1 Mayıs 2011 Pazar

Tanzanya - 4.Bölüm

Gezinin 3.bölümü için lütfen tıklayın


15.11.2010 Mikumi Milli Parkı – Zanzibar / Stone Town


Safarinin ikinci günü sabah 06:00’da kalkıp, eşyalarımızı toparladık. Kahvaltı saati henüz başlamadığı için kahvaltılıklarımızı kumanya olarak paketlerde aldık. Odaları boşaltıp milli parka gitmek üzere yola çıktık.


Dün dolaştığımız parkı bugün sabah erkenden tekrar gezmemizin esas amacı aslanları görmekti. Muhammed’in dediğine göre aslanlar sabah 05:00 gibi uyanınca, avlanırlarmış. Bizim rehber sanki aslanlarla önceden anlaşmış gibi, nokta atışı bizi aralarına götürdü.


Parkta bizden başka hiç bir araç, hiç bir turist yoktu. Sessisliğin ortasında 2 adet aslanın 15 metre yakınlarına kadar sokulduk ve arabanın motorunu durdurduk. Aslanlar önce bize şöyle bir baktı ama yerlerinden bile kalkmadılar.



Bu sırada Muhammed bu aslanların sadece gözcü olduklarını, yakında bir yerlerde arkadaşlarının avlandığını tahmin ettiğini söyledi. Bu sırada yaklaşık 600-700 metre geriden bir antilop sürüsü geçince bizimkiler ayaklandı ve dikkatlice sürüyü izlemeye başladılar.




Sonra sanki iki kardeşin şakalaşmasını seyreder gibi iki yavru aslanın nasıl birbirleri ile kavga ettiğini izledik. Bizim arabanın arkasına gelip boylu boyunca yola yatmasını ve bize poz vermesini hayatım boyunca unutamayacağım. Hepimizde heyecan, mutluluk ve korku duyguları birbirine karışmıştı.





Bu sırada esas grubun çalılıkların arkasında olduğunu fark ettik. Her ne kadar düzgün ve net bir kare fotoğraf alamıysakta bariz bir şekilde en az 3 aslan ya manda ya da bir öküzbaşlı antilopu kahvaltı niyetine götürüyorlardı. Nefeslerimizi tutup ne yaptıklarını uzun uzun izlemeye çalıştık. Aslanlardan birinin ağzı kanlar içinde kalmıştı, bu durum hepimizi oldukça heyecanlandırdı.





Belkide 1 saat boyunca arabanın içinde aslanları öylece seyrettik. Aslanlar 100 metre önümüzde kahvaltılarını yaparken biz de kendi kahvaltılıklarımızı çıkartıp karşılıklı yemek yedik.



Bizim paketlerde ne vardı derseniz, çokta aman aman bir menü yok. Bir dilim karpuz, bir dilim ananas, benim sevdiğim o pofuduk ekmekerden bir parça, kek, yumurta ve meyve suyu. Keyif için değil, karnımızı doyurmak için yediğimiz bir kahvaltıydı.






İşte bu geçirdiğimiz saatler safariye ödediğimiz bütün paraların, harcadığımız bütün zamanın, gittiğimiz o kadar yolun hakkını sonuna kadar verdi.


Bu inanılmaz anları yaşadıktan sonra Mikumi Milli Parkından saat 09:30 gibi ayrılıp Darüsselam’a geri döndük. Şehrin girişi oldukça kalabalıktı. Eski kamyonlar, üzerinde keçi taşıyan kamyonetler, kapısı penceresi açık ve hıncahıç dolu en az 30 yıllık otobüsler eşliğinde Darüsselam iskelesine zor bir yolculuk sonrası ulaştık.


Gezimizin ilk kısmı böylece bitti ve 3 gün boyunca bizim her türlü kahrımızı çeken Muhammed ile vedalaştık. Olur da Tanzanya’ya giderseniz ve bizim gibi kısıtlı zamanınız varsa Zanzibar’dan önce Safari yapmak isterseniz Mikumi Milli Parkına gitmenizi öneririm. Rehber acenta olarakta Leopard Tour’u şiddetle tavsiye ederim.



Darüsselam-Zanzibar arasında çeşit çeşit feribot seçenekleri var. Yavaş ama çok ucuz (20US$) külüstür denilebilecek feribotlarla da (Azize) gidiliyor, hızlı ve klimalı katamaranlarla da gidiliyor. Biz Azam Marine’e ait İstanbul’daki IDO’lara benzer Klimanjaro feribotuna (40US$) bindik.



