23 Mayıs 2011 Pazartesi

Tanzanya - 7.Bölüm

Gezinin 6.bölümü için lütfen tıklayın



18.11.2010 Zanzibar / Nungwi


Zanzibar’daki son iki günümüzde erken kalkmak yok, bir yere yetişmek yok, hiç bir program yok. Deniz, sahil ve kumsal olayına girdiğimiz bu 7.bölümde iki günü birden anlatacağım. Zaten çok fazla yazılacak çizilecek bir hikaye ve yemek yok! Peki ne var? Çok güzel kumsal ve deniz resimleri var. İlk iki gün safaride olduğu gibi affınıza sığınarak löplöp konseptinden biraz çıkıp deniz resimleri koyacağım.


Tatilimizde ilk defa bugün dinlenme ve deniz kenarında lök gibi yatma günü. Sabah kalkar kalkmaz denizi görmek üzere havuzun kenarından geçip terasa çıktık. Terasa gelince bir de baktık ki deniz çekilmiş. Millet otelin sahilinden yürüye yürüye 100 metre açıktaki tekneye gidiyor.




Okyanus kenarındaki ekvatora yakın ülkelerde gelgit olayı bariz bir şekilde hissediliyor. Gece saat 02:00’de ve öğlen saat 14:00’de deniz en kabarık seviyesine ulaşıyor (High Tide), sabah saat 08:00 ve akşam saat 20:00’de ise deniz en düşük seviyesine ulaşıyor (Low tide). Dolayısıyla sabah saat 08:00’de denize girmek imkansız, çünkü deniz en az 70-80 metre geriye çekiliyor. Hatta adanın Hint Okyanusu’na bakan doğu kıyısında ise kimi zaman 1,5 km çekiliyormuş.


Tüm ekip kalkana kadar otelin sahilinde modern hamaklarda vakit öldürdük. Yerde sabit duran sezlongların bazılarını tepeden güneşliklere bağlamışlar. Kumlardan 10 cm yüksekte sallanabiliyorsun, hoş bir duygu.




Ekip toplandıktan sonra restauranta gidip kahvaltı faslına geçtik. Büyükçe bir masanın üzerinde muz, portakal, ananas ağırlıklı olmak üzere çeşitli taze meyvalar var. Ayrıca arkadaki küvetlerde ise pişmiş domates ve sosis benzeri yiyecekler mevcut. İlginçtir adamlarda peynir kültürü pek yok, sadece paketlenmiş krem peynir var.




Ama benim esas odak noktam yumurtacı usta oldu. İstediğin gibi yumurta siparişi veriyorsun, eleman elindeki malzemelerle harikalar yaratıyor. İsteyene omlet, isteyene göz yumurta, isteyene de sıcacık krep. Tabii yeşil biberli domatesli menemeni de unutmamak lazım. Ben menemenin sadece Türkler’e has olduğunu düşünürdüm ama yanılmışım.




Tazecik meyveler yine çok güzellerdi. Farkında mısınız bilmiyorum ama taze meyve dünyanın en önemli nimetlerinden biri. Hiç unutmam bir gün Avusturya’da çok yıldızlı bir otelde kahvaltıda meyve salatası almıştım. İçinde konserve şeftali ve konserve kayısı vardı, tatlarını ise değil yazmak hatırlamak bile istemiyorum. Her ne kadar eskisi kadar kokulu olmasalar da ülkemizdeki taze meyvelere gerçekten şükretmek lazım.




Kahvaltıyı fazla abartmadan kalktık, çantalarımızı alıp sahilden Nungwi’ye doğru yürümeye başladık. Kaldığımız Mnarani Beach Cottages Nungwi merkeze yaklaşık 1,5 km uzaklıkta. Otele ilk girişimiz esnasında resepsiyondaki eleman, “Nungwi’ye gitmek için otelimizin minibüsünü kullanabilirsiniz, eğer yürürseniz güvenliğinizden otelimiz sorumlu değildir” diye gözümüzü korkuttuysa da gündüz vakti şort tişort 6 tane adamı kim ne yapar dedik.


Sabah saat 10:00 olmasına rağmen hava oldukça sıcak. Güneş beynimize beynimize vuruyor, sanki Bodrum’dayız ve saat 13:00. Ama Bodrumda malesef böyle bir kumsal yok. Kumun beyazı, denizin yeşili, gökyüzünün mavisi o kadar güzel ki, sanki cennetten bir tablonun içine bizi yerleştirmişler.




Daha yolun yarısını gitmiştik ki bir yerlerde durup yayılma zamanı geldi. 18 Kasım 2010 sabah saat 10:43’te bundan daha güzel bir poz düşünemiyorum. Mutluluk ve zenginlik işte bu olsa gerek.




