8 Mayıs 2011 Pazar

Tanzanya - 5.Bölüm

Gezinin 4.bölümü için lütfen tıklayın



16.11.2010 Zanzibar / Stone Town


Bugün belki de hayatımızın en güzel anlarını yaşadığımız Dolphin Tour’a katılmak için yine sabahın köründe kalktık ve nihayet Tanzanya’da ilk defa denize gireceğiz. Şoförümüz ve rehberimiz bizi otelden aldı ve Stone Town’a 45 dakika uzakta adanın en güneyindeki Kizimkazi köyüne gittik. İki gündür sabah 06:00’da kalktığımız için, ekipten mırıldanmalar geldi. Ama rehberimiz David’in dediğine göre yunusları kolayca görmek için erkenden gitmek gerekiyormuş. Saat 9’a bütün tur otobüsleri filan gelince denize bir sürü tekne açılıyormuş, yunuslar da korkup dibe kaçıyorlarmış.


Sabahın 7’sinde Kizimkazi’ye geldiğimizde hava tabii ki henüz ısınmamıştı. Minibüsü park ettikten sonra, yunuslarla birlikte hızlı yüzebilmek ve onlara yetişebilmek için palet, maske ve şnorkel kiraladık. Bunlara kesinlikle ihtiyacınız var ama kesinlikle taa Türkiyeden taşımanıza gerek yok. 1’er US$’a tüm malzemeleri kiralayabiliyorsunuz.


İşte en sonunda bembeyaz kumların üzerindeyiz. Hava her ne kadar parçalı bulutlu olsa da öyle üşütecek bir soğuk yok.




6-7 metre uzunluğunda ve sadece 1 metre genişliğindeki motorlu teknemize atlayıp açılmaya başladık. Teknede bizden başka rehberimiz David, teknenin rehberi ve kaptan var. Teknenin rehberi ön tarafta ayakta durup yunusların nerede olduğuna bakıp, kaptanı yönlendiriyor.


15 dakikalık arayıştan sonra nihayet yunusları bulduk ve motor kestik. Burada rehberimiz bize neler yapacağımızı anlatarak kısa bir brifing verdi. Motorla yunusların gidişi istikametinde ilerleyip, yunusların önüne geçince motor kesiliyor. Herkes paletlerini ve maskelerini takıp suya atlıyor, var gücüyle yüzmeye başlıyor.


Arkanızdan gelen yunuslar da şansınız varsa hemen sizin altınızdan geçiyorlar. Eğer çok daha şanslıysanız, elinizi uzatıp yunuslara değebiliyorsunuz. Hayatımda yaşadığım en özel dakikaları yaşadım desem yeridir. Yunuslar açık denizde 2 metre altınızda yüzüyorlar, hafiften dibe dalarsanız “viiik viiik” diye konuşmalarını duyuyorsunuz.




Yunuslar tabii bizden daha hızlı yüzdükleri için, aşağıdan hızla geçip gidiyorlar. Biz de onlara yetişmek için tekrar tekneye çıkıp motorla onları takip ediyoruz. Önlerine geçince de tekrar motor duruyor ve haydi yallah bir daha suya atlıyoruz. 5-6 kere bu olayı tekrarlayıp tam olayın zevkini almaya başladığımızda birden yağmur bastırdı. Ama ne yağmur, sanki gökyüzü delindi. Ama su sıcaklığı hala 24°C derece olduğu için umrumuzda değil.




Zanzibar’a giderseniz, yüzmeyi seviyorsanız kesinlikle ama kesinlikle Dolphin Turu yapın. Ve mümkünse bizim gibi 5-6 kişilik özel bir tekne kiralayıp kendiniz gidin, 20 kişilik tekneler ile hep birden denize atlayınca zavallı yunuscuklar korkudan kaçacak delik arıyorlarmış, siz de hiç bir şey göremiyormuşsunuz.


Saat 11:00 gibi sahile döndüğümüzde döndüğümüzde ucundan da olsa biraz güneş açtı. Buyrun size Kizimkazi sahili.




Tur programımıza göre balıkçılardan kingfish alınacak ve öğlen yemeği yiyeceğiz. Kizimkazi köyü sadece yunus turuyla değil, aynı zamanda balıkçılığı ile de ünlü. Stone Town’a uzak olduğu için çok fazla tüketici yok ve dolayısıyla balık bol.