Gemide sınıf farkı var. Yerliler için farklı yabancılar için farklı fiyatlar var. Ayrıca isteyen daha ucuza dışarıda oturuyor, isteyen içeride klimalı salonda oturuyor. İçerideki salonda televizyonlarda ingilizce altyazılı film oynuyordu. 2 saatlik sorunsuz bir yolculuktan sonra adaya vardık. Jamboo (Merhaba) Zanzibar.


Zanzibar adası Tanzanya’ya bağlı ama özerk olarak yönetilen bir ada. İç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Tanzanya’ya bağlılar. 200 yıl boyunca Umman Sultanlığına bağlı olarak kalmış, hatta bir dönem de başkentiymiş. Adaya girişte tekrar pasaport kontrolünden geçiyorsunuz. Pasaportunuza Zanzibar kaşesi basılıyor, ekstra bir vizeye filan gerek yok.




İskelede bizi önceden ayarladığım Eco & Culture Tours yetkilisi David elinde “Semih Diken” tabelası ile karşıladı. Bizim gibi feribotla gelmiş turistlerin etrafında at sineği gibi otelciler, turcular, taksiciler (yerel dilde papaasi deniyor) üşüşürken, biz David’in klimalı minibüsüne binip otelimize gittik.


Zanzibar’da ilk 2 gün adanın başkenti olan Stone Town’da kaldık, otelimiz ise şehrin 7 km kuzeyindeki Mtoni Marine www.mtoni.com isimli çok şirin bir otel. Şehir merkezinin kalabalığından uzak, ama taksi ile sadece 5 dakikalık mesafede.


Ekip odalara yerleşirken, ben David’le 5 günlük turların programını yaptık. İlk gün sabahtan yunuslarla beraber yüzeceğimiz Kizimkazi Dolphin Turu, öğleden sonra da orman gezisi ve kırmızı maymunları göreceğimiz Jozani Forest Turu var. İkinci gün ise sabahtan Stone Town’un biraz açıklarında dev kaplumbağaların yaşadığı Prison Island Turu, öğleden sonra da Zanzibar’ın geçim kaynağı olan baharatları yakından tanıyabileceğimiz Spice Tour var. Kaçta gideriz, neler yeriz diye ince detayları konuşurken, bizim ahali de gelince de aynı minibüs ile şehir merkezine gittik.


Gittiğim yerlerde adetimdir, ilk gece en güzel en pahalı yerlerde yemek isterim. Daha sonra zaten şehre alışınca arka sokaklardaki yerellerin gittiği uygun fiyatlı yerleri keşfediyorsunuz. Zanzibar’daki ilk gece yemeğimizi Swahi mutfağının en güzel örneklerini sunan Monsoon Restaurant’da yedik.



Bütün günün susuzluğunu çok uzun zaman sonra ilk defa içtiğim kola ile giderdim. Yanlız ilginçtir burada şişe kola 350 ml. Bizde şişenin 250, kutu kolanın 330 ml olduğunu hatırlatırım.


Menüde başlangıçlar, ana yemekler ve set menüler var. Başlangıçlar birbirinden ilginç salatalar ve çorbalardan ibaret. Ana yemekler ise deniz ürünleri ağırlıklı olmak üzere, dana eti, tavuk eti ve vejeteryan yemekler var. Set menüler ise bir başlangıç, bir ana yemek birde tatlıdan oluşuyor.


Altı kişi olmamızın avantajı ile menüyü komple baştan aşağı söyledik desem yeridir. Şimdi resmini göreceğiniz tüm yemekler ortaya karışık gelmiştir! 3 bölümdür Afrika yemeklerini merak eden sayın takipçiler, buyrun size Tanzanya ve Zanzibar mutfağından örnekler.


“Şefin tropikal salatası” pek bir cezbedici görünüyordu. Çok az göbek salata, dilimlenmiş domates ve salatalık konmuş, üzeri ise esas bombalar ile süslenmişti. Sebzeden çok avokado ve mango cirit atıyordu. Meyva salatası mı yiyoruz, normal salata mı anlamadık ama çok başarılı olduğunu belirtmeliyim. Hele o üzerine koydukları kahverengi sos yok mu! Olayın koptuğu an buradaydı.



