21 Temmuz 2011 Perşembe

Halep 2011 - 3.Bölüm

Gezinin ikinci bölümü için lütfen tıklayın



15.03.2011 Salı


Halep’teki son günümüzde sabah hiç kahvaltı etmeden yollara düştük. İlk durağımız yine Shoukri Al Qouatly caddesindeki pasajda taze meyve suyu sıkan dükkanlar oldu. Sabah son derece sağlıklı şeylerle midemizi doldurduk.




Al Jdaideh mahallesindeki daracık yollarda yürüdük. Al Hatap meydanı ve Zamaria otelinin etrafını mutlaka gezmelisiniz, biraz Antep’in eski mahallelerini, biraz da Mardin’i andırıyor. Taş evler ve taş sokakların arasında kaybolurcasına dolandık.




Sonra bir meydana çıktık ve birde baktık ki bizim tatlıcı Diab tam karşımıza çıktı. Alarm durumuna geçen mideleri yatıştırmak için hiç istemeye istemeye içeri girdik, zira 4 gündür yediğimiz tatlının kebabın haddi hesabı yoktu!




Kısa bir selamın aleyküm faslından sonra mis gibi tereyağı kokusu ve şahane tatlılar da gözünüzün önünde gelince, ne yiyeceğimizi bilmez hale gelip adeta saldırdık.




Biraz ondan biraz bundan tadına bakıp kan şekerini düşürdükten sonra, kendimize çok ufak çok masum bir tabak yaptırdık. Öndeki ortası fıstıklı kadayıf sarmalar ve arkadaki halep sarma yine her zamanki muhteşemliğini koruyordu.




Bu halep sarmalar gerçekten çok güzel. Şerbeti yok denecek kadar az, hamurlu kadayıf kısmı çok kalın değil, fıstıklar bütün bütün bırakılmış. Isırınca ağzınıza bir avuç ayıklanmış antep fıstığını atmış gibi hissediyorsunu, bir de fıstıkların arasındaki karamelin tadı ve terayağının o iç gıcıklayıcı kokusu da ağzınızın içine dağılınca, tıpkı kozasından ağır ağır çıkan bir kelebek gibi başka bir boyuta geçiyorsunuz.


Yedikten sonra ise hoplamak zıplamak serbest!


Kilo durumlarını kontrol altına almak için arka taraftaki Dilber Dudaklarından da iki tane sardırdık, yolluk yaptık. Siz siz olun, Diab’a mutlaka gidin ama tok karnına gidin, yoksa oturup bir kilo yiyebilirisniz. Ayrıca tatlıların fiyatları Pistache D’Alep’e göre çok daha uygun.


Biraz dolanmadan sonra haliyle karnımız acıktı. Aslında öğlen yemeğine gitmek için başka bir yeri planlamıştım ama Yahya  “Özellikle buraya git” dediği için saat kulesinin hemen yakınlarındaki Al Kommeh Restaurant’a (Zaki al- Arsuzi Street) gittik.


İçeride yine bir tane bile turist yoktu, müşterilerin hepsi araptı. Hatta yer sofrasında eliyle pilav yiyen beyaz entarili bir amca vardı ki, sanırım o Suriye’li bile değil, Suudi veya Katar’lı bir şeyhti.




Bizim Türk olduğumuzu anlayan garson Türkçe ve Arapça menü getirdi. Menüde yok yok, çeşit çeşit pilvalardan, içli köfteye, en az 15 çeşit kebaptan, mezeye kadar bir çok yemek mevcuttu. Yahya’nın bize tavsiye ettiği şeyleri sıradan söyledik, dört kişi olmamızın avantajıyla masayı donattık.


Önden iştah açıcı Tabouleh geldi. Bol maydanoz ve nanenin ince kıyılarak, taze soğan, domates ve bulgurla karıştırılması ile yapılan bir salata. Normalde benim salatayla aram pek iyi değildir, ama ben bile yedim hiçte fena değildi.




Ortaya gelen taze nane hem gözümüzü hemde iştahımzı açtı. En sevdiğim otlardan biri taze naneyi afiyetle götürdüm. Özellikle mide bulantılarına iyi geldiği için ilginç şeyler yemeyi denediğiniz yurt dışı turlarında taze nane yemenizi tavsiye ederim.




Bu coğrafyada içli köfte yemeden olmaz. Arapça Kibbeh denilen içli köfteler sıcak sıcak yeni kızartılmıştı. Bulgurdan yapılan dış harcı sert, içindeki kıyması ise sulu sulu kalmıştı. Biraz ufak olmakla birlikte Antakya dahil son 4 günde yediğim en iyi içli köfteydi.




