27 Haziran 2011 Pazartesi

Hatay

Suriye ile karşılıklı olarak vizelerin kalkması bizi yıllar sonra tekrar güneydeki komşu ülkeye yöneltti. Halep’e elbette uçakla değil, kara yoluyla gittik. Ama ucuz olduğu için değil, sırf Hatay’a ayıp olmasın diye.



Çünkü Hatay mutfağı zengin birikimiyle göz kamaştırıyor. Yöreye özgü peynir çeşitleriyle dikkat çeken kahvaltısı, soğuk mezeleri, sadece Hatay’da tadabileceğiniz kebap ve tencere yemeklerini bu şehirdeyken kaçırmamak lazım. Birbirinden güzel yemeklerin ardından en doğru tatlı seçimi ise kuşkusuz sıcak bir Künefe. İşte sırf bütün bunları kaçırmamak için Suriye öncesinde Türkiye’nin en doyulmaz lezzet durağı Hatay’a gittik.



11.03.2011 Cuma


Hatay mutfağı arap mutfağına çok yakın olsa da en önemli ayrıcalığı Akdenize kıyısı olmasıdır. Denizin sıcaklığından mıdır, yoksa coğrafi yapısından mıdır bilemem Türkiye’deki en bol kaya lagosu bu bölgede bulunmaktadır.


Peki Hatay’da lagos nerde yenir? Tabii ki İskenderun civarındaki Şirinyer Restaurant’ta. Denize nazır restaurant özellikle lagos konusunda çok iddialı.




Vitrin göz kamaştırcı bir şekilde en az 20 tane lagosla dolu. Ayrıca isteyene levrek ve çupra da var. Ama bunları İstanbul’da çok rahatlıkla yiyebildiğimiz için seçimimiz elbette lagos oldu. Peki kızartma mı yoksa, ızgara mı? Hiç düşünmeden, “Bir tane tava, bir tane de ızgara”.


Adettendir, seçtiğiniz balıklar önce tartılıp fiyatlandırılıyor. Ey balık restaurantlarında çok yüksek hesap ile karşılaşıp dumur olan arkadaşlar! Eğer tekir, hamsi, sardalya gibi küçük balık veya levrek çupra gibi çiftlik balığı yemiyorsanız, şöyle baba bir balık yiyorsanız, mutlaka sipariş vermeden önce vitrine gidin, hangi balığı yiyecekseniz siz kendiniz seçin, kilo fiyatını sorun, tarttırın ve pazarlığınızı yapın. Yoksa balıkçılar fiyatı yukarıya doğru yuvarlamayı pek bir severler.


Hatay’ın mezeleri çok meşhurdur, burada da bize farklı çeşitler öneriliyor ama lagosun önünü tıkamamak için sadece balıklar gelene kadar mide öz suyunu alsın, gözler dönmesin diye bir iki meze söyledik, onlar da İstanbul’da bulamadıklarımızdan.




Kekik salatasını değil İstanbul’da Ege kıyılarında bile bulmak mğmkün değil. Taze taze toplanan kekikler az domates, az da soğan eklendikten sonra limon ve gerçek nar ekşisi ile lezzetlendiriliyor. Üzerine de mis gibi sızma zeytinyağını bastın mı yemede yanında yat.




Humus ise Hatay’ın olmazsa olmazı. Nohuttan yapılan bir meze olduğundan balıktan önce bizi tıkayacak diye endişe ettiysekte onunda icabına baktık. Kırmızı toz biber ve kimyon hem güzel bir görüntü hem de güzel bir lezzet katmıştı. Üzerine erimiş tereyağı yerine, zeytinyağı konunca gayet hafif olmuştu.


Roka salatası bence balığın rakı masasındaki partneridir. Hatta lezzetli bir ot olarak görülen roka, akdeniz mutfağında artık çok daha farklı algılanıyor. İki kişilik romantik ve baştan çıkartıcı bir akşam yemeğinde kırmızı şarap eşliğinde parmesan peynirli ve cevizli bir roka salatası artık bir ana yemek muamelesi görüyor.


Bizim roka salatamız o kadar afilli olmasa da son derece körpe yaprakları ve o eşsiz nar ekşisinin lezzetinden dolayı yinede benim için vazgeçilmezdi.




Karışık çoban salata da bizim bildiğimiz standart salatalardan başka roka, taze nane ve bol sarımsak içeriyordu. Taze naneyi nedendir bilinmez evde yemek yaparken pek kullanmıyoruz. Anca Urfa’da Diyarbakır’da kebapçılarda masaya gelir. Uzun zaman sonra karşıma Hatay’da çıkması sevindirici oldu.




İstemeye istemeye söylediğimiz kalamarlar, tarator ve ne olduğu belirsiz pembe bir sos eşliğinde geldi. Doğu Akdeniz’de kalamar yaşamadığı için, ne kalamarın kendisinden ne de pişiren ustadan pek ümidim yoktu. Gerçi masaya gelen tabaktaki porsiyon miktarı önce bizi sevindirdiyse de lezzet olarak anca idare eder cinstendi. Kalamarın bacaklarını aradım bulamadım. Ya bu kalamarlar ithal donmuş kalamardı, ya da bacakları usta kendisi içerde kendisi pişip yemişti.




Beklenen an geldi ve bizim çocuklar masaya teşrif ettiler. Hafiften tuzlanıp unlandıktan sonra tavada kızartılan lagosumuz daha sonra tabakta tekrar dizilerek eski orjinal haline getirilmişti. Isırdığın zaman o sarı dış yüzeyin altından bembeyaz löp eti ortaya çıkıyor. Kılçıklarda büyük olduğu için, ayıklama derdi yok, pirzola gibi yedik.




