oldukça ucuz. Double odaya gecelik 28 Euro ödedik, hem de kahvaltı dâhil!!


29.11.2009 Prag
Annemle beraber 2003’te Beşiktaş maçı için geldiğim Prag’a ikinci ziyaretim. Tecrübeli olduğum için rehbere filan gerek yok, gezilecek yerler, yemek yenecek yerler daha Türkiye’deyken belliydi. Şehir meydanı Noel dolayısıyla panayır yerine dönmüştü. Tatlıcılar, sosisçiler, patatesçiler, kestaneciler, hediyelik eşya satanlar yavaş yavaş stantlarını açıyorlardı.

Bir kaç tane stant vardı ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Tredelnik Çeklerin ve Slovakların 5 çayında yedikleri bir hamur işi. Bizim kokoreç’e benzer bir düzeneğin üzerinde elde açılan hamurlar şişe diziliyor, daha sonra alttan yanan alevin üzerinde kısa bir süre pişiriliyor. Pişen hamurlar son olarak isteğe göre tarçınlı veya karamelli şekere batırılıp yeniliyor. Oldukça hafif bir yiyecek. Hele birde ocaktan yeni çıkmış sıcak sıcak olunca insanın damağında unutulmaz bir tat bırakıyor.


Bir de Çek’lerin Langose dedikleri bir tatlı var. Konsept olarak bizim pişiye benziyor. Hani lokma gibi hamur hazırlanır, yağda kızartılır. Ama şerbete batırılmadan, sıcak sıcak kahvaltıda yenir, genelde 4-5 cm çapında pofuduk bir şey olur. Çeklerin Langose’si ise 30-40 cm çapında pizza gibi bir şeydi. Görür görmez fotoğraflarını çektik ve langoseleri pişiren ustaya Türkçe olarak “İnsan yiicek bunları insaaaan” dedik.


Kısa bir yeme içme faslından sonra Karl köprüsünden geçip ve nehrin öbür tarafında hemen sağ taraftaki Vojanovy Sady bahçeleri gezdik. Yemyeşil çimenlerin üzerine dökülen ağaçların yaprakları arasında banka oturup cebimizdeki fıstıkları götürdük. Sessiz, sakin ama bir o kadarda renkli bahçede huzuru bulduktan sonra yediklerimizi eritmek için kaleye doğru tırmandık. St. Nickolas kilisesini ve St. Vitus katedrali gezip, kalenin tepesinden güzelim Prag manzarasına bakarak iç geçirdik.

Gezi yorumları sitesinden arkadaşım Korcan’nın tavsiye ettiği Kavarna Pekarstvi pastanesi Karmelitske caddesi üzerinde. Çeşit çeşit pastalar ve içecekler var. Biz tabi buraya gelipte ne yiyeceğimizi bilmediğimizden vitrinde görümüze çarpan şeylerden ortaya karışık söyledik.



Ne yalan söyleyeyim, tatlılarda pek bir numara yoktu, yada bir doğru tatlıyı alamadık, ama içimizi ısıtan süper bir içecek keşfettik. Grog kısaca Çeklerin Glühwein’ı gibi bir şey, fakat kırmızı şarap yerine rom kullanılıyormuş. Detaylarını bilmiyorum ama gerçekten soğuk kış günlerinde denemek gerekir. (38 CZK)


Akşamüstü otelde biraz dinlenip biraz güç topladıktan sonra soluğu şehir meydanında aldık. Sosisçiler her yerde olduğu gibi burada da başköşedeydi, hem de hepsi kömür üzerinde yapıyordu. Sadece 1 adet alıp Özenç’le paylaştık. Vallaha bu Çekler bu işi daha iyi biliyorlar. Dışı sert içi sulu sulu. Sosisi ısırınca önce kütür diye bir ses geliyor, sonrada içindeki etin suyu, yağı, lezzeti ve erimiş kaşar peyniri hepsi birbirine girip ağzınızda dağılıyor.





Esas sıra geldi domuz çevirmeye. Nasıl bizim kuzu çevirmemiz varsa, Çeklerinde domuz çevirmesi var. Daha önce bir kaç kez yurt dışında domuz eti yemiştim, çevirmesini hiç yememiştim. Sanırım butları direk şişe geçirip odun ateşinde pişiriyorlar. Kaç gram istediğini söyleyip sıraya giriyorsun. Eleman bizim döner bıçağına benzer uzun bir bıçak ile butlardan kesip plastik tabağa koyuyor. Başka bir kişide gramajını tartıp, bir dilim ekmekle servis yapıyor.