Sahile daha çıkar çıkmaz, kumsalda kingfish taşıyan birini gördük. Kızlar balıklarla pek ilgilenmeyip, sahildeki barınakta kahve içmeye gittiler. Biz erkekler de -kingfish nasıl ayıklanır- konulu uygulamalı derse katıldık.




Kingfishler en az üç kilo ağırlığında ve yarım metre uzunluğunda. Balıkçılar önce iç organlarını ayıklayıp daha sonra kuyruk tarafından başlayarak omurgasına pala ile vura vura ortadan ikiye ayırıyorlar.




Bizde genelde levrek fileto çıkartılırkan omurgaya zarar verilmeden balık boylamasına ikiye ayrılır ve bir filetolardan biri kemikli biri kemiksiz olur. Ama nedense kingfishin filetoları tam omurgasından ortadan ikiye ayrılıyor.


Koca koca balıklar gözümüzün önünde ayıklandıktan sonra öğlen yemeğini yiyeceğimiz barakaya gittik. Millet masada yemekleri beklerken, dayanamayıp mutfağa daldım. Bizim balıklar yağda kızartılıyordu, ama ilginçtir yağ kömür ateşi ile ısıtılıyordu. Aslında kömür varsa, balıkların ızgara olmasını tercih ederdim ama kömür ateşinde kızartma da ilk defa yaşadığım bir deneyimdi.




Masaya gelen tabak çok da ahım şahım görünmüyordu. Bir parça balık, patates, pilav ve çapati dedikleri pideye benzer bir ekmek.




Çok büyük umutlarla beklediğim kingfish ile tanışmamız biraz hüzünlü oldu. Son derece yağsız kuru bir balık, tadı bizim palamuta benziyor. Halbuki adam kumsalda ayıklarken, “kofana gibi maşallah” diyip çok yüksek beklenti oluşturmuştuk.




Pilav eh idare eder, balık kuru ve hafiften yanmıştı ama tabaktaki en güzel şey inanırmısınız patateslerdi. Uzun zaman sonra ilk defa donmuş patates değil, gerçek patates yiyorduk. Hafif tatlı bir lezzeti vardı. Pişiren teyzenin ellerine sağlık 1 gram yağ bile çekmemişti.


Tatlı niyetine ortaya karışık mevsim meyvası geldi, papaya ve muz! Her ikiside çok lezzetli ve güzeldi. Papayayı Türkiye’de bir kaç kez denemiş ama pek beğenmemiştim. İçi geçmiş kavun gibi helirdi hep. Buradaki papayalar ise hem sert hem de suluydu. Deveci armudu gibi kütür kütür gitti.




Özenç’in dediğine göre, Türkiye’deki papayalar haftalar önce dalından kopartıldığı için, önce hale sonra markete sonra da evlerimize gelene kadar olgunlaşma sürecini devam ettirdiğinden hem yumuşuyormuş hem de tadı değişiyormuş.


Bu sırada aklımıza Mikumi’de kahvaltıda verilen taze ananas geldi. Muzlar da, papaya da hoştu güzeldi ama biraz ananas düşkünü olan Özenç, “ananasta ananas” diye tutturunca, bizim David gitti bir yerlerden ananas buldu getirdi.




Swahi dilinde ananas “Nanasi” demekmiş. Bizim ananaslara göre bu nanasi de daha sert ve suluydu. O günden sonra nanasi aşşağı nanasi yukarı her Allah’ın günü ananas yedik.





Öğleden sonraki turumuz, Jozani Forest Turu. Kizimkazi ile Stone Town arasındaki Jozani köyüne yakın bir yerde ormanda ufak bir gezinti yapılıyor. Yeşilin çok farklı tonlarındaki çeşit çeşit bitkilerin arasında 15 dakikalık yürüyüşle hem bölgedeki ağaçlar hem de bitkiler hakkında bilgi veriliyor.




Orman yürüyüşünden sonrada, kırmızı maymunların yaşadığı kısıma gidiliyor. Maymunlar ağaçlarda uslu uslu oturuyorlar, hopuyorlar zıplıyorlar. Rehberimiz maymunlara özellikle yiyecek bir şey vermeyin diye uyardı. Eğer onlara karşı ani bir hareket yapmazsanız size zararları yok, meraklı gözlerle sizi izliyorlar.




Sabah yaptığımız yunus turundan sonra orman gezisi ve maymunların pek bir sönük kaldığını söylemeliyim. Tabii bu sizin zevk aldığınız şeylere göre değişir. Hangisini seviyorsunuz, ormanı ve yeşili mi, yoksa denizi ve maviyi mi?


