29 Nisan 2011 Cuma

Tanzanya - 3.Bölüm

Gezinin 2.bölümü için lütfen tıklayın

Yazının bu kısmında löplöp konseptinden biraz çıkıp affınıza sığınarak biraz hayvan resmi koyacağım. Malum Afrika’da safari her zaman yapılan bir şey değil.


14.11.2011 Mikumi Milli Parkı


Sabah erkenden 06:30’da kalkıp kahvaltıya gittik. Kahvaltının 07:00’da başlaması biraz erken gibi geldi ama meğer safaride hayvanları görmek için erken çıkmak gerekiyormuş. Sabah mahmurluğunu biz nasıl kolay atamıyorsak, “büyük kediler de” sabahın köründe ortalıkta öylece dolanırlarmış. Hava iyice ısınınca hayvanlar da bizim gibi gölge arayışına giriyorlarmış.


Afrikada bir söz varmış, “Safariye çıkıyorsanız çadırda uyumalısınız”. Eğer lodge’da kalırsanız, sadece tatil yapmış olursunuz. Sabah kalkınca çadırımızın fermuarlı kapısını açtık ve manzara aynen budur!




Kamp alanı doğanın ortasında. Buradaki hayvanlar elbette sırf fil ya da aslandan ibaret değil, gerçekten vahşi olduklarını belirtmek lazım. Bizim kamp alanı çitlerle çevrili değil ama kamp yetkililerini dinleyip akşamdan fermuarı kapattık ve güya evimizdeki kadar güvende uyuduk.



Daha önce hiç safariye çıkmadıysanız ki bu çoğu insan için hayatta belkide bir kez yaşanabilecek bir macera, güvenliğinizle ilgili bazı endişelerinizin olması çok doğal. Mesela sinsi akrepler, yılanlar. Duyduğumzua göre etrafta onlardan bolca varmış ama 3 gün boyunca onları hiç görmedik.



Ne yiyip ne içtiğimize gelince. Dün akşam ki yemek hiç de fena değildi. Emin olun, siz de safariye giderseniz kalmazsınız. Kahvaltı için restauranta gittiğimizde taze tropik meyvalar, gerçek kahve, istediğimiz şekilde pişirilmiş yumurta ve dumanı üzerinde tüten ekmeğin servis edildiği lezzetli bir masa ile karşılaştık.



Karpuz bizim Ceyhan karpuzu kadar güzel olmasa da sulu suluydu ve bu sıcakta gayet ferahlatıcıydı. Nanasi (swahi dilinde ananas) ise zaten bu gezide her daim favorimiz oldu.
 Tereyağı, bal, reçel, kahve, süt ve hatta toz esmer şeker yani tahmin ettiğimizden çok daha fazlası masada vardı.

Ama en benim en çok hoşlandığım şey sıcacık ekmekler oldu. Tost ekmekleri sacın üzerinde ısıtılmış, pofuduk ekmekler ise ılık ılıktı.




Sabah sabah kuru fasulye bizim Elizabeth’in İngiliz’lerden öğrendiği kötü bir alışkanlık olsa gerek. Yumurta gayet güzeldi, mis gibi tereyağı kokuyordu. Sosis ise tek kelime ile kötüydü.




Efendim, saati 07:00 yapınca ekip olarak aracımıza geçtik ve nihayet Afrika’ya geliş amaçlarımızdan biri olan vahşi hayatın içinde gezinmeye yani safari turuna başladık. Hepimizde ciddi bir heyecan var. Acaba ne göreceğiz? Hayvanlar bize saldırır mı?





 Gelmeden önce yanımızda sıtmaya karşı korunmak için sivrisinek kovucu fısfıslardan almıştık. İlk günün şerefine 10 dakikada bir kollarımıza bacaklarımıza sıktık. Maksat dişi anofel sivrisineklerin taaruzuna maruz kalıp sıtma mikrobu kapmamak.




Mikumi Milli Parkının hemen girişinde son bir kez arabadan inip Safari pozumuzu verdik. Zira milli parkın içinde arabadan inmek yasak. Herkes arabanın açılan tavanından kafayı uzatıp etrafı seyrediyor.




Bizim yaptığımız safarinin ismi Game Drive. Araba ile milli parkın içinde dolaşılıyor, eğer yakınlarda bir hayvan varsa, hem şoförümüz hemde rehberimiz olan Muhammed durup hayvanları izlememiz için zaman tanıyor. Siz tamam “Tvende” diyince (swahi dilinde devam et demek) tekrar hareket ediyor. İlla bütün hayvanları göreceksin diye bir şey yok. Bu bir oyun, göredebiliriz, göremeyedebiliriz. Hayvanları ürkütmemek için kampın içinde hız limiti var. Hiç bir rehber 40 km/s’den fazla hız yapmıyor, neticede hepsi gelen turistlere bir kaç hayvan gösterme peşinde.