Ben her zaman balığı ızgara tercih ederim ama balığın yağlı olması kaydıyla. Uzun zaman sonra ilk defa ızgara bir balık beni üzdü. Özellikle az pişirilsin diye belirtmeme rağmen bizim ızgara lagos yine de kuru geldi. Tavası sanki daha güzeldi. Aslında böyle olacağını garson başta söylemişti ama, sağlıklı olsun diye her ikisini de tava yemekten kaçındık.




Bu yörede tatlı dedin mi akla gelen ilk şey künefe olur. Ben bir balık lokantasında iyi bir künefe yiyebileceğimi sanmıyordum ama gelen künefe tabiri caizse beni ters köşeye yatırdı. Belli ki içindeki peynir ve yağ kaliteliydi. Lokmaları ağzına attığında şerbeti asla içini baymıyor.


İlk tepsi künefenin ömrü pek uzun olmadı, 3-4 çatal darbesi ile daha soğuyamadan beş dakikada bitti garibim. Biz ise ikinci tepsi ile nirvanaya ulaştık. Masadan kalktığınızda ağzımızda çok güzel bir tereyağı ve peynir tadı kaldı. Mideniz ise sanki 2 tepsi götürmemiş gibi “Daha ver ulan daha veeerrr” diyordu.


İkişer kadeh rakı dahil lagoslu, künefeli bir yemek kişi başı 35-40 TL civarında. Şirinyer Restaurant İskenderun’a yolu düşenlere kesinlikle önereceğim bir yerdir.


Akşamüstü Hatay şehir merkezine yani Antakya’ya geldik. Couchsurfing’den Hatay’lı bir arkadaşın tavsiyesi ile Zenginler Mahallesindeki Rahibe Barbara’nın misafirhanesine gittik. Hatay farklı kültürlerin ve farklı dinlerin kesiştiği bir yer. Farklı şeyler yaşamak için 3-4 yıldızlı turistik bir otelde kalmak yerine Türkiye’deki bir Alman’ın sahibi olduğu eski Antakya evinde kaldık.


Rahibe Barbara 30 yıldan fazladır Antakya’da yaşıyormuş, Kurtuluş caddesindeki katolik kilisesinde çalışıyormuş. Kendisi çok iyi Türkçe biliyor. Otantik bir evde kalmak isterseniz kesinlikle deneyin derim. Bakmayın siz eski Antakya evi dediğime, içerisi pırıl pırıl, tertemiz.


Yüksek kalorili ve bol lezzetli yemeklerin olduğu yerlerde tatil yapınca kilo alma riski çok yüksektir. O yüzden akşamları geç saatte fazla yemek yememek gerekir, bu akşamı sadece dürüm döner ile geçiştirdik.




Antakya’da döner diyince akla ilk Hürriyet Caddesindeki Abdo Döner (0.326.2127546) gelir. Abdo dışarıdan bakınca basit salaş bir dürümcü gibi görünüyor. Aslında öyle ama bu dönerin lezzeti bambaşka. Ayrıca benim için bir dürümün en önemli özelliği etin dışındaki diğer yardımcı malzemelerin iyi olmasıdır. İşte bütün bunlar Abdo’da var.


Dürüm dönerde en sinir olduğum şey, etlerin önceden kesilip tepside biriktirilmesidir. Sen siparişini verince, 20 dakika önce kesilip soğumuş etlerin üzerine biraz dönerin yağından dökülüp şöyle bir karıştırılır, sonra da o döneri size “Abi daha yeni kestim” diye gazlamaya çalışırlar. İşte bu da Abdo’da yok.


Antakya’daki dürümlerin en önemli özelliği lavaşın içine hafif acılı salça sürülmesi. Bu salça size batıda alışkın olmadığınız acı ama ağzınızda hoş duygular bırakan bir lezzet verir.




Daha sonra mutlaka lavaşınız dönerin ocağında ısıtılır. Yunanistan’a gittiğimde hep dikkatimi çekerdi, adamlar döneri kestikten sonra fırında veya sacta ısıtılan pitaların içinde dürüm yapıyorlardı. Bizde ise buz gibi yarım ekmeği ortadan kesip sıcak döneri içine koyarlar. Hele birde domates, yeşillik gibi şeylerle doldurunca sizin sıcak döner güme gider, yağı kısa zamanda donar, yerken ağzınıza yapışır.


İşte bunun önüne geçmek için ekmeğin ısıtılması gerekir. Etleri dizip, hafiften sumaklı maydanoz soğan koyduktan sonra, bir kaşıkta iskender sosu attırdım.




Nihayet bu kadar işçilikten sonra dürümümüz hazır. İlk lokma sıcak, ikinci lokma sıcak, ve hatta kısa sürede tükenen dürümümün son lokması bile sıcaktı.


Abdo’da dürümün tek bir sakıncası var, kullandıkları salça gerçekten acı. Beni rahatsız etmiyor, fakat acı ile arası iyi olmayanlara pek tavsiye edemeyeceğim.


Ağzı yananlara ise derman çok. Hemen yan tarafta Vitamin Bar var. Tabelasına kocaman yazmış “Hasta sayısını %20 düşürdüğüm için doktorlardan, ucuz şifa dağıttığım için bütün eczacılardan Özür Diliyorum”.




Onlarca çeşit yerli ve ithal meyvalar ile hazırlanan meyve sularından şifa niyetine içebilirsiniz. Ali Haydar Bey senelerdir meyva ihracatı işinde olduğu için çok farklı ülkelerden meyvalar getirtiyormuş. Yemen’den kavun, Kenya’dan mango, Mısır’dan Cavafa gibi çeşitler var.