Akşamüstü şehre dönerken minibüste herkes yorgunluktan baygın düşmüştü. Stone Town’a 15-20 km kala yolun hemen yanına kurulmuş ufak bir pazar yeri gördüm. Minibüste bizden başka kimsenin olmamasının da verdiği avantaj ile şoföre hemen sağa çekmesini söyledim.


Tayland’daki Floating market turundan sonra yediğimiz tropik meyvaların tadı hala tamağımdaydı. Millet uykudan uyanıp, “niye durduk” filan derken, “haydin meyvaya hücum” diyip cümbür cemaat arabadan indik.




Tezgahta çeşit çeşit meyvalar var. Neler yok ki, ananas, mango, guava, jackfruit, papaya, envai çeşit muz, hindistan cevizi, Çarkıfelek Meyvası....




Yanyana duran 4-5 tane tezgah vardı, acaba hangisine yanaşalım derken en bol meyvanın olduğu ve İngilizce konuşan yegane kişi olan Osman’ın tezgahına yanaştık. Üzerimizde şort t-shirt olmasına rağmen (yerliler uzun pantolon giyiyorlar), Selamın Aleyküm - Aleyküm selam diyerek Osman’la yakın bir bağ kurduk. Hiç para pul sormadan, “Kes bakalım şunlardan” diyerek zevkü sefaya başladık.


İlk önce mango ile başladık. Osman kesiyor biz yiyoruz, hani çocukken annemiz meyvaların kabuklarını ayıklayıpta löplöp yedirirdi ya o hesap. Mangoların turuncu rengi zaten “Ye beniii” diye ciyak ciyak bağırıyor. Tadı ise muazzam, açıkçası mangoyu götürürken bayramda hediyesini alan veletler gibi mutlu oldum.




Muzlar ise çeşit çeşit. Ufuk’un elindeki muzlar abartısız kolum kadardı. Ama bu muzlar öyle soyup yenmiyormuş, pişirmelikmiş. Soğanı kavurduktan sonra, dilim dilim kesip bunları da pişiriyormuşsun. Valla benim pek aklım yatmadı ama Osman’nın yalancısıyım.




Soyulmuş olarak duran küçük muz ise hem görüntü, hem de tat olarak bizim anamur muzuna çok benziyor. Muzların büyüklerinden yiyemedik ama küçükler hiçte fena değildi.


Özenç ise kendine bir hindistan cevizi aldı. Ama bu bizim Türkiye’deki hindistan cevizlerinden değil, daha henüz taze olanı. Dış kabuğu palayla kesildikten sonra üst tarafından bir delik açılıyor ve önce içindeki suyu içiliyor. Daha sonra ortadan ikiye tekrar kırılıp içindeki meyvası yeniliyor.




Ben de bir hindistan cevizi aldım. Bizim Türkiye’de yediğimiz hindistan cevizlerinin iç tarafındaki beyazı olduça sert ver suludur. Taze hindistan cevizinin beyazı ise kulak memesi kıvamında yumuşak bir şey. Ben bunu pek sevmediğim için ve sadece suyunu içtim




Diğer elimde duran meyva ise çarkıfelek meyvası. İngilizcesi passion fruit olan çarkıfelek meyvasının sert kalın bir kabuğu var. İçinde ise domatesin sulu kısmı kıvamında bir sıvı var. Hatta aynı domates gibi çekirdekleri de var. Oldukça ekşi olan bu meyvayı bazıları sevdi bazıları sevmedi. Özenç ise hayatının meyvesi olduğunu söyledi..


Ondan da yiyelim, bundan da yiyelim derken Tanzanya’nın bir adasında, onunda ücra köşesindeki bir köyünün pazar yerinde, tropik meyva yemekten zevkten dört köşe olduk desem yeridir. Mango piş ağzıma düş, hem de ayıklanmış dörde kesilmiş olarak. Osmaaaaan şundan da kes...




Yaklaşık 15 dakika boyunca 6 kişi sanırım tezgahı talan ettik. Kişi başı en az 1 kilo meyve yemişizdir. Borcumuz ne kadar Osman? 20 US$! David’in pazarlığıyla o da oldu 15 US$. Göbekler şişmiş, mutluluk hormonları tavan yapmış, helalı hoş olsun Kara Osman.




Akşamüstü şehre dönünce Stone Town’u gündüz gözüyle gezdik. Şehir meydanı, Old Dispansery, Palace Museum, Beit el Ajaib, Forodhani Gardens, House of Wonders gördüğümüz yerler arasındaydı.


