16 Ekim 2011 Pazar

Karadeniz 2011 - Rize

Ne bereketliymiş şu Batum gezisi. Trabzon’dan Batum’a hem gidişte hem dönüşte Rize’nin de yerel lezzetlerinden de faydalandık. Arabayla seyahat ederken mideniz olağanüstü yemekler için kazınmaya başladıysa yol üzerinde kısa bir mola verip Çayeli’nde kuru fasulyeyi, Rize merkezde de meşhur dönerleri afiyetle mideye indirebilirsiniz. Bu kadar yeşilliğin olduğu bu coğrafyada etin lezzeti de baya bir farklı oluyor. Hele bu ete saygı gösterip onları doğru işleyebilen bir mekanda yemek yemenin keyfi ise bir başka oluyor. Buyrun doğu karadenizdeki son durağımız Rize’ye..



05.02.2011


Doğruyu söylemek gerekirse Trabzon’da sabah kuymak, öğlen hamsi çıtlama yediğimiz için midemiz öyle kazınmaya filan başlamamıştı. Ama dedim ya, lezzetler olağanüstü olunca yapacak bir şey yok, mecburuz birkaç tanesinin tadına bakmaya.


Rize’yi geçtikten 20 km sonra Türkiye’nin kurufasülyecileri ile ünlü Çayeli vardır. 2005 yılında Hüsrev’de yediğim kurufasulye & pilavın tadını hala unutamam. Fakat dergilerde ve televizyonlarda bir başka kurufasulyeciden daha bahsedilir. Mutlaka uğranılacak restaurantlar listemde olduğu için, Lale Lokantası’nda 20 dakika su ve ihtiyaç molası verdik.




Su ve ihtiyaç bahane kurufasulye şahane. Aynı Hüsrev’deki gibi burada da fasulyenin suyu çok fazla değil. Taneler dağılmamış diri diri, tereyağı ise buram buram geliyor. Kuşbaşı kesilmiş kuzu etleri lokum gibi yumuşacık olmuş, damakta kaymak gibi eriyor.


Bir gün içerisinde çok fazla yemiyelim diye pilav bile almadan kurufasülyeyi kaşık kaşık götürdük. İş yerlerinde veya okullarda her hafta kuru fasulye çıkar, o yüzden bir çok kişi kuru fasulyeden nefret eder. Ama iddia ediyorum, Çayeli’nde kurufasulye yiyin buranın müptelası olursunuz. Yanlız uyarayım, eğer suyuna ekmek bana bana yemek isterseniz buranın fasulyesi size göre değil.




Pilav almadığımızı görüp şaşıran garson arkadaş, biz fasulyenin fotoğraflarını filan çekince sorgusuz sualsiz masaya fırın sütlaç getirdi, “ikramımdır” dedi. Hamsiköy sütlacı bu yöredeki tüm lokantalara ilham vermiş, genelde her yerde sütlaç bulunuyor. Kesinlikle evdeki gibi kapalı sütlerle yapılmamış, öyle vanilyalarla filan şişirilmemiş, mis gibi süt kokuyor. Bir kusuru var, üzerine bolca koydukları fındıklar çok lezzetli, sütlacın lezzetini perdelemiş. Zengin göstereyim derken biraz abartılmış.




Emek sonra sonrası adetimdir, mutfağa dalıp usta ile konuştum. Nedir bu işin sırrı demeğe gerek yok, senelerin birikimidir bu sır. İstediğin kadar yap, evde bu lezzeti asla tutturamazsın. Ustam bizim için fırından yeni pişmekte olan tencereyi çıkarttı. Şöyle bir karıştırıp bir iki poz verdi.




Görüldüğü üzere çok fazla suyu yok, olanlarda erimiş tereyağı. Tamam bu kadar tereyağı biraz ağır gelebilir, biraz zararlı olabilir ama ülkemizin bu güzelim nimetlerinden faydalanmadan, bunlardan mahrum kalarak ve hatta en önemlisi bunların varlığından haberdar olmadan 3-5 yıl daha fazla yaşamışız neye yarar?




