14 Mayıs 2011 Cumartesi

Tanzanya - 6.Bölüm

Gezinin 5.bölümü için lütfen tıklayın


17.11.2010 Zanzibar / Stone Town - Nungwi


Zanzibar’daki ikinci günümüzde ekibe kıyak yaptım ve kalkış saatini 07:30 olarak belirledim. Sabahtan Prison Island Tour ve öğleden sonra Spice Tour’a katılacağımız için son bir kez daha erken kalkıyorduk.


Mtoni Marine Hotel çok lüks değil, oldukça basit ama temiz, güvenli bir yer. Şehir merkezinden biraz uzak olduğu için de fiyatı gayet makul. Oda kahvaltı, kişi başı ücereti 40 US$. Restoranı deniz tarafında olduğu için kahvaltınızı denize nazır yapıyorsunuz. Kahvaltı büfesi çokta aman aman değil fakat jambon, sosis, peynir, domates, meyve, yumurta, kruvasan ve corn flakes gibi temel şeyler mevcut.







Nedense pek bir acıkma yoktu. O yüzden meyva ağırlıklı çalıştım.




Kahvaltıdan sonra saat 08:30 gibi David bizi aldı ve Stone Town’da limanın hemen yanındaki ufak teknelerin kalktığı yere götürdü.


Yerel dilde Dhow denilen tekneler aslında ahşaptan yapılma uzun bir kayık, arkasındaki motor ise takılıp çıkartılabiliyor. 30 dakikalık bir yolculukla Prison Island’a (Changuu adası) vardığımızda muhteşem bir sahil bizi karşıladı.




Prison adasının olayı ilginç. Eskiden İmralı veya Yassıada gibi hapishane amaçlı kurulmasına rağmen daha sonradan sarı humma hastalığına yakalanan kişileri karantina altına almak için kullanılmış. 1920’lerde İngiliz sömürgesi olan Şeysel Adalarının Valisi yine İngiliz sömürgesi olan Zanzibar’ın Valisine hediye olarak bir kaç dev kaplumbağa göndermiş.


 Bu kaplumbağalar daha sonra üremişte üremiş, şimdilerde ada bu dev kaplumbalağalar sayesinde turistik bir yere çevrilmiş. Hemen girişte bir kaç şilin karşılığında ıspanak alıp kaplumbağaları besliyebiliyorsunuz.




Ciddi büyük boyutlardaki kaplumbağaları beslemek, ıspanaklarını yerken hatur hutur çıkarttığı sesleri dinlemek insana huzur veriyordu.




Tam bu sırada, “Aaa siz Löplöpçü müsünüz?” diye arkamdan biri seslendi. Kafayı bir çevirdim, Türkiye’den 5.000 km uzakta Geziyorumları sitesinden Arzu ile karşılaştım, dünya küçük derler ya aynen öyle!! Onlarda iki kız arkadaş, sırtçantası ile Tanzanya, Uganda, Mısır turuna çıkmışlardı. Çok takdir ettim kendilerini.


Hapishaneyi de yalandan şöyle bir gezindikten sonra maske ve şnorkellerimizi kaptığımız gibi kumsalın tadını çıkarttık. Sonra adanın biraz açıklarında demirleyip yüzme molası verdik.


 Hayatımda ilk defa Hint Okyanusunda yüzüyorum ve balıkların tipleri mercanların renkleri inanılmaz farklıydı. Şimdiye kadar en az 30 dalış yapmışımdır ama bu 30 dalışta görmediğim renklerdeki balıkları sadece maske ve şnorkel ile gördüm.


Öğlen Stone Town’a döndüğümüzde aniden bir yağmur bastırdı. Şort tişort şıpıdık terliklerle sırılsıklam olduk. Ama 10 dakika sonra yağmur kesilip yine güneş yüzünü gösterince yeniden dolaşmaya devam ettik. Stone Town’dan ayrılmadan önce önümüzdeki 3 gün boyunca harcayacağımız miktarda dolar bozdurduk. Zira Nungwi’de dolar bozdurmak biraz sıkıntılı oluyormuş.


Stone Town’un ortasında Turkys Square var, yani Türkiye Meydanı. 5 yıl önce Zanzibar’da açılan bir okulun katkısıyla Türklerin buraya ilgisi oldukça artmış. O yüzden Türk’üm diyince esnaf ve yerel halk size saygı duyuyor, özel ilgi alaka gösteriyor.


