10 Eylül 2011 Cumartesi

Fransa 2010 - 2.Bölüm

Gezinin birinci bölümü için lütfen tıklayın

Fransa’daki bir sonraki durağım ise St.Etienne oldu. Gün içerisinde öğlen yemeği için şehrin biraz dışındaki Le Clos Fleuri isimli restauranta davet edildim. Burası adeta sanayi mahallesinin ortasında bir vaha gibi. Masaya oturduğumuz anda menülerle birlikte ikişer adet makaron geldi.




Fransız mutfağının dünyaya çok özel bir hediyesi olan makaronlar, bizde sadece pastanelerde satılır ve tatlı niyetine yenir. Bu makaronlar ise tatlı/tuzluydu. Evet, yanlış duymadınız, arkadaki beyaz olan rokfor peynirli, öndeki turuncu olan da havuçlu. Makaron dediğiniz şey bizim eskiden babanelerimizin yaptığı bezeye benziyor. Hani o yumurtanın akıyla yapılan bembeyaz köpük gibi bezeler var ya, makaron dediğin şey de onun biraz tatlandırılmış ve renklendirilmiş hali.




İngilizce menü olmadığı için, ve garson da benimle inatla ingilizce konuşmadığı için, ben siparişleri “Ne çıkarsa bahtıma” diyerekten yerel arkadaşlara bıraktım.


Masaya ilk gelen ekmek sepeti oldu. Küçük küçük farklı çeşitlerdeki bu ekmekleri her zaman sevmişimdir. Almanya’ya da gitseniz, Yunanistan’a da gitseniz, bir iki çeşit ekmek hep masanıza gelir. Bizde karadeniz lokantalarında verilen mısır ekmeğinden başka malesef değişik bir ekmek kültürü yoktur, dayarlar beyaz somun ekmeği, onu da servisten önce dilimlerler kurumamışsa ne ala, kurumuşsa da biraz ısıtıp sıcak ekmek diye gazlarlar.




Önden “Nos Entres” dedikleri başlangıç tabakları geldi. Türk arkadaşımın yediği “Salade d’endives a la rilette de la mer”. Yani türkçesi, endiviyeli deniz ürünleri ezmesi salatası.




Benim salata ile pek işim olmaz ama bu tabak çok ilginç gözüküyordu, tam anlamıyla görsel bir sanat eseri. Çok ince açılmış yufkanın üzerine rilette konmuş, etrafını körpe endiviye yaprakları dikmişler, ortasını ince fasulye filizleri ile süslemişler, tabağın etrafına da kahverengi bir sos damlatmışlardı. Rilette denilen şeyin tam Türkçesi yok, ezme gibi birşey ama kabaca şöyle tarif edebilirim. Dana, ördek, tavuk veya balık etinin tuzlandıktan sonra bol katı yağ ile çok uzun süre kısık ataşte pişirilerek macun kıvamına getirilmesi ile elde edilen ezmedir.




Türk yemeklerinden başka diğer mutfaklara pek meyilli olmayan arkadaşımın bu salatasının yarısını ben yedim, açıkçası çok başarılıydı. Rilette biraz ağır, ama çok lezzetli. Çıtır çıtır körpe endiviye yapraklarla birlikte tam kıvamında gitti. Bu güne kadar endiviye diye bir ot duymamıştım, Türkiye’ye döndükten sonra araştırdım meğer bizde de varmış.




Benim başlangıç tabağım ise, “Foie gras poele sur tranche d’aubergine a la gelee de coing”. O kadar afilli bir ismi var ki, garsona sipariş verirken maşallah sanki şiir okur gibi söyleniyor. Netice itibariyle bunu da kısaca patlıcan yatağında kaz ciğeri olarak tercüme edebiliriz. Tabağın sol tarafında duran ince kızarmış yufka içine doldurulmuş lezzetli otlar kesinlikle ihmal edilmemesi gerekiyor. Hiç çatal bıçak kullanmadan elimle katır kutur yedim.




Ama esas olayımız tabağın sağ tarafındaki kaz ciğeri ve altındaki yataklarda. En aşağıda kızarmış ekmeğe benzer ama yumuşak bir yatak var. Üzerinde biraz kalınca kesilmiş patlıcanı kızartıp koymuşlar. Fakat patlıcanın üzerine çok hoş aroması olan pembe bir sos sürmüşlerdi ki bu sos bizim kırk yıllık patlıcanı ayrı bir formata sokmuştu.