Denize girdik, ağaçların gölgesinde mayışırken biraz önce bahsettiğim meyvelerle yapılan taze sıkılmış meyva suyularımız geldi. Mango suyu, hindistan cevizi suyu, portakal suyu, ananas suyu... Pırıl pırıl bir havada denize nazır yatarken içtiğimiz meyve suları kalbimizi tam 12’den vurdu.




Deniz suyu sıcaklığı tam 27°C dereceydi. Hani biraz ferahlıyayım diye serin sulara atlarsın ya, öyle bir şey yok. Ama dışarıdaki hava sıcaklığı 40°C derecenin üzerine çıkınca bu suya bile razıyız. Bir ara maskemi takıp denizin altındaki rengarenk balıklara bakayım dedim ama 5 dakika sonra güneşten sırtım yandı. Hemen kıyıya çıkıp, gölgeye kaçtım.


Masamıza geçip bu sefer biralarımızı açtırdık. Bir şişe Ndovu, bir şişe Klimanjaro, sonra bir şişe daha Ndovu. Bazı anlar vardır ki insan hislerini anlatabilmek için zorlanır, işte o anlar bu anlardı. Bütün hücrelerimiz mutluluk dolu, zevkten mest olmuş vaziyetteyiz.




Bu arada bizim plajlarda “süt mısııır” diye gezinen tipler burada yok. Onun yerine çakma Masailer var. Masai, Tanzanya ve Kenya sınırları arasında bulunan “Masai Mara” bölgesinde yarı göçebe bir hayat süren yerli halka verilen isimdir. Masailer iri yarı, oldukça yapılı, savaşçı insanlardır. Masailer ile fotoğraf çektirmek isteyen mzungular için de çakmaları Zanzibar sahillerinde volta atmaktadır. Bu arada Tanzanya’lı yerliler beyaz adama mzungu diyorlar = söğüşlenecek adam.




Tabii bir de tekne sahipleri var. Nungwi’den her gün sabah 10:00 gibi kalkan teknelerle Mnemba Adasına yemekli turlar düzenleniyor. Tam günlük turların ücreti kişi başı 30-40 US$ civarında değişiyor. 6 tane turisti bir arada görünce bir tekne sahibi “Mnemba adasına tur lazım mı?” diyerek yanaştı.


-Gel bakalım hacı amca, adın ne?
-Ali
-Oo ben de Mustafa (Müslüman ülkede Semih zor oluyor). Kaç para Mnemba turları?
-Normalde kişi başı 40 US$, ama size 30 US$’a yaparım.
-Bak Ali bize mzungu fiyatı verme, elhamdülillah müslümanız, bize müslüman fiyatı ver
-Tamam o zaman 25 US$ olsun. (elemanın bir gözü masadaki boş bira şişelerinde)
-Yok Ali, sen bize 6 kişilik tekne ayarla, temiz temiz ben sana 100 US$ vereyim, yemeğe de gerek yok, sen biraz kavun karpuz getir yeter.
-Kaç kişi olacak abi?
-Kaç kişi olduğunun önemi yok Alicim, ha 1 kişi ha 6 kişi ne fark eder? 100US$’a tekneyi kapatacaz, yemek filan da istemiyoruz.




Malesef Ali’nin aklına -tekneyi kapatmak- ifadesi pek yatmadı ve bön bön bakıp bizden uzaklaştı. Yaklaşık 15 dakika pazarlık yaptık ama bir türlü anlaşamadık. Bizim ekip ise gülmekten kırılıyor. “Don’t give us Mzungu Price”, “Give us muslim price.”


Öğlen saat 14:00 gibi yavaştan ayaklanıp, Nungwi’ye doğru biraz daha yürüdük. Önümüze çıkan her koyun kendine has bir güzelliği var.




Merkezde bir çok konaklama seçeneği mevcut. Çok uygun fiyatlı bungalowlardan tutun, 5* Hilton’a kadar farklı seçenekler var. Kimin bütçesi neye yeterse.




Nungwi merkezde, “Yarına bize tekne lazım” diye bir iki kişiye haber salınca 10 dakika sonra İbrahim diye biri geldi yanımıza. İbrahim de Ali gibi tekne sahibi ve günlük turlar düzenliyorlar. Ama İbo sanırım daha tecrübeli, hem ingilizcesi güzel, hem de 100US$’a tekneyi kapatma işini zor da olsa idrak etti.


Zanzibar’a gelmemizin en büyük sebebi Sandaletli Seyyah Bora Bilgin’in 2005’te yaptığı Zanzibar gezisini anlattığı yazıydı. Ufak çocukları ile birlikte ailecek geldikleri için, Nungwi’ye göre nispeten daha sakin olan Kendwa’da kalmışlardı. Biz de onlara uyup, 4-5 saatliğine bir minibüs ayarladık (20 US$) 15 km uzaktaki Kendwa’ya gittik. Şoför bizi Kendwa’ya götürdü, arabada tekbaşına uyuklayarak bizi bekledi.




