19 Şubat 2011 Cumartesi

Konya

Dünyada bir çok ülkeye gidipte, kendi ülkemde halen gitmediğim şehirler var. Bunlardan biri de Antep’te üniversite okurken, gece saat 1’de otobüsün sadece otogarına girip çıktığı Konya’ydı.

Yazılarımı sürekli okuyanlar bilir, gittiğim yerlerde tarihin, coğrafyanın, doğal güzelliklerin peşinde koştuğum kadar, yörenin mutfağıyla da tanışmak isterim. Biraz sorup soruşturunca muazzam tadlara ulaşırım. Konya’da yapılcaklar listemin başında aslında Hacı Şükrü’de  tandır yemek vardı fakat sadece öğlen saatlerinde açık olduğu için malesef fırsatım olmadı. Onun yerine değişik lezzetleri bir arada bulabileceğimiz Köşk Konya Mutfağında nasiplendik.


Köşk Konya Mutfağı Türkiyenin en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olan Mevlana Müzesine çok yakın olduğu için ulaşımı oldukça kolay. 1860 yılında inşaa edilen bina 1979 yılında bugünkü sahipleri tarafından satınalınmış, bir süre konak olarak kullanılmış şimdi de restaurant olarak hizmet veriyor. İçerisi yüksek tavanlı ve zeminler ahşap. Hani o eski evlerde yürürken zemindeki tahtanın gacır gucur sesleri gelir ya aynen o durum var.


Menü oldukça güzel hazırlanmış. Fiyatların yanında ayrıca yemeklerin resimleri de var. Dolayısıyla siparişi verirken nasıl bir şeyle karşılaşacağınızı önceden kestirebiliyorsunuz. Çok fazla ağıra kaçmamak için, iki kişi gittiğimiz lokantada ortaya karışık sipariş verdik. Garsonlar gayet güzel yüzlü ve servis oldukça hızlı.



Önden ekmeklerimiz geldi. Susamlı pide sıcacıktı, tam “hart diye ısırmalık”. Naylon poşet içerisindeki hijyenik lavaşlarımız soğuktu ama lezzzetliydi.
 

Güveç kapta sunulan yoğurdun koyu bir kıvamı vardı. Sanırım koyun sütünden yapılmıştı, buram buram süt kokuyordu. Uzun zamandır İstanbul’da fabrika işi hazır yoğurtlardan sonra oldukça keyif vericiydi. Nedendir anlamadım ama yoğurdun üzerine çörekotu koymuşlardı. Sık karşılaştığım bir sunum değil ama illaki bir faydası vardır dedik, kaşık kaşık götürdük.


Başlangıç olarak Konya mutfağının en önemli lezzetlerinden olan Bamya çorbası aldık. Tencerede pişen sebze yemekleri yumuşayınca bence hem kendi lezzetini kaybediyor hem de görüntüsü bozuluyor. Özellikle bamyayı çok pişirirseniz salyamsı bir kıvama geçer ve pekte sevilmez. Ben de çocukken bamyayı pek sevmezdim ama bu bamya çok güzeldi. Zaten bamyalar öyle kocaman etli değil. Hem kurutulmuş hem de küçücük.



Öğrendiğim kadarı ile bu çorbanın hazırlanması pek bir zahmetliymiş. Önce bamyalar ipe dizilip kurutulurmuş sonra küçük bamyaların minik sert tüyleri özenle temizlenirmiş. Daha sonra küçük doğranmış kuzu eti, kuru soğan ve tereyağı ile hazırlanırmış. Diri diri kalmış bamyaların ve çorba suyunun baskın bir ekşi tat vardı. Tuzu, biberi, ekşisi pek bir hoşumuza gitti. Uzun zamandır böyle güzel bir çorba içtiğimi hatırlamıyorum.




Sırada etli yaprak sarma var. Türkiyenin bir çok yerinde yaprak sarma yapılır. Zeytinyağlısı soğuk yenir, bir de etli ve sıcak yenileni vardır, bunlarda yöreden yöreye fark eder. Örneğin antepte kuzu eti ve biber salçası ile yapılırken, Behramkale’de bol soğanlı ve zeytinyağlı yapılır.



Konyadaki yediğimiz yaprak sarma yine son zamanlarda yediğim en güzel sarmalardandı. Çok az pirinç ve macun kıvamına getirilmiş et ile hazırlanan harç ve bu harcın suyu, dolmalar pişerken yaprağın içerisinde hapsolmuş, bir damlası bile ziyan olmadan tabağımıza kadar gelmişti. Dolmayı ısırdığınızda, yaprağın içerisindeki etin lezzeti fışkırıyordu.