Kaz ciğeri ise vejeteryanların nefret edeceği usül, çok az pişirilmişti. Etin ortası hafif pembemsi kalmıştı ve o yumuşak dokusu hiç bozulmamıştı. Dana ciğeri, kuzu ciğeri çok yedim ama hayatımda ilk defa kaz ciğeri yiyorum ve kendimi o muhteşem lezzete teslim ettim. Kendine has özel bir lezzeti var. Tek başına kendisini yiyince biraz garip geliyor ama altındaki malzemeler ile birlikte kesip yiyince çok hoşuma gitti.


Ana yemek olarak “Piece de beuf marine aux epices sur creme de chataigne et champignons du moment” istedim. İsmine bakılırsa lokantanın sanki en özel yemeği gelecek sandım ama gele gele dışı çok fazla, içi çok az pişmiş küçük bir dilim bonfile geldi.




Yıllar önce Hıncal Uluç’un bir yazısını okumuştum. Adam orada üstüne basa basa şunu diyordu; “Her ne kadar ızgara eti az pişmiş seviyorsanız dahi, asla Fransa’ya gittiğiniz de az pişmiş et sipariş etmeyin. Bunlar eti şöyle bir ızgaraya gösterip alırlar, pembe bile değil, kanlı canlı tabağa koyup getirirler”. Ama malesef benim etim gereğinden çok daha fazla pişirilmişti. Hem et biraz lifliydi hem de dışı biraz kurumuştu. Malesef Fransa’daki ızgara et hayallerim yıkıldı. Izgara et dedin mi şahsen ben kendim çok iddialıyımdır. Güzel bir antrikot veya bonfile ile mangalda veya döküm tavamla harikalar yaratabilirim.




Türk arkadaşım “Dos de saumon confit et puree de panais” istedi. Fileto ızgara somon, yabani havuç püresinin üzerine konmuş, üstü de karamelize edilmiş soğan ve taze kekik dalları ile süslenmişti. Yabani havuç püresinin görüntüsü pek güzel değildi, ama tadı fena değilmiş.




Fransız arkadaşın ana yemeği ise “Saint Jacques en emulsion de badience au fumet de crustaces”. Türkçe meali, bilmem ne soslu deniz tarağı. Deniz tarağı malesef Türkiye’de o güne kadar hiç yememiştim. Yemeklere olan özel ilgimi hemen anlayan Fransız arkadaş, kendisinden hiç beklenmeyecek dosluk ve misafirperverliği göstererek “Mösyö Diken, lütfen tadına bakmaz mıydınız” diyerek tabağını bana uzattı. Bu fırsatı “İstemem yan cebime koy” nezaketinde değerlendirdim ve bir tanecik tadına baktım.




Deniz tarağının lezzeti biraz yengeç eti, biraz karides eti gibi bir şey. Kendine has bir dokusu ve tadı var. Bir deniz ürünü olduğu baskın kokusundan rahatlıkla anlaşılıyor, oldukça yumuşak löp et, neticede bir tür midye. Ne yalan söyliyeyim, benim bonfileden çok daha güzeldi. Şunun suyuna şööööle güzelce bir ekmek banmak vardı ama Fransız elemanla o kadar samimi değiliz.


Yemekten sonra çok ilginç bir deneyim yaşadım. Bizde genelde yemekten sonra hemen tatlı yenir, ya da çay kahve içilir. Peki Fransızlar ne yiyor dersiniz? Peynir!! Meğer öğlen yemeği menüsüne “dört çeşit peynir tadımı” dahilmiş.




En az 20 çeşit peynirin bulunduğu “Peynir masası” ile bir kız yanaştı. Dikkatimi çekti, bizim yemek siparişlerini alan ve yemekleri getiren garsonun yerine, ilk defa bizim masaya gelen biriydi. Meğer bu abla peynir konusunda uzmanmış, tüm restaurantta peynir servislerini bu hanım kızımız yaparmış. Söz konusu peynir olunca herkez susar, sadece o konuşurmuş.


