20 Temmuz 2011 Çarşamba

Halep 2011 - 2.Bölüm

Gezinin birinci bölümü için lütfen tıklayın



14.03.2011 Pazartesi


Mart ayının ortasında olmamıza rağmen Halep’te sıcak bir hava var, dışarısı pırıl pırıl güneşli. Özellikle az kahvaltı yapıp kendimizi hemen dışarı attık. Zaten bizim Ambassador Otelin kahvaltısı da öyle pek aman aman değil. İki üç çeşit peynir, yumurta ve zeytin var hepsi bu.


Shoukri Al Qouatly caddesindeki pasajlarda çok güzel taze meyve suyu sıkanlar var. Yanyana 4-5 dükkan olduğu için kalite her zaman iyidir. Fiyatlar ise bizim Antakya’dakiler ile yarı yarıya.




Çeşit çeşit meyveler gözünüzün önünde ayıklanıp blenderdan geçiriliyor. İsteyene karton bardakta paket serviste yapılıyor.




“Yok ben yanıyorum hemen burada içecem” diyorsanız, küçük, orta, büyük boy cam bardaklar mevcut. Aralarında yarım dolardan az ücret farkı var. Kızlar abartmayıp orta boy istediler.




Orta boy dediysek, bu bardaklar yarım litrelik bira bardaklarından. Özenç, değil büyük boy, orta boyu bile bitirmekte zorlandı, yarısını karton bardağa koyup daha sonra içmek üzere yanına aldı.


Biz her daim yüksek olan iştah seviyemizin etkisiyle 750 ml’lik meyve sularını aynen hüplettik.




Bu pasajın içinde içli köfte, döner, falafel yapan büfeler var. Aslında oldukça iştah açıcı görünüyorlar, ama o kadar meyve suyundan sonra bir lokma yiyecek yerimiz kalmadı.







Hadi döner ve içli köfte bizde de var ama şu falafellerde harbiden gözüm kaldı.




Dün Ermeni ve Hristiyan mahallelerini gezdikten sonra bugün de kalenin batı tarafındaki saat kulesi ve Omayyad Camii’nin olduğu Müslüman mahallelerini gezdik. Valla ne yalan söyliyeyim, dün gezdiğimiz yerlere göre çok daha pis, çok daha kalabalık, kendimizi pekte huzurlu hissetmediğimiz bir curcuna ile karşılaştık.


Fakat bu civardaki gezilecek en güzel yer şüphesiz Halep kalesi. Kaleye çıkıp yukarı vardığınızda, şehri 360° kuşbakışı seyretme imkanını yakalamış olursunuz. Ayrıca kalenin içininde de bir çok tarihi eser var, gezmesi en az 1 saat sürüyor.


Kale gezisinden sonra Couchsurfing’den tanıştığımız Yahya ile buluştuk. Turistlerin gitmediği sadece lokal insanların gittiği yerleri onunla keşfe çıktık. Yahya’ya Suriyeye özgü özel lezzetlerin peşinde olduğumu söyleyince hiç düşünmeden bizi otelimizin batı tarafında kalan Al Jamelaiah mahallesine götürdü.




Halep’de falafelin kralı Alnuzha (Iskenderun Street) isimli dükkanda yapılırmış. Dışarıdan bakınca pek alengirli bir yere benzemiyor ama o küçücük dükkanın önündeki kalabalığı görünce doğru adreste olduğumuzu anladım.


Mekan ufacık en fazla 10 kişi alır, ama içeride size mükemmel falafeli sunmak için vitrinin arkadasında 7-8 kişi canla başla çalışıyor.




Bir kişi falafelleri hazırlayıp yağda kızartıyor. Kızgın yağdan çıkan falafeller, en geç 1 dakika sonra sıcak sıcak size sunuluyor. İki kişi falafelin dürüm ekmeğini yapmak için durmadan hamur açıyor. Biri hamur tepsisini hazırlarken, diğeri makinada dürüm ekmeğini açıyor.




Bir kişi açılan hamurları alıp fırında pişiriyor. İnce açılan hamurlar 30 saniyede pofuduk kabarıyor ve hemen fırından alınıyor. Arkadaşım Oburcan’ın tabiriyle lavaşın ikiye bölünüp içindeki sıcak havanın ve mis kokusunun açığa çıkması olmazsa olmaz bir ritüel.