Sırada ağır abilerden Sebzeli Közleme Kebap var. Odun ateşinde közlenmiş çekirdeksiz patlıcana, az domates ve yeşil biber eklendikten sonra tereyağında çevriliyor. Üzerine de yumuşak bir kuzu şiş çekilmişti. Et güzeldi hoştu ama esas olay tereyağında kavrulmuş patlıcanlı ezmedeydi. Lavaşların içine biraz et, bolca patlıcanlı ezmeden koyup dürümümü yaptım. Bir dürüm, iki dürüm derken tereyağının kokusunu hissetmeye başladık. Allahtan iki kişiydik ve bu lezzet küpünün hepsini yemek zorunda kalmadım. Patlıcan mevsimi olmasının da etkisi var ama kuzu eti gerçekten böyle pişirilir dedirtiyor. Mutlaka denenmesi gerekir ama midesi kuvvetli olmayanlara 1 porsiyondan fazlası ağır gelebilir.



Sıradaki bir diğer ağır abi de tandır yani Konyalıların dilinde Fırın Kebabı. Taş fırında pişirilen kuzu etleri tatlı beyaz soğan ile servis edilmişti. Menüsünde “Kültürel olarak elle yenir” yazıyordu ama biz nizami olarak çatal bıçakla yedik. Önceden pişirilmiş ve soğuduktan sonra tekrardan ısıtıldığı için bana biraz kuru geldi. Eminim öğlen saatlerinde fırından yeni çıktığında yeseydik daha güzel olurdu. O yüzden ağzımda öyle aman aman lezzet patlamaları yaratmadı.


Yemekten sonra adettendir birer çay istedik. Garson arkadaş yabancı olduğumuzu anlayınca çaydan önce özellikle demirhindi şerbeti de içmemizi tavsiye etti. Görüntüsü kola ile fantanın karıştırılmış haline benziyor ama lezzetini tarif etmek imkansız.


Daha önce Tayland’da da yediğim tropikal bir meyve olan demirhindi meyvesi ile 41 çeşit bitki ve baharatın karışımı ile 8 saatlik bir uğraş sonucu eldilen bu şerbet Osmanlı Sarayı’nın vazgeçilmezlerindenmiş. Onca yer gezdim, gördüm, ama böyle bir içecek daha önce hiç görmemiştim. Müthiş lezetli bu içeceğin bir “sağlık küpü” olmasının yanında, bence bu bir kültürel içecektir. Lokantalarda kapalı ayran veya kutu kola satmak asla marifet değildir, marifet unutulmaya yüz tutmuş kültürel zenginliklerimizi yaşatabilmektir. Umarım demirhindi şerbetinin varlığını daha sık lokantalarda görürüz.



Efendim, tatlıya pek düşkünlüğüm yoktur ama ilk defa geldiğim Konya’da yine ilk defa gördüğüm bir tatlı olan Saç Arasını tatmadan gitmek olmaz. Konsept olarak baklavaya benziyor ama oldukça hafif. Çok ince açılmış özel yufka hamurunun içine kaymak ve antep fıstığı konmuş. Fırınlandıktan sonra üzerine şerbeti dökülmüş ve sıcak sıcak servis edilmişti. İstemem yan cebime koy havasında bir çatal attık, adeta lezzet komasına girdik. Şerbetli bir hamur tatlısı bu kadar mı güzel, bu kadar mı hafif yapılır? Ustamın etine koluna sağlık.

Fiyatlar çok uçuk değil. İki kişi 50 TL civarı bir şey ödedik.Ne demişler: “Gez dünyayı, gör Konya’yı” kısmet anca bu güneymiş. Zaten 2008’de Girit Hanya’ya gittiğimizde içimde kalmıştı, “Hanyayı gördük ama daha Konya’yı göremedik” diye. Aralık ayındaki Şeb-i Arus törenleri ile turizm patlaması yaşayan Konya’yı ne yapın edin, bir şekilde görün. Bamya çorbasını ve fırın kebabını kaçırmayın.