Tam tahmin ettiğim gibi bu kız da İngilizce konuşmadığı için ben önceliği arkadaşlara bıraktım. Baktım kim hangisinden alıyor, hangisine “Hmmss bu güzeldir” diyip kafa sallıyor, ben de ona göre seçimimi yaptım. Peynirlerden kısaca bahsetmek gerekirse, her biri kendi yapıldığı yörenin ismiyle anılırmş. Nasıl bizde İzmir tulumu, Ezine peyniri, Kars kaşarı deniyorsa, onlarda da aynı kural geçerliymiş.


Fourme de Montbrison Loire Güney Fransa’da inek sütünden üretilen bir peynirmiş. 1,5-2 kiloluk silindirik kalıplara dökülüyormuş. Dış tarafı biraz sert, içi hafif yumuşak, kremamsı bir formatı var.




Selle sur Cher orta Fransa’da keçi sütünden üretilen bir peynirmiş. Dış tarafı siyah, içi ise bembeyaz. Bu peynir genelde 150 gr’lık kalıplarda yapılıyormuş.




St Nectaire Auvergne Holstein cinsi ineklerden elde edilen süt ile yapılırmış. Dış tarafı sanki biraz çürümüş gibi görünse de iç tarafının oldukça pürüzsüz ve homojen bir yapısı vardı, görünüşü biraz yumuşak kaşar peynirine benziyordu.




St Marcellin diğer peynirlere göre çok daha yumuşaktı. Aslında görüntüsü pek güzel değildi ama masadakiler özellikle bu peynirden alınca, sürü psikolojisine kapıldım ben de aldım.




Tabaklara normalde dört çeşit peynir alınıyormuş. Ama hanım kızımız daha önce benim gibi elinde fotoğraf makinasıyla teker teker bütün peynirlerin fotoğrafını çeken birini görmediği için, bana torpil yaptı “Sen misafirsin bir tane daha seç” dedi. Son peynirim St Felicien bir önceki St Marcellin’e çok benziyordu, ama lezzeti çok farklıymış.




Tabii bütün bu bilgileri kızcağız Fransızca olarak anlattı, masadaki arkadaşlarım da bana kısmen tercüme ettiler. İngilizce konuşmamasına bozuldum ama işini severek yapmasından, her soruya büyük bir özgüvenle cevap vermesinden çok etkilendim. Bilgisinden ve sempatik servisinden dolayı saygı duydum.




Fourme de Montbrison Loire’nın (aşağıdaki büyük) dışı biraz tuzlu, iç taraflar ise küflendirilmişti. Normalde kenarlar yenmiyormuş ama peynirin lezzeti dış duvarına doğru toplantığı için kenarların da yenmesi tavsiye ediliyor. Hafif küflü olduğu için kendine has bir kokusu vardı. Benim en sevdiğim peynirlerden biri bu oldu.




Selle sur Cher (sağdaki küçük siyah) keçi peyniri olduğu için çok sert bir tadı var. Biraz ağzınıza attığınızda hemen dilinizin üstünde yumuşuyor. Tek başına yersen peynir biraz kekremsi geliyor ama üstüne içtiğin kırmızı şarapla birlikte hem damakta eriyor hem de lezzeti dalga dalga ağzınıza yayılıyor.


St Nectaire Auvergne (sağ üstteki büyük) bizim Türk peynirlerinin lezzetine benzediğinden midir nedir bu tabaktaki en sevdiğim peynir oldu. Beyaz ekmeğin üzerine sürüp sürüp mideye indirdim.




St Marcellin (sol üst tarafta) ise tam tersine bu tabakta en sevmediğim peynir oldu. Diğerleri gibi ciddi bir tadı yok ama öyle bir kokusu var ki sormayın. Kısaca 15 günlük giyilmiş çorap gibi desem sanırım mesaj alınmıştır.


St Felicien görüntü oalrak St Marcellin’e benzese de tadı çok farklı. Bu peyniri de siyah ekmeğin üzerine sürerek yedim. Bu da tam kırmızı şarapla götürmelik bir peynir.


Fransızlar bu peynir işinde çok iddialılar. Ünü tüm dünyayaya yayılmış onlarca çeşit peynirleri var. En beğendiğim 3 tanesinin ismini akşam marketten almak üzere kaydettim.