Müze, bina, taş-toprak faslını hızlı geçip, kısa bir şehir turundan sonra Ufuk ve kızlar alış veriş turuna çıktı, ben de Aşkın Baba ile birlikte löplöp turuna gittik.


Darüsselam’dan gelen feribotların yanaştığı iskelenin hemen yanında Mercury’s Bar&Restaurant’ta deniz ürünleri ile yapılan pizzanın methini internetteki forumlarda okumuştum. Oraya doğru giderken iskelenin hemen girişinde en az 5 kiloluk lagos ayıklayan bir adam gördük.




Hijyen ile hiç alaksı olmayan bir ortamda amcam kuzu gibi lagosu yatırmış fileto çıkartıyor, kilo fiyatı 10 US$. Türkiye için bedava sayılacak bir fiyat ama dedim ya hijyenden çoook uzak. Adam bıçakla kesmeye başlıyor, 20-30 tane sinek havalanıyor. Adam duruyor, sinekler yine konuyor, o derece hijyen. Resmin üzerine tıklayıp büyütüp bakın lütfen.


Hemen yan tarafta ise başka bir tezgahta ahtapot ve patates satılıyor. Aslında ahtapotu çok severim, patatesler de önce soyulmuş, daha sonra fırınlanmış ve oldukça lezzetli görünüyorlar. Biraz izledik, adam patatesleri küp küp kesip bir gazete kağıdının üstüne koyuyor, sonra üzerine kurutulmuş ve ızgara edilmiş ahtapotlardan küçük küçük kesip koyuyor. Daha sonra da üzerine pembe bir bulamaç gibi bir sos döküp yine bir gazete kağıdı ile paket yapıyor.




Adamın elleri zaten leş gibi, bir de kullanılmış gazete kağıdına sarması tüm iştahımızı kaçırdı ve hemen ortamdan uzaklaştık.




Mercury’s Bar ismini Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury’den alıyormuş. Meğer Freddie Mercury Zanzibar doğumluymuş, o zamanki ismi de Faruk Bulsara’ymış.


Hem öğlen ve hem de akşam saatlerinde Batı standartlarında leziz yemekler yapılan bu restaurant tahmin edeceğiniz üzere deniz ürünleri ağırlıklı. Hem Zanzibar usulü hem de Hint usulü yemekleri var. İki bira, iki de pizza söyleyip mutfağa yakın bir masaya oturduk.


Bu sefer daha önce hiç denemediğimiz Tusker marka bira istedik. Kenya üretimi olan Tusker Tanzanya’da her yerde bulunuyor, fiyatı Türkiye’ye göre yarı yarıya.




Bir iki yudum aldıktan sonra, soluğu pizza ustasının yanında aldık. Açık mutfak olduğu için, çok fazla içeri dalmadan fotoğraf çekmeye başladık.


Özellikle belirtmem gerekir ki bizim dandik restoranlardaki gibi pizzalar hazır olarak bekletilmiyor. Siparişe müteakip hamur açılıyor, domates sosu üzerine özenli bir şekilde sürülüyor ve malzemeler taze taze ekleniyor.




Tam deniz ürünlerini koyarken usta ile muhabbeti koyultup başladık gazı vermeye. “Vay efendim geçen sene bir arkadaşımız buraya gelmişte, burada bir deniz ürünleri pizza yemişte, o günkü usta o kadar çok bol ahtapot, o kadar bol karides koymuşta” derken elimizdeki fotoğraf makinalarını da görünce eleman iyice kıvama geldi. Her şeyden bol bol koymaya başladı.


İkinci pizzamız ise Pizza Zanzibaritta. Ananas ve peynir ile yapılan bu pizza benim de Özenç’in de favorilerindendir. Aslında pizza literatüründe bunun adı Pizza Hawai’dir ama burada Pizza Zanzibaritta demişler.




Ayrıca altını çizmek istediğim olay da pizza fırının gazlı veya elektrikli değil, odun fırını olmasıydı. Helal olsun adamlara, fırını usulüne uygun yapmışlar.


İşte bu manzara eşliğinde ilk biraları yuvarladıktan sonra, ikinci biralar ile birlikte pizzalarımız teşrif ettiler.