İlk gördüğümüz hayvanlar babunlar oldu. Maymun diyip geçmemek lazım, bir çok çeşidi varmış, bunlarda babun cinsiymiş. Etrafta onlarcası var, en çok yavrusunun başındaki bitleri temizleyen anne hoşuma gitti.




Daha sonra zebraları gördük. Tamam daha önce hayvanat bahçesinde de zebra görmüştüm ama arabanın 20 metre önünde özgürce dolanan zebraları görmek çok güzeldi.



İlerde bizim zebraların yanına gnu (öküz başlı antilop) sürüsü eklendi. Vücutları bir ata benzerken, kafaları ise öküze benziyor. Benzer yemekleri yedikleri için zebralar ile iyi anlaşırlarmış, beraber takılırlarmış.




Hep birlikte ilerdeki su birikintisine doğru gidiyorlardı. Karşı taraftan ise filler geliyorlar. Acaba zebra ve gnu sürüsü fillerle kapışır mı diye sessizce dakikalarca bekledik. Fotoğraf ve video kameraları hazırlayıp pür dikkat bekledik. Ama hepsinin derdi susuzluk. Herhangi bir kavga gürültü olmadan efendi gibi hepsi sularını içtiler.



Biz bu sahneleri seyrederken hemen arkamızdan bizi izleyen bir impala gördük. Biz aaaa geyik filan derken, Muhammed impalalardan bahsetti. 80-90 cm yüksekliğinde karnı beyaz olan bir tür antilopmuş. Ürktüklerinde zıplaya zıplaya koşarlarmış.


Bu arada bizim şoför Muhammed 50 yaşın üstünde, aynı zamanda bir aslanı yüzlerce metre öteden fark edebilecek ya da gördüğü her kuşun türünü bilecek kadar tecrübeli bir rehber.


Hemen ileride bir bufalo (afrika mandası) bize bakıyordu. Hayatımda şimdiye kadar manda ile tek ilişkim manda sütünden yapılma kaymaktan ibaretti, inek kaymağından daha lezzetli ve pahalıydı. Oldukça heybetli ve bir boğaya benzer bir vücudu vardı, en az 600-700 kilo ağırlığındaydı.



Muhammed bize afrikanın beş büyüklerinden ilkini gördüğümüzü belirtti. Safariye gelen kişilerin en büyük ideali “Big Five” dedikleri beş büyükleri görmekmiş. Afrika mandası, afrika fili, kara gergedanı, aslan ve leopar. Daha ilk Safaride beş büyükleri görmek çok büyük şansa ihtiyaç varmış.



Sırada yaban domuzu ailesi var. Domuzun zaten evcil olanı da pek şirin değildir ya, yabani olanı pek bir çirkindi.



Ama meme emen yavruları hariç! Her ne olursa olsun yavrular her daim şirin oluyorlar.



Hayatınızda hiç 7 tane zürafayı yanyana gördünüz mü? Bu görüntü karşısında büyülenmemek elde değil. Zürafaları belkide 20 dakika oturup seyrettik.



Sadece 4 ayaklı hayvanlar değildi gördüklerimiz, etrafımızda çeşit çeşit kuşlar uçuşuyordu.


Ağacın dallarına konmuş öylece etrafı seyreden bu mavi kuşun ismi Hildebrandt’s Starling’miş. Vücudu parlak mavi, kafası ise siyah.




Kavası tavuğa, gövdesi kekliğe benzeyen bu kuşun ismini ben tavuk kekliği koydum. Valla milli parkta olmasak löplöp yenilecek cinsten.



Bir diğer ilginç kuşta, yine keklikle, leylek karışımı bir şey. Bu kuşun adı White-bellied Bustard’mış.



Son olarak akbabalar! Hepimiz hayatımızda ilk defa akbaba görüyoruz. Çocukken red kit karikatürlerinden bildiğimiz bu kuşlar hatırladığımız kadarı ile ölen hayvanların leşlerini yiyorlar.


Tam bu sırada Muhammed “Çocuklar etrafa iyi bakın buralarda bir aslanın parçaladığı bir hayvanı görebilirsiniz, bu akbabalar haybeye beklemezler burada” diye uyardı oldu.



Bu sırada kuşların önümüzdeki ağaçtan inip arkada bir yerlere gidip yere konduğunu görünce Muhammed arabayı arka tarafa doğru sürdü. Arka tarafa geçer geçmez kesif bir koku sardı etrafı ve beklenen an! Yaklaşık 2-3 saat önce ölmüş bir bufalonun etrafına dolanan akbabalar, aslanlardan sonra kendi paylarına düşen parçalardan otlanıyorlardı.