Peynir işi Türkiye’de de çok yapılıyor, bizim de çok güzel peynirlerimiz var tamam ama hangi biri dünyada tanınıyor? Ezine peyniri olsun, Kars gravyeri olsun, İzmir tulumu olsun en her biri ayrı bir tada sahip ama bizde malesef bir standart olmadığı için kim ne tutturursa diyor herkes kendine göre peynir yapıyor.


Peynirden sonra ben -tamam artık bitti gidiyoruz- moduna girdim ama, bu sefer masaya tatlılar geldi. Tatlıların ne olduğunu malesef hatırlayamıyorum resimlerden de çok uğraşmama rağmen çıkartamadım.




Ama her birinin ayrı ayrı kendine has bir karakteri olduğunu söylemeliyim. Tabaklardaki tatlılar hem göze hem dile hitap ediyordu. Sanki çok güzel bir kıza bakarsınız da asla ulaşılmaz gibi görünüz gözünüze ve bir iç çekersiniz, bu tabakların da çok güzel olduğunu söylemeliyim. Hadi lezzetini geçtim, ama görsel olarak ta muazzam. Her tabak ayrı bir sanat şaheseri diyebilrim.







Yemek sonrası yenilen tatlıdan sonra kahve eşliğinde küçük çift katlı bir tepsi içinde tatlı sonrası atıştırmalıklar geldi. Üst katta yine bizim makaronlar, alt katta da lokum ve helva benzeri şekerlemeler vardı. Rakıdan sonra cila niyetine bir bira atılır ya, bu tepsidekiler de, tatlılardan sonra atılan cila olsa gerek.




Ama bu seferki makaronlar tatlı/tuzlu değil sadece tatlı geldi. Turuncu olan çikolatalı portakallı, beyaz olan da zencefilliydi. Hop mop diyene kadar maalesef beyazlardan biri gitti. İtiraf edeyim, yakın çekimde bir tane eksik var.




Meğer bu restaurantın içinde makaron konusunda Fransa’da ciddi söz sahibi olan Franck Deville’nin  bir şubesi varmış. Herkes makaronu tatlı yaparken, bir tek Franck Deville’nin tatlı makaronun dışında ayrıca tatlı/tuzlu da yaparmış.







Ama tabiiki 10-15 çeşit tatlı/tuzlu makaron çeşidi varken, 25 çeşit tatlı makaron mevcut. Restauranttan dışarı çıkarken vitrinini gördüğümüz makaronlara kayıtsız kalamadık.




4’lü, 8’li, 16’lı ve 24’lü paketlerde satılan makaronlardan yarısı tatlı yarısı tatlı/tuzlu olmak üzere 16’lı paket yaptırdım. Her ne kadar Türkiyde “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” deseler de, Özenç’e götüreceğim bu makaronlar kalbini fethedecektir.




Le Clos Fleuri biraz pahalı bir lokanta. Ama İstanbul’daki pahalı sosyetik lokantalar kadar ucuk kaçık değil. Sorun şu ki bizde bu parayı veripte karşılığını alamayınca kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. Orada ise yediğiniz herşeyden ciddi keyif alıp “Son kuruşuna kadar helali hoş olsun” diyorsunuz.


Saint Etienne’deki son lezzet noktam ise kaldığımız otelin hemen yanındaki La Taverne de Maitre Kanter. Biz nasıl olsa yandaki otelde kalıyoruz diye rezervasyon filan yaptırmadan langır lungur gittik, tabii dıraşıya kadar taşan kuyruğa girmek zorunda kaldık. Meğer öncelik rezervasyonlularınmış.


İçeri geçtikten sonra sipariş vermeden önce bir soluklanalım bir su içelim dedik, gele gele dünyaca ünlü Evian marka su geldi. Güya, Fransa alplerinden gelen doğal suymuş. Hadi be sende, bizim mis gibi Erikli’nin Şaşal’ın kıyısından köşesinden geçemez. Tatsız tuzsuz bir şey, sırf susuzluğumuzu gidermek için içtik desem yalan olmaz.




Yemek olarak salata, Fransızların Moules Mariniere dedikleri tencerede kabuklu midye ve pizzaya benzer Flammeküches ısmarladık.