Masanın en güzel sıcak başlangıçlarından biri firik pilavıydı. Firik, bulgur ve kuzu etiyle hazırlanan bu pilav meğerse bir başlangıç yemeği olmaktan çok, ana yemek olmayı fazlasıyla hakediyormuş. Olgunlaşmamış buğdayın yeşil halinin ateşte kavrulmasıyla elde edilen firik ve bulgur birbirine son derece yakışıyor.




Ben firik pilavını Antepe her gittiğimde yerim. Antep dışında da fazla yapıldığını görmedim. Fakat Antep’te firik pilavına biber salçası koyarlar ve pilavın rengi koyu kırmızı olur, hafiften de acı olur. Buradaki firik pilavı ise salçasız sadece etli yapılmıştı. Kuzu etinin lezzeti ve firiğin o hafif yanık kokusu geliyordu.




Ana yemeklere sini kebabı ile başladık. Hatay’daki tepsi kebabı burada sini kebabı olarak geçiyor. Aluminyum tepsinin zeminine acısız kıyma döşenmiş, üzerine de dilimlenmiş domates, biber ve soğan koyup fırına atmışlar. Ama belliği odun fırını buram boram kokuyor. Harlı ateşte sadece 6-7 dakika pişirildiği için kıyma sulu sulu kalmış. Domatesler ve soğanlar iyice pişmiş.


Bu kebabı ince bir lavaş ile dürüm yapmak işin doğrusu tabii, ama kebabın esas lezzetini alabilmek için etten ağzıma bir parça ekmeksiz attım. Amanin dostlar, bu da nedir? Ustam tecrübesini konuşturmuş, döktürmüşte döktürmüş. Bölye bir güzellik olamaz.


Dün sokakta görüpte yiyemediğim, içimde kalan toşkayı bugün menüde görür görmez söylemiştim. Toşka dediğin şey lavaşın üzerine çiğden kıyma koyup üzerini başka lavaş ile kapatıyorsun, sonra da bir güzel ızgara ediyorsun. Kulağa çokta matah bir şey değil gibi gelse de bizim için kulaktan daha önemli olan dilimiz damağımız bayram ediyor.




Dün sokakta yapılanın içinde salça vardı ama bunda salça yok, onun yerine hafifletsin diye midir peynir koymuşlar. Izgarada iki lavaş arasında halan kıymanın yağları pidenin üzerine şıpır şıpır akıp tüm lezzetini korumuş. Kıyma ateşe direk maruz kalmadığı için asla kurumamış, yanmamış.




Halep kebap diğer yediklerimiz arasında biraz sönük kaldı. Bizim adana kebaba benzer kıymanın içinde kırmızı biber ve mantar koymuşlardı. Etin lezzeti hoştu güzeldi ama içindeki mantarlar bariz bir şekilde konserveydi. Aç karnına bu kebabı yesen, hiç itiraz etmeden götürürsün orası ayrı ama sini kebabından sonra pek sarmadı.




Son olarak masaya çok büyük umutlarla sipariş ettiğimiz vişneli kebap geldi. İnce lavaşlar tabağın altına dizilmiş, üzerine kıyma çekilmiş, üzerine de sıcak sıcak vişne reçeli gibi bir bulamaç konmuş.




Belki seveni vardır ama vişnenin o buruk tadını etin üzerinde pek sevmedim. Altındaki kıymalardan bari yiyelim diyoruz, yok boğazımızdan geçmiyor. Ne etin tadını alıyorsun, ne de kömür kokusunu. Vişnenin tadı o kadar baskın ki etin lezzetini gölgeliyor.




Karnımız doydu, neşemiz yerinde, ama yediğimiz son yemek ağzımızda kötü bir tat bıraktı. Ne yapalım mecbur, şu sini kebabından bir tane daha söyledik. Hatta bu sefer dayanamayıp şu sini kebabı nasıl yapılıyor diye lokantanın mutfağına daldım.


Garson mutfakta sadece ızgara olduğunu, fırının ise iki kat yukarıda olduğunu söyleyince, hemen yukarı çıktım. Amcamın biri odun fırının karşısında tek başına fırın yemeklerini ve ekmekleri pişiriyor. Ben yukarı çıkarken bizim kebabı hazırlıyordu.




Son derece basit! Zemine kıyma üzerine biber, domates ve soğan konuyor, sonra yallah fırına.


Bizim kebap içeride pişerken ustam boş durmuyor, devamlı pide pişirip sıcak sıcak aşağı gönderiyor.




2-3 dakika sonra bizim tepsiyi çıkartıp, kebabın diğer tarafının da pişmesi için 180 derece çevirerek tekrar içeri attı. 2 dakika sonra kebabımız hazır. İşte de karşınızda Sini Kebabı.




