9 Ocak 2011 Pazar

Selanik 2010 - 3.Bölüm


Gezinin 2. bölümü için lütfen tıklayın


25.04.2010
Selanikteki son günümüde biraz miskinlik yapıp öğlene evde vakit geçirdik. Eleni bize İstanbul anılarını anlattı, bizde ona Girit ve Rodos anılarımızı. Öğleden sonra hafiften acıkmalar başlayınca Eleni’nin sağlam löplöpçü arkadaşı Kostas ile buluşmak üzere Selanik’in 10 km dışındaki Kalamaria’ya gittik.


Kalamaria’ya ulaşım aslında çok kolay, 1 €’ya bilet alıyorsunuz, Selanik’in göbeğindeki Aristotelous Meydanından kalkan belediye otobüsüne biniyorsunuz o kadar. Ama Selanik’e bir tur ile gelirseniz ancak turist gibi şehir merkezinde dolanırsınız! Couchsufing  olayının amacıda zaten budur, turistik yerlerden yerel arkadaş edinmek ve yerel kültürü öğrenmek.


Kalamaria’ya isim benzerliğinden dolayı “kalamarın kralını yapıyorlar” fantazisi ile gittik. Otobüsten inince Kostas ile buluştuk, biraz sahilde dolanma faslı derken, Kalamaria’ya geliş amacımızı hatırladık ve hemen Ouzeri Kalimnos’un (Drakopoulou Street 6 Kalamaria) yolunu tuttuk.


8-10 masalı ufak bir lokanta burası. Meze, balık, rakı -pardon- ouzo (uzo) hırla gürle gidiyor. Biz sipariş olayına hiç karışmadık, herşeyi Kostas’a bıraktık. Bizimki, patrona “İstanbul’dan ağır abiler geldi, donat masamızı” diyince uzomuzu patronun kendisi getirdi.


Uzo ile rakının ne farkı var?” diye sordum “Biz uzoyu hazır aldığımız alkole anason ekleyerek yapıyoruz, rakı ise üzümden damıtılırken içine anason koyuluyor” diye cevapladı. Pek kafam almadı ama anlamış gibi yaptık, gülümsedik.


Yunanlıların milli içkisi Ouzo, bizim rakının Yunan versyonu, yeşil efe lezzetinde içimi oldukça hafif. Kostas’a göre en iyi iki ouzo Barbayani ve Ploumari imiş. Her ikiside esas üretim yeri Midilli adasıymış. Biz dün Plomari içtiğimiz için bu sefer Barbayani aldık.


Yunanlı kardeşlerimizde bizimki kadar zengin soğuk meze kültürü yok, sanırım soğuk meze kültürü bize rumlardan olduğu kadar birazda Ermenilerden geliyor. Garson direk arasıcaklardan olaya girdi, önce masaya Bouyurdi geldi.


Türkçeye çok benziyor ama bizde buna benzer bir yemek veya meze yok. Güvecin içine yumuşak bir beyaz peynir konuyor, üzerine ince kıyılmış domates, yeşil ve kırmızı biber ekleniyor, biraz zeytinyağı, biraz maydanoz, biraz da kuru fesleğen. Fırında şöyle bir 5-10 dakika piştikten sonra peynir hafiften yumuşuyor, domatesler kendini salıyor. Zeytinyağı inceden cozurdamaya başlıyor. İnanılmaz basit bir şey, ama muazzam lezzetli. Evde yapın, pişman olmazsınız.


Salatamız tabii ki Greek Salat. Büyük büyük kesilmiş sebzelerin üzerine bir kalıp beyaz peynir, birazda ve kekik ekledin mi oluyor sana Greek Salat. Yanlzı bizim çoban salataya göre farklı olarak siyah zeytin, kapari ve yeşil biber turşusu vardı.


Dün yiyipte çok hoşuma giden Midya-Pilaf burada da karşımıza çıktı. Aynen dünkü baharatsız yapılmıştı, biraz dolmalık fıstık, biraz dereotu hepsi o kadar. Kocaman etli midyelerin lezzetiyle, mis gibi zeytinyağı kokan pilavın lezzeti birleşiyor ve ortaya benzersiz bir tat çıkıyor. Bildiğim kadarı ile midli pilavı bir tek Balıkçı Sebahattin  yapıyormuş, ama iyi yiyici arkadaşlarımdan duyduğum kadarı ile Mardin usulü midye dolma gibi basıyormuş içine yeni baharı karabiberi.