Meyvelerin aralarında Antakya’ya uğrayıp birlikte resim çektirdiği ünlülerin resimleri var. Ben seçimi kendisine bırakıp, taze ne varsa koy dedim, Ali Haydar Bey bana kokteyl hazırlayıp verdi. İçerken tüm meyvelerın lezzeti adeta ağzımda patlıyordu.




Amma vekalin biz Antakya’dayız. Dedim ya yüksek kalorili ve bol lezzetli yemeklerin olduğu bir yöredeyiz. Buralara kadar gelipte künefe yemeden aç aç mı uyuyacağız? Kral Künefenin önünde o kadar bekleşen insan varken, içeri girenin çıkanın haddi hesabı yokken, bu künefeyi yemeden yatağa yatsam sanırım gece rüyalarıma girerdi.




Hayatımda yediğim en iyi künefe tartışmasız Urfa Birecik’deki İkizler Künefe’de yediğimdir. Urfa’da künefe küçük tepsilerde pişirildikten sonra hemen şerbet dökülüp ikram edilir.




Antakya’da ise koca bir tepsi künefe hazırlandıktan sonra siparişe müteakip bir parça küfe kesilip metal tabağa konuyor, üzerine sıcak şerbet bir kaç kez eklenip dökülerek kadayıf biraz ısıtılıyor.




Künefe hem sıcak hemde şerbetli olduğu için biraz ağır gelebilir endişesi ile yanına bir parça sade dondurma koydurdum. Antakya seyahatimin en güzel dakikaları şüphesiz künefe yediğim dakikalar oluyor. Aman allahım bu nasıl künefe, bizim Urfa İkizler Künefe’ye bir kardeş geldi, diyet yapma hayalleri bir başka mevsime kaldı.


Tamam artık ben doydum, daha bir lokma bile yiyemem derken meydanın ortasında tezgahını açmış sahlepçileri görüyoruz. Bir çoğu boş boş otururken, bir tanesinde onlarca kişi oturmuş salep içiyor. Vardır bir hikmet diyip, kalabalık olana yanaştık.




Kafasında fesiyle biraz kendisine otantik bir görünüm veren Mehmet’in sahlepi çok başarılı. Yoğun ve tok bir kıvamı var. İsteyen sade içiyor, isteyen de üzerine levazımatlardan ekletiyor. Tarçın, fındık, ceviz, öğütülmüş antep fıstığı, granül çikolata, ne ararsan var.


Ben Gaziantep’te geçen 9 senemin verdiği etkiyle sadece antepfıstığı koydurdum, Özenç ise tarçın ve fındık attırdı. Gerçekten başarılı bir sahlep, ilk defa bu kadar güzelini içiyorum desem yeridir.




12.03.2011 Cumartesi


Her gezinin bir amacı, bir bahanesi vardır. Ben son yıllarda yemeği bahane ederek yollara düşüyorum. Gittiğim yörenin yerel yemeklerini bazen bir lokantada bazen de arka sokaklardaki çay bahçelerinde yiyorum. Size de aynı bahanenin peşine düşüp, lezzetli yolculuklar yapmanızı öneririm.


Antakya’nın bu konuda en iddialı olduğu nokta da kahvaltı. Antakya’nın gurme adresi olan “Uzun çarşı” diye bir sokak var, halk içinde peynirciler çarşısı diye geçiyor. Adı bile ağız sulandırıcı! Gözümüz gönlümüz açılsın, karnımız acıksın diye bir tur attık. Önü oldukça kalabalık bir dükkana yanaşıp, Antakya’lıların neler aldığını izledim. Güneş Gıda’da o kadar çok çeşitli peynir var ki hangi birini alacağımı şaşırdım.



 Köy peyniri, tuzsuz lavaş, ezme peynir, küflü çökelek ve biraz da bal kaymak. Elbette Antakya’nın meşhur kahvaltılığı esas oğlan katıklı ekmek.




Biber salçası, peynir, zeytinyağı, susam kekik ve çörekotundan hazırlanan katık gramaj usulü satılıyor, ne kadar istersen torbaya koyup tartılıyor. Bizde 5 TL’lik katık alıp, hemen yan taraftaki fırına götürdük.




Aynı lahmacun gibi, merdane kullanmadan hamur açılıyor ve üzerine bir miktar katık konuyor. Daha sonra odun fırınına atılıp 3-4 dakika pişiriliyor, oluyor sana katıklı ekmek veya başka bir değişle biberli ekmek.




Sabah sabah bu da yenir mi demeyin, böyle bir nimetten bihabersiniz demektir. Nevaleyi topladığımız gibi yan taraftaki çay bahçesine gidip soframızı kurduk.




Aman soğumasın diye daha çayların gelmesini beklemeden, katıklı ekmeklerden birini dürüp yemeye başladım. Biraz acı olmakla birlikte tam bir lezzet küpü. Konsept olarak aynı lahmacun, fakat et yerine peynir var, bir de biber salçası baskın bir şekilde hissediliyor.




Ben çeşit çeşit peynirleri Antep’te tırnaklı ekmek diye tabir edilen pideyle, Özenç ise daha tombik ve esmer olan kepekli ekmek ile yedi. Her ikisinin de sıcacık olduğunun altını çizmek istiyorum.




Acıdan dilimiz biraz yandığı için sona sakladığımız bal kaymak kasesine erken el attık. Ne kaymak, ne de bal endüstriyel değil, ikisi de köylüden alınmış sütle yapılan markasız. Her ikisinin de ayrı ayrı tadları mükemmel. Daha 5 dakika önce odun fırınından çıkan ekmeklerimizin üzerine sürdüğümüz köy kaymağı ve köy balının tadı kolay kolay bulabileceğimiz bir kombinasyon değil. Üstad Mehmet Yaşin’in “lezzet patlamaları” dediği bu olsa gerek.