Gel, Gel, ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel!
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"
Mevlâna Celâleddin-i Rûmî



4 Şubat 2011 Cuma

Beypazarı

İşim gereği sık sık Ankara’ya gidiyorum, oradaki yemeği ve gezmeyi yemeği seven arkadaşlarımın tavsiyesi ile gidilecekler listeme Beypazarı’nı eklemiştim. Yolumuzu bir şekilde Beypazarı’na düşürdük, hem de özellikle 5-6 Haziran tarihlerinde yapılan 11.Beypazarı Festivali’ne  denk getirdik. Ankara’nın gastronomi alanında bir çekim merkezi olarak yükselen ilçesi Beypazarı, yemekleri, konakları ve sakinlerinin sohbetiyle geçmişten sıcak bir dokunuş gibi içimizi ısıttı. Ben, eşim ve arkadaşlarımla birlikte çıktığımız Anadolu’nun merkezindeki Beypazarı lezzet turunun tadı damağımızda kaldı.


05.06.2010
Ankara’dan gelirken Beypazarı’nın hemen girişinde sizi kocaman bir havuç karşılıyor. Buradan sağa girerseniz kasabanın içine giriyorsunuz, düz devam edip ilerden girerseniz kendinizi şehri kuşbakışı izleyebileceğiniz Hıdırlık tepesinde buluyorsunuz. Buradan tarihi ahşap evleri ve 200 yıllık çarşısını panaromik olarak görebilirsiniz.

Dört mevsim hareketli ilçede Haziran ayının tadı bir başka. Çünkü her yıl Haziranın ilk haftası Beypazarı şenlikleri düzenleniyor ve yöreye özgü lezzetlerin tadı doruğa çıkıyor. Tarihi güveci, etli yaprak sarması, uruş kapaması, 80 katlı baklavası, höşmerimi, tarhanası, havuç lokumu ve kurusuyla Beypazarı tam bir gastronomi merkezi.

Gezimize önce hiç kalabalığa girmeden İnözü vadisinden başladık. Aslında burası Türkiye’nin 184 önemli doğal kuş alanlarından biri. Lakin bizim geliş amacımız elbette kuşlar değil, aksine kuzular, ama onların da az pişmiş olanları! İnözü vadisindeki lezzet durağımız Cevizlibağ Konaklama ve Dinlenme Tesisleri.


Girişte büyükçe bir mutfak bizi karşılıyor, masalar ise bahçede yemyeşil çimenlerin üzerinde. Hemen yanımızda şırıl şırıl akan İnözü Deresi. Adeta doğanın içinde mis gibi yemek kokularıyle kendimizden geçmemiz an meselesi. Menüye şöyle bir bakıp spesiyalleri olan tüm yemeklerden sipariş ettik. Masaya ayranlar geldikten sonra bir yudum alıp soluğu mutfakta aldım.


Yaprak sarma Beypazarı’nın en önemli yemeğiymiş. Hem zeytinyağlı yapıyorlar hem de etli sıcak yemeğini. Sıcak olanın en önemli özelliği yemeğin içine kemik suyu konması. Usta bakır sahanda önceden hazırlanmış yaprak sarmaları dizdikten sonra üzerine biraz kemik suyu koyup, ocağın üzerinde düşük ısıda biraz tıkırdattı.


Beypazarı güveci ise sanırım toprak güvecin içinde hazırdı ve servis için küçük bir toprak güveçlere kondu.
 


Hadi güveci anladım ama koca bir kovanın içinden kepçeyle aldığı markalı yoğurdu yine toprak kapların içine koyup vermesine sessiz kalamazdım. Ustacım dedim, ya efendi gibi güveçte yoğurt ver ya da marka yoğurt vereceksen, güvecin içine koyma, bizde de beklenti yaratma.


Bunu duyunca, şapkadan tavşan çıkartır gibi, zuladan kendi hazırladığı kaymaklı yoğurtları çıkardı.



Önden içtiğimiz tarhana çorbası güzeldi. Koyu hazırlanmıştı ve biraz baharatlıydı. Annemin yaptığı tarhana çorbasına pek benzemiyordu. İçinde hem sarımsak hem de nane vardı her ikiside yakışmıştı. Sıcak çorbamızın içine beypazarı kurusu katıp, açlığımızı giderdik.




Beypazarı güveci diyince ben etli sebzeli bir şey bekliyordum. Meğer Beypazarı güveci etli ve baharatlı bir tür pilavmış. İlk defa yediğim için hoşuma gitti. Ama Pilav çokta taze değildi, biraz soğuk biraz da kuruydu. Sanırım festival dolayısıyla erkenden bolca hazırlanmıştı, pekte öyle özene bezene yapılmışa benzemiyordu. Kim bilir siparişe mükeakip taze taze yapsalar nasıl olurdu.