İkinci salatamızda en az ilki kadar ilginç, “Zencefille marine edilmiş dana etli salata”. Bir önceki salata gibi, yine çok az göbek salata, dilimlenmiş domates ve salatalık bunda da var, üzerine çok bol zencefil ile marine edilmiş, ve çok az pişirilmiş dana etleri eklenmişti. Son olarak üzerine de biraz soya sosu eklenmişti. Salatasında pek bir numara yok ama etlerin lezzeti pekte alışık olmadığımız tuhaflıkta, ama bir o kadar da güzeldi. Taze zencefilin o baskın tadı, damağımızca hoş bir tad bırakıyordu. O kahverengi sosu da unutmamak lazım.



“Buharda pişirilmiş çarkıfelek meyvalı kalamar” ise salataların en kralıydı. Menüde bunun soğuk bir başlangıç olduğu için salata kıvamında geleceğini tahmin etmemiştik ama tadına bakınca pekte üzülmedik. Adından da anlaşılacağı gibi buharda pişmiş kalamarlar nasıl olduysa, iyice yumuşatılıp salatanın üzerine eklenmiş. Üzerine de Türkiye’de pek fazla bilinmeyen çarkıfelek eklenmiş. Bu meyvanın hem tatlı hem de eşki lezzeti salatanın karakterini belirleyen başrol oyuncusuydu.



“Deniz ürünleri salatası” için çok yüksek beklentilerimiz vardı, ama malesef sonuç hüsran oldu. Fiks salatanın üzerine 2-3 parça haşlanmış kalamar, karides, ahtapot atmışlar oldu sana deniz ürünleri salatası. Üzerine birazda turşu koyunca, ne karideslerin lezzetini alabildik, ne de ahtapotların. Oysa adanın ortasındayız, ne işi var deniz ürünleri salatasında domatesin turşunun?



Arzu set menü istedi ve önden çorbası geldi. Efendim tatlı patatesli balkabağı çorbası. Bakmayın siz benim tatlı patates dediğime, İngilizcesi sweet potato yazıyor ama tam Türkçesi yerelması. Türkiyede olsa hayatta yemem ama gurbet ellerdeyiz ya, hele bi tadına bakalım dedik. Abiler basmış içine köriyi hiç fena değildi.



Efendim geldik ana yemeklere! Ben buranın en meşhur ve en bol bulunan balığı Kingfish. Dış görüntüsü kofanaya benziyor ama eti palamut gibi biraz sert. Türkiye’de sarıkuyruk diye bir balık var, onun ikizkardeşiymiş. Ama büyük balık olduğu için çokta öyle ahım şahım bir lezzeti yok dolayısıyla üzerine hafif acılı ve körili bir sos koymuşlar.



Balığın yanında garnitür olarak pilav, ıspanak, havuç ve sebze kızartması var. Pilavın tadı tuzu çok güzeldi lakin diğerleri eh işte. Ama havuçlarda inanılmaz fazla zencefil vardı, yemekte zorlandık.


Belki bizim balık biraz daha az pişirilseydi daha yumuşak kalabilirdi. Oldukça kalın kesilmiş bir dilim balıktan öyle lezzet fışkırmaları filan olmuyor ama ilk defa bir Kingfish yemenin heyecanıyla tabağı sıyırdık. Ne yalan söyliyeyim, sosu çok başarılıydı.



Mango ve papaya ile yapılmış salsa soslu ton balığı, isminden de anlaşılacağı gibi oldukça karmaşıktı. Salsa sos Türkiye’de çok fazla kullanılan bir sos değil. Hele hele mango ve papaya ile yapılanı hiç değil. Dolayısıyla bizim kafamızdaki ton balığından evrim geçirmiş halindeki bu yemek bizler tarafından pekte tutulmadı. Hani ıvır zıvırlarını kenara ayıralım, balıklarını yiyelim dedik ama ı-ıh gitmiyor.




Ama beğendiğimiz şeylerde yok değil. Buyrun size hindistancevizi soslu ahtapot! Ahtapot bizim bildiğimiz İstanbul’daki veya Selanik’teki ahtapotlardan çok farklı ama müthiş leziz. Ahtapotun derisi ve vantuzları iyice temizlenmiş, uzun süre pişirildiği için pamuk gibi olmuştu. Hafiften baharatlarla lezzetlendirildikten sonra hindistancevizi sosu ise birlikte pişirilmişti. Masada dibi sıyırılan tabaklardan biri de buydu.



Emel’in deniz ürünleri ile pek arası iyi olmadığı için tavuk istedi. Güzelce pişirilmiş tavuk butun üzerine yine körili bir sos komuşlar, olmuş size swahili soslu tavuk. Anladığım kadarı ile bu Swahili halkı İngilizler gibi yemekten pek bir şey anlamıyorlar ve basıyorlar üzerine abudik gubidik sosları. Allah’tan Emel yemeğinden memnundu ama sosunda pek bir numara yok belirteyim.