Burada daha çok İtalyan sırtçantalı gençler var. Sahilde çok fazla atraksiyon yok, fakat kumsalı Nungwi’den daha güzel.


Adanın batısında olduğu için fazla rüzgar almıyor ve deniz çok daha temiz. Kumların üzerinde Nungwi’deki gibi yosun yok, bembeyaz. Hamaklar ise bu sefer yerden bir metre yüksekte. Sallanması zevkli de inip çıkması pek bir zahmetli.




Biraz deniz, biraz güneşlenme faslından sonra bira, kalamar, patetes keyfi için Sandaletli Seyyah’ın önerdiği White Sands Bungalows’a gittik.


Aynı Mercury Restaurant’ta olduğu gibi, mutfağa dalıp yemeklerin nasıl yapıldığına baktım. Yemekleri pişiren kadına 3-5 parça fazladan koysun diye “2 sene önce benim çok yakın bir arkadaşım eşi ve çocuğu ile buraya gelmiş, onlar burayı tavsiye ettiği için ben de grubumu buraya getirdim” diye bağlama çektim.




Kalamar ve ahtapotu buzdolabından çıkartıp suyun altında yıkadılar. Ahtapotu sadece ince uzun bacak olarak değil, komple çıkardı ve bize orta tarafındaki etli kısmından verdi.


Patatesler ise önceden ayıklanmış, kesilmiş tuzlu suyun içinde bekletiliyordu. Bunu evde ben de yaparım. Nişastası iyice gitsin, çıtır çıtır olsun diye işe yarar. Hatta ben biraz da lezzet versin diye suyun içine tuz ve sirke koyarım.




Hem kalamarlar hem de ahtapotlar parçalar halinde kesilerek önce hafif sıvı bir bulamacın içerisine batırılıp derin yağda kızartıldı.


Çıkan mallar bir kevgirin üzerinde biraz bekletilerek fazla yağının akması sağlandı. Takdire değer bir hareket, aksi halde direk tabağa koyarsanız, yağı tabakta kalıyor ve ahtapota değen kısımlar çıtırlığını kaybediyor.




Patatesler ise ilginçtir kalamarlarla birlikte aynı fritözün diğer gözünde pişirildi. Hadi bunların hepsini biz yiyecez anladıkta, kalamardan, ahtapottan nefret eden birisi, bu patatesleri nasıl yer bilemem. 50 kişilik turla gelsek kesin arıza biri çıkar. “Ay evladım bu patatesler balık kokuyor”.




Son derece basit bir deniz ürünleri tabağı. Üst taraftaki beyazlar kalamar, alttaki koyu renkli olanlar ise ahtapot. Biz de ve hatta tüm akdeniz ülkelerinde kalamarlar halka halka kesilir ve una bulandıktan sonra yağda kızartılır. Burada ise halka halka kesilmiyor. Sanırım bu bizim bildiğimiz kalamardan ziyade sübyeydi. Eti biraz kalındı ve bacakları yoktu. Olsa da olur olmasa da olur cinstendi ama biranın yanına hiçte fena gitmedi.


Amma velakin, ahtapotun lezzeti istisnai denecek kadar güzeldi. Hayatımda ilk defa, midye tava gibi pişirilmiş bir ahtapot yiyorum. Amcam şu ahtapotları nasıl yumuşatmış anlayamadım, maşallah lokum gibi. Türkiye’de bazı lokantalarda okyanus lokumu diye saçma sapan bir şey satarlar. Bence okyanusun lokumunun alası kesinlikle buradaki ahtapottur.


Patates kızartması tek kelime ile muhteşemdi. Patateslerin çıtırlığı, lezzeti, sıcaklığı hepsi çok başarılıydı. Vedat Milor’un tabiriyle 1+1=3 olmuştu. İlk parti bir çırpıda bitince ilave olarak 2 porsiyon ahtapot, 3 porsiyon daha patates kızartması istedik.




Fiyatlar oldukça ucuz Kalamar ve Ahtapot 5000 şilin (3,3 US$), Patates kızartması 2000 şilin (1,3 US$), bira 3000 şilin (1,5 US$). Sırf patates kızartması yemeye buraya gelinir!


Deniz güzel, bira güzel, ahtapot güzel, patates güzel, fiyatlar desen zaten en güzeli o! Alışık olmadığımız bir atmosferde yemek yemek her zaman heyecan vericidir. White Sands’de yediğimiz bu yemek Zanzibar’daki en ucuz ve en keyifli yemekti. Belki çok açtık, belki bu güzel ambians bizi büyüledi. Ama güne damgasını vurdu desem yeridir. Sandaletli Bey abicim, sana o gün nasıl teşekkür ettik anlatamam.