Allah günahlarımı affetsin ama bir et böyle mi güzel olur? Pembe pembe etler dişlerimi kullanmama hiç gerek kalmadan dilimle damağım arasında eriyip gidiyor. Üzerine hiç bir şey atmadan sadece sıcak şarap ile yediğim bu et, tüm gezi boyunca Çek Cumhuriyetindeki en güzel lezzetti.



30.11.2009 Karlovy Vary
Prag’dan 120 km uzaklıktaki Karlovy Vary’ya 2003’te geldiğimde gidememiştim. Burası termal banyoları, şimdiki adı ile “spa”ları ile ünlü bir kaplıca şehri. İnsanlar 1 haftalık turlar ile gelip kemik hastalıkları, cilt bozuklukları gibi hastalıklara karşı şifalı sularda tedavi görüyorlarmış.

Bizim termal suya gireceğimiz yok tabi ama gidip bir görelim dedik. Arabayı park edip şehir merkezine yürürken atıştırmalık bir şeyler almak için stantlara doğru yanaştık. O ne? Devasa bir tekerlek peynir. Çeyrek dilim peynire bakın, birde benim vücuduma bakın (boyum 1.88)
Öhhh be kardeşim, kim bilir nasıl da güzeldir diyerek 250 gram kestirip tadına baktık. Ekmek yok muydu kardeşim yahu derken kaşla göz arasında iki lokmada peynir mideye indirildi. Son derece başarılı!
İleride bir başka stantta çay kahve ve çeşitli alkollü içecekler satılıyordu. Sabah sabah içimize bir titreme gelince acil durum içeceği olan Grog içtik. Bu arada gayet iyi İngilizce konuşan esnafa grogu yavaş yavaş hazırlamasını ve bizlere anlatmasını istedik. Aslında yapımı oldukça basit. 4 cc Bozkov marka rom, bir bardak sıcak su ve 2 kaşık şeker ile karıştırılıyor, hepsi bu kadar. Özellikle kış aylarında dışarıda çalışanlar ve hasta olanlar içermiş. Şahane bir kış içeceği daha keşfetmenin mutluluğu ile gezimize devam ettik.


Çeklerin milli içkisi aslında Becherovka http://www.becherovka.cz/o_becherovce. Karlovy Vary’da üretilen bu içki anason ve tarçın ağırlıklı olmak üzere 32 çeşit baharattan yapılan bir likör. Esas olarak yemeklerden sonra, iyice soğutularak servis ediliyormuş, sindirim için iyi geliyormuş. Tabii kural kaidelere uyan kim? Kimisi önden iştah açmak için içer, kimisi soğuk havada ısınmak için içer. Ben ise boğazım ağrıdığında bir kapak atmak suretiyle ilaç niyetine içenlerdenim.
Karlovy Vary’da güzel bir gün geçirdik. Nehrin kenarından şehri boydan boya bir aşağı birde yukarı doğru yürüdük. Ama pek bir şey yemedik, nitekim burası hayli turistik bir yer ve fiyatlar Prag’dan bile pahalı. O yüzden akşamüstü Prag’a gidip, U Fleku Restaurant’a gittik. Aslında buraya tam olarak restoran denilemez, birahaneye daha çok benziyor.
Daracık ara sokaklardan birinde bulunan U Fleku’yu sokakta yürürken görüp de girmeniz mümkün değil. Buraya bilen geliyor. Bunun sebebi 500 yıllık bir birahane olması ve aynı anda 1200 kişiye hizmet verebiliyor olmasıymış. 9 farklı oturum salonu olan birahanede genel olarak ortaçağ atmosferi yaşıyor.
Üzerinde örtü bile olmayan tahta masamıza oturur oturmaz, garson buranın kendi üretimi olan siyah biralarımızı getirdi. “Ya kardeş, normal bira yok mu?” filan derken, garson kendinden emin bir şekilde, “Burası U Fleku, burada sadece U Fleku birası vardır” cevap verdi. Amcayı kırmayalım bari diyip, son gecemizin keyfini akordiyon çalan teyze eşliğinde “Flekovský ležák” marka siyah bira ile çıkarttık. %13 alkollü ve çokta soğuk değil. Oldukça kuvvetli. O yüzden garsonun tavsiyesi ile hemen bira atıştırmalıklarından aldık.



Pivní sýr tam Türkçesi ile biralık peynir anlamına geliyor. Üzerinde biraz kırmızı toz biber ve kırmızı soğan parçaları ile birlikte ve kızgın yağa batırılmış iki dilim siyah ekmekle servis edildi. Ekmeğin kendisi çok lezzetliydi. Krem peynir ise hem biraz tuzlu olduğu için hem de üzerindeki soğan parçalarından dolayı insanı kana kana içirtiyordu. Sadece biralık peynir ile birer bardağı (400 ml) devirdik.