Ortaka karışık söylediğimiz kalamarlar gelince hepimiz alenen dumur olduk. Garson, “Buyrun kalamarlar geldiiiii” demese, getirdiği şeyin kalamar olduğunu anlayamazdık. Babakale’de, Selanik’te, Karadağ’da yediğimiz çıtır çıtır halka kalamarlardan sonra, diğer tüm yemeklerdeki aynı garnitürlerle birlikte verilen kalamarların görüntüsü tam bir hayal kırıklığıydı. Hafiften yağ çekmiş ve KFC’deki Chicken Fingers’lara benziyordu. Belki tadı güzeldir diye tadına baktık, yok! olmamış. Mundar etmişler güzelim kalamarı.




Aşkın babanın “Tamarind soslu ıstakozu” gelince masada “Oooo, vaaauuvv, obareyyy” gibi sevinme efektleri yükseldi. Garnitürler aynı, ıstakoz oldukça büyük, ortasında da demirhindi (tamarind) meyvasından yapılan tatlı bir sos var . Gerçi her ne kadar menüde lobster yazsa da, aslında bu bizim bildiğimiz ıstakoz değildi. Istakozun iki tane büyük kıskacının olduğu ön kolları olur, langusta veya böcek denilen cinsinde ise bu kıskaçlar olmaz. Ama her ikiside Türkiye’de dünya paraya satılır, benim de çok fazla yemişliğim yoktur. Hatırladığım kadarı ile bir kere Fransa’da bir kere de Bozcaada’da yemiştim.



Ortadan ikiye uzunlamasına kesilen ıstakozu güzelce ızgara etmişler. Kuyruk tarafındaki etler yüksek harlı ateşte çok az pişirilmişti. Isıyı gören etler kabuğundan birazcık ayrılmış, kolay ayıklanır hale gelmişti. Ama öyle lüks lokantalardaki gibi ıstakoz ayıklama çatalı filan yok, elle kolla dalıyorsun. Masanın en güzel yemeklerinden biriydi desem yeridir. Fiyat olarak biraz pahalıydı (20 US$) ama çok güzel pişirmişlerdi, lezzetinden bir damlası bile mangalda ziyan olmamıştı.


Gelelim Özenç’in yemeğine. Masanın assolisti bir önceki ıstakoz mu, yoksa Özenç’in sebzeli ton balık şişimiydi bilemiyorum. Benim kingfish biraz kuru gelince, daha Özenç’in balığı masaya gelmeden az pişirilmesini özellikle belirttik.



Aynı bizim Aydın Ortaklar’daki çöpşişler gibi tahta çöplere, kuşbaşı kesilmiş ton balıkları ve yeşil biber dizilmişti. Tamamıyla bizim damak zevkimize uyacak şekilde gerçekten az pişirilmişti. Bizim konserve olarak bildiğimiz tonbalıklarını ustam soslamış mı marine mi etmiş ne yapmışsa çok güzel hazırlamış. Mangala şöyle bir gösterip almış, içleri pembe pembe kalmıştı.



Monsoon Restaurant’ta ilk gece yediğimiz yemek adada yediğimiz en pahalı yemekti, 6 kişi için yaklaşık 180.000 Şilin (120 USD) hesap geldi. Herkesin doya doya deniz ürünlerinden yediği bu masa için kişi başı 30 TL civarı hesap gelmesi de oldukça keyif vericiydi.


Yemekten sonra Stone Town sokaklarında dolaşmaya başladık. Tüm Müslüman ülkelerinde olduğu gibi akşam saat 20:00’den sonra ne sokaklarda dolaşan var, ne de bir gece hayatı. Biraz pis diyebileceğimiz labirent gibi Stone Town sokaklarında biraz dolanıp, ıssız sokaklarda beyaz entari giymiş iri yarı zenci adamlarla karşılaşınca -Merak ve başka diyarlarda olmanın verdiği heyecan- artık tükendi ve ufak ufak dönüş yoluna geçtik.


Seyahate çıktığım zamanlar dünyanın neresinde olursam olayım heyecanla sokak yemeklerini keşfe çıkarım. Vietnam’da sokakta yediğim yengeçin tadını hala unutamıyorum. Stone Town’da sokak yemekleri şehir merkezindeki Forodhani Gardens denilen meydanda yapılıyor. Hazır otele gitmek için taksi duraklarının olduğu yere gelmişken, meydanı dolaşmadan edemedik.



