24 Nisan 2011 Pazar

Tanzanya - 2.Bölüm

Gezinin 1.bölümü için lütfen tıklayın


13.11.2011 Darüsselam – Mikumi Milli Parkı


İstanbul’dan gece saat 00:30’da kalkan uçağımız sabah saat 08:00 gibi Uganda’nın başkenti Kampala’nın 35 km güneyindeki Entebbe Uluslararası havalimanına indi.


Burada İstanbul’dan binen Uganda yolcuları uçaktan indi ve hatta bazı yeni yolcular Darüsselam’a gitmek üzere uçağa bindi. Biz ise uçaktan hiç inemedik, görevlilerin uyarıları sonrasında sadece kapıdan dışarı kafayı uzatıp bir iki fotoğraf çekmekte yetindik. Yarım saatlik indi bindi faslından sonra uçağımız Darüsselam’a gitmek üzere tekrar havalandı.



Kalkıştan hemen sonra uçağın içine mis gibi ekmek kokuları yayılmaya başladı. Hani deniz ürünleri sipariş etmiştik ya, akşam hoş güzel levreğimizi yedik ama, sabah gelen kahvaltıya bir de siz bakın. Ordöv tabağına benzer bir tabakta füme uskumru, füme somon, 3 adet karides! Yanında susamlı çok güzel sıcacık bir simit, zeytin peynir, meyva salatası ve müsli.




Ey sevgili Turkish Do&Co ikram müdürü! Sabah saat 09:00’da füme uskumru ve füme somon vermek gerçekten ne kadar mantıklı bilemiyorum. Ya burada bir planlama hatası var, ya da bizim kabin amiri dün akşam getirmesi gereken soğuk başlangıç tabağını unuttu, sabah kahvaltı niyetine bize getirdi. Tamam lezzetleri çok güzel ama sabah sabahta insanın boğazından geçmiyor ki.



Özenç tadına bile bakmadan ben bunu sabah sabah yemem dedi, surat ifadesi değişti. Kruvasanla, reçelle idare etti.




Soğuk tabağından sonra omletimiz geldi, bilin balkalım omlet neli? Somonlu! Yanında mantarla, kırmızı ve sarı biberle süslenmiş o güzelim omletimiz malesef somonlu. Çok saygıdeğer Sn.Atilla Doğudan Bey! Hiç mi anket yaptırmazsınız bu ikramlardan sonra? İnsan bir hal hatır sorar merak eder, sabahın 9’unda verdiğiniz uskumru füme ve somonlu omletimiz hakkında ne düşünüyorsunuz, halk kahvaltıda verilen balıktan ne kadar memnun kalıyor ?!?!



Aslen Antep’li olan Arzu bizim gibi deniz ürünleri siparişi vermeyip, efendi gibi uçakta ikram edilen yemekleri kabul edince, sabahleyin de mis gibi kahvaltısını aldı. Domates, salatalık, zeytin, beyaz peynir. Var mı ötesi?




Saat 10:00 gibi vardığımız Tanzanya’nın başkenti Darüsselam’da uçağın kapısından çıkar çıkmaz 30°C’lik kavurucu bir sıcaklık karşıladı bizi. Koşar adımlarla havalimanı binasına gidip, giriş formlarını doldurduk. Eskiden Tanzanya’ya vize işini Türkiye’den halledip gelmek gerekiyormuş fakat biz gittiğimizde yeşil pasaporta vize kalkmıştı, normal pasaport için de artık kapıdan vize veriliyordu. 5-6 satırlık bir form dolduruyorsun, bir de 50 $ sıkıştırıyorsun pasaportun arasına, 10 dakikada vizen hazır. İri yarı zenci polisler biraz korkutucu gibi görünselerde çok kibarlar ve gayet güzel ingilizce konuşuyorlar.




Sırtçantalarımızı alıp dışarı çıktıktan sonra önceden ayarladığım Leopard Tours yetkilileri ile buluştuk. Havalimanından biraz dolar bozdurup (1 US$ = 1500 Tanzanya Şilini) şoförümüz Muhammed ile birlikte çantalarımızı safariye çıkacağımız aracımıza yükledik. Türkiye’deyken halledemediğim bir konu vardı o da, Darüsselam-Zanzibar arası ulaşımlar. Her iki olayı da yaşayalım görelim diye gidişi feribot, dönüşü de uçak olarak planlamıştım. Hem rehberimiz hem de şoförümüz Muhammed’in tavsiyesi ile dönüş uçağını havalimanında Tropical Air’den aldık.


Ama almak ne kelime! Biletler 75$, aramızda 450$ toplayıp iç hatlar binasındaki bir ofise gittim. İçinde sadece çekmeceli bir masanın olduğu ofiste eleman bizim eski dandik otobüs biletlerine benzer bir kağıt çıkartıp, üzerine elle isim, tarih, saat yazıp verdi. Valla 450$’ı arkadaşa verirken biraz korktum desen yalan olmaz. Belki de hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim adamın bana verdiği uçak bilet işte budur.