Öğleden sonraki ikinci turumuz ise bir Zanzibar klasiği olan Spice Tour yani Baharat turu. Zanzibar’ın şimdiki en büyük gelir kaynağı turizm olsa da, turizme açılmadan önce adada yetişen baharatlar ile meşhurmuş.




Baharat turunun başlangıcında köyün birine gidip bir köylünün evinde yerel yemekler yeniyor. Eve girdiğimizde Anadolu’daki yer sofraları gibi bir masa ile karşılaştık.




Menümüz pekte zengin değil. Pilav, balık, patates, köri sos, bir de salata niyetine yeşil bir ot vardı. Köri sos pilavın üzerine koymak içinmiş. Sos güzeldi, acı sandık ama tam tersine biraz tatlıydı.


Pilav ise belki de sofradaki en güzel yemekti. İçinde biraz baharat vardı. Özellikle kakule bolca kullanılmıştı. Amcam yağını esirgememiş pek bir lezzetliydi.




Patates biraz kırmızı toz biberle birlikte yağda çevrilmişti. Soğuk olduğu için pek tadını alamadım ama fena değildi.


Gelgelelim bize balık diye sunulan şeye. Bir rivayete göre kingfish olduğunu öğrendik. Ama balığı pişiren zatımuhterem o kadar kızartmıştı ki eti iyice kurutmuştu. Eh bir de biz gelene kadar balıklar soğuyunca tabiri caiz ise güzelim balığı mundar etmişlerdi.


Hani safaride kaldığımız yerde olsak, üzerine zeytinyağı dökeriz, deniz tuzu basarız biraz çekidüzen veririz ama köy evinde ne arasın böyle güzellikler.
 Yemekten sonra köydeki çocukları toplayıp bayramlaştık. Neticede onlarda Müslüman, bu sene kurban kesip fakirlere dağıtmak yerine, çıplak ayakla ortalıkta koşuşturan Afrikalı çocuklara bayramlıklarını verdik. (Fikir babası Erman kardeşime teşekkürler)




Yemek faslından sonra evin hemen yanındaki tarlalara gidip Zanzibar mutfağının temelini oluşturan adada yetişen baharatları tanıtıcı turumuza başladık. David bize bahçedeki ağaçları teker teker gösterip ne olduğunu tahmin etmemizi istiyordu. 1 saatlik geziden sonra da çay, kahve ve yerel meyvelerden ikram yapıldı.


Senelerce sütlacın üzerine koyduğumuz tarçının ağacı ile tanışmamız bu şekilde oldu. İlk önce tabii ki ne ağacı olduğunu anlayamadık. Ama David cebinden çıkarttığı çakı ile ağacın gövdesinden biraz traşlayıp bize koklatınca hep bir ağızan “Anaaaa tarçın buuuu” dedik.




İkinci gösterdiği ağacı da tahmin edemedik. Taze börülce gibi ağaçtan sarkan şeylerin vanilya olduğunu söyleyince hepimiz çok şaşırdık. Biz de malum vanilya dediğin şey Doktor Oetker paketlerinde toz halinde satılır veya aktarlarda siyah çubuk şeklinde satılır. İşte o siyah çubukların taze hali de buymuş.




Kahve ağacı ise tam bir bombaydı. Ağacın alt taraflarında gördüğümüz şeyler karabibere benziyordu, ama meğer üst taraflarda daha olgunlaşmış meyvalar varmış.




5 mm çapında küçüçük kuru soğan gibi görülen meyvaların iki katman kabuğunu soyunca içinden kahve çekirdeği çıkıyor. Gerçi tipi kahveye benziyor ama rengi bildiğimiz kahveyle alakası yok. Hep kavrulmuş kahve çekirdeği görmüştük, buyrun size taze kahve çekirdeği.





Her şeyin tazesini gördük, ama ağaçta gördüğümüz muzlar taze olamazdı. Hani muzu alınca 4-5 gün içinde tüketmezseniz kararır ya, bu muzlar daha henüz dalındayken kararmışlardı. Meğer bu muzlar öyle koparılıp yemelik muz değilmiş, tadı tuzu pek olmazmış, pişirmelik muzmuş.




Yerden çıkan bu otları çalılık diyip geçmeyin, bunlar Lemongrass yani limonotu. Tayland mutfağının vazgeçilmez bir baharatıdır. Defne yaprağı gibi sadece koku versin diye yemeklere konur ama kendisi yenmez, yemeğe hafif ekşimsi bir lezzet verir.