Yemekten sonra, mest olmuş bir vaziyette kumsalda yürüdük, deniz kabuğu topladık, güneşi batırdık.




Minibüse geri döndüğümüzde, bizim şoför hala arabanın içinde uyukluyordu. Pencereye tıklayınca uyandı ve Nungwi’ye geri döndük. Her ne kadar 20US$’a anlaştıysak ta, adama acıyıp 30US$ verdik, çok mutlu oldu.


Otelimize dönünce bir duş alıp yemek saatine kadar dinlendik. Hiç birimizde açlık yok, ama madem o kadar sofra hazırlamışlar, kırmamak lazım garipleri.


İki çeşit sıcak yemek var. Biri körili ahtapot ve kalamar, diğeri ise marengo soslu tavuk.




Ayrıca bezelyeli pilav ve garnitür olarak karnıbahar ve kabak-havuç-bezelye karışımı buharda pişmiş sebze mevcut. İsteyene Alfredo Soslu Spagetti de var ama Zanzibar’a kadar gelmişken İtalyan usulü yemeye hiç niyetim yok.





Daha 3 saat önce ahtapot ve kalamar yemiştik ama, bu sefer kızarma değil, köri soslu. Doğu Afrika yemeklerinde özellikle de Zanzibar’da köri çok sık kullanılıyor. Türkiye’de sadece sarı renkli köri baharatı olmasına rağmen, aslında körinin çeşit çeşit cinsleri mevcut. Hafiften zerdeçal ile karıştırılınca renki turuncuya kaçıyor. Bir de hindistan cevizi sütü ve limon otu attın mı oldukça hoş kokuyor.




Ahtapotlar ve kalamarlar (sanırım yine sübyeydi) bu sefer daha da yumuşamış. Soğan ve havuç ile birlikte gayet uyumluydu. Kırk yıl düşünsem ahtapotu hindistan cevizi sütüyle et sote gibi pişirmezdim. Neticede her seyahatten bir şey öğreniyoruz, Zanzibar’dan öğrendiğimde bu oldu.


Yemekten sonra bir şişe Güney Afrika şarabı açtırıp terasta denize nazır demlendik. Efendi gibi birer kadehle yetinip, tüm enerjimizi yarın ki Mnemba Adası turuna sakladık.




19.11.2010 Zanzibar / Nungwi – Mnemba Adası


Sabah makul bir saatte kalkıp terasa çıktık. Denize nazır oturup tüm arkadaşların gelmesini bekledik. Artık komando hayatı olmadığı için doya doya dalgaların sesini dinledik.




Dün akşam çok mu yedik nedir, fazla bir açlık yoktu. O yüzden bugün sırf meyve ile kahvaltı yaptık. Anamuz muzuna benzer ufak muzlar, iç gıcıklayıcı bir renge sahip mango ve papaya, çekirdekli portakal ve lime ile ultra sağlıklı bir kahvaltı tabağı hazırladım.




Tabi masanın olmazsa olmazı nanasiler. Ortaya karışık bir ananas tabağı boşalınca hemen gidip yeniden doldurduk.




Kahvaltı sonrası İbo’yu beklemek üzere terasa çıktık. Güya İbo tekneyle gelecek otelden bizi alacak ama buraya yanaşması imkansız. Kızlar kumsalda deniz kabuğu toplarken bizimki karadan yürüyerek çıkageldi.




Efendim gelgitten dolayı, tekne buraya yanaşamazmış, bizim Nungwi’ye yürüyüp oradan binmemiz lazımmış. Yürü allah yürü sıcağın altında bir saat Nungwi’ye gittik. Yolda çok güzel fotoğraflar çektik.






Ama hem yorulduğumuz için, hem de sıcaktan dolayı sinirler iyice gerildi. Ciddiyetimizi anlayınca İbo oraya buraya telefon edip, tekneyi bulunduğumuz yere yöndendirdi.


Aaa bi baktık teknede iki tane daha turist var.

-İbo’cum bunlar kim?
-Mustafa Abi, verdiğin 100 US$ anca benzini kurtarıyor. İtalyan’lardan 40’ar euro tokatladım, size bol bol meyva aldım.
-Ulen İbo hani tekneyi kapatmıştık, hani bize özel tur olacaktı?


Neyse Allahtan yola çıktık, keyfimiz yerine geldi. İbo biraz şebeklik yapıp ortamı yumuşattı. Şöyle balıklar göreceğiz, böyle mercanların üzerinde yüzeceğiz diye verdi gazı.