Afrikalılarda Hakuna Matata diye bir ifade var. Her şey yolunda, problem yok anlamında. Saçma sapan konumdayken, her an başınıza bir şey gelecekmiş gibi hissettiğinizde etrafınızdakiler “Hakuna Matata” diyerek sizi sakinleştirmeye çalışıyorlar. Bizim Muhammed arabanın içinde eliyle okey işareti yapıp “Hakuna matata” diyerek kafayı sallayınca, 450$’ı verdim gitti.


Bilet işinden sonra Shakira’nın Waka Waka şarkısı eşliğinde Afrika seyahatimiz başladı. Başkent Darüsselam oldukça pis, kalabalık ve geceleri biraz tehlikeli olduğu için hiç konaklama bile yapmadan Mikumi Milli Parkının yolunu tuttuk. Mikumi Milli Parkı her ne kadar Serengeti kadar büyük olmasa da Darüsselam’a yakın olduğu için arabayla ulaşmak mümkün. Bu da bizim maliyetlerimizi oldukça düşürüyor. 6 kişi gidiş dönüş Arusha’ya uçak bileti almak yerine, arabayla 3-4 saatlik yola çıkmak bize çok daha mantıklı geldi.


Şehrin dışına çıkarken gördüklerimiz şöyle: asfalt çok kötü, yolun hemen kenarı toprak ve toprak kaldırım üzerinde çıplak ayak yürüyen yerliler. Halk çok fakir, trafik çok kötü, bir yandan sıcak, bir yandan toz toprak, bir yandan yol üzerinde size harita, hediyelik eşya, kola, fıstık satmaya çalışanlar (tıkanmış köprü trafiğindeki simitçi, nokia şarj cihazı satan gibi) mevcut. Bunaltıcı bir başlangıçtan sonra anca 1 saat sonra Darüsselam’dan ana yola çıkabildik ama o da nafile. 50 ile yolun ortasından giden kamyonlar, minibüsler.....


2 saat sonra güya adı dinlenme tesisleri olan bir yerde ihtiyaç molası verdik. Tuvaletler leş, yemekler pek de iç açıcı değil. Biz ancak kapalı şişe meşrubat ve su ile idare ettik. Ama motivasyonumuz hala kırılmadı.


İşte tam kadro Tanzanya ekibi sol baştan, Aşkın Baba, ben, Özenç, Emel, Arzu, Ufuk.




Yol git git bitmek bilmiyor, karnımızda yavaştan acıktı. Bu durumu önceden tahmin ettiğim için daha yola çıkmadan arkadaşlara ilk gün için yanınıza biraz bisküvi çikolata getirin diye mail atmıştım. Bizim Emel kendine ufak bir beslenme çantası yapmış. İçinde yok yok!




Nihayet 250 km’lik yolu malesef 5 saatte aldık ve Mikumi Milli parkına vardık, park içerisindeki en güzel kamp olan Vuma Hills Tented Camp’a yerleştik. Burası Zimbabve’li Elizabeth ve eşi tarafından işletiliyor. Kampın videosunu seyretmenizi şiddetle öneririm.




Odamız neticede bir çadır. Fakat yılan böcek girmesin diye bir metrelik kazıklar üzerindeki platfom üzerine kurulmuş. Tepesinde de muz yapraklarından yapılmış çatısı var. Çadır diyip geçmemek lazım, son derece lüks. İçinde bir adet tek kişilik bir de çift kişilik yatak var. Ayrıca lavabosu, tuvaleti, duşu ve her daim sıcak suyu mevcut.






 Kampa giriş esnasında Elizabeth ufak bir oryantasyon verdi. Kampta yüksek sesli konuşmak yasak, ateş yakmak yasak, sabah kahvaltısı 06:30’da, öğlen yemeği 12:00’de, akşam yemeği 19:00’da. Gece saat 22:00’de de elektrikler kesiliyor.


Yemek saatine az bir zaman kala restorana, bizim grup için ayrılmış masaya geçtik. Rahat koltuklarıyla, masa örtüsüyle, mumuyla kendimizi adeta bir batı ülkesinde gibi hissettik. İçecek siparişlerimiz alındıktan hemen sonra masaya önce çorbalarımız geldi.



Tahminen kremalı sebze çorbasıydı. Bir gece evvel saat 22:00’den beri yolda olduğumuzu düşündükçe, bu çorba bize çok iyi geldi. Beklediğimden de çok daha güzeldi. Hem çorbanın lezzeti açısından hem de tabakların Safari ruhuna uygun görselliği açısından bizi oldukça memnun etti.



Hele o ekmekler yok mu? Hangi fırından aldınız demek biraz saçma olacak, çünkü koskoca milli parkın ortasındayız. Elbetteki bu ekmekleri de mutfakta kendileri yapıyorlar. Hafiften bir zeytinyağı kokusu vardı ve biraz da sıcaktı. Sanki yarım saat önce fırından çıkmış gibi tazecikti.