Yanlız baştan söyliyeyim taş yerinde ağırdır. Nasıl baklava Antep’te pahalıysa, kurufasulye de Çayeli’nde pahalı, ama kesinlikle değer. Şahsiyetli insanlar olduğu gibi, şahsiyetli lokantalar da var. Bu şahsiyetli lokantalardan az miktarda bulunuyor, bizim de amacımız işte buraları keşfetmek, sonra da sizlerle paylaşmak.


Lokantadan bir çıktık ki hava kararmış. 20 dakikalık mola, mutfaktaki ustayla yapılan muhabbetle birlikte 30-40 dakikalara çıkınca Batum sınır kapısına biraz geç kaldık.
 3 gün Batum gezisi ....




07.02.2011


Shemoikhede Restaurant’ta haçapurili, hinkallı kahvaltıdan sonra dönüş yoluna koyulduk. Sınırdan yürüyerek geçtikten sonra arabamıza atlayıp Rize’nin yolunu tuttuk. Gelişte zamanımız olmadığı ve midemizde de boş yer kalmadığı için Rize merkezde uğrayamadığımız lokantalara bu sefer zaman ayırıp, harbi harbi hakkını verdik.


Rize merkezde gidilecek iki yer var! Biri Bekiroğlu diğeri Huzur Lokantası. Acaba hangisine gitsek diye düşünürken sırf önünden bir araç çıkıyor diye arabamızı Bekiroğlu’nun önüne park edip içiri girdik.




Burayı daha önceden gezip notunu veren iyi yiyici arkadaşların dediğine göre, Bekiroğlu’nun esas olayı döner. Hem de ne döner!! Etin kokusu dükkandan dışarı sokaklara kadar yayılıyor. Lokantanın önünde yürürken karnın tok olsa dahi kokudan etkilenmemek elde değil.




Dönerden başka vitrinde çeşit çeşit yemekler mevcut. Bazıları toprak kaplarda duruyor, ilk gözüme çarpan güveç ve kuru fasulye oldu.




Ayrıca metal tepsilerde de değişik yemekler var. O gün ustam et haşlama, orman kebabı, Ankara tava, tas kebabı, arap tava ve yaprak sarma yapmıştı.







Hangi birini yiyeceğiz kardeşim diye hindi gibi düşünürken, garson arkadaş karışık bir tabak yapmayı önerdi. Her birinin tadına bakmak için mantıklı bir fikir aslında ama ben farklı yemeklerin aynı tabakta servis edilmesini pek sevmiyorum. Her birinin kendi öz suyu var, tatlar lezzerler birbirine giriyor, neyin kaliteli, neyin uduruk olduğunu anlayamıyorsun. En en güzeli “az yiyelim öz yiyelim” diyip, 200 gram sade döner ve bir porsiyon et haşlama sipariş ettik.


Ben çocukken et haşlamayı annem kışın hep yapardı. Düdüklü tencerede pişen etin suyu ile yapılan bu bol sulu yemek kış aylarının vazgeçilmeziydi. Şimdilerde ise bizim evde nedense pek yapılmıyor. Uzunca süre haşlanan etler pamuk helva formatına geçer, sonra patates, havuç ve soğan atılır. Masaya geldikten sonra üzerine de azıcık limonu bastın mı ne boğaz ağrısı kalır ne grip.




Bu yemekte dikkat edilmesi gereken şey havuç, soğan ve patatesleri ne zaman atman gerektiğidir. Erken atarsan etler pişene kadar sebzeler vıcık vıcık olur, son onbeş dakika atarsan da sebzeler yemeğe kendi lezzetini veremez. Ama senelerini bu işe vermiş Rize’li ustamın haşlaması tek kelime ile mükemmeldi. Hafif yağlı kocaman dana eti kesinlikle lif lif olmamıştı. Yemeği suyu ise başlı başına bir olay. Terbiye edilmiş ve az maydanoz ile lezzetlendirilmiş et suyu lezzet fışkırtmalarına sebep oldu.