Falafel içinde et olmayan, bakla ve nohutan yapılan bir Arap yemeği. Hamur haline getirilen harç, bir aparat yardımıyla lokma gibi ortası delik bir formata sokuluyor. Kızgın yağda 2 dakika kızartıldıktan sonra yağdan çıkartılıyor.




Tüm malzemeler taze taze vitrinin arkasında dürümleri hazırlayan kişiye geliyor.


Aynı Çeşme’deki kumruculardaki gibi önce sıcak ekmekler tezgaha yayılıyor, üzerine genelde üç, isteğe göre dört parça falafel konuyor.




Sonra paslanmaz çelik süzgeçlerde bekleyen maydanoz, nane gibi yeşillikler, hafif sarımsaklı ve ekmek kırıntılarıyla karıştırılmış yoğurda benzer bir sos konulup ve isteğe göre domateste ekleniyor.




Adam 10 tane dürümü hazırlayıp kafasını kaldırdığında, fişi uzatıp “Abi benim 3 tane vardı” diye cebelleşiyorsun. Şansın varsa o partiden alıyorsun. Malum Arap kardeşlerimizde sıraya girme kültürü pek yok.




Malı kaptığımız gibi dışarı çıktık. Temiz havada rahat rahat yedik. Dürümün sosu veya domatesleri damlayıp leke bırakmasın diye, dükkanın girişinde yere tahta talaş atmışlar. Birinci dürümler çok kısa sürede tükenince ikinci tura geçtik. Hani ilk defa yediğin şey çok lezzetli olurda, aynısından ikinci kez alınca aynı zevki almazsın ya, burda öyle olmadı. En az ilk dürümdeki kadar iştahlı ve zevkli, ikinci dürümlerimizi de götürdük.




Kızlar ikinci dürüm olayına girmediler ama bizim ham hum yememize dayanamayıp, biz ekmeksiz falafel istiyoruz dediler. Son derece centilmen ve misafirperver Yahya, yine bize 1 kuruş para ödetmeyip 10 tane ekmeksiz pakette falafel aldı geldi.




Ülkemiz Avrupa, Asya ve Arabistan yarımadasının tam ortasında olduğu için çok milletli bir kültüre sahip. Bir Yunanlı veya bir Rus bayanın, burada hiçte kolay falafel yiyebileceğini tahmin etmiyorum, fakat biz burada hiç yabancılık çekmeden afiyetle götürdük.




Bizim Antep veya Urfa’daki ucuz ciğercilerden pekte farklı olmayan bu mekanda kendinize falafel partisi çekmezseniz, Halep’in yerel kültürlerinden birini kaçırmış olursunuz. Al Jamelaiah mahallesinde Iskenderun Caddesine gidin “Falafelci Alnuzha” dedin mi herkes bilir! 3’lü dürüm 15 SP, 4’lü dürüm 20 SP.


Falafelden sonra Yahya bizi iddia ediyorum Halep’in en özel mekanı olan Pistache D’Alep adlı baklavacıya götürdü. Dünkü Diab’daki  baklavaların tadını unutmak ne mümkün, hala tadı damağımızda. Yahya kardeşimde bizi “İlla götürmem lazım” diyince kıramadık.




Dükkandan içeri girer girmez, burnunuza yoğun bir tereyağı kokusu geliyor. Ortamdaki tatlıların görüntüsüyle birlikte bu koku bizi zevk şarhoşu etmeye yetti de arttı bile.




9 yıl Antep’te yaşadım, orada baklavanın, kadayıfın her türlüsünü yedim ama buradakiler bir başka. Tel kadayıfın içine sarılmış fıstıklı bu tatlıya Suriyeliler Tag Almalek diyorlar. Bir çoğumuzun favorisi oldu, şerbeti yok denecek kadar az, dışı çıtır çıtır.




Onun tadı nasıl, bununki nasıl diyerekten istisnasız hepsinin teker teker tadına baktık. Her tatlının ayrı bir lezzeti var. Her birinin çok özenle yapıldığını ve iyi malzeme kullanıldığını hissediyorsunuz. Halep sarma burada da şerbetsiz. O anda anladım ki İstiklal Caddesinde Halep Sarmalar çakma.