Ayran çok ama çok başarılıydı. Bende artık eve bu ayrandan alırım diye fotoğrafını çektim ama İstanbul’da ne kadar yere baktıysam Güngör Ayran bulamadım. İnternetten araştırdım, meğer Ankara Macunköy’de Güngör Çiftliği diye bir yerde üretiliyormuş. Ankaralı arkadaşlar, bulursanız kaçırmayın!



Kapanışı ise Höşmelim ile yaptık. Yanlız Beypazarı’nın höşmelimi Balıkesirin höşmeliminden oldukça farklı. Balıkesirde yumurta ve tuzsuz peynir ile yapılırken, burada un, süt, kaymak, tuz, yağ ve şeker karışımından yapılıyormuş. Oldukça zahmetli bir uğraş gerektiren ancak lezzetiyle bu zahmete değen tatlı, kesinlikle insanın içini baymıyor.



Fiyatlar baya uygun, hele hele İstanbul’a göre çok uygun. Kişi başı 20 TL verdik ya vermedik. Beypazarı güveci dışında tüm yemekler çok güzeldi. Gerçi burada bize esas mutluluk veren yemeklerin lezzeti değil, ortamın çok güzel olmasıydı. Hiç bir zaman yemek bende tek başına yeterli değil. Ortam ve atmosfer hem iştahınızı açıyor hem de beyninizdeki mutluluk hormonlarını tetikliyor.


Cevizlibağ Beypazarına kadar gelmişken, kesinlikle bir kez ziyaret edilmeyi hakediyor.



Karnımızı doyurduktan sonra, şehir merkezine gidip otele yerleştik. Arzu’nun aylar öncesinden ayırttığı otel Ankara Üniversitesi Uygulama Oteliydi veya bilinen adıyla Hakim Evi. 1800’lü yılların ortalarında inşa edilen tarihi Abbaszade konağı Beypazarı Belediye Başkanlığı tarafından Hakimevi yapılmak üzere tahsis edilmiş ve orijinaline uygun olarak restore etmiş.Tipik bir butik otel özelliklerini taşıyan uygulama otelinde sadece 11 oda bulunuyor.







Eşyalarımızı bıraktıktan sonra diğer lezzet noktalarını araştırmaya başladık. Her sokakta ayrı bir tezgah var. Burada yemeklerin lezzetini kadınların emeği belirliyor. Yöneticiler, Beypazarı’nın ev kadınlarını organize ederek ilçe ve hane ekonomisine katkı sağlayacak bir denklem oluşturmuş. Ev kadınlarının hazırladığı lezzetler bir çok tarihi konağı barındıran Alaaddin Sokaktaki tezgahlarda arzı endam ediyor.



Başta dolma, erişte, pestil, tarhana ve havuç suyu olmak üzere çeşit çeşit lezzetler var. Hangisinden yiyeceğinizi şaşırıyor, bir o tezgahı bir bu tezgahı ziyaret ediyoruz.






Önce dolma, sonra baklava, sonra erişte, sonra bir daha baklava, bir daha dolma derken midemiz allah bullak oldu ama güzel oldu. Yediğimiz her dolma birbirinde farklı, her baklava birbirinden güzeldi.






Tabii hepsinden çok az yemeğe özen gösterdik çünkü festival zamanı Beypazarı’nda sınırları belirlemezsen mide fesatı geçirmek içten bile değil.


Benim en beğendiğim şey zeytinyağlı dolma oldu. Tadı hafif mayhoş, ağza atıp iki dolandı mı eriyiveriyor. Sanki suyunda da et suyu var, hafiften ağır. Öyküsü asma yaprağı ile başlıyormuş, kartlaşmamış, zar gibi ince ve damarları belli olmayanlar seçilirmiş. Özenle sarılan dolmalar pişerken, tencerenin içine yaprakların sapları mutlaka atılırmış. Kimisi hafifken ekşimsi, kimisi biraz acılı.


Akşam yemeğine ise eğlencesi ile meşhur Bağ Evi’ne gittik. Adından da anlaşıldığı gibi üzün bağlarının yetiştiği gemişçe bir yer. Yörenin şıra ve pekmezi bu üzümlerden elde ediliyor. Beypazarı’nın nostaljisi ve tarihi dokuyu kaybetmemiş bir mekân olması, gelenleri Bağ Evi Bülbülü Mehmet Amcanın türkü ve yöresel oyunlarıyla, içten ve samimi karşılayışı sizi zaman tüneline götürüyor.