Çorbalar bitince açık büfeye yöneldik. Yanyana konmuş küvetlerde pilav, dana eti, patates ve sebze vardı. Kendimi adeta güneyde bir tatil köyünde hissettim. Hatta yan tarafta duran ingiliz malı sosları, ispanyol malı zeytinyağını görünce bütün günün yorgunluğu bir anda dağılıverdi.



Anladığım kadarı ile bizim Zimbabve’li Elizabeth senelerce İngiltere’de yaşamıştı. Hem konuşma aksanı hem de tipi adeta İngiliz’e benziyordu. Yemekler de ondan dolayı Afrika mutfağı değil, batı mutfağı ağırlıklıydı.


Az haşlanmış fasulyeler ve biraz kırmızı toz biber ile lezzetlendirilmiş patatesler çok başarılıydı. Pilav anne pilavı gibi tane taneydi, yağını esirgememişlerdi. Etlerin lezzetine diyecek yok, lakin biraz kuruydu ama üzerine sosu basınca gayet güzel oldu.



Yemeğin yanında oldukça geniş içecek seçeneği vardı. Yoldan geldik, yorgunuz dedik, bira istedik. Ufuk kardeşimle birlikte Tanzanya’nın yerel birası olan Safari Lager’lerimizi yudumladık. İşte bu andan sonra teker teker herkes, -İyi ki gelmişiz- moduna geçti.



Yemeğin üstüne tatlı niyetine irmik helvasına benzer bir şey geldi. Ama bizimkinden farklı olarak, sanırım biraz daha az su katılmış, taneleri biraz daha sertti. Şeker oranı daha azdı ve üzerinde karamelli bir sos vardı. “Öyle mi, böyle mi, anaa neymiş bu” derken iki kaşıkta bitiverdi.



Yemekten sonra kahvelerimizi içmek için terastaki koltuklara oturduk. Gökyüzünde yıldızların ışıkları, milli parkın ortasında derinden gelen hayvan sesleri eşliğinde, evimizden 5000 km uzakta tatlı bir hayal dünyasında gibiydik. Kahvelerin üstüne garsondan boş bardak ve buz isteyip, yanımızda getirdiğimiz Baker’s Field (çakma Baileys) şişemizi açtık. Karnımız tok, neşemiz yerinde, biraları içmişiz, Baker’s Field de üzerine güzel bir cila oldu.




Saat 22:00’de elektrikler kesilmeden 15 dakika önce odalarımıza gittik. Güzel bir duş aldıktan sonra Afrikanın ortasında tel örgüleri bile olmayan kampta uykuya dalmaya çalıştık. Çünkü her an çadırın yanına bir fil gelecek veya bir çakal danacak korkusuyla beraber, ertesi gün safaride acaba neler görebileceğiz diye düşünmekten uyuyamadık.

Gezinin 3. kısmı için lütfen tıklayın





10 yorum:

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Inanmiyorummm! e hani 3.kisim?

Insallah sag salim eve döndünüz!

Adsız dedi ki...

delikanlı çocuk,anladıkta yanındaki gelin kızıma kıyamadın be çocuk))

someone dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
someone dedi ki...

ya ama öldük meraktan burada, her gunu bi postta anlatacaksanız böyle, üstelik de arası cok olacaksa,nasıl sabredicez biz? yazın artık lütfennn

ssbb dedi ki...

Ben sana gitmeden biraz oluruna bırak demiştim. Fazla planlamanın sonu sabah kahvaltısında karides olmuş:)
Devamını merakla bekliyoruz

Löplöpcü dedi ki...

Millet çok uzun diye şikayet ediyordu o yüzden televizyondaki gibi kısım kısım yapıp AZ SONRAAAAAA yapıyorum. Söz veriyorum 3. kısım 2 gün içerisinde yayında!!

someone dedi ki...

Uzun mu? Bence kısa ve yeterince detay yok, dinlemeyin onları. Uc gun müü?:((

Gurbuz dedi ki...

okurken keyif aldım, bir dönemler hayalini kurduğumuz bir gezinin yaşanmış hikayesini de okumak güzeldi,
paylaşımınız için teşekkür ederim

heyzen ates dedi ki...

Tanzanya hakkında araştırma yaparken blog'unuza denk geldim.

Bahsettiğiniz şoförü bir kurumdan mı buldunuz? Afrika'daki diğer ülkelerdeki deneyimlerimden iyi bir şoförün yeri geldiğinde hayat kurtardığını biliyorum.
Ekim sonunda Tanzanya'ya geçeceğim ama bir şirketten bulduysanız adını verebilirseniz sevinirim.
Teşekkurler,

Löplöpcü dedi ki...

http://www.leopard-tours.com/ adresinden DARBAR isimli biri ile irtibata geçmiştim. Gezimizin anakara tarafındaki kısmı o ayarladı. Şoförü d eo ayarladı. Çok memnun kaldık, tavsiye ederim.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World