Etin fazla pişmişini pek sevmem. Dönerde bile az pişmiş olmasını bizzat ustaya gidip kendim söylerim. Döner 1 veya 1,5 olarak değil, gramajla sipariş veriliyor. İsteyen 100 gram, kendine güvenen 200 gram söylüyor. Biz iki kişi olduğumuz halde sadece 200 gramla yetindik. Ali Usta odun ateşinde pişen dönerleri büyük bir titizlikle kesip dijital tartıdan geçirdikten sonra sıcak sıcak masaya gönderdi.




Sade dönerimiz masaya geldiğinde pek bir mütevazi görünüyordu. Özellikle istedik yoğurt yok, sos yok, pilav yok, yanında kıyılmış soğan bile yok. Hemen soğumadan iki çatal attık ki vallaha olmuş bu döner!




Yağlı döneri önce bir kokluyorsun, sonra çatalı batırıp ağzına löp diye atıyorsun, beyninden oooooo sesleri yükseliyor. Biraz çiğniyorsun, bir daha oooo sesleri geliyor. Damak ve dil zevkten ölüyor, mide ise “bi daha bi daha” diye tempo tutuyor.




Et çok yağlı değil, kıvamında pişirilmiş. Sanki biraz daha pişirilse iyice kuruyacak. Bursa yazısında anlattığım iskender döneri gibi kıymadan ziyade parça etten yapılmış. Yaprak etlerin arasına pek fazla yağ atılmamış.


Ali Ustanın döneri başarılı, kimbilir o güveçte yapılan sulu yemekler, ikinci kattaki pideleri nasıldır? Bekiroğlu Rize’de uğranılması gereken bir mekan. Hiç tatlı bile ısmarlamadan efendi gibi hesabı istedik, zira bizim aklımız Huzur Lokantasında kaldı. Ya oranın döneri daha güzelse???




Aklımızda kalacağına midemizde kalsın diyerek iki yan binadaki Huzur Lokantası’nın yolunu tuttuk. Ne de olsa iki kişi sadece ve sadece bir porsiyon et haşlama ve 200 gram sade döner yemiştik.


Huzur Lokantası’na gitmek için dışarı çıktığımızda kaldırımdaki o döner kokusu bir daha biri mest etti. Meğer Hem Bekiroğlu’nun hem de Huzur lokantasının dönerleri dükkanların dış kapılarının hemen yanında olduğu için stereo yayın yapıyormuş, her iki lokantanın döner kokuları birbibirine karışıyormuş.




Huzur lokantasında da döner odun ateşinde pişiriliyor. Daha dükkana girer girmez dönerin fotoğrafını çektiğimizi gören Salih Ustam hürmette kusur etmeden küçük bir parça kesip, elleriyle bizi besledi. İşte karşılıksız sevgi dedikleri budur!




Et bu sefer biraz daha yağlıydı, o yüzden pilav üstü döner istedik. Döner tarifesi aynen devam 200 gram ve işte gözlerimizin yaşardığı kavuşma sahnesi.




Fakat pilavın tadına bakar bakmaz gözlerimiz faltaşı gibi açıldı. Allah’ın pilavı dersin aslında ama bu pilav şimdiye kadar yediğim pilavlardan çok farklıydı. Tahminimce pilav iyi bir kemik usyu ile pişirilmişti. Şehriye konmamış, pirinçler ise hafif sarıya dönmüş. Nedeni gayet basit, hiç esirgenmeden kullanılan tereyağı.


Peki pilav güzel de döner kötü mü? Sümme haşa, o da mükemmeldi. Eti oldukça yağlıydı, harlı ateşte az pişirildiği için, bir tarafı hafif kızarmış, diğer tarafı pembe pembe kalmıştı. Biraz karabiber ekleyip koca tabağın icabına baktık. Biraz pilavından, biraz dönerinden derken kendimizden geçtik. Sanki 15 dakika önce döner yiyen bizler değilmişçesine tabağın dibini yaladık. Bu yağlı döneri daha çok sevdik.