2 saatlik yolculuğumuz esnasında, yunuslarla en az 10 dakika birlikte gittik. Hepimizin aklına Kizimkazi’de yunuslarla birlikte yüzdüğümüz o güzel anlar geldi.


Ne motoru ne de gölgeliği olan kayıklarda saatlerce balık avlamaya çalışan gariban balıkçılar gördük. Fakirlik işte böyle bir şey. Milletin binlerce dolar para ödeyip denize girmek için geldiği yerde yaşıyorsun fakat denize eğlenmek için değil, para kazanmak için çıkıyorsun.




Hava artık günden güne ısınıyordu. Zanzibar’daki ilk gün yaşadığımız yağmur şokundan eser kalmamıştı. Mnemba adasına yaklaştığımızda denizin rengi bir anda yeşile döndü. Maske ve şnorkellerimizi takıp daha demir bile atmadan denize atladım. Denizin dibi aslında kum ama büyük büyük kayalar var. Derinlik 3-4 metre ve aşağıda rengarenk apayrı bir dünya var. Hayatımda daha önce hiç görmediğim onlarca çeşit balık gördüm.




Yaklaşık 2 saat denize girdikten sonra, demir aldık ve dönüş yoluna geçtik. Mnemba’dan Nungwi’ye dönen tüm tekneler yelkenlerini açıyor ve sessiz sedasız bir şekilde gidiliyor. Hafiften yorgunluk ve uyuklamalar başlamıştı ki İbo zuladan meyvaları çıkartıp bir güzel ayıklamaya başladı. Önce Hindistan cevizi. Özel sipariş olarak, tazesinden değil, bizim Türkiye’de bildiğimiz sert olanından.




Sırada turuncu renkli papaya var. Ben bu papayayı pek sevmedim ama, sevenler var. Tipi kavuna benziyor, siyah tane karabiber gibi ortasında çekirdekleri var.




Ve elbette meyvelerin olmazsa olmazı ananas. Son yıllarda ülkemizde de uygun fiyata satılan ananas burada elma, armut gibi gidiyor, değim yerindeyse sudan ucuz.




Koca ananas iki dakika da ayıklandı ve nihayet şifa depomuz hazır. Kavurucu Afrika sıcağının altında taze ananas, hindistan cevizi ve papaya ile kendimizden geçtik. Bizde tekne gezilerinde en fazla kavun olur, karpuz olur. İbonun eline, İtalyanların cebine sağlık.




İki saatte gittiğimiz adadan yaklaşık 3 saate geri döndük. Ama motor sesinin olmaması, bunun yerine sadece denizin ve rüzgarın sesini duymamızdan dolayı huzura erdik, bir çoğumuz gölgeye kıvrılıp güzellik uykusuna daldık.




Nungwi’de sahile gelince kendimizi bir cafeye attık.


Bu cafenin adını hatırlamıyorum fakat girişinde Türkçe dahil altı farklı dilde bir tabela vardı. Girdik içeri oturduk, meğer burada bir Türk kızı çalışıyormuş. 6 ay önce Zanzibar’a tatile gelmiş. Sonra burayı çok sevince tutmuş, buraya yerleşmiş. Kalacak bir yer ayarlamışlar, karın tokluğuna hem çalışıyor, hem de tatilini yapıyormuş.




Nungwi civarında çok fazla dalış noktası var. Dalışlar genelde İtalyan ve İspanyol acentalarla yapılıyor. Tayland’da yaptığım tropik deniz dalışının tadı damağımdaydı. Önceden yaptığım araştırmalarla Spanish Dancer Dive Center ile Tanzanya’da da daldım.




Aşağıda neler gördüm neler. Yeşil, turuncu, mavi renkli ve kabuğu olmayan bir salyangoz türü olan Nudibranch, bizim kalamarlardan daha iri ve tombul olan sübye, jumbo karides sürüsü, sarı benekli mavi müren, adeta yüzen bir kibritkutusuna benzeyen boxfish, ve hatırlayamadığım nice nice balıklar.




İspanyol hoca Bruno ile en fazla 12 metre derinliğe indiğimiz için dalışımız oldukça uzun sürdü (59 dakika). Dışarı çıktığımızda güneş neredeyse batmıştı. Bu geçirdiğim 1 saat, sanırım Tanzanya’da geçirdiğim en güzel vakitlerdi.


Bizim ekip ise restaurantın birinde kumların üzerinde ki koltuklara yayılmış, ufak ufak demleniyordu. Kimisi kahvesini içip kitap okuyor, kimisi de kırmızı Güney Afrika şarabı açtırmış, usul usul güneşi batırıyordu.