Atıştırmalıklardan bir iki çatal attıktan sonra, kadehleri tokuşturmaya başladık. İşte Yunanistan aleminin en kral löplöpçüsü Kostas. Ouzo – rakı farketmez, bir iki kadeh yuvarladıktan sonra hemen konu açılıyor, “Ne olacak bu Yunanistanın hali”. Malum Yunanistan 2010 yılında ciddi krizdeydi. Kostas kısaca, Almanlar Volkswagen üretiyor, biz ise ahtapot, kalamar üretiyoruz diye durumu özetledi. Dediğine göre Yunanistan’ın ciddi bir sanayisi olmadığı için durumları pekte parlak değilmiş.


Sıra geldi deniz ürünlerine. Dedim ya, bu Yunanlılar deniz ürünlerinde bizden çok iyiler. Sahnede Htapoti keftedes yani ahtapot köfte. Var mı daha önce duyan bilen? Konsept olarak bizim kuru köfteye benziyor. Yuvarlak hazırlanan köfteler una bulanıp kızgın yağda kızartılıyor. Tek fark dana etinden değil, ahtapot etinden yapılması. İnanılmaz başarılıydı, bir ısırıyorsun, dalga dalga ahtapotun suyu akıyor ağzına. Usulen sadece bir parça limon, bir parça yeşillik konmuş. Domates, salatalık gibi ıvır zıvır yok.



Midye tavanın pek bir olayı yoktu. Bizimkiyle hemen hemen aynı. Güzeldi hoştu ama damakta unutulmaz bir lezzet bırakmadı. Midyeleri kızartmadan önce una bulamak şart. Ama unlu bir suya bulayıp kızartınca midyenin etrafında 2-3 mm’lik bir hamur katmanı oluyor. Bu katman ne kadar kalın olursa, midyenin lezzeti o kadar azalıyor. Nerde o Rumeli Kavağındaki sadece una bulanmış, 1 dakika kızartılıp alınan turuncu küçük midyeler.


Ahtapot ızgaranın sunumu biraz farklıydı. Güzelce ızgara edilen ahtapotu ince ince kesmişler, üzerine biraz kekik, birazda zeytinyağı eklemişler. Kostas’ın dediğine göre esas ahtapot ızgara yazın yenirmiş. Rodos yazısında da bahsettiğim gibi güneşte 2-3 gün kurutulup ondan sonra ızgara edilmesi lazımmış. Nisan ayında fazla güneş olmadığı için biraz çakma olmuş. Ama bizden yinede 10 üzerinden 7 alır.


Kalamar tava çoooook güzeldi, hatta masanın kralıydı diyebilirim. Öncelikle gramaj olarak gözümüzü baya bir doyurdu, kalın kalın kesilmişti dişimizin kovuğunu da iyice doldurdu. Biz genelde kalamarı alırken güzelce temizletiriz, derisinin üzerindeki pembe zarı soyup bembeyaz hale geldikten sonra kızartırız. Ama resimlerden de gördüğünüz gibi amcam pembe zarı hiç ellememiş. Bu üşengeçlik midir, yoksa lezzet versin diye midir bilmiyorum ama gittiğim başka yerlerde de bu lezzeti aradım, şimdilik bulamadım. Bulursam yine buradan paylaşacağıma emin olabilirsiniz.


Benim için kalamarın bacağı olmazsa olmazdır. Restaurantlara gittiğinizde kalamar istediğiniz zaman garsona sorun. Yerli kalamarsa alın, illaki bacaklarıda olacaktır. Yok kocaman kesilmiş halka halka kalamar geldiyse kesin ya ispanyol malı donmuş kalamardır, yada eşşek kalamarıdır.


Sırf merakımdan Kostas’a balık halinde gördüğümüz kalamarla thrapsala arasındaki farkı sordum. Hemen hemen benzer hayvanlarmış, ama kalamar daha pahalıymış. Thrapsala (eşşek kalamarı) biraz daha zor pişermiş, ama onunla da çeşitli yemekler yapılırmış.


Buyrun size ızgara thrapsala. Tuz şeker ve soda ile iyice marine edilmesi lazımmış, 1 gün dolapta bekledikten sonra anca yumuşarmış. Sonra isteğe göre tava veya ızgara yapılabilirmiş. Ama dolaptan çıkarttıktan sonra asla yıkanmaması lazımmış. Tahminimde çokta güzeldi, uzoya meze ettik, mideye indirdik.