Yine genişçe bir bahçenin içinde çimenlerin üzerinde kurulan masalara oturduk. Önden yöreye has erişte aldık. Bol tereyağı, ceviz ve keş peyniri ile sunulan erişteler diri diri ağza geliyor. İşte benim beğendiğim italyanların “Aldente” dedikleri usül. Çok güzel bir başlangıç. Süzme yoğurttan yapılan keşli cevizli eriştenin lezzetinin sırrı taze ceviz ve tereyağındaymış.



Sırada Beypazarı güveci var. Büyükçe bir toprak çömlekte pişen güvecimiz, demlenmesi için aluminyum folyo ile kapatılarak masamıza geldi. Garson, masada folyoyu açınca içindeki buhar etrafa misler gibi yayıldı.



Daha yeni fırından çıkan güveçte gördüğüm kadarı ile kuzu eti, pirinç domates, sivri biber ve çok az baharat konmuştu. Sanırım biraz kuyruk yağı vardı ki esas lezzeti bu yağ veriyordu. Yemeklerden sorumlu devlet bakanı olarak, arkadaşlar sağ olsunlar açılışı benim yapmama izin verdiler.



Tek kelime ile muhteşemdi, bugün öğlen yediğimiz güveç ile alakası yoktu. Sebzeler ile lezzetlendirilmiş pilavın içinde yumuşacık löp kuzu etleri cirit atıyordu. Ayrıca fırından daha yeni çıkmış olması, üzerinin kapatılarak dinlendirilmesi ve masada sıcak sıcak açılması da iştahımızı daha bir kabartmıştı. Pirinçler hafif diri kalmış, etler pamuk gibi, kuzu etinin suyu ve kokusu adeta pirinçlerin içine işlemişti ve ortaya benzersiz bir lezzet çıkmıştı. Çok ama çok başarılıydı, ustanın ellerine sağlık.



Daha sonra Uruş kapama geldi. İçerik olarak Beypazarı Güvecine çok benziyor fakat pişirilme metodu biraz farklıymış. İlçenin Uruş yöresinden gelip geleneksel mutfakta yerini alan bu kapama delikli bir testide pişiriliyor. Yemeğin asıl yapılışında sadece et ve pirinç kullanılıyor. Kemikli parça et, özel kapama testinin içine konuluyor ve testi derince bir tencereye ters kapatılıyor.


Tencerenin içinde de -testi içeride kalacak şekilde- kapağı kapatılarak nohutlu pilav yapılıyor. Yine aynı güveçte olduğu gibi Uruş Kapama da gözümüzün önünde masada servis edildi. Garson, et dolu testiyi yukarı kaldırması ile birlikte, yağlı kuzu etleri ve etin piştiği kendi suyu pilavın içerisine aktı. Görüntü inanılmazdı, güveçten sonra dayanamıyorum, kapamadan da iki kaşık alıyorum kendimi suçlu hissediyorum.



Uruş kapama mı daha güzeldi, yoksa Beypazarı güveci mi sorusunun cevabını bulmak oldukça zor. Masanın bir kısmı kapamayı beğenirken, bir kısmı da güveci beğendi. Ama şöyle söyliyeyim, her ikisinden de bir tanecik pirinç tanesi bile artmadı! Yeme - İçme faslı yaşamın devamını sağlayan en zevkli şeylerden biri. Hele yediğiniz içtiğiniz şey maharetli bir elin ürünüyse işte orası sözün bittiği yerdir, sanırım o yerde burasıdır.




Eh bu kadar yemekten sonra lök gibi oturmak olmaz. Karnımız doydu, inceden rakıyı da içince mekan sahipleri tarafından çalınan müziğin etkisiyle oynamaya başladık. Aman ne oynama ne oynama. 92’lik Mehmet Amca bile oynayınca, bizim masada oturmamız pekte yakışık almazdı.




Turizm Belgesine sahip bu mekanda 200 yıllık dut ağaçlarının altında yemeğinizi yerken, Cuma-Cumartesi günleri canlı müzik fasıl grubuyla birlikte yöresel türkülere, oyun havalarına, sanat müziğine, halk müziğine eşlik edebilirsiniz. İlçenin kültürünü tanıtan bu eğlence içinde özellikle meddah dinletisini solumanızı şiddetle tavsiye ederim. Yemekleriyle, servisiye, eğlencesi ile gayet düzgün bir yer. Fiyatları da makul boğazda 70’lik rakı parasına burada iki kişi patlayıncaya kadar yer, efendi gibi içkisini içer.