Hemen aşağıya inip garsona sıcak pide getirmesini söyledim. Sini kebabı ile birlikte sıcak pidelerin de gelmesi bir oldu. Lokal adaptasyon hesaaabı çatal bıçak kullanmadan pidelerle etten bir parça alıp dürümümüzü yaptık.




Yüzümüzdeki mutluluktan da anlaşılacağı üzere bu lokantada “And the oscar goes to -Sini kebabı- oldu”. Daha da bir şey demiyorum!




Urfa’da adettendir, kebaptan sonra mırra gelir. Çok acı bir kahvedir, aynı likör gibi fincana birazcık koyulur, kafaya dikersin mideni rahatlatır. Eğer fincaı adma tekrar uzatırsan yeniden doldurur, boş fincanı masaya bırakırsan bitti demektir.




Yanlız Urfa’daki mırracılar bildiğin düz cezve ile servis yaparlar. Tüm masaları dolaşırken de cezvedeki mırra biraz soğur. Ustam Arda’ya mırra verirken dikkatimi çekti, cezvenin altında tel ısıtıcı var. Enerjisini nerden alıyor bilmiyorum ama tel turuncu renkte mırra soğumasın diye kızgın durumdaydı. Çok takdir ettim bu aleti.


Al Kommeh’te yedik içtik toplam 1300 SP hesap geldi. 4 kişi 43 TL. Öğle yemeği için Bab al Faraj’daki Al Kommeh’i kessinlikle tercih edebilirsiniz. Terasa kurulup başka sini kebabı olmak üzere yemeğinizi yedikten sona güzel bir kahve ve nargile ile bu keyfi daha da uzatabilirsiniz.




Bu arada garsonun tatlı ikramını kibarca reddettik ve hemen otele gidip eşyalarımızı toparladık. Saat 15:30’da güya bizim taksici Sadık gelecekti ama belke Allah bekle ne gelen var ne giden. Sadık Abi’nin Türk numarasını arıyoruz cevap vermiyor, Suriye numarasını arıyoruz ulaşılamıyor. Bizde dayanamayıp sokaktan geçen bir taksiyi durdurduk Antakya’ya gitmek istediğimizi söyledik.


Adam şehir içi taksisi olduğunu söyleyip kendisinin gidemeyeceğini, ama arkadaşına haber vereceğini söyleyip bir yere telefon etti. Daha 5 dakika bile geçmemişti ki kapısında Onca Travel yazan Suriye plakalı kocaman beyaz bir araba geldi.




Kısa bir pazarlıktan sonra eşyalarımızı arabaya yükleyip doğru Pistachio D’Alepin yolunu tuttuk. Al Kommeh’deki “Red-di Datlının” sebebini anlamışsınızdır. Son bir kez daha şu Suriye usulu baklavaların kadayıfların tadına bakmadan yola çıksaydık, herhalde büyük bir kayıp olurdu.


Mekanın tezgahtarları çok sevimli. Klasik baklavacıların beyaz önlükleri yerine yeşil mor önlük ve şapka takmışlardı. Hele şunun bir tadına bakayım dediğinde bir parça kesip veriyorlar. Ondan da bundan da derken, utanıp “Helal ediyor musun?” gibilerinden sorduk.




Adamlar bir şekilde işlerini yapıp para kazanıyorlar, bizi mutlu etmek, karnımzı ve gözümüzü doyurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tatlıların kilosu 900 SP (30 TL). Antep’e göre nispeten daha ucuz.


Hatırı sayılır miktarda tatlı stokladıktan sonra yola çıktık. 45 dakika sonra sınıra gelmeden önce bir yerde durup şoför bol bol çay aldı. Uygun fiyata aldığı çayı, Antakya’ya gelince iki misli fiyata satacakmış. Kaçak çay dedikleri işte bu olsa gerek.


Reyhanlı sınır kapısı iki gün önceki Yayladağ sınır kapısına göre çok daha büyük. Keşmekeş yok, herkez düzgünce arabadan inip, pasaport polisine gidiyor. Polis son derece kibar, kaşeyi basıp bize iyi yolculuklar diledi.


Antakya’ya geldiğimizde hava kararmıştı ve uçağımızın kalkmasına daha 2 saat vardı. Eşyalarımızı toparlamak, ve biraz soluklanmak için Abdo Dönere gittik, üst kata çıktık. Döner kokuları mis gibi geliyordu ama bizde bir lokma bile yiyecek yer olmadığı için malesef bu güzel döneri pas geçmek zorunda kaldık. Ama sabah Diab’dan aldığımız dilber dudaklarını yemenin zamanı gelmişti.




Zuladan çıkarttığımız tatlılar, devasa boyutlarda olduğu için ben dilber dudağı yerine eşşek dudağı demek istiyorum. Bir tane dilber dudağı olsa olsa 30-40 gram gelir, bunlar maşallah en az 150 gramlık.