David’in yanındaki yerel rehber ağaçtan bir şeyler kopartıp getirdi ve içinden kıpkıpmızı bir boya çıktı. Meğer daha ruj icad edilmeden önce Zanzibarlı güzeller dudaklarına bu meyveden sürermiş. Tadı tuzu yok ama rengi baya kalıcı.




Bu meyve de Custard apple’mış. Bizde ilginçtir Hint Ayvası diye geçiyor. Dikenli dış kabuğu pek iştah açıcı görünmese de lezzeti güya çok güzelmiş. David tur sonunda bu meyvenin tadına mutlaka bakın diye belirtti.




İşte sonunda tanıdık bir şey çıktı. Karşınızda taze karanfil. Ağaçtaki tipi, masamıza gelen halinden pek farklı değil. Sadece renki kahverengi yerine pempe.




Ve işte benim tropik meyvalar içinde en sevdiğim jackfruit. Her Tayland gezimizde sokak satıcılarından mutlaka aldığımız jackfruiti görünce ikimizde nedense çok mutlu olduk. Turdan sonra Hint ayvasını bilmem ama jackfruiti doya doya yiyeceğimize eminim.




Tropik ilkimde en çok yetişen meyve hindistan cevizi. Survivor adasında ünlüler ve gönüllülerin sabah akşam yediği hindistan cevizinin dış kabuğu soyulduktan sonra, önce büyük bir bıçakla kafası açılıyor ve suyu içiliyor. Sonra da ortadan ikiye ayrılıp, içindeki meyvesi yeniyor.





Tabi bu arada turumuz baharat-meyve tanıtımı adı altında tamamıyle turistlere yönelik. Kafaya muz yapraklarından yapılma fes geçirme gibi atraksyonlar olmadı değil.




Turun sonunda hemen ağaçların arasında bir yerde banklara oturup çay molası verildi. Ayrıca gördüğümüz bir çok meyveden de ikram edildi. Öncelikli olarak muz. Tabii bu pişirmeden taze taze yenilebilir cinsinden. Hoş kokulu ve lezzetli.




Sırada custard apple yani hint ayvası var. Bunu daha önce hayatımda hiç yememiştim. Yenidünya çekirdeği gibi kocaman çekirdekleri var. Çok sulu değil ama oldukça lezzetli.




Bir dilim kesip çektiğinizde künefe peyniri gibi sünüyor. Ağzında çiğnerken parçalanmıyor, adeta marshmallow gibi süngerimsi bir yapısı var.




Bir sonraki lezzetimiz ise mango! Osman’ın tezgahındaki en sevdiğim meyveyi bir kez daha yiyoruz. Türkiye’ye döndükten sonra büyük marketlere baktım genelde Brezilya’dan gelen mangolar var ve tadı kesinlikle Tanzanya’da yediğimiz mangolara benzemiyor. Çok ender de olsa Kenya’dan gelen mangolara rastlıyorum. Olur da siz de markette mango görürseniz, şöyle bir menşeyine bakın, Kenya’dan geleni almanızı tavsiye ederim.




Sırada ananas var. Namı diğer “Nanasi”. Çok yumuşak değil, sulu sulu. Ustam torpil yap bizim ananas kalın bir dilim olsun.





Tazecik olduğu için daha rengi bile sararmamış. Beyaza yakın rengi pek göz doldurmasa da hayatımda yediğim en güzel ananaslardan biriydi.




Ve işte beklenen an ve huzurlarınızda Jackfruit. Maalesef Türkçesi yok, zaten Türkiye’de de daha önce hiç görmedim.




Kocaman meyveden bir dilim kesiliyor. Kabuğu oldukça kalın olduğu için hiç bulaşmadan, bıçağın ucuyla meyvasından kesilip alınıyor.





Bunun da çekirdekleri çok büyük olduğu için yerken bir sıkıntı yok, kolayça çıkıyor.




Etli meyvesini bir ısırıyorsun, aromatik lezzeti sanki ağzının içine akıyor. Lezzet olarak muzla ananas karışımı bir şeye benziyor.


Gezdik, gördük, yedik içtik, e hadi David kardeş bize müsade. Saat 16:00 gibi biten turun ardından bizi Nungwi’ye kadar atıver. Nungwi adanın en kuzeyindeki kumsalları ile ünlü ufak bir balıkçı köyü.