Fransızların şarapları meşhurdur ama arkadaşım şarap sevmediği için, bende bir şişe şarabı tek başıma bitiremeyeceğim için bira aldım. Fransa şarap konusunda ne kadar söz sahibiyse komşu ülke Belçika da bira konusunda o kadar söz sahibi ülkelerden biri. Grimbergen hafif koyu bir bira. İçimi tok ve rahat, çok fazla gazlı değil. Bizim Efes gibi asla glikoz katkılı değil.




Önden salatamız daha doğrusu arkadaşımın salatası geldi. Göbek salata kalın kalın doğranmış, kenarlarda kıtır ekmekle birlikte eritilmiş peynir konmuş, salatanın üzerine sotelenmiş jambon ve peynire benzer beyaz bir şey vardı.




Bu beyaz şeyin önce bir kalıp peynir olduğunu düşündük, ters çevirip bir baktık ki meğer yumurtaymış. Beyazı pişmiş, sarısı sulu kalmış çok kıvamında rafandan bir yumurtayı sanırım kalıba dökmüşler, öyle pişirmişler. Bir tarafı yuvarlak, bir tarafı ise düz. Çok zekice düşünülmüş görünüşü çok estetik.




Moules tencerem masaya gelince bir anda mutlu oldum. Fransa’ya daha önce geldiğimde de işi sadece Moules yapmak olan Chez Leon’da yemiştim, tadı damağımda kalmıştı.




Tencerenin kapağını açınca o mutluluğum biraz kaçtı. Çünkü o beklediğim sosun kokusunu alamadım, hatta değil kokusunu sosun kendisini bile görmekte zorlandım. Bu moules denen yemeğin olayı, kabuklu midyelerin kereviz sapı, soğan, beyaz şarap ve krema ile hazırlanan bir sos içerisinde pişirilmesidir. Midyelerin lezzeti zaten muhteşem bir lezzete sahip o sosa iyice bulaşır. Siz de midyelerin kabuklarını açar, önce midyeyi yer sonra da midye kabuğunu kaşık gibi sosa daldırır hüpletirsiniz. Ama ustam sos konusunda çok cimri davranmış.




Ha lezzeti kötü değildi 10 üzerinden 6,5 alır ama beklentiler yüksek olunca vasatı geçemedi. Umarım bizde de bol bulunan midye, Türk mutfağında bu şekilde kullanılmaya başlanır da, benim gibi Moules “kabuklu midye yemeği” sevenler bayram eder.


Sırada İtalyanların pizzasına benzer Flammeküches var. Pizzadan ne farkı diye soracak olursanız prensip olarak hiç bir farkı yok, sadece şekli farklı. Alıştığımız pizzalar gibi yuvarlak değil, dikdörtgen olarak hazırlanmış. İncecik açılmış hamurun üzerine komple krem peynir sürülmüş, sonra yarısına jambon yarısına da o güzelim peynirler konmuştu.




Hamuru çok güzel sanki pasta hamuru gibiydi. Odun fırınında pişirildiğinden dışı çıtır olmuştu. O krem peynir sıcak fırına girince iyice erimiş sanki hamurun iç hücreleri ile birleşmiş. Hamuru ısırdığınız zaman asla un veya hamur tadı gelmiyor, çok kaliteli peynir tadı geliyor. Oldukça hafif ve leziz.


Jambonlu tarafı da güzeldi ama esas olay peynirli tarafında. Krem peynirin baskın lezzeti arasında erimeye yüz tutmuş o beyaz peynirlerin lezzetini anlatmak pek kolay değil. Keşke bu yemeğin yanında güzel bir kırmızı şarap içseydim diye aklımdan geçirmedim değil.




Menüde yediğimiz yemeklerin resmi olduğu için sipariş verirken zorlanmadık. Bence çok pratik bir fikir. Hele Fransızca bilmeyen yabancılar için oldukça iş görüyor. Uzakdoğuda da restaurantların menüleri resimli olarak görmüştüm. O mutfağın kültürünü hiç bilmeyen bir kişi için çok faydalı.




Lakin tatlılarda sadece 3 resim varken, en az 15 tane seçenek vardı. İnatla İngilizce konuşmayan çok sevgili garsonumuzu yanıma çağırdım, gözlerimi kapatıp menüye rastgele parmağını koydum, “Ahanda bundan istiyorum” dedim.