İçindeki bütün antep fıstıkları pek bir iç gıcıklayıcı bakıyor. Biraz koklayıp biraz okşayıp bir güzel afiyetle yedim. Ee löplöpçü olmak kolay değil, sırf güzel fotoğraflar uğruna bu kadar zararlı şeyleri yemek zorunda kalıyorum.




Ama bu gezi bize biraz pahalıya maloldu. Yok yok para açısından değil kilo açısından. Pegasusun  promosyonları saolsun, 7 ay önceden aldığım İstanbul-Hatay gidiş dönüş bilet 19 TL, otellerde iki kişi günlük 50 US$. Fakat bu gezinin bana aldırdığı kilo 4 günde tam 4 kilo!


Antakya mutfağı ve Halep mutfağı büyük benzerlikler barındırmakla birlikte şehirlerin etnik ve kültürel çeşitliliklerinin sonucu olarak bazı farklılıklar gösteriyor. Halep mutfağı yüzyıllar boyu ticaret yolları üzerinde olmanın sonucu olarak özellikle Hristiyan ve Ermeni yemek kültürlerinden etkilenmiş geniş yelpazeli bir mutfak.


Şu günlerde Suriye’de yaşanılan karışıklıklar inşallah en kısa zamanda biter, sizler de bu muhteşem yemeklerin olduğu şehre gidersiniz.


Haleple ilgili 5 şey;


1. Suriye için vizeye gerek yok, fakat geçerli bir pasaporta ihtiyaç var.
2. Uçakla gitmek yerine Antep veya Hatay’dan karayoluyla geçiş yapın, bu şehirlerdeki lezzet noktalarına saygıda kusur etmeyin
3. Antep’ten de Antakya’dan da çok rahatlıkla taksiler bulunuyor, ulaşım işini hiç dert etmeyin.
4. Halep’te Kalenin etrafındaki eski mahalleleri, şehrin kuzeyindeki Aziziyah ve Jdaideh mahallelerini gezin.
5. Turistik mekanlardan kaçının, yerel insanların yemek yediği yerlere gidin. Al Kommeh ideal bir seçim.


8 yorum:

Hakan Güven dedi ki...

Ayıp ama! tatlılar,yemekler hiç böyle tarif edilirmi yahu? vicdansızlık bu resmen!!! :)

Yediğiniz, içtiğiniz,löplettiğiniz ve gezdiğiniz sizin olsun zaten başka bişey kalmadı. Gezilesi ve yenilesi lezzet noktaları notlarımız arasında özenle yerini aldı. Ayağınıza sağlık.

Adsız dedi ki...

yalnız ben bi noktaya takıldım. istanbul-hatay gidiş dönüş 19 lira mı dediniz???!!!

Löplöpcü dedi ki...

Evet bazen pegasus böyle şeyler yapıyor!

http://www.showhaber.com/224259/rss/pegasus-999-tlye-ucuracak.html

Adsız dedi ki...

yine çok güzel))elinize,aklınıza,ağzınıza sağlık))bir şey rica edeceğim daha çok var ama siz geç yazıyorsunuz..ben,garantiye alayım dedim)eylül ayının 7 si civarı bir gün diyarbakır,iki gün mardine gideceğim kısmetse..bana bir güzergah anlatırmısınız,nereleri göreyim,nerelerde ne yiyeyim??nesrin

Oburcan dedi ki...

Semih,
3-4 yıldır takip ettiğim blog aleminde şimdiye kadar okuduğum en iyi ve en zengin yazı budur. Eline sağlık hocam,afiyet olsun,yarasın. Bir seyahate de birlikte gitsek diyeceğim ama dönüşümüz olmaz diye korkuyorum :)
Selamlar

Harbiyiyorum.com dedi ki...

Valla sini kebap bence de 10 Numara görünüyor. Tecrübeyle sabit basit olan şeyler daima daha lezzetli oluyor. Ancak vişneli kebap nedir yahu? Bir türlü aklımda lezzetini oturtamadım. Yediğimi düşündüğüm an midem ekşiyor. :)

Adsız dedi ki...

slm ben sizin sürekli takipçinizim ve sitenizi çok beğeniyorum. gittiğiniz çoğu ülke ve şehire bende gittim. fakat şuan gütmeden önce sizin sitenizi okuyorum ve öyle gidiyorum. yarın ailemle hataya gideceğim ve mutlaka şirinyer restauranta uğrayacağım ve fırında katıklı ekmek yaptıracağım. ayrıca bende sizin gibi şuan urfadayım

Löplöpcü dedi ki...

Oburum gitmek var dönmek yok

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World