Eee bu kadar et yedikten sonra adettendir bir tatlı yemek lazım. Batum’a giderken Çayeli’nde yediğimiz fırın sütlacın kokusu hala burnumuzda tütüyordu. Hazır böylesine hafif, böylesine leziz bir tatlı bulmuşken fırsatı kaçırmadık. Bu sefer sütlacın üzerinde daha az fındık vardı ve fındıklar kalın değil daha ince çekilmişti. Fındığın lezzeti sütlacın lezzetini maskelememişti. 400 gram dönerden sonra zaten hangi tatlıyı yesen beğenirsin, diyeceksiniz ama bu sütlaç da bizden 10 üzerinden 10 aldı.




Rize’de yediğin hangi döner daha güzeldi derseniz bir cevap veremem. İkiside güzeldi! Bekiroğlu’nun döneri biraz daha yağsız ve kuru, Huzur’un döneri ise biraz daha yağlı ve suluydu. Artık seçim yapmak size kalmış. “Ay ben diyet yapıyorum yağ bana dokunur” derseniz Bekiroğlu’na gidin pişman olmazsınız. “Ben eti yağlı severim” derseniz Huzur’a gidin, yine pişman olmazsınız. “Yok ben de löplöpçüyüm” diyorsanız önce Bekiroğlu’na sonra Huzur’a gidin, asla pişman olmazsınız. Tek dikkat etmeniz ilk restaurantta tatlı yememeniz lazım.


Şaka bir yana, Trabzon’dan doğuya doğru sahilden arabayla giderken “Çay alma” bahanesiyle mutlaka Rize şehir merkezine girin ve bu iki lokantadan birinde döner yiyin. Döner yapmak neticede kuantum fiziği gibi zor bir iş değil, işi bilmen lazım sadece o kadar! Rize’li ustalar da bence bu işi biliyorlar. Benim gibi döner sevenler kaçırmasın, sevmeyenler bir daha düşünsün


Rize’de yemek yemek sadece kurufasulye ile geçiştirilecek bir yer değilmiş onu anladım. Ha bir de Rize’ye mümkünse aç gelin. Bizim gibi sabah Batum’da yiyip, akşam da Trabzon’da yiyecekken, araya öğlen yemeğine Rize’yi sokuşturmayın. Rize’ye gerçek hakkını verin.


4 gün geçirdiğimiz Batum, Trabzon ve Rize biz de çok güzel tadlar bıraktı. Bu arada Karadeniz sahil yolu bizden tam puan aldı. Tabii bunu sadece bir şoför olarak söylüyorum. Doğanın kanunlarını bozduysa bilemem.


5 yorum:

Yolda Olmak dedi ki...

Uzun zamandır yollardayım. En çok özlediğim şey yemekler. her şeyi yiyebilirim, yarim, ama Asya'da uzun süre kalınca kendimi aç hissediyorum. E bu açlıkla da bu güzelim yazıyı ve fotoğrafları görmek! İşkence abicim işkence, ama olsun. elinize ağzınıza sağlık.

Löplöpcü dedi ki...

Dostum, emin ol yağışlı ve soğuk istanbul günlerinde senin senin Yeni Zellanda'dan Avustralya'ya nasıl geçtiğini, Fiji ve Borneo maceralarını izlerken benzer işkenceyi bende çekiyorum. İyiki senin de benimde ayrı zevklerimiz ve hobilerimiz var. Önemli olan bunları başarabilmek ve başkaları ile paylaşabilmektir. İnşallah bir gün bir yerde seninle karşılaşırız. Selamlar & Sevgiler

Erdinç Güven dedi ki...

Hocam yorumlar ve site anlayışı gerçekten çok güzel olmuş.Eşim ve ben de tıpkı sizin gibi löplöpçüyüz ve Ülkemizi ve Dünya'yı gezip keşfetmekten sonderece hoşlanıyoruz.Yarın Eskişehir'den çıkıp 5 günlük Karadeniz turumuza başlıyoruz.Bir aksilik çıkmazsa yazdığınız yerlerin hepsine uğrayacağız.

Selamlar

Adsız dedi ki...

Zevkle okudum.tesekkurler...

aksilaz dedi ki...

Bekiroğlunda döner sonrası birde turbo siparişi vermelisiniz mutlaka.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World