Bu kadar yemekten sonra tatlı adettendir, ama bu Yunanlıların tatlıları bizimkilerden çok Alman tatlılarına benziyor. Ortaya karışık tatlı tabağı geldi, biri çikolatalı pastaya benziyordu, biri revaniye benziyordu, biri de sanırım tiramisuydu.




Biz alışmışız fırında helvaya, irmik helvasına, pasta tarzı tatlılar biraz değişik geldi. Kötümüydü ? Yooo bir tabak daha istedik desem ?!?!
Çok keyifli bir muhabbet eşliğinde hem Yunanistan’ı kurtardık, hem Türk Yunan kardeşliğini pekiştirdik, hemde boğazına düşkün arkadaşımız Kostas vasıtası ile deniz ürünlerinin kralını yemiş olduk. Bu kadar yemek, 4 tane 20’lik uzo toplamda 75 € hesap ödedik. 5 kişi için gelen fiyat şaka gibiydi, zira Alaçatı’da bir kahvaltı fiyatına Selanik’in 10 km dışında mükellef bir deniz ürünleri ziyafeti çektik.


Hesabın yüksek olmamasının en büyük nedeni içki. 20’lik uzo (Barbayani) markette 2,5 euroya satılırken, restaurantta da 3,5 euroya satılıyor. Ama malasef ne İstanbul’da ne de Ankara’da 20 TL’nin altına 20’lik rakı bulamazsınız.


Haftasonluğuna Selanik’e giderseniz illa Ouzeri Kalimnos’a gidin diyemem ama 2-3 gün dolandıktan sonra, şöyle bir etrafı gezeyim derseniz mutlaka gidin. Hem turistlerden uzakta olursunuz, hem de fiyatlar Selanik’e göre baya bir düşük. Bu arada Kalimnos bizim Bodrum Turgutreis’in yaklaşık 20 km batısında küçük bir adanın ismiymiş. Öğrendiğime göre İstanköy (Kos) gibi fazla turistik olmadığı için buraya mutlaka gidilmesi lazımmış. Türkiye’den direk feribot seferi yok, önce İstanköy’e oradan Kalimnos’a geçebilirsiniz.




Selanik’deki insanların yarısı haftasonu akşamüstleri deniz kenarında bir cafede frappe içmeden edemiyorlar. Özellikle sıcak yaz günlerinde oldukça tutulan frappe, uzun bir cam bardakta sunulan buz gibi soğuk kahve. Aynı bizdeki gibi sipariş verilirken orta, sade, şekerli diye belirtiliyor, ayrıca isteğe göre sütlü yapılıyor. Kek ve kruvasan eşliğinde gelen frappelerimizi yudumlarken midelerimiz tok, gözümü doymuş, mutluluk hormonları kulaklardan fışkıracak durumdaydı.


Akşamüstü saat 19:00 gibi Selanik’e geri döndük. Son 3 saatimizi amaçsızca Aristotelous Meydanında dolanarak ve etraftakileri izleyerek geçirdik. Önünde oldukça fazla bir kalabalık birikmiş dükkan dikkatimizi çekti. Selanik’te en güzel gyros (yiros diye okunuyor) sanırım meydanın hemen yanındaki Tis Aristotelous isimli bu dükkanda yapılıyor. Gyros genel olarak bizim dönerin Yunan versiyonu ama sunumu bizim dönerden daha çok Almanya’daki dönerlere benziyor.


Etler kesildikten sonra Pita denilen pidelerin üzerine konuluyor. Daha sonra müşterinin isteğine göre levazımatlar ekleniyor. Genelde soğan, domates ve tzatziki tercih ediliyor. İlk bizim kuru cacığa benziyor ama değil. Süzme yoğurt, bol sarımsak sarımsak, tuz, zeytinyağı ve salatalık ile hazırlanan tzatziki sos gyrosu bizim dönerden ayıran en büyük özellik.


3 farklı etten gyros yapılıyor. İsteyene dana, isteyene domuz, istenene tavuk eti. En çok satılanı ucuz olduğu için domuz eti, en pahalısı ise dana etiydi.