Ben de dışarı çıktıktan sonra bir bira alıp masaya kuruldum. Kimsenin otele gidip akşam yemeğine yetişme gibi bir derdi yoktu. Dünkü Kendwa’da kalamar-patates-bira o kadar güzel gelmişti ki bu sefer de Nungwi’de kumsalda oturup akşam yemeğini abur cubur ile geçiştirdik.




Bu sefer kalamarları sağlıklı olsun diye kızartma değil, ızgara istedik. Kalamarlar masaya geldiğinde hepimizde bir şok ifadesi. Elemanlar kalamarın veya sübyenin gövdesini biftek gibi parça parça kesip üzerlerine hem enine hemde boyuna çizik atarak mangalda pişirmişlerdi.


Tadına baktık hiçte fena değil. Ama onca Yunan adasını gezmiş ve her birinde güzelim Ege kalamarlarını bütün olarak ızgara edildikten sonra lüpletmiş biri olarak beklentim bu değildi.


Garsonlara “halka halka kesilmiş kalamar tava” alma şansımızın olup olmadığını sorduğumda, “Yok” yanıtından ziyade, yüzündeki o şaşırmış ifade görülmeye değer. Çünkü deniz turizminin bu denli canlı olduğu günümüzde bile adeta vejeteryan lokantasında az pişmiş bonfile sipariş etmişim gibi hayret ve kınama dolu gözlerle bakıyorlar.



Ama yiğidi öldük hakkını yeme! Bu Tanzanyalı kardeşlerimiz patates kızartmasında her daim çok başarılılar. O gece kaç parti patates söylendi bilemiyorum ama gün boyu denize girip çıkmamızdan dolayı ne kalorisi umrumuzdaydı ne de kolestrolü. Kızarmış patateslerlerin sapsarı rengi, üzerimizde “bir tane daha ye” diye zoka etkisi yaptı.

 
Gezinin 8. ve son kısmı için lütfen tıklayın


14 Mayıs 2011 Cumartesi

Tanzanya - 6.Bölüm

Gezinin 5.bölümü için lütfen tıklayın


17.11.2010 Zanzibar / Stone Town - Nungwi


Zanzibar’daki ikinci günümüzde ekibe kıyak yaptım ve kalkış saatini 07:30 olarak belirledim. Sabahtan Prison Island Tour ve öğleden sonra Spice Tour’a katılacağımız için son bir kez daha erken kalkıyorduk.


Mtoni Marine Hotel çok lüks değil, oldukça basit ama temiz, güvenli bir yer. Şehir merkezinden biraz uzak olduğu için de fiyatı gayet makul. Oda kahvaltı, kişi başı ücereti 40 US$. Restoranı deniz tarafında olduğu için kahvaltınızı denize nazır yapıyorsunuz. Kahvaltı büfesi çokta aman aman değil fakat jambon, sosis, peynir, domates, meyve, yumurta, kruvasan ve corn flakes gibi temel şeyler mevcut.







Nedense pek bir acıkma yoktu. O yüzden meyva ağırlıklı çalıştım.




Kahvaltıdan sonra saat 08:30 gibi David bizi aldı ve Stone Town’da limanın hemen yanındaki ufak teknelerin kalktığı yere götürdü.


Yerel dilde Dhow denilen tekneler aslında ahşaptan yapılma uzun bir kayık, arkasındaki motor ise takılıp çıkartılabiliyor. 30 dakikalık bir yolculukla Prison Island’a (Changuu adası) vardığımızda muhteşem bir sahil bizi karşıladı.




Prison adasının olayı ilginç. Eskiden İmralı veya Yassıada gibi hapishane amaçlı kurulmasına rağmen daha sonradan sarı humma hastalığına yakalanan kişileri karantina altına almak için kullanılmış. 1920’lerde İngiliz sömürgesi olan Şeysel Adalarının Valisi yine İngiliz sömürgesi olan Zanzibar’ın Valisine hediye olarak bir kaç dev kaplumbağa göndermiş.


 Bu kaplumbağalar daha sonra üremişte üremiş, şimdilerde ada bu dev kaplumbalağalar sayesinde turistik bir yere çevrilmiş. Hemen girişte bir kaç şilin karşılığında ıspanak alıp kaplumbağaları besliyebiliyorsunuz.




Ciddi büyük boyutlardaki kaplumbağaları beslemek, ıspanaklarını yerken hatur hutur çıkarttığı sesleri dinlemek insana huzur veriyordu.




Tam bu sırada, “Aaa siz Löplöpçü müsünüz?” diye arkamdan biri seslendi. Kafayı bir çevirdim, Türkiye’den 5.000 km uzakta Geziyorumları sitesinden Arzu ile karşılaştım, dünya küçük derler ya aynen öyle!! Onlarda iki kız arkadaş, sırtçantası ile Tanzanya, Uganda, Mısır turuna çıkmışlardı. Çok takdir ettim kendilerini.