Beni tanıyanlar bilir, sevdiğim insanlarla değişik bir ortamda çok zevk aldığım bir yemek olunca, mutluluktan gözümden yaş gelir. İşte o anları burada tekrar yaşadım.


Son derece ucuza malolan ve tarifi imkansız lezzetli bu kahvaltıdan sonra Antakya sokaklarını keşfe çıktık. Hürriyet Caddesi, Katolik kilisesi, Ortodoks kilisesi, Habib-i Neccar Camii gibi önemli yerleri gezdik. Antakya’nın iç içe girmiş bu çok renkli kültürünü tanımaya çalıştık.


Fakat bizim olayımız bina kültüründen ziyade yerel mutfak kültürü olduğu için öğlen yemeğinde kendimizi Sultan Sofrası’na attık. Kendi alanında bence çok başarılı bir esnaf lokantası. Açık mutfaktan içeri bakıp yemekleri rahatça görebiliyorsun.


Burada Antakya mutfağına ait özel yemekleri rahatlıkla bulabilir, yoğurt aşı, kaytaz böreği, sac oruğu, firik pilavı, etli aşur gibi birbirinden ilginç tadları bir arada deneyebilirsiniz. Kalabalık olmamızın verdiği avantaj ile, vitrinde gördüğümüz ve daha önce hiç yemediğimiz her şeyden azar azar söyledik.




Lezzet şölenine az yoğurt aşı ile başladık. Yoğurt, pirinç ve nane ile yapılan yayla çorbasına çok benziyor, fakat ortada bir tane içli köfte var. Antakya’da ilginçtir içli köfteye “oruk” diyorlar. Çorbanın tadı tuzu yerinde, oruğun tadı ise iştah açıcı cinsten.


Aynı tabakta istediğimiz az humus ve az babagannuş ise belki de Türkiye’nin en iyilerinden. Bir kere humusun üzerinde zeytinyağı olmasını ben çok tutuyorum. Sıcak tereyağı hem humusun kendi lezzetinin önüne geçiyor, hemde üç beş dakika sonra donuyor.




Babagannuş ise patlıcan, domates ve biber ile yapılmış, üzerine de çok güzel bir nar ekşisi konmuştu. Şimdilerde İstanbul’da bakıyorum doğal nar ekşisinden ziyade “Nar sosu” gibi kimyasal katkılı şeyler satılıyor. Siz siz olun içinde glükoz fruktoz ve koruyucu bir çok kimyasal içeren Nar ekşisi soslarından almayın, alırsanız da bari çocuklarınıza yedirmeyin. Efendi gibi Antep’ten veya Hatay’dan gelen doğal nar ekşisi alın.


Ara sıcak tabağımız ise pek bir heybetli. İçinde kaytaz böreği, semirsek ve oruk var. Oruk (içli köfte) mükemmel değil. Önceden kızartılmış ve beklemiş. Siparişten sonra tekrar ısıtılmış, dolayısıyla da bulgurdan oluşan dış tarafı biraz kurumuştu. İçinin lezzeti ise fena değil güzeldi.




Böreklerde belki öyle önceden yapılmıştı fakat hamurları kurumamıştı. İçindeki yağdan mıdır, yoksa kıymanın kendi yağından mıdır bilmiyorum mükemmel bir lezzete sahipti. Hamur işiyle karnımı doyurup hammallık yapmak istemezdim ama belkide masadaki en güzel şey bu böreklerdi. Hem kaytaz böreği (sağdaki açık olan) hem de semirsek (soldaki kapalı olan).


Etli aşur ise bana Aydın yöresindeki keşkeği hatırlattı. Tabi Ege’nin aksine burada biber salçası konmuştu. Hafif kimyon ve ceviz ile süslenmiş etli aşur mis gibi kuzu eti kokuyordu. Biber salçasının acısını iyice alan yemeğin tadı, kuzu etinin verdiği lezzet ve zeytinyağının kokusuyla insanı hem baştan hem de yoldan çıkaracak türdendi.




Sıradaki yaprak sarma biz sipariş etmeden masamıza geldi. Acaba bir özelliği var mı diye baktık, hep bir olayı yoktu. Zaten herkez birer tane tadına baktı daha da almadı.




Sac oruğu ise yine bizim bilmediğimiz, sadece Antakya’ya has bir tür içli köfte. Yaklaşık 20 cm çapında bir disk, içinde de parça et, baharat ve pirinçten oluşan bir harç var.




İşte bu oruk güzeldi. Çünkü siparaşimizden sonra taze taze pişirilmiş, sacın üzerinden alındığı gibi masamıza gelmişti. Ey sevgili lokanta sahipleri. Izgaracılarınızın, tavacılarınızın, ocakçılarınızın emeğine saygı gösterin ve önceden hazırlayıp soğumaya bıraktığı yemekleri misafirlerinize sunmayın. Ziyanı yok biz lezzet avcıları az bekleriz, taze taze ocaktan yeni çıkmış yemeğin tadından bizi mahrum etmeyin.


Sanmayın ki Sultan Sofrasının lezzetleri sadece bu kadar. Daha bir çok sulu yemek çeşidi, kebap çeşitleri mevcut ama malum, kilo almak için tehlikeli bölgelerdeyiz. Bunları da bir sonraki sefere sakladık, hem de bize buraya tekrar gelmek için bahane oldu.


Sadece ben mi bu kadar beğendim ve etkilendim diyorum ama masada herkes mest olmuş vaziyette. Her önümüzde gelen yemeğin fotoğrafını çeken bizlerle yakından ilgilenen patron Metin Tansal Bey’in künefe teklifini kibarca reddedip, hesabı ödedik. Bu mükellef zenginlik verdiğimiz para kişi başı 20 TL bile değil.