07.06.2010
Bir kenti dolaşırken değişiriz, günün sonunda kentin ruhu üstünüze siner. Sanırım bizim üstümüze bir gün önce Beypazarının kokusu, ruhu ve tüm enerjisi sinmişti. Kendimizi büyük şehrin karmaşasından iyice uzaklaşmış, sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissediyorduk.

Sabah kahvaltımızı Hakimevinde yapmıştık yapmasına ama özellikle “az kahvaltı” ile geçiştirdik. Çünkü buraya kadar gelmişken, şöyle güzel bir tarhana çorbası içmeden gitmek istemiyorduk. Yaz aylarında üretilen ve yüksek besin değeriyle bilinen tarhana sokak boyunca çuvallarda leğenlerde satılıyor. Hepsi yeni ürün, tazecik. Hakimevinden bize tavsiye edilen Münsür Restaurant’a  girip bir acılı bir de acısızını denedik.



Aç karnına sabah içtiğimiz çorba içimizi ısıttı. Acılısı gerçekten çok acıydı, hani akşam yemeğinden önce yiyor olsak neysede, sabah sabah pekte beğenmedim. Normali ise çok daha güzel geldi. Ama esas bizi bitiren çorbanın yanında ekmek niyetine verdikleri “Kuru”ydu, yani Beypazarı kurusu.


İskoç bisküvisine rakip tereyağlı Beypazarı Kurusu çay saatlerinin ve kahvaltı sofralarının vazgeçilmeziymiş. Un, süt ve tereyağı ile yapılan Beypazarı Kurusu'nun en önemli özelliği ise dayanaklılığını bir yıl muhafaza edebilmesiymiş. Buraya kadar gelmişken, bir fırına uğrayın ve mutlaka tereyağlı kurudan eşe dosta almayı unutmayın. Tadım ve Arabul fırınları en meşhur olanları.





Son günümüzde Ankara’ya dönmeden önce sokakları dolaşıp son bir kez daha yerel lezzetleri yerinde inceledik. Beypazarı’nın en ilginç özelliklerinden biri de ülkemizdeki havuç üretiminin %60’nı karşılamasıymış. Havuçtan üretilen Havuç Lokumu ve Havuç Suyu gibi yan ürünlerin çeşitliliği ile de Türkiye’nin adeta havuç deposudur. Ancak ne yazık ki yerli tohum kalmamış, İsrail, Fransız, Hollanda menşeli tohumlar kullanılıyormuş. Mart ayında ekilen havuç haziranda, haziranda ekilenler ise kasımda ürün veriyormuş. Kışın havuç toprak altında korunuyormuş, böylece 12 ay ilçede havuç bulunuyormuş.



Otelden eşyalarımızı alıp dönüş yoluna çıkmadan önce öncesi Hıdırlık tepesine çıkıp ilçeyi tepeden izledik. Aynı Safranbolu veya Cumalıkızık gibi eski ama tertemiz evlerin uzaktan görüntüsü oldukça güzeldi. Keşke büyük şehirlerimizde de buna benzer bir şehir planlaması olsa, eski evler korunsa...



Beypazarına gidin, sokak boyunca yürüyün ve her biri el emeği ürünlerini tadın, bir yandan da alışverişinizi yaparken karşılaştığınız Beypazar’lı teyzelerle sohbet etme fırsatını kaçırmayın, belki dolmanın baklavanın püf noktasını öğrenirsiniz. Belediye bu üretimlere standart getirmiş, bu nedenle ürünlerin üzerinde imal edenin adı, adresi ve ürünün nasıl kullanılacağını anlatan kısa bir açıklamanın bulunduğu mini etiketler var.



Beypazarı ile ilgili 5 şey;


1. Her sene Haziaran ayının ilk haftası yapılan Beypazarı Festivali için şimdiden ajandanıza not alın
2. Çeşit çeşit beypazarı kurusu alın, eşe dosta götürün.
3. Güveçlerde satılan zeytinyağlı yaprak sarmanın tadına farklı farklı yerlerde bakın.
4. Bağevinde yemek yiyin, 92’lik Mehmet Amca ile birlikte dans edin
5. Aç karnına Alaaddin Sokakta boylu boyunca bir yürüyüş yapın, her bir tezgaha uğrayıp kendinize mükellef bir lezzet ziyafeti çekin.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World