İlk önce ananas ve peynir ile yapılan Pizza Zanzibaritta’yı paylaştık. Pizzalar masaya gelirken dilimlere ayrılmıştı, bu da bizim paylaşmamız için oldukça kolaylık sağlamıştı. Hamuru yerinde, ananası bol. Kullanılan peynir çok yağlı olmadığı için vıcık vıcık olmamış, üstü hafiften kızarmıştı.




Deniz ürünleri pizza ise hayatımda yediğim en güzel deniz ürünleri pizzası diyebilirim. Çünkü kullandığı malzemelerin hiç biri donmuş ürün değil, hepsi taptazeydi. Belki de ilk defa hayatımda içinde ahtapot bacağı olan deniz ürünleri pizzası yiyorum. Tabaktan gelen koku inanılmaz. Malzemelerden gelen deniz kokusu odun fırının verdiği kokuyla birleşip enfes bir bütünlük sağlamıştı.




Her iki pizza da çok başarılıydı. Kullandığın malzemeler taze ve kaliteli olursa, hamurunu siparişten sonra yeni açarsan, hele hele bir de odun fırınında pişirirsen zaten bir pizzanın kötü olmasına imkan yok. Fiyatlar gayet hesaplı! Pizzalar 12.000 şilin (8 US$), biralar ise 4.000 şilin (2,5 US$). O müthiş manzara eşliğinde 10 dolara yediğimiz bu öğlen yemeği o kadar güzeldi ki keyiften insan denize atlar o derece.


Yemekten sonra şehir merkezinin labirent gibi sokaklarında dolanıp, pazar yerine gittik. Pazar kendi içince ikiye ayrılıyor. Sebze ve meyveler dışarıda açık alanda. Et ve balıklar ise kapalı binanın içinde. Fakat binanın içinde acaip kesif bir koku var, acaba hiç girmesek mi diye düşündük.




Balıkların üzerindeki sineklerden, tezgahtarın ayaklarını balıkların yanına koymasından ne kadar hijyenik bir ortam olduğunu sanırım anlatabilmişimdir.






Et reyonu ise başka bir alem. Hadi balıkların tezgahın üzerinde durmasını anladıkta, etleri insan bir dolaba koyar. Sıcaklık 30°C, tezgahın üzeri leş gibi.






Bizim bile midemiz bulandı dışarıya kaçtık bir kaç baharat alıp, kızlarla buluşmak üzere Africa House Hotel’e gittik. Ekibi beklerken Africa House’un terasına kurulup bir şişe Güney Afrika şarabı açtırdık. Kasım ayındaki bayramda Avrupa turu yapıp bir tarafı donanlara nispet yaparcasına çatır çatır bu güzel havanın zevkini çıkarttık.




Valla pizzaların içimizi yakmasından mıdır, yoksa manzaranın büyüsüne kapılıp gitmemizden midir bilemiyorum ama 20 dakikada buz gibi bir şişe beyaz şarabı Aşkın Baba’ya devirdik. Tam son yudumları alırken de bizimkiler gelince, ön masaya geçip bir şişe daha sipariş ettik.




Zanzibar’a gelirseniz ne yapın edin, kesinlikle güneşin batmasına en az 1 saat kala Africa House Hotel’e gidip, terasta en öndeki masalardan birine kurulun. Karnınız toksa, aceleniz yoksa alın kitabınızı, açtırın bir şişe Güney Afrika şarabını, zevk sarhoşluğu içinde akşamın ilerleyen saatlerine kadar bu inanılmaz manzaranın keyfini çıkartın.




4 kişilik ekip eklenince ikinci şişe de tez zamanda tükendi ve son bir kez daha aynı şaraptan sipariş ettik. Artık hava kararmıştı, yavaştan acıkmalar başlamıştı ama öyle bir huşu içerisindeyiz ki, bu keyfifli ortamda bulunmaktan dolayı milletin adını bile ilk defa duyduğu Tanzanya’da kendimizi nirvanaya ermiş gibi hissettik.


Şarapları içerken Mercury Restaurant’ı anlata anlata bitiremedik. Planda başka bir yere gidecektik ama fikrimizi bir anda değiştirip, ekip halinde Mercury’nin yolunu tuttuk.


Masaya oturur oturmaz, garsonlar kızların bileklerine yasemin çiçeklerinden yapılma birer bilezik taktı. Yaseminlerin hem kokusu çok güzeldi hem de sanırım acıkma duygularımızı coşturma özelliği vardı.




6 kişi herkes kendince bir şeyler söyledi. Masaya gelen yemeklerin fotoğraflarını çektikten sonra teker teker tadına bakmayı da ihmal etmedik.