Tatlıyı özellikle yemedik, çünkü başka bir yere özel siparişimiz var. Sadece öğlenleri açık olan ve belki de Türkiye’de közde künefe yapan yegane yer olan Yusuf Usta Çınaraltı Künefenin yolunu tuttuk. Hani -her şey taze olsun- takıntımız var ya, bu istek künefede için de geçerli. Bir hafta önceden telefon edip “Cumartesi saat tam 14:00’de koca bir tepsi küfeyi hazır et, löplöpçüler 6 kişi ekip halinde geliyor” diye haber ettim. Yusuf Usta ile randevulaşmak bir gurme klasiğidir.


Ahmediye Cami’nin avlusunda ufacık bir dükkanda kömür ateşinde künefe yapan Yusuf Usta eli öpülesi bir adam. Gelenek göreneklerine bağlı kalmak işte budur. Gazlı ocaklarda veya elektrikli fırınlarda pişirilen künefelerin cirit attığı bu günlerde hala dededen kalma usulde tatlı satıyor.




Kıpkırmızı kömürün üzerinde künefe gözünüzün önünde pişiyor, bir parça alıp tabaklara konuyor. Üzerine bakır cezveden sıcak şerbet gezdirilince bizde yutkunmalar başlıyor. Künefe zaten sıcacık olduğu için Kral künefedeki gibi sıcak şerbetle bir kaç kez doldur boşalt durumu yok.





Ustam üzerine de antep fıstığını boca edince bizim dilimiz damağımız uyuştu. Aslında antep fıstığı bu kadar bol konmuyormuş ama 1 hafta önceden http://www.loplopculer.com/ kartvizitiyle rezervasyon yaptırdığımız için bize torpilli olmuş. Yolunuz düşerse, selamımı söyleyin aynı torpili size de yaparlar.


Sultan sofrasında yemeği yiyipte tatlı yemeden kalktığımıza hakikaten değdi ve şu aşağıdaki nadide parçayı bir güzel mideye indirdik. Kullanılan malzemeler çok kaliteli, peyniri bol, kullanılan antepfıstığı “kuşboku” cins en iyi kalite, bir de hani odun fırınında pişen yemeğin ayrı bir lezzeti olur ya, o da kömür ateşinde pişmesinden geliyor, daha ne olsun.




Anadolu’daki yerel lokantaların kaybolmaya yüz tutmuş bu tür geleneklerimizi yaşatması, kültürel varlıklarımızı korumak açısından önemsediğim bir şey. Yusuf Ustam, umarım mirasçıların para hırsına kapılmayıp seninle aynı geleneği sürdürürler ve bu işin meraklıları bizler yine gelir senin künefeni yeriz.


Yemekler yendi, künefeler afiyetle lüpletildi, artık Antakya civarını gezme zamanı. İlk olarak şehrin hemen dışındaki St.Pierre Kilisesine gittik. Ciddi bir ücret ödeyip, içinde sadece bir mezar taşı olan mağaraya girdik. Dönüyoruz dolaşıyoruz başka bir şey yok. Zaman kaybı diyip direksiyonumuzu Yayladağ’a kırdık.


Bu sefer Aknehir beldesindeki St. Simon Manastırına çıkalım dedik. Çık allah çık tepelerde bir yerde bula bula bir kaç taş kalıntısı ve üzerinde “Aşkım Saadet Seni Seviyorum” yazan kırık dökük duvar kalıntıları ile karşılaştık.


Hem St.Pierre Kilisesi hem de St.Simon manastırı için boşa zaman harcadığımızdan Vakıflı köyüne geldiğimizde malesef hava artık kararmış, kilisenin ilkokulun önündeki kalabalık dağılmış geriye hiç kimse kalmamıştı. Türkiye’nin tek Ermeni köyünden gerçek nar ekşisi ve ev yapımı reçel alma hayali de başka bahara kaldı.


Zaten Halep’e giderken, ayıp olmasın diye Hatay’a iki günlüğüne uğrarsan olacağı buydu. Sinir olduk, kendimizi yemeğe verdik. Harbiye’ye dönüp Harbiye’de yeni açılan Boğaziçi Hotelin şelalere nazır manzaralı Teras Restaurant’ına gittik. Mekan oldukça lüks, masalarda çift beyaz örtü var. Benim felsefeme göre masada beyaz örtü varsa, orada lezzet değil, hijyen vardır, bu da fiyata misliyle yansır. Hele hele masada çift beyaz örtü varsa o zaman ciddi pahalı olabilir, ki bu da bizim konseptimiz değildir. Kızlar masaya otururken, biz erkekler olarak mutfağa daldık.


Antakya yemek kültürü mezeye dayalıdır. Rakı içilir, azar azar bir çok soğuk ve sıcak meze yenir, yemeğin sonunda da usulen ortaya sıcak bir yemek söylenir, çatal atılır. (Çatal atmak = Löplöpçüler arasında bir yemeğin ortaya söylenerek herkesin tadına bakmasıdır)


Biz de şef garsonun tavsiyeleri ile bir kaç soğuk meze ve arasıcak söyledik. Gün içerisinde oldukça fazla kırmızı et yediğimiz için ana yemek olarak buranın spesyali “Tavuk Şato” söyledik. Fiyatlar hiçte tahmin ettiğimiz gibi pahalı değil. Mezeler 5 TL, kebaplar 8-10 TL, bizim spesyal tavuk ise 15 TL.