Birde gyrosta en sevdiğim özellik, tüm malzemelerin sıcak olması. Benim Türkiye’de en illet olduğum konu ustanın dönerin etini kesip tezgahta biriktirmesi, Daha sonra sipariş gelince 15 dakika önce kesilmiş döneri, buz gibi soğuk ekmeğin üzerine koyup, tost makinasında ısıtmasıdır. Halbuki Yunanistan’da gyros aldığınızda pide ayrı ısıtılıyor, etler siparişe mütakip kesiliyor sıcak sıcak pidenin içine konuyor, hatta kızarmış patatesler bile sıcak oluyor. Dönerlerin sağındaki makina kızarmış patatesleri üstten gelen ışıkla sıcak tutuyor, onun sağındaki sacda da pideler ısıtılıyor. Türkiye’de buz gibi soğuk pidenin içerisinde döner verenlere duyrulur.


Otobüse giderken yine Selanik’ten ayrıldığımız için üzüntülüydük. Sanırım ilkokuldan beri “Atamızın doğduğu şehir” olarak bildiğimiz için Selanik’in kalbimizde ayrı bir yeri var. Yemekleriyle sıcaklığıyla Yunanlı arkadaşlarımızla Selaniki çok sevdik. Mutlaka bir kez daha gelmek üzere hoşçakal.


Selanik ile ilgili 5 şey;
• Türk konsolosluğunun yanındaki Atamızın doğduğu evi gezin.
• Selanikte Kordon’da dolaşırken İzmir’in 20 sene önceki halini yaşayın.
• Kesinlikle kabul etmek lazım adamlar deniz ürünlerini bizden daha iyi yapıyorlar. Agora Ouzeri’de kendinize deniz ürünleri ziyafeti çekin.
• Modiano marketi gezip esnaf ile muhabbet edin.
• Halkın Türkler’e çok yakın olduğunu bilin.


1 Ocak 2011 Cumartesi

Selanik 2010 - 2.Bölüm


Gezinin 1.bölümü için lütfen tıklayın

 
24.04.2010

Sabah ev sahibimize hiç yük olmadan erkenden çıkıp şehir turuna başladık. Önce şehre tepeden bakan Εptapurgio Kalesine çıktık. Yürüyerek çıktık ki, daha fazla görelim, daha çabuk acıkalım. Tepede mükemmel bir şehir manzarası var. Selanik üzerinden ege denizini seyretmek insana güzel bir haz veriyor.

Şehre yine yürüyerek inerken dosdoğru Chatzis Patisserie’ye  (Hacı Pastanesi) gittik. Burası 1908 yılında Türkiyen gelen rumlar tarafından açılmış, içeride halis mulis türk tatlıları var. Bir çoğu oldukça tanıdık, isimleri de bizimkilere oldukça benziyor.

Kazan dipi:



 Aşoure:



 Krema Galaktos (keşkül):


Şeher pare:



Ekmek kadaifi:



 Touloumpes:


Daha bir çok tatlı var, ama hangisini seçeceğimizi karar vermekte oldukça zorlandık. Hani kasaplar çarşısında dolanan kediler vardır ya o hesap. Sonunda hafif atalım dedik, kazandibi ve keşkülde karar kıldık. Her ikiside gayet hafif, gayet lezzetli. Bizim Özsüt mü güzel yoksa Yunanın Chatzis mi güzel polemiğine hiç girmedik, afiyetle datlıları mideye indirdik. Kasada parayı öderken, patrona tüm bu tatlıların İstanbul’da da olduğunu ama İstanbul’da kimsenin Galaktoboureko yapmadığını söyledim. Gel ortak olalım, İstanbul’da dükkan açalım diye kısa bir geyik çevirdim.

Web sayfalarında bu pastanenin tarihini anlatan bir video var, Yunanca gerçi ama tatlı sevenlerin izlemesini şiddetle tavsiye ederim.

Hafiften neşemiz yerine gelince şu Modiano marketi bir daha gezelim dedik. Yok, yok burası gerçekten bizim pazarları aşmış durumda. Ben şimdiye kadar aynı kasapta hem hindi, hem tavşan, hem de tavuk satıldığını görmedim. Bir ilginç noktada şu, büyük bir ihtimalle adam kendi tavuklarını satıyor.




Kendisi temizliyor, temizlenmemiş tüyleri de oksijen gazı yardımızla yakıyor. Yani tavuklar bizdeki gibi paketlenmiş alenen fabrika işi değil, bariz köy tavuğu satıyorlar.


E peki bu Yunanlılar kuzu eti yemezler mi? Yerler efendim yerler, hemde satarken kafasını ve yüreğini kesmeden komple asıyorlar vitrine ki, sanırım malı komple görüp sonra alasınız diye.
 