O kadar çok çeşit var ki hangisinde alsak diye bir ona bakıyorum bi buna. Acaba şu hazır paketlerden birini mi alıp götürsek diyoruz, hatunlar el insaf diye durduruyorlar.




Biz nasıl olsa bir gün daha buradayız diye yolda atıştırmalık ufak bir paket yaptırdık. Özenç ufak kadayıf sarmaların hastası oldu. Ufak tefek kadayıfların hiç şerbeti olmadığı için çok hafif, çıtıt çıtır gidiyor.




Benim favorim halep sarma oldu, bu arada bizim diyette yalan oldu!




Otele dönerken ara sokaklardan birinde çok ilginç bir şey gördüm. O kadar falafel ve tatlı üzerine bir lokma bile yiyecek yerim kalmadığı için malesef sadece fotoğrafını çekmekle yetindim.




Resimdeki tost makinasını görüpte eleman sucuklu veya peynirli tost yapıyor sanmayın. Bu adam toşka yapıyor! Peki nedir bu toşka? Bir nevi tost ile bizim lahmacun arası bir şey, kıymalı tost demek daha uygun olur.




25-30 cm çapında İnce yuvarlak lavaşın üzerine çiğ kıyma, salça, tuz ve karabiber konuyor. Eleman son derece hijyenik elleriyle malzemeleri lavaşın üzerinde biraz yoğurup salçayı kıymaya iyice yediriyor.




Sonra bir spatula yardımıyla, iyice karışmış harcı lavaşın üzerine incecik yayıyor.




Son olarak üzerine bir lavaş daha koyup tost makinasına atıyor. 2 dakikada toşka hazır. Kıyma bu kadar kısa sürede nasıl pişiyor bilemiyorum ama sokakta değilde, restaurantta görsem kesin yerdim. Ama ne midemde yer var, ne de kıymayı hazırlayan elemanın parmaklarını gördükten sonra benim iştahım kalıyor.


Akşamüstü Couchsurfing’den tanıştığımız Myriam ile buluştuk. Myriam adından da anlaşılacağı gibi Hristiyan Arap. Bir gün içerisinde hem Müslüman hem de Hristiyan Suriye’li arkadaşımızın olması bizim için büyük bir şanstı. Her iki kısmın kültürünü nispeten daha iyi anlayabiliyorsunuz.


Myriam’la şehrin kuzeyindeki Hristiyanların yaşadığı Aziziyah mahallesinde dolandık. Aynı Üsküp’teki gibi şehrin bir kısmında müslümanların yaşadığı biraz keşmekeşin olduğu mahalleler, diğer tarafında ise Hristiyanların yaşadığı parkların daha çok, kaldırımların daha geniş olduğu temiz ve modern mahalleler ile karşılaştık.




Bir apartman dairesine girdik, asansörle tepeye çıktık ve çok ilginç bir manzara ile karşılaştık. 3-4 apartmanın terası birleştirilmiş, çatı katında Narinj Restaurant’la karşılaştık. 20-30 masalı bir yer, kızlı erkekli insanlar oturmuş nargile içiyor, yemek yiyor, tavla oynuyor. Ben ilk önce burayı bir cafe sandım ama meğer içkili restaurantmış.


Myriam bizim adımıza ortaya karışık yemek sipariş etti. Nasıl bizim milli içkimiz rakıysa, onların da milli içkisi Arak’mış. Bizim rakıyla, Yunan’lıların uzosuna çok benziyor.




Suriye yemek kültüründe illaki masanın dolması lazımmış. Alamanlar gibi bir et yanında haşlanmış patates, bir de bira içip masadan kalkmak olmazmış. Aynı bizdeki önden mezeler geldi. Bu yörelerin vazgeçilmez mezeleri humus ve babagannuş öncü kuvvetler.


Babagannuş patlıcanla yapılan güzel bir mezedir. Patlıcanın mevsiminde çekirdeksiz olanınından yapılanı daha bir makbuldur. Üzerine ceviz ve nar ekşisi süslemesi ile tadı tuzu gayet yerindeydi.




Humus için de başarılıydı diyebilirim. Antakya’daki gibi domateslerle, zeytinlerle, turşularla “gereksiz süsleme sanatı” yapılmamış, sadece bir dilim domates ve taze nane yaprakları konmuştu. Üzerine ise iyi kalite zeytinyağı gezdirilmişti.