Masaya ilk gelen roka oldu. Fakat bu bizim bildiğimiz rokalardan çok farklıydı. Lezzeti de zaten klasik rokalara pek benzemiyordu. Aslında bu mevsimde çıkan bir otmuş, sağlıktır diyip limonla götürdük.




Ardından gelen zeytin piyazı tam bir Antakya spesyali. Hafif domates ve maydanoz ile süslenmiş yeşil zeytinlerin çekirdeği alınmış kaşık kaşık yenmeye hazırdı. Bu arada herkez yemelik zeytini Gemlik, yağlık zeytini ise Ayvalık diye bilir ama Hatay’ın da zeytin ve zeytinyağı konusunda iddialı olduğunu belirtmeliyim.




Muhammara ise bizim evde annemin yaptığı bilindik bir lezzet. Annemin muhammarası o kadar güzeldir ki, değil ben, masadaki diğer arkadaşlar bile annemin muhammarasının kıyısından köşesinden geçemiyeceğini söylediler. Bir kere ekmeği çok, cevizi azdı. Acısı çok fazla olduğu için, sanki salçalı ekmek yiyormuşuz hissi veriyordu.




Kekik salatası beğenilen mezeler listemizde yukarılardaydı. İskenderun’da yediğimizin aksine burada içine bol maydanoz konmuştu. Zeytinyağı ve gerçek nar ekşisi ise unutamayacağımız, kaybolmaya yüz tutmuş bir lezzet veriyordu.




Süzme yoğurt rakı masasının olmazsa olmazıdır. Hem acılı yemeklerin yanında iyi bir regülatör, hem de sağlık için bire birdir.




Ezme salatamız da başarılı mezelerden. Domates, biber, patlıcan ince ince doğranmış sonra da hatırı sayılır miktarda zeytinyağı konmuştu. Eh yanında sıcacık susamlı pide gelince de yememek elde değil.


Antakya’nın meşhur humusunu burada iki tür yapıyorlar, biri tereyağlı, diğeri de zeytinyağlı.




Tereyağlı olanın içinde bir de kavrulmuş çam fıstığı var, onun dışında humusun kendisi ve yanındaki garnitürler aynı. Tereyağlı olan sanki daha bir lezzetli, çam fıstığı çok yakışmış.




Ama humusun kenarındaki süs olsun diye konulan turşu, domates ve zeytin gayet lüzumsuz. Hem turşu sevmeyenler için bir felaket, hem de humusun kendi karakterini boş yere gölgeliyor. Ha çok ikram etmeye meraklıysan ayrı bir tabakta ikramını yap ama neden en özel mezenin yanında bu ıvız zıvırları koyarsın be kardeşim.




Adını tam hatıryalamadığım peynirli meze sanırım sürk peynirden yapılıyor. Hem acılı hem de acısız şekli olduğu için ikisini de denedik. Acısız olan pek bir tatsız tutsuz geldi. Ama acılı olan gayet başarılıydı. Tam susamlı pideye eşlik edecek bir meze.




Masanın en kötü mezesi ise uzak ara farkla kıymalı çiğ köfteydi. Kıymasız çiğ köfteyle zaten hiç işim olmaz. Bunun kıyması hem köftenin içinde çiğ olarak var, hem de ayrıca ortaya çam fıstığı ile kıyma kavrulmuş. Allahı var ortadaki kıyma güzeldi, ama çiğ köfte için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Aynı muhammara gibi salça yiyormuş hissi veriyordu, açık ve net bir şekilde kötüydü.


Fakat masamız o kadar renkli ve zengin ki, hiç dert etmeyip, keyfimize baktık. Yaklaşık 1 saatlik muhabbet ve başlangıç faslını bitirip, ana yemek geldiğinde hepimizin hem gözü hem de karnı doymuştu. Sanırım bu duruma gün içerisindeki yediğimiz diğer öğünlerin etkisi büyüktür.




Gelelim masanın assolisti Tavuk Şatoya. Komple bir tavuktan çıkan bütün etlerin zırhta çekilmesi suretiyle 20 cm çapında iki koca köfte yapılmış. Arasına zengin bir harç konulduktan sonra köfteler üstüste kapatılıp kömür ateşinde bir güzel ızgara edilmiş. Masaya geldiğinde bize Makedonya ve Bosna Hersekte yediğimiz pleskavitsayı anımsattı.




Tavuk şatomuzu bir güzel fotoğrafladıktan sonra doğum günü partası kesermişçesine dikkatli bir şekilde dilimlere böldük. Bu sırada ortadan akan peynir, antep fıstığı ve çam fıstığı bir anda herkezin gözlerinin açılmasına, kaşlarının havaya kalkmasına ve derin bir nefes almasına sebep oldu.


Daha iki dakika önce “Ben mezelerle doydum, keşke ana yemek söylemeseydik” diyen ahali çatalını bıçağını kaptığı gibi tavuğa daldı. Ustamın ellerine sağlık, tam kıvamında pişirilmişti. Izgaracılık ustalık ister, öyle mangala atayım, beş dakka pişireyim değildir ızgara etmek. Eti kurutup suyunu kaçırmayacaksın, hele hele kıyma türü bir etse ortasının pembe kalmamasına dışının da yanmamasına dikkat edeceksin.


Mezeler hoştu güzeldi ama ne yalan söyliyeyim, Boğaziçi Hotel Restaurant diyince aklımda kalan tek şey Tavuk Şato oldu. Sözde Harbiye’de tuzda tavuk meşhurdur, buraya gelince o yenir ama sözde değil, özde tavsiyem siz gelin Boğaziçi Hotel’de Tavuk Şato yiyin.