Gün içerisinde gördüğümüz en sevimli hayvalar impalalar oldu. Bir ağacın gölgesinde ürkek tavırlarla bizi izlerken dakikalarca durup videolarını çektik. Emel arabadan inip, hayvanları kucaklamak sevmek istediğini söylerken, benim ve Aşkın babanın aklından “Bunların tandırı da ne güzel olur” hayalleri geçiyordu.



Son olarak yolun hemen kenarındaki çalılıkların altında bir Ceylan gördük. Fakat bizim bildiğimiz Ceylan’a göre çok daha tombul, zaten ingilizce ismi de Bushbuck diye geçiyor, tam Türkçe karşılığını ben bulamadım.



E peki bu ceylanlar, impalalar nasıl oluyorda rahat rahat geziniyor ortalıkta? Hani nerde bu aslanlar diye düşünüyorsanız, buyrun size dişi bir aslan. Hanımefendiyi aradık taradık bulduk ama açmış bacakları maşallah horul horul uyuyor.



Arabadan bağıra çağıra seslendik, ses yaptık, kalksın söyle bir endamını görelim diye ama eleman kafayı şöyle bir kaldırdı, 5-10 saniye bize baktı, sonra devirdi kafayı yine yattı. Beş büyüklerin ikincisi olarak aslanı da gördük mü gördük ama bu olsa olsa çakma aslan olurdu.



Saat 12:00 gibi öğlen yemeği ve dinlenme için kampa geri döndük.


Kasım ayı da olsa neticede Afrika’dayız ve sıcak öyle böyle değil, yemekten önce birer bira içelim dedik. Barmenimiz bize en kaliteli biranın Ndovu olduğunu söyledi. Ndovu swahi dilinde fil demekmiş. Milli parkın ortasındaki bir otelde Türkiye’de en az 10 TL’den alınabilecek bira burada sadece 3000 şilindi (2 USD$).


 Ufuk bir şişe alınca, Aşkın Baba’yla birlikte bizde birer tane açtık. Hava sıcak, sırtımızdan terler damlıyor, buz gibi birayı içince sıcağın altında muhallebi gibi olduk.



Sıcaktan dolayı çok fazla acıkmamıştık ama o kadar hazırlık yapmışlar, kırmayalım dedik sıraya girdik. Allah’tan öyle zengin bir büfe değil. Menüde salçalı köfte, makarna ve salata var.



Ama bizim esas dikkatimizi çeken büfenin hemen yanındaki soslar oldu. Domatesli sos, sarımsaklı sos, ketçap, mango turşu sosu, acı sos, hardal, öğütülmüş deniz tuzu, halis mulis zeytinyağı ve çeşitli sebze aromatları. Açıkçası böyle bir tablo ile Türkiye’de 4 yıldızlı otellerden bile zor karşılaşırsınız.




Gelelim yemeklere, salçalı köfte fena değil. Ama etin tadı biraz değişik geldi, koyun eti midir dana eti midir anlayamadık. Biraz acımsı ve sertti. Aşkın baba “Öküz başlı antilop eti olmasın” diyince hepimiz koptuk.



Makarna başarılıydı. Marmaris tekne turlarındaki gibi makarnayı öyle haşlayıp koymamışlar. Güzelce zeytinyağında çevirmişler, üzerine biraz rendelenmiş cheddar peyniri koymuşlardı yani biraz özenmişlerdi.


Zeytinyağını görünce tabii dayanamadık, ortaya bir zeytinyağı tabağı yaptık. Boş bir tabağın içine hatırı sayılır bir miktarda zeytinyağı koyup üzerine de biraz deniz tuzu, biraz taze çekilmiş karabiber ekledik. Güzelim ekmeklerle Afrikanın ortasında hoş bir Ege esintisi yaşadık.



Yemekten sonra tatlı niyetine portakallı kek geldi, üzerine hafif tatlı pembe bir sos konmuştu. Benim için olsada olur olmasada olur cinstendi.



Ama kahve tutkunları Ufuk ve Özenç için mükemmeldi. Özenç’in dediğine göre filtre kahve çok başarılıymış. Zaten bir daha da bütün Tanzanya gezisinde bunun gibi bir kahve içememiş.



Yemekten sonra saat 14:00 gibi safarinin ikinci faslına geçtik.


Milli parka girer girmez soluğu bizim uyuşuk aslanın yanında aldık, belki uyanmıştır, o civarda dolanıyordur impala kovalıyordur diye ama nerdeee. Bizimki ottura ottura uyumaya devam ediyordu.






Bu sırada minibüsün penceresine konan bir böcüğü çekmeden edemedim. Gözleri kırmızı, vücudu yeşil bu böceğin içeri girmemesi için dua ettik. Valla ne sıtması kalırdı ne sarı humması!



Yolda dolanırken açıkta görülmesi çok zor bir hayvan olan çakal ile göz göze gelmemiz oldukça heyecan vericiydi. Tabi yine hepimiz hayatımızda ilk defa bir çakal görüyorduk.