Biralarımızın bittiğini gören garson, sorgusuz sualsiz, ikinci bardakları masamıza indirdi. Ardından gelen Shopska salat bizim çoban salataya oldukça benziyordu. Meğer literatürde, Yunan salatasından başka birde Bulgar Salatası varmış. Arasında pek fark yok ama genel olarak Yunan salatasında zeytin ve kekik olurmuş. Neticede bizim çoban salatanın üzerine lor peyniri konmuş hali. Ah bizde şu yemeklerimizi uluslar arası literatürlere bir sokabilsek.


İkinci biralık peynir olarak ızgara hellim geldi. Mangalda hafiften ızgara edilmiş iki dilim hellimin üzerine birazcık kimyon konmuş, yanında ise kırmızı soğan, turşulanmış sarımsak ve arpacık soğan vardı. Aynı peynir bizde de var ama bu kadar güzel bir sunum ile masaları süslemiyor. Sanırım biz pazarlamayı pek bilmiyoruz.

2. biraları da devirdikten sonra ana yemeklerimiz geldi. Ben “U Fleku tabağı” aldım. Zengin bir tabak oluşturulmuş ve her şeyden karışık olarak konmuştu. Çeyrek ördek, sosis ve löp et başta olmak üzere, garnitür olarak beyaz lahana ve karalâhana ile ayrı ayrı yapılan sıcak bir yemek, patates ve knedliky vardı. Ördek biraz sertti ama etler gayet güzeldi. Esas güzel olan karalâhana ile yapılan garnitürdü. İnce ince doğranan karalâhanalar sirke ve limon suyu konularak 10 dakika bekletiliyor. Sıvı yağda eritilen toz şeker karamelize edildikten sonra üzerine lahanalar ve ekşi elma rendesi ekleniyor. Az suyla biraz haşlandıktan sonra üzerine kırmızı şarap, çok az un ve tuz&biber ekleniyor.


Özenç ise ızgara sosis aldı. 2 adet sosisin yanında yeşillik, lahana, fırınlanmış patates, ketçap, mayonez ve bayır turpu ezmesi vardı. Hamburg gezisinde anlattığım bayır turpu ezmesi sosislerin yanına pek bir yakışıyor. Tadı acı bir hardala ve Japonların suşi kullandıkları wasabiye benziyor.
Yemeklerle beraber 3. biralarda bitti. Artık ilk başta o beğenmediğimiz bira, şerbet gibi gidiyordu. 4-5 derken iyice kelle olduktan sonra, finalde olarak cila niyetine birer tane Becherovka içtik. Buz gibi Becherovka önce boğazınızı yakıyor sonra midenize kadar giderken, yemek borusunda bir alev topunun ilerlediğini hissediyorsunuz, fakat mideye ulaştıktan sonra bir anda rahatlama hissi tüm vücudunuzu kaplıyor. Dedim ya Becherovka’nın esas olayı sindirim içinmiş. Yiyiyorsun içiyorsun, sonra bir Beckerovka atıyorsun -tak- makine sıfırlanıyor.

U Fleku biraz pahalı bir yerdi. Kişi başı 650 CKZ civarı hesap ödedik ama yemeklerin lezzetinden çok, güzel bir ortamda bulunmanın şerefine sonuna kadar hak etti.

Orta Avrupa Hakkında 5 şey
1. Almanya’ya sık sık iş seyahatine gidenler olur ama turistik gezi yapan çok azdır. Oktoberfest için Münih’e, Christkindlesmarkt için Nürnberg’e şimdiden bir uçak bileti ayarlayın.

2. Turla gidip boşu boşuna komisyon kaptırmayın, ucuz bir uçak bileti bulduktan sonra araba kiralayın ya da tren ile seyahat edin. Türk ehliyeti ile ben Almanya’da kiraladım, hiç bir sorun yaşamadım

3. Avusturya’ya eski şehir merkezi Kärntner Strasse çevresinde iç içe geçmiş sokaklardan oluşuyor. Kendinizi bu labirentte sokaklara atın, sokakların birinden diğerine geçerken kaybolun.

4. Ne Almanya’da ne de Avusturya’da sık sık karşınıza çıkacak “Türkisch Döner” yemeyin!

5. Çek Cumhuriyeti hem Almanya’ya hem de Avusturya’ya göre çok ucuz. Hele hele Prag dışındaki şehirlerde 15 Euro'ya pansiyon bulursunuz, 10 Euro'ya mükellef bir yemek yersiniz.











Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World