Bizi en çok ilgilendiren kısım ise deniz ürünleri oldu. Fiyatlar 5-18 euro arasında değişiyor, hemen hemen bizdeki ile aynı, veya biraz üstünde. Bizim tanıdıklardan, levrek, çupra, fener, barbun, dülger ve dil var.


Peki tanıdık olmayan ne var? Saligkaria var! Yani salyangoz. Özellikle Fransızların Escargot diye mutfaklarının başköşelerinde tuttuğu salyangozun tabii İstanbul’da olmaması normal. Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. Ama ne yalan söyliyeyim, hayatımda bir kere Nantes’da  salyangoz yemiştim, tadı hiçte fena değildi.

Başka ne var, Kalamaria  var, bir de Thrapsala var.




Nedir bakalım bu kalamarla thrapsala arasındaki fark? Elbette öncelikle fiyatı. Biri 10 euro, diğeri 4 euro. %100’den de fazla fiyat farkı olduğuna göre mühim bir konu.

İstanbul’a döndükten sonra balıkçılarla konuyu tartıştım, meğer bu thrapsala bizde deli kalamar, eşek kalamarı veya bülbül denen lezzetsiz bir cins kalamarmış. Bizde de delisi 5-10 TL’ye satılırken akıllısı 20 TL ediyormuş. En belirgin farkı resimlerden de görüldüğü gibi kaliteli olanı ince uzun bir gövdeye sahipken, ucuz olanı kısa ve tombul bir yapıya sahip. Siz siz olun, akıllı kalamar alın, delisini pişirmekte zormuş, hazmetmekte...

Modiano marketin hemen içinde birde kokoreççi gördük.

Yıllar önce Almanya’ya ilk gittiğimde dönercilerin döneri elle değil motorla çevirdiğini gördüğümde hayretler içerisinde makinayı incelemiştim. Aynı hayrete yıllar sonra şimdi de Yunanistan’da düştüm. Dikey dişlileri bir motor çeviriyor, kokoreçlerin takıldığı yatay şişlerde bir çark ile dikey dönen dişliye bağlı. Ey İzmir’in kömürde kokoreç yapan ustaları, makinayı göstermesi benden, uygulaması sizden.

Biz bu kokoreçlerin sadece fotoğrafını çekip, hiç tadına bile bakmadık! Çünkü tüm iştahımızı Agora Ouzeri’ye  sakladık. Agora Ouzeri benim için çok önemli bir yer, yunan yemeklerine burada aşık oldum desem yeridir. Sırf buradaki lezzetli mezeler ve yemeklerden dolayı kendime Yunan Mutfağı Kitabı aldım ve artık evde deniz ürünlerini Yunan usulü yapıyorum.



Burası basit ve salaş bir yer. Yemekler kaliteli ve doyurucu, ama lüksten son derece uzak. Kızlar beyaz sofra şarabı, erkekler ouzo ile ziyafete başladı.


Önden ortaya karışık Anthotyro peyniri ve kurutulmuş domates ile zenginleştirilmiş roka salatası. Zaten yediğim yegane salata roka salatasıdır, sanırım bu da hayatımda yediğim en güzeliydi. Artık türkiyede de ciddi balıkçılarda salatalar peynirli gelmeye başladı. Kurutulmuş domateste hoş bir lezzet katmıştı.


Ortaya karışıklardan devam ediyorum, ve sırada bir yunan klasiği olan Midya-Pilaf. İçerik olarak bizim midye dolmaya benziyor ama, yemek gibi tencerede pişip geliyor ve sıcak sıcak yeniyor. İçinde biraz da kalamar parçaları var. Ama en önemli fark Mardin işi baharatlı karabiberli değil, efendi gibi biraz dereotu konmuş hepsi bu. Çok ama çok başarılı.


Kabak kızartmayı Girit’te salaş bir tavernada yemiştim. Malzemeler bizim şakşuka gibi direk yağa atılmıyor. Önce una veya unlu bir sosa bulanıp sonra kızatılmış. Bu sayede kabak yumuşamamış, çıtır çıtır kabakların yanında birde güzel tarator sosu varki tam bir lezzet küpü. Kalamarın yanına dandik tarator sosu koyan ustalar size söylüyorum, az biraz şu yazıları oku, şu resimlere bakta Yunanlılardan tarator sosu öğren!
 