Zanzibar demek aslında deniz-kumsal-güneş demektir. The Guardian gazetesi de Nungwi’yi dünyanın en iyi on kumsalından biri olarak seçmiştir. Yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra Nungwi’ye vardık ve minibüs bizi otelimize bıraktı. David ile ayrılıp 3 günlük dinlenme amaçlı yeni bir tatil formatına geçtik. DENİZ, KUMSAL, GÜNEŞ.


Nungwi’de kaldığımız otel Mnarani Beach Cottages internetten bulduğum uygun fiyatlı iyi bir yer, yarım pansyon kişi başı 60 US$. Farklı konaklama seçenekleri mevcut. Deniz manzaralı, havuz manzaralı, büyük odalı, bütçeye göre değişiyor. Ama hepsinde geçerli olan ortak şey yarım pansiyon olması.


Odalara yerleştikten sonra bir güzel duş alıp yemek için terasa çıktık. Akşam yemekleri açık büfe ayrıca iki güne bir de mangal yanıyormuş. Soğuklar, salatalar, makarna, pilav ve kömür ateşinde pişen tavuk, et, balık ve kalamardan istediğini istediğin kadar alabiliyorsun.




İlk gün çok fazla abartmadan tabağıma sevdiğim şeylerden aldım. Balık, kalamar, patates, pilav, mısır, biraz ot ve patates salatası. Balıklar ince fileto çıkartılmış hafif soslandıktan sonra mangalda pişirlmişti ve çok güzeldi. Kalamarlar ise bizim bildiğimizden kalamardan farklı bir şekilde et gibi dilim dilim kesilmiş ve mangalda pişirilmişti. Beklentim, biraz sert olacağı yönündeydi ama sanırım iyi marine edildiği için gayet güzel yumuşamıştı.




Tabağımdaki yemekler bitince tekrar sıraya girdim, tavuk ve ete yine pek yüz vermeden ikinci turda tabağıma sadece kalamar ve balık aldım. İşte budur dostlar, çok mutluyum çünkü en sonunda Tanzanya’da deniz ürünlerini rezil etmeyen, doğru dürüst yapan bir yer bulmuştuk.

Aşkın baba ise benimle aynı hataya düşüp ikinci tabağı almamak için, ilk tabağını iyice doldurdu. Fasulye, lahana ve ıspanağa benzer bir ot ağırlıklı olmak üzere biraz makarna, biraz pilav ve az balık & kalamar aldı. Ama hem balığın hem de kalamarın tadı o kadar güzeldi ki, gözü benim ikinci tabağımda kalınca o da dayanılmaz löplöpçü ruhunun esiri olup ikinci tabağını balık ve kalamar ile doldurdu.




Bizde kuzeye gittikçe hava biraz soğur ya, burada tam tersi, çünkü ekvatorun altındayız. Dolayısıyla kuzeye gittikçe hava ısınıyor. Saat akşam 20:00 oldu ama Nungwi’de hala hava oldukça sıcak. Bu gece Güney Afrika şarabı içesimiz vardı ama sıcaklıktan ötürü birayı tercih ettik. Castle Lager’i ilk defa deniyoruz, hiçte fena değil.




Açık büfede bir iki çeşit tatlı ve meyve salatası vardı. Ama tatlı demeye bin şahit gerek, altı yanmış bir keki ortadan ikiye kesmiş, arasına biraz çikolata sürmüşler, oldu sana tatlı. Ah şu Gaziantep İmam Çağdaşın özel kare baklavasının gözünü seveyim. Bizdeki tatlı nerde, bunların tatlısı nerde.


Bizde ne yapalım, meyve salatası aldık. Bol ananaslı meyva salatası tahminimizden çok başarılıydı. Şu meyve salatası kıymetini bilmediğimiz şeylerden biri. Hem tatlı niyetine gidiyor, hem de sağlığa zararlı değil, kaşık kaşık götürebiliyorsun.



Yemek sonrası denize nazır birer şişe bira yuvarlayıp kumların üzerindeki hamaklarda sallanarak muhabbete daldık. Dalgaların sesi eşliğinde gökyüzündeki yıldızların altında hepimizde bir yorgunluk çöktü.


Gezinin 7.kısmı için lütfen tıklayın


Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World