İçki olayını abartmadan bir kadeh kırmızı şarap, 35’lik yeşil efe ve iki bardak meyva suyu ile birlikte 6 kişi hesap 146 TL geldi. Onunda üstü çizilmiş 145’e yuvarlatılmış. İstanbul’da olsa kesin 150’ye yuvarlanacak hesap bizleri pek bir mutlu etti.


13.03.2011 Pazar


Dün uzun çarşıda yediğimiz katıklı ekmek, yöresel bir kültür olduğu için çok hoşumuza gitmişti. Bu sefer hiç başka peynirlerden almayıp sadece katık ve bal kaymak aldık. Fakat dünkü katık biraz acı olduğu için bu sefer, önceden hazırlanmış olan katığın içine biraz daha peynir ve zeytinyağı ilave ettirdik.




Dünkü fırın Pazar günü kapalı olduğundan yine uzun çarşının içindeki başka bir fırına gittik. Size de tavsiyem, otelde değil de, bizim gibi uzun çarşıda katıklı ekmek ile kahvaltı etmek isterseniz önceden açık fırın olup olmadığını kontrol edin.


Siz sabah kahvaltısına katıklı ekmek pişirtirken, daha sabah saat 09:30’da tepsi kebabı yaptıranları görürseniz şaşırmayın, hatta sizde ufak bir tepsi yaptırıp, dadına bakın.
 Biz öğledensonra daha Halep’e gideceğimiz için, mideyi fazla zorlamayalım dedik katıklı ekmek ile idare ettik. Odun fırınından çıkan katıkların kokusu bir anda etrafa yayılıyor, içindeki zeytinyağı daha üzerinde fokurduyordu.


Nevaleyi toplayıp uzun çarşının üzerinde pazar günü açık olan bir kahveye gittik. Mahremiye camiinin hemen karşısındaki kahvenin hem açık hemde kapalı bölümü var. Hazır güneş açmışken, baharın ilk günlerinde dışarıda oturduk.




Bugün kahvaltıda sadece katıklı ekmek, çay ve bal kaymak var. Fakat bugünkü katıklı ekmek dünküne göre çok daha lezzetli çünkü acısı burnumuzdan gelmiyor.


Hani lahmacun yerken şıpır şıpır damlayan yağı vardır ya, sıcaktan dolayı etin eriyen kendi yağıdır. Bizim katıklı ekmekten de şıpır şıır yağ akıyor ama bu halis mulis zeytinyağı olduğu için asla ağır değil.




Ben içecek olarak çay alırken, Özenç süvari istedi. Bizler “süvari ne yaw” filan derken garson siparişi alıp gitti. 2 dakika sonra elinde ince belli çay bardağına doldurulmuş bol köpüklü türk kahvesi ile geldi. Meğer süvari, çaybardağı ile ikram edilen türk kahvesine denirmiş. Nasıl italyanların solo esspresso ve double esspressosu varsa, meğer bizim de duble türk kahvemiz varmış.




Dünden beri durmadan yemek yediğimiz için, bugün daha efendi gibi yiyelim dedik. Kişi başı sadece yarım katıklı ekmekten sonra bal-kaymak faslına geçtik. Hadi katıklı ekmekte efendilik oluyor da, bu sıcak pide, köy balı ve köy kaymağı faslında efendi olmak çok derece zor. Hem katığın acısını dindirmek için zaruri bir ihtiyaç, hem de sıcacık pidenin üzerine sürülen kaymağın erimesini seyretmek bir zevk olduğu için kaymağın da, balın da dibini görene kadar yedik. Tanrı dünyayı bizim gibilerin iştahından korusun


Antakya’nın lezzetli yemeklerini saymakla bitmez. Aslında en az 3-4 günlüğüne buraya gelmek lazım, inşallah yolumuz tekrar buraya düşer. Çünkü kekik kokan dağlarıyla, portakal ve limon ağaçlarının zeytin ve asmalarla yarıştığı bereketli ovalarıyla cennetten bir köşe.


Halep yazısı az sonra....






23 yorum:

Ayazma dedi ki...

Müthiş bir gezi olmuş. Ben de Antakya'ya gitmiştim bir kaç sene önce. Bir daha gitmek şart oldu. :)
Afiyet olsun. :)

Oburcan dedi ki...

Semih,
sadece bu yazıyı okumak bile bu turu yapmak için yeterli mkotivasyonu fazlasıyla verecektir. Hangi birini saysam bilemedim,tüm yiyecekler beni benden aldı. Afiyet olsun. Bu tip yazıların artması ve daha sık yazılması dileğiyle...

Adsız dedi ki...

süpersiniz sizi sürekli okuyorum..lütfen uzun ara vermeyiniz))hepinizi çok öpüyorum teyzeniz)

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Harika lezzetler,e sizde hakkini vermissiniz,yazilarinizi cok seviyorum,saygilar...

Adsız dedi ki...

sizi okumak büyük keyif))keşke daha sık yazsanız..çocuklar;yakın biryerlere giderken benide götürseniz??size iyi bakarım,annelik ederim.böyle yalnız başınıza geziyorsunuz))

Adsız dedi ki...

geziniz güzel, anlatım şekliniz bir çok blogdan daha güzel, fotoğraflar şahane ama çok geç yazıyorsunuz.

Löplöpcü dedi ki...

30 haziran tarihli adsız: Hangi teyzemiz? İsim alabilir miyiz?

4 temmuz tarihli adsız: Tamam sizi de götürelim bize annelik edin ama isminiz?

12 temmuz tarihli adsız: İkimizde o kadar yoğunuz ki yazacak zamanımız yok. Yardım edin, siz de yazın :)

d'amico dedi ki...