Çakaldan sonra gözgöze geldiğimiz diğer hayvan da afrika fili oldu. 5-6 tonluk bu fil, hayatımda gördüğüm en büyük hayvandı. O kadar devasa olmasına rağmen, nedense yüzünde bir masumiyet hakimdi. Böylece beş büyüklerden üçüncüsünü de safarinin ilk gününde görmüş olduk.



Güneşin batışıyla birlikte kendimizi National Geografic dizilerinin bizzat içinde gibi hissettik. Özgürlük, doğa ile içiçe olma, vahşi hayvanlara bu kadar yakın durabilme hissi gerçekten anlatılacak gibi değil, yaşanılması gereken bir şey.



Kampa döndüğümüzde hava kararmış, ışıklar yanmıştı. Çadırlarımıza gidip bir duş alıp biraz dinlendikten sonra restauranta geçtik. Bu akşam yemekte şöyle güzel bir Güney Afrika şarabı içelim dedik. Barmen bize elindeki şişeleri çıkarttı. Ben pek içkiden anlamam, seçimi Ufuk yaptı.




Çorbamız sanırım domates çorbasıydı ve acaip güzeldi. Afrikanın ortasında bu kadar lezzetli bir çorba bulabileceğimizi açıkçası hiç tahmin etmemiştim. Taze tarla domatesi ile yapılmadığı bir gerçek, sanırım tatlandırıcıları oldukça kaliteliydi.




Etler ise bu sefer seçmeli olarak hem dana hem kuzu etiydi. Yanına garnitür olarak pilav, patates ve bezelye aldık. Dana eti fena değildi ama biraz lifli geldi. Kuzu eti çok ama çok güzeldi. Ya çok iyi marine edilmişti yada körpecik bir hayvandı, çünkü etler adeta lokum formatındaydı.


Birinci turdan sonra meze niyetine iki üç dilim daha kuzu aldım.



Yemekten sonra garson ablalar, tatlılarımız getirdi. Pudinge benzer bir şey ama ne olduğunu çıkartamadım. Ama içinde inceden fambuaz ve dağ çileği tadı geliyordu. Gayet hafif bir tatlıydı.






Yemekten sonra kısa bir kahve faslından sonra terasta biraz muhabbet edip erkenden yattık. Bütün günün verdiği yorgunluğun dışında, ertesi gün sabah 05:30’da yola çıkacak olmamız esas etkendi.


O gece yatakta uyumakta gerçekten çok zorlandık. Gün boyunca gördüğümüz bütün hayvalar bir şerit gibi gözümüzün önünden geçiyordu. Hani uyurken koyunları sayarsın ya, biz gözümüzü kapattıkça bufalolar, çakallar, filler geçiyordu.


Gezinin 4. kısmı için lütfen tıklayın





8 yorum:

someone dedi ki...

Ohhh, hemen gelmiş:D Super super durun okuyayım daha okumadım bile idare edecek kadar uzun gorunuyo daha bile uzun olsa olurdu:D sagoluuunnn

Löplöpcü dedi ki...

Hocam zaten sırf senin 2. kısımdaki yorumlarının gazına gelip gecenin bir yarısı yayınladım :))

someone dedi ki...

Ay bi solukta okudum hemen bitti yine ama:( Yazın valla, gecen esimle konusuyorduk ve aynen soyle dedik: "paramız olsa su löplöplere -size kısaca böyle diyorum ben :D- sponsor oslak da gezseler adamlar gezmeyi biliyor" evet cok sabırsız bir kadınım söz konusu gezi oldugunda ama siz de bekletmeyin lütfen, daha Fransa, İspanya vs. de var o listeye her gun bakıyorum yine nereye gitmişler diye:D

merve basak dedi ki...

merhaba Sivrisinek kovucu için nerden sprey aldınız? türkiyeden mi yoksa ordan mı ? bide işe yaradımı ?

Löplöpcü dedi ki...

Merhabalar;
Amerikadan Organik sprey almıştık. Sanırım Lemongrass Spray gibi birşeydi.
Lemongrass = limonotu

merve basak dedi ki...

teşekkür ederim.bizede burda ası yaptırdıgımızda burdan götürdügünüz spreyler sizi ordakiler sineklere karşı etkili olmayıp yaş pasta bile olabilirmişiz :) peki orada sprey varmı acaba bilginiz varmı ?

merve basak dedi ki...

Birde siz safariturunu kişi bası ne kadara yapmıstınız ? rica etsem bilgi verebilirmisiniz ?

Löplöpcü dedi ki...

Orada sprey var mı bilemiyorum. Biz kendimiz giderken aldık, bence işi sağlama alın.
Konaklama+2 gün safari için 6 kişi toplam 1920USD ödedik. Kişi başı 320USD

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World