Patlıcan dolmadan çok yüksek beklentilerim vardı. Antep’teki gibi kuru patlıcandan yapılmıştır, az pişirilmiştir, pirinçleri tane tanedir diye düşündüm ama konserve yaprak sarmalar gibi yumuşamış, son derece tatsız tutsuz kötü birşey geldi. Acaba Suriye’lilerin damak zevki mi böyle diye Myriam’a sordum o da hiç beğenmedi, hatta garsona çok sağlam laflar söyleyip geri gönderdi.




Mezelerin yanına sorgusuz sualsiz ekmek geliyor. Ama bizim bildiğimiz buz gibi soğuk beyaz somun ekmek değil. Fırından yeni çıkmış pide, onların tabiriyle pita http://en.wikipedia.org/wiki/Pita sıcacık gelince yememek mümkün değil. Ey sevgili “kalmış ekmekleri kızartıp getiren” garsonlar ve pinti restaurant sahipleri! Lütfen şu resme bakın ve şu küçümsediğiniz Arapların mutfak kültürünü görün. Adamlar her yerde sıcacık lavaş getirmeyi adet edinmişler.




Bu pide olayını gerçekten çok seviyorum. Gürcülerin Haçapuri, Hintlilerin Naan dedikleri bu sıcak pideler masamıza malesef ülkemizde ancak Güneydoğudaki kebapçılarda geliyor, onun dışında varsa yoksa dilimlenmiş somun ekmek.

Efendim gelelim masamızdaki ana yemeklere. Ortaya karışık olarak gelen iki yemekten biri sakatat kavurma. Bizim kızlar pek sevmediyse de soğan, mantar ve biber ile birlikte kavrulan böbrek ve ciğer bence gayet başarılıydı.




Myriam bizim kızlara nispet yaparcasına pideden biraz kopartıp, eliyle şöööööle bir parça alarak ağzına attı. Myriam’ın bu hareketi karşısında biz de Arda’yla birlikte sakatat kavurmaya gereken ilgiyi gösterdik. Bizde ciğer sadece Urfa usulü şiş yapılıp mangalda pişirilir, ya da Edirne usulü una bulanıp yağda kızartılır. Böyle sebzelerle birlikte tavada çevrildiğini hiç görmemiştim.

İkinci gelen et yemeği ise ciğere göre çok daha yenilebilir löp kuzu etiydi. Etler toprak güvecin içerisinde belli ki uzun süre pişmişti. Tadına baktım olağanüstü lezzetliydi, etler biraz lifli görünsede lokum gibi olmuşlardı. Bizim kızlar bu fırsatı kaçırmayıp ikişer çatal darbesiyle cumburlop mideye indirdiler.




Bu arada bizim ilk şişe arak mezelerle birlikte çabuk bitti. Aynı Yunan lokantalarındaki gibi burada da Arak 20’lik şişelerle veriliyor. Batta marka Arak Halep’te üretilen yerel bir firmaymış. İçimi gayet hafif ama şişenin ucunda bizim rakılardaki gibi bilya olmadığı için insan içerken biraz tedirgin oluyor.




Narinj’de yediğimiz yemekten pek bir keyif aldık. Etrafımızda bir tane bile turistin olmadı bu mekanda Halep’in yerlileri ile birlikte zaman geçirdik. Başı örtülü kızların bile gittiği böylesi içkili bir mekan değil Antep veya Hatay’da, İstanbul’da bile çok zor bulunur. İnsanların birbirine karışmadan, istedikleri gibi yaşadığına şahit olmak çok güzel bir duygu.




Yemekten sonra ikram olarak tatlı tabağı geldi. Fıstıklı şambali tam kıvamındaydı. Ne çok şekerli ne de çok şerbetli. İrmik ve sütten yapılan helva ise doğal olarak çok daha hafifti. Sanki ortasında lokum veya kaymak gibi bir şey vardı.




Ben Narinj Restaurant’ı çok sevdim. Dün gece Sisi’de 4 kişi için ödediğimiz paranın üçte birine (1400 SP) 5 kişi yemek yedik. Yanlız ingilizce menüsü olmadığı için Arapçanız yoksa tek başınıza gitmenizi pek tavsiye etmem. Yerel bir arkadaşla gelin, keyifli bir akşam geçireceksiniz.


Gezinin 3.bölümü için lütfen tıklayın


Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World