Hatay'dan yeni döndüm. Öncelikle katık ekmek ile ilgili açıklamalarınız sayesinde hayatımdaki en özel kahvaltılardan birini yaşadım. Bunun için çok teşekkür ederim. Ayrıca Kral Künefe hiç güzel değildi, eski kalitesi yok sanırım hatırlatmış olayım buradan. Yusuf Usta ise olağanüstüydü.

Adsız dedi ki...

Şunu anladımki gittiğimiz yerde sizin izinizi takip etmek lazım. Uzunçarsıdaki kahvaltıda öldük. İki gün gezi sonucu 2 kg. Ama deydi.

Löplöpcü dedi ki...

Beğendiğinize sevindim :) Afiyet olsun

Adsız dedi ki...

17 nisanda sayenizde:))Hatay yolcusuyum..TC içerisinde gittiğiniz ve yemek yediğiniz birçok yere gittim ve hiçte pişman olmadım..yazılarınızın devamını diliyorum...EMEL ÇELİK

Pınar Bostancı dedi ki...

semih,
kısmetse 20 nisanda hatay yolcusuyuz, güzel bir lezzet turu yapmayı planlıyoruz. gitmeden önce löplöpçüler nerelere gitmiş diye bir fikir alalım dedim.gittiğin yerler not edildi istikamet hatay:)gezenyer.com dan sevgiler

Löplöpcü dedi ki...

Keşke Suriiye'deki olaylar bitse de Halep'e de geçebilseniz..

Adsız dedi ki...

St Pierre icindeki mezar tasi degil tas sunaktir...

Adsız dedi ki...

St. Pierre Kilisesi icindeki mezar tasi degil tas sunaktir. ayrica sultan sofrasina esnaf lokantasi demissiniz da sakin ha onlar kendilerini boyle adlandirmaktan hic hoslanmazlar.

Adsız dedi ki...

sevgili arkadaşlar 9 haziran sabaha gidişli 10 haziran dönüşlü olmak üzere 2 günlük antakya turu düzenliyoruz.www.eftalyadivingcenter.com adresinden detayları bulabilirisniz

Mehmet ÜÇOK dedi ki...

Yazılarınız ve Fotoğraflar ve özellikle bilgiler çok güzel .Tebrik ederim. löplöp'e devam. İskenderunda Humuscu behzat usta vardır. Behzat Usta geçen sene vefat etti ama sırrını oğullarına aktardı. sadece Humus (Yumurtalı humus-Pastırmalı Humus-Sucuklu Humus-Zeytinyağlı Humus)ve Ekmek yemek için gidilecek bir yer uğramanızı tavsiye ederim.

Bu arada minik löplöpçüye selamlar.Allah analı babalı büyütsün.

Erdem dedi ki...

Belen tava yemeden Hatay'ı geçmişsiniz, bir dahaki sefere aklınızda olsun. İskenderun'da döner ve kebap da harikadır.

Adsız dedi ki...

İskenderunda burger quin'den bol mayonezli tereyağlı döner dürüm liman kebaptan ciğer ve çöz antakyada kebo dan acısız döner dürüm acılı derseniz yiyemiyeceğinizi düşünüyorum kurtoğlu restauranttan belen tava alinazik kelle tava iskenderunda petek pastanesinde tatlı bi sahil yürüyüşü ve kayalıklarda bira keyfi

MEHMET YUREGITEMIZ dedi ki...

Cok guzel anlatiniz hatayi

Adsız dedi ki...

kardeşim öncelikle hatayda künefeyi yediğin yer öle aman aman bir yer değil çarşının içinde çınar ağacının yanında bir künefeci var künefesi çok özel ben kıral künefeden belki yüzlerce kez künefe yedim ama çarşıdaki künefecinin yanından bile geçemez adam dünya çapında ödül aldı hatta asılmış oraya televizyonlarada çıktı yani künefesinin lezzetini kelimelere sığdıramam 2 cisi ise bence abdonun döneri güzel değil gerçek döner yemek istiyorsan tacettin ustaya git özel yaprak döner yapıyor bide gözde döner salonuda çok güzel yapıyor tacettin ustayı geçmiş hemen hemen kebab yiyeceksen güzel burca gideceksin adnanın kebablarından bile daha güzel yapıyorlar fiyatlarıda çok uygun 3 cüsü ise baklamızı yememişsin çok üzüldüm harika bir mezedir bakla ezmesi antakyadan başka yerde yok bildiğim kadarıyla hatta dünyada yok hummusçularda satılır ama her yerdende yenmez sana tavsiyem sanayide ki baklacıya git.ayrıca MEşur kağıda kebabımızda çok güzel resmen farklı bir lezzek kafvaltıdada dünyada sadece hatayda olan küflü çökeleğimizi yemediğinize üzüldüm antakyada yaşıyan istisnasız herkesin evinde bulunur.o peynirli dediğin mezede çökelek salatası acılı olanı küflü çökelekle yapılmış acısızı normal beyaz çökelek söylediğin peynirle alakası bile yok kardeşim.yemek yediğin yerlerin çoğu yanlış kim önerdiyse sana bilmiyorum ama okadar ahım şahım yerler değil çiğ köfdeyide dışarda bidaha sakın yeme hatayda yiyeceksen bir evde ye ozaman görürsün urfa çğ köftesi gibi olduğunu mesela benim annemin yaptığı köfte urfanın köftesi yanından bile geçemez birdaha yolunuz düşerse beklerim ağırlamaktan zevk duyarım

Adsız dedi ki...

hı bide keşke harbiyedede yemek yeseydin bence mutlaka gidilip yemek yenmesi bir yer lezzetleri olağan üstü

Büşra Kahveci dedi ki...

Lezzet şöleni :)

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 47 ülke oldu (%21) daha gidilecek çoook ülke var...
Create your own visited map of The World