Efendim karşınızda “Crumble de poires caramelisees – Sauce au chocolat”. Türkçe meali “Krokanlı fırınlanmış armut parçaları – çikolata sosu ile”. Çikolata sosunu üzerine direk boca etmemişler. Cam bardakta getirmişler, isteyen istediği kadar koyar diye. Bu durumu çok takdir ettik.




Bahsetmeden geçemeyeceğim, geçen gün Levent Polis karakolunun karşısındaki çok ünlü bir restaurantta bir yedim, ustam güllacın üstüne frambuaz sosunu basmış, güzelim güllacı maymun etmişti. Çok merak ediyorum o frambuaz sosunu kullanan ustanın annanesi de eskiden güllaç yaparken frambuaz sosu kullanır mıymış?!?! Seven var, sevmeyen var kardeşim, bak Fransız amcam sosu isteyen istediği kadar kullansın diye ayrı bir yere koymuş.


Ha biz çikolata sosunu seviyoruz orası ayrı, tüm bardağı tatlımım üzerine döktüm. Hem armutlar hem de sos biraz ılıktı. Armutların yumuşaklığı ile üzerindeki krokanların kıtırlığı çok güzel örtüşmüştü. Benzer bir şekilde armutun burukluğu ve çikolata sosunun o acımsı lezzeti adete birbirleriyle vals yapar gibiydi. Ne şanslı adamız, garsona ne tavsiye ettiğini sorup, seçimi ona bıraksak belki de uyduruk bir şey getirecek, bu basit ama çok güzel tatlıdan mahrum kalacaktık.




Yemek iki kişi 65 euro tuttu. Yalın ama belli bir kalite seviyesini yakalamış yemekler yedik. Taverne de Maitre Kanter güzel bir yer, tavsiye ederim, ama mümkünse Fransız bir arkadaşınızla gelin, yoksa bizim gibi Fransa’da “Fransız kalırsınız”.


Fransa gerçek bir gastronomi ülkesi. Benim gibi midesine düşkün, iyi yemek yemeği seven löplöpçü bir Fransız arkadaş (veya eşi Fransız) edinirsem, sırf onu ziyaret etmek için bir daha Fransa’ya gelmek isterim. Kendimi ona teslim edip, onun götürdüğü yerlerde, onun söylediği yemeklerden yemek isterim. Restaurantların menülerin ingilizce olmaması, hatta internet sayfalarının bile sadece fransızca olması, garsonların da inatla ingilizce konuşmaması beni bu ülkeye küstürdü. Gezmek için bir daha Fransa ile benim işim olmaz, anca söz konusu löplöp olursa bir düşünürüm.


Fransa ile ilgili 5 şey;


1. İyi bir yemekten sonra tatlı öncesi mutlaka peynir tabağı yaptırın.
2. Moules yemeden dönmeyin
3. Kaliteli bir macaron yiyip aklınızdaki macaron konseptini geliştirin.
4. Fransız tatlılarının da leziz olduğunu unutmayın.
5. İngilizce bilip te konuşmak istemeyen garsonlara hazırlıklı olun.






7 yorum:

Oburcan dedi ki...

Semih sayende Fransa'ya gitmiş olduk. Bu kadar Fransızca kelimeyi aklında tuttuysan zaten dahi sayılırsın ama hepsini ince ince not almak bile çok büyük başarı.
Ellerine sağlık.

Löplöpcü dedi ki...

Yok be dostum, menünün fotoğrafını çekiyorum! Porto Emporios hesaaabı.

Adsız dedi ki...

Yazılarınızın arası bu kadar uzamasın istiyorum, hatta karı koca işlerinizden ayrılın da ülke ülke gezip dünyanın dört bir yanından yazın istiyorum. Yok mudur size sponsorluk yapacak birileri?

Hilal,Sen'an ve Rena Geziyor dedi ki...

Fotoğraflar süper görünüyor. Ellerinize sağlık. Ağzımın suyu aka aka okudum...

Adsız dedi ki...

süpersiniz))hala bana mardin için bilgi vermediniz(((ne kötü çocuklarsınız))

Löplöpcü dedi ki...

Adınız yok, telefonunuz yok, hiç bir iletişim bilginiz yok. Nasıl verelim ki?

Adsız dedi ki...

güzel çocuklarım;buraya adresimi,telefonumu nasıl yazayım?
nesrin

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World