Burası son derece ucuza karnınızı doyurabileceğiniz bir yer. Belki aç karnına saat 19:00 gibi gelseydik, kesinlikle bir şeyler yerdik, ama mükellef bir deniz ürünleri ziyafeti karnımızı da gözümüzü de iyice doyurunca Forodhani Garden’daki görüntüler pekte iştah açıcı gelmedi.



Elektrik olmayan, lüks lambalar ile aydınlatılan tezgahların üzerinde kalamar, ahtapot, balık, tavuk gibi çeşit çeşit etler var. İncesinden kalınına boy boy ahtapot bacakları aslında çok ilgi çekiciydi, ama etlerin hepsi daha önceden yarı pişirilmiş halde bekletiliyordu. Siparişe müteakip tekrar ısıtılıyor. Sanırım hijyen açısından da, lezzet açısından da pek başarılı değildir.


Ama tok olmamız asla şekerkamışı suyu içmemize engel olmazadı. Vietnam’dan bildiğim bu güzel içecek, sopa gibi kesilmiş şeker kamışlarını merdanede ezip suyunu çıkartarak hazırlanıyor. Önce kamışlar merdaneden geçiriliyor, birazcık ezilip suyu çıkıyor.



Suyu altta konan bir bardakta toplanırken, ezilen kamış ikiye katlanıp tekrar merdaneden geçiriliyor.




Sonunda çıkan su bir süzgeçten daha geçirilip bardaklara dolduruluyor. İsteğe göre ezilen şeker kamışlarının arasına taze zencefil de konuluyor. Küçük bardak 500 şilin, büyük bardak 1500 şilin (1 US$).





Şekerkamışı suyu hem biraz tatlı hem de çok ferahlatıcı. Kasım ayının gece saatlerinde sıcaktan yapış yapış olmuşken, tam bir aranılan lezzet. Bizde neden şekerkamışı suyu satılmaz acaba? Yetişmiyor mu yoksa suyunu çıkartmak mı bilinmiyor, bilen varsa beri gelsin.

Gezinin 5.kısmı için lütfen tıklayın


9 yorum:

someone dedi ki...

Cok tesekkurler, sabahtan beri defalarca baktım ve simdi bingo:) Hemen okuyayım ben

zeynep -ipek butik pasta dedi ki...

Paylaşımınız için çok teşekkürler zevkle okuyorum.
Şeker kamışı mersinde var,kargı gibi ısırıyorsun ağzında suyunu emiyorsun posasını çıkarıyorsun
çok lezzetli..

serpilkuru dedi ki...

Yaziniz cok guzel. Keske yazinin kalanini da bir an once yayinlasaniz. Arkadaslarimla beraber 2 hafta sonra biz de Tanzanya'ya gidiyoruz. Mikumi'de safari yapip Zanzibar'a gecmeyi planliyoruz. O nedenle yazdiklariniz bize cok faydali oldu. Sekerkamisi suyu icmek icin sabirsizlaniyorum...

someone dedi ki...

Bugün 5. ve 6. bolum birlikte geleckemiş oyle duydum ben:))

Löplöpcü dedi ki...

Bulgaristan'da olduğum için 5. bölüm biraz gecikti. Yarına yayında!!

someone dedi ki...

Ya ne olur bu gece bi surpriz yapsanız da yayınlasanız, vallahi sabırsızlıktan ölüyorum burada. Bi sürü Tanzanya vs gezi yazısı okudum okuyorum ama sizinkinin tadını vermiyor hic biri.

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Seker kamisi suyu mu? ilk kez görüyorum,cok ilginc geldi,bizdeki kamislar sanirim cöpe gitmekte!

Bu tür gezi yazilarini okumak icin özel zamanlar kolluyorum,daha zevkli oluyor,gerckten gezmis hissediyorum,emek verip buraya aktardiginiz icin cok tesekkürler size...

O kadar özel zaman aradim ama üc cocukla bulamadim!!

Adsız dedi ki...

Merhabalar, yazılarınızı merakla takip ediyoruz.. seker kamısı suyunun Türkiye'de satılmadıgından bahsetmişsiniz ama Adana'da aynen sizin de resmini cektiğiniz sekilde satılmaktadır..
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5542507&p=2

selen dedi ki...

swahi swahi deyip durmuşsun da kelimenin aslı "swahili" yani sandığın gibi swahi'den gelen anlamında türkçe li eki almış değil.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World