Hapishaneyi de yalandan şöyle bir gezindikten sonra maske ve şnorkellerimizi kaptığımız gibi kumsalın tadını çıkarttık. Sonra adanın biraz açıklarında demirleyip yüzme molası verdik.


 Hayatımda ilk defa Hint Okyanusunda yüzüyorum ve balıkların tipleri mercanların renkleri inanılmaz farklıydı. Şimdiye kadar en az 30 dalış yapmışımdır ama bu 30 dalışta görmediğim renklerdeki balıkları sadece maske ve şnorkel ile gördüm.


Öğlen Stone Town’a döndüğümüzde aniden bir yağmur bastırdı. Şort tişort şıpıdık terliklerle sırılsıklam olduk. Ama 10 dakika sonra yağmur kesilip yine güneş yüzünü gösterince yeniden dolaşmaya devam ettik. Stone Town’dan ayrılmadan önce önümüzdeki 3 gün boyunca harcayacağımız miktarda dolar bozdurduk. Zira Nungwi’de dolar bozdurmak biraz sıkıntılı oluyormuş.


Stone Town’un ortasında Turkys Square var, yani Türkiye Meydanı. 5 yıl önce Zanzibar’da açılan bir okulun katkısıyla Türklerin buraya ilgisi oldukça artmış. O yüzden Türk’üm diyince esnaf ve yerel halk size saygı duyuyor, özel ilgi alaka gösteriyor.


Öğleden sonraki ikinci turumuz ise bir Zanzibar klasiği olan Spice Tour yani Baharat turu. Zanzibar’ın şimdiki en büyük gelir kaynağı turizm olsa da, turizme açılmadan önce adada yetişen baharatlar ile meşhurmuş.




Baharat turunun başlangıcında köyün birine gidip bir köylünün evinde yerel yemekler yeniyor. Eve girdiğimizde Anadolu’daki yer sofraları gibi bir masa ile karşılaştık.




Menümüz pekte zengin değil. Pilav, balık, patates, köri sos, bir de salata niyetine yeşil bir ot vardı. Köri sos pilavın üzerine koymak içinmiş. Sos güzeldi, acı sandık ama tam tersine biraz tatlıydı.


Pilav ise belki de sofradaki en güzel yemekti. İçinde biraz baharat vardı. Özellikle kakule bolca kullanılmıştı. Amcam yağını esirgememiş pek bir lezzetliydi.




Patates biraz kırmızı toz biberle birlikte yağda çevrilmişti. Soğuk olduğu için pek tadını alamadım ama fena değildi.


Gelgelelim bize balık diye sunulan şeye. Bir rivayete göre kingfish olduğunu öğrendik. Ama balığı pişiren zatımuhterem o kadar kızartmıştı ki eti iyice kurutmuştu. Eh bir de biz gelene kadar balıklar soğuyunca tabiri caiz ise güzelim balığı mundar etmişlerdi.


Hani safaride kaldığımız yerde olsak, üzerine zeytinyağı dökeriz, deniz tuzu basarız biraz çekidüzen veririz ama köy evinde ne arasın böyle güzellikler.
 Yemekten sonra köydeki çocukları toplayıp bayramlaştık. Neticede onlarda Müslüman, bu sene kurban kesip fakirlere dağıtmak yerine, çıplak ayakla ortalıkta koşuşturan Afrikalı çocuklara bayramlıklarını verdik. (Fikir babası Erman kardeşime teşekkürler)




Yemek faslından sonra evin hemen yanındaki tarlalara gidip Zanzibar mutfağının temelini oluşturan adada yetişen baharatları tanıtıcı turumuza başladık. David bize bahçedeki ağaçları teker teker gösterip ne olduğunu tahmin etmemizi istiyordu. 1 saatlik geziden sonra da çay, kahve ve yerel meyvelerden ikram yapıldı.


Senelerce sütlacın üzerine koyduğumuz tarçının ağacı ile tanışmamız bu şekilde oldu. İlk önce tabii ki ne ağacı olduğunu anlayamadık. Ama David cebinden çıkarttığı çakı ile ağacın gövdesinden biraz traşlayıp bize koklatınca hep bir ağızan “Anaaaa tarçın buuuu” dedik.




İkinci gösterdiği ağacı da tahmin edemedik. Taze börülce gibi ağaçtan sarkan şeylerin vanilya olduğunu söyleyince hepimiz çok şaşırdık. Biz de malum vanilya dediğin şey Doktor Oetker paketlerinde toz halinde satılır veya aktarlarda siyah çubuk şeklinde satılır. İşte o siyah çubukların taze hali de buymuş.




Kahve ağacı ise tam bir bombaydı. Ağacın alt taraflarında gördüğümüz şeyler karabibere benziyordu, ama meğer üst taraflarda daha olgunlaşmış meyvalar varmış.