Kalamar dedim de, buranın kalamar tavası da çok başarılı. Halkalar ince ince değil, baya kalın kesilmiş. Yani bir halka kalamar atıyorsun, en az 50 gram. Dişinin kavuğu baya bir doluyor. Kalamarın bacakları da var, bu bizden tam not alır!


İkinci çeşit kalamarımız ise kalamar dolma. Genelde kalamar ya halka halka kesilip tavada kızartılır, yada bütün kalamarın içi doldurulup ızgarada pişirilir. Bu kalamar dolma ise yine doldurulmuş ama yağda kızartılmış. Beyaz peynir, kaşar peyniri çok az maydanoz ve domates ile hazırlanan harç kalamarın içine doldurulduktan sonra ağzı bir kürdan ile tutturulmuş, kalamarın dışı una bulanıp sonra aynı kalamar tava gibi yağda kızartılmış.


Masaya geldiğinde görüntüsünden pek bir şey anlayamadıysak ta, ortadan ikiye kesince sonra kalamarın tüm doğal zenginlikleri ve şehveti bir anda tabağımıza akıverdi. Tadı damağımda kaldı desem yeridir.
 

Sırada karışık deniz kabukluları var. Masadaki en alengirli görünen yemek buyken, tabakta kalan tek yemek bu oldu. Sosundaki hardal lezzetinden midir, yoksa yemek pişirilirken içine konan yeşil biberden midir hatırlamıyorum ama pekte güzel değildi. Bir kaya midyesinin tadına baktık, bir kum midyesinin, ikiside pek sarmadı.


Ve sıra geldi masanın kraliçesine! Karşınızda Karides Saganaki. Geçen sene mayıs ayında löplöpçüler’de  yazmıştım Karides Saganaki’yi. Bilgisayarımın yanımda olduğu zamanlarda, gittiğim tüm balıkçılarda ustalara, mekanın sahiplerine bu resimleri gösterdim durdum. Ama her ne hikmetse benim gibi bir blogu olan Ankara’lı löplöpçü kardeşim Ayberk’in  götürdüğü Ankara’daki Laterna  dışında Karides Saganaki yapanı da görmedim. Gerçi orada da donmuş çimçim karidesle ve taze kaşarla yapıyorlarıdı ya neyse....



Bu ultra güzel yemeğin yapımı gayet basit. Kırmızı tatlı biber ince ince kıyılıp zeytinyağında çevriliyor. Daha sonra küp küp kesilmiş domatesler öldürülüyor. Domatesler suyunu salınca kabukları temizlenmiş fakat kafaları yerinde duran jumbo karidesler ekleniyor. 1-2 dakika karidesler pişince ocağın altını küpküp kesilmiş beyaz peyniri ekleniyor. Arzuya göre kıyılmış maydanozda ekleniyor.


Ben bunu defalarca evimde yaptım, en az 20 kişiye yedirdim, bir allahın kulu da ı-ıh olmamış demedi. Şiddetle tavsiye ederim. Sütlü susamlı bir ekmek almayı unutmayın, suyuna bana bana yersiniz. Biz dibini sıyırdık, kalan bir karidesi de sizler için fotoğrafladık.
 

Tatlı olarak geçen sene irmik helvası ikram edilmişti. Bu sene şansımıza reçel çıktı. İlk önce biraz garipsedik ama hepsi birbirinden lezzetliydi. Şekeri çok fazla olmadığından insanın içini baymıyordu. Fazla ağdalıda olmadığı içinde oldukça hafifti.


Yemeğin sonunda hesabı öderken Agora Ouzeri’nin sahibi Christos Chatzidiakos ile muhabbet ettim. Lokantanın bilgisayarından, bir sene önce geldiğimde çektiğim resimlerle hazırladığım bloğu’mu  gösterdim. Bana özellikle çok teşekkür etti. İstanbul’dan en az 3-4 müşterisi benim bu yazımı okuyup gelmiş. İnternette de benden başka da Türkçe burayı yazan olmamış.



Alkollü içecekler anormal ucuz. Yarım litre sofra şarabı 3 €, 20’lik ufak ouzo 7 €. Dörk kişi toplam hesap 60 €. Mesaj açık! Hava atmak yada ünlüleri görüp arzı endam etmek için gelinen bir yer değil burası. Ciddi yemek yemek ve efendice sohbet etmek için gelinen bir yer.


Gezinin 3. bölümü için lütfen tıklayın

.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World