Emel’in çorbası hayatımda gördüğüm en ilginç çorbalardan biriydi. Bildiğimiz domates çorbasını kaseye koyduktan sonra üzerine bolca kaşar peyniri rendelemişler, sonrada kaseyi ızgara salamanderin  altına koyup peynirleri bir güzel eritmişler. Hatta peynirler erimekle kalmayıp, kaseye yakın olan tarafları kıtırlaşmıştı. önce kızarmış peyniri yiyip sonra kaşıkla çorbayı yemek hepimiz için çok ilginç bir deneyim oldu.


Ortaya karışık olarak, öğlen anlata anlata bitiremediğimiz deniz ürünleri pizza söyledik. Ben daha 3-4 saat önce yediğim için çok üstünde durmadım, ama Özenç de Ufuk da parmaklarını yedi.




Özenç’in bol sebzeli ahtapotu çok güzeldi. Fasulye, havuç ve kabaklar çok az pişirildikten sonra, önceden ızgara edilmiş ahtapotlarla birlikte tavada çevrilmişti. Ahtapotlar hem yumuşak ve olağanüstü lezzetliydi, sebzeler ise tıkır tıkır ağza geliyordu. Biraz karabiber ve tane kimyon ile lezzetlendirilmişti. Patatesler donmuş olmadığı için her zamanki gibi geçer notu aldı.




Ben, Aşkın Baba ve Ufuk karışık deniz ürünleri tabağı söyledik. İçinde neler mi var? Kılıç balığı, bebek ıstakoz, karides, kalamar ve ahtapot. Tüm bu malzemeler kömür ateşinde ızgara edilip gerçek patates kızartması ve birazda garnitür niyetine sebze ile servis ediliyor.




Öncelikle kılıç balığından başladım. İnce bir dilim balık çok az pişirilmiş tam kıvamındaydı, ahtapot aynı Yunanistan’daki gibi yumuşacıktı. Karidesler ise kabukları soyulmuş fakat kafaları ve kuyruğu üzerindeyken şişe dizilmişti, çok az pişirildiği için sulu sulu kalmıştı. Tabağın prensesi elbette bebek ıstakozdu. Türkiye’de bir dünya para bayılacağın ıstakozu uzunlamasına ortadan ikiye kesip ızgara etmişler. Şapka çıkartılacak hatta saygı duyulacak güzellikte pişirilmişti.


Tatlı olayına hiç girmeden meyve ile geçiştirdik. Karışık meyve tabağında ananas, papaya, mango ve muz vardı. Benim favorim kesinlikle mango oldu. Hafif sarı renkli mangolar tarafta küp küp kesilmiş kabuğundan ayrılmadan tabağa konmuştu. Osman’ın meyvelerinden sonra pek bizi sarmadı.




Deniz kenarındaki Mecury’s Restaurant Zanzibar için çokta ucuz bir yer değil. Ama benim yediğim karışık deniz ürünleri tabağının 28.000 şilin (18 US$) olduğunu düşünürseniz Türk standartları için oldukça ucuz! İstanbul’da boğazda öyle ahtapotlu ıstakozlu tabağı 70 TL’ye bulursan öp başına koy.


Yemekten sonra şehir merkezinde biraz turlayıp yine dün akşamki gibi hiç bir şey bulamayınca Mtoni Marine Hotel’in yolunu tuttuk. Yarın yine iki tane turumuz var. Sabahtan deniz kumsal güneş, öğleden sonra da baharat turu.


Gezinin 6.kısmı için lütfen tıklayın


2 yorum:

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Yunuslar,Kizimkazi sahili ve pizzalar! yine sahil ev deniz fotograflari harika!Özenc hanim ne kadarda sanslisiniz,ben hep korkmusumdur Afrika yada Hindistan gibi yerleri gezip görmeyi,ama gördügüm kadariyla oralardada hersey normal,yani fena insan yok gibi:)Birde yiyecekler konusu,sizin anlatiminizada bayiliyoruz,öyle güzel ayrintilar ve betimlemeler yapiyorsunuzki insan yiyecegi tabagi nerdeyse kisilestiriyor,saygilar efendim...

Not.birde lütfen daha uzun olsun,yazin siz, uzun uzun, lütfen!

Adsız dedi ki...

bızde esımle bu gezıyı yapmak ıstıyoruz ama tur operatorlerı ıle kenya .munferıt zor olur mu sızce? esımle ben 2 kısı: tesekkur ederım.
dt enis nuhoglu

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World