5 mm çapında küçüçük kuru soğan gibi görülen meyvaların iki katman kabuğunu soyunca içinden kahve çekirdeği çıkıyor. Gerçi tipi kahveye benziyor ama rengi bildiğimiz kahveyle alakası yok. Hep kavrulmuş kahve çekirdeği görmüştük, buyrun size taze kahve çekirdeği.





Her şeyin tazesini gördük, ama ağaçta gördüğümüz muzlar taze olamazdı. Hani muzu alınca 4-5 gün içinde tüketmezseniz kararır ya, bu muzlar daha henüz dalındayken kararmışlardı. Meğer bu muzlar öyle koparılıp yemelik muz değilmiş, tadı tuzu pek olmazmış, pişirmelik muzmuş.




Yerden çıkan bu otları çalılık diyip geçmeyin, bunlar Lemongrass yani limonotu. Tayland mutfağının vazgeçilmez bir baharatıdır. Defne yaprağı gibi sadece koku versin diye yemeklere konur ama kendisi yenmez, yemeğe hafif ekşimsi bir lezzet verir.




David’in yanındaki yerel rehber ağaçtan bir şeyler kopartıp getirdi ve içinden kıpkıpmızı bir boya çıktı. Meğer daha ruj icad edilmeden önce Zanzibarlı güzeller dudaklarına bu meyveden sürermiş. Tadı tuzu yok ama rengi baya kalıcı.




Bu meyve de Custard apple’mış. Bizde ilginçtir Hint Ayvası diye geçiyor. Dikenli dış kabuğu pek iştah açıcı görünmese de lezzeti güya çok güzelmiş. David tur sonunda bu meyvenin tadına mutlaka bakın diye belirtti.




İşte sonunda tanıdık bir şey çıktı. Karşınızda taze karanfil. Ağaçtaki tipi, masamıza gelen halinden pek farklı değil. Sadece renki kahverengi yerine pempe.




Ve işte benim tropik meyvalar içinde en sevdiğim jackfruit. Her Tayland gezimizde sokak satıcılarından mutlaka aldığımız jackfruiti görünce ikimizde nedense çok mutlu olduk. Turdan sonra Hint ayvasını bilmem ama jackfruiti doya doya yiyeceğimize eminim.




Tropik ilkimde en çok yetişen meyve hindistan cevizi. Survivor adasında ünlüler ve gönüllülerin sabah akşam yediği hindistan cevizinin dış kabuğu soyulduktan sonra, önce büyük bir bıçakla kafası açılıyor ve suyu içiliyor. Sonra da ortadan ikiye ayrılıp, içindeki meyvesi yeniyor.





Tabi bu arada turumuz baharat-meyve tanıtımı adı altında tamamıyle turistlere yönelik. Kafaya muz yapraklarından yapılma fes geçirme gibi atraksyonlar olmadı değil.




Turun sonunda hemen ağaçların arasında bir yerde banklara oturup çay molası verildi. Ayrıca gördüğümüz bir çok meyveden de ikram edildi. Öncelikli olarak muz. Tabii bu pişirmeden taze taze yenilebilir cinsinden. Hoş kokulu ve lezzetli.




Sırada custard apple yani hint ayvası var. Bunu daha önce hayatımda hiç yememiştim. Yenidünya çekirdeği gibi kocaman çekirdekleri var. Çok sulu değil ama oldukça lezzetli.




Bir dilim kesip çektiğinizde künefe peyniri gibi sünüyor. Ağzında çiğnerken parçalanmıyor, adeta marshmallow gibi süngerimsi bir yapısı var.




Bir sonraki lezzetimiz ise mango! Osman’ın tezgahındaki en sevdiğim meyveyi bir kez daha yiyoruz. Türkiye’ye döndükten sonra büyük marketlere baktım genelde Brezilya’dan gelen mangolar var ve tadı kesinlikle Tanzanya’da yediğimiz mangolara benzemiyor. Çok ender de olsa Kenya’dan gelen mangolara rastlıyorum. Olur da siz de markette mango görürseniz, şöyle bir menşeyine bakın, Kenya’dan geleni almanızı tavsiye ederim.




Sırada ananas var. Namı diğer “Nanasi”. Çok yumuşak değil, sulu sulu. Ustam torpil yap bizim ananas kalın bir dilim olsun.





Tazecik olduğu için daha rengi bile sararmamış. Beyaza yakın rengi pek göz doldurmasa da hayatımda yediğim en güzel ananaslardan biriydi.




Ve işte beklenen an ve huzurlarınızda Jackfruit. Maalesef Türkçesi yok, zaten Türkiye’de de daha önce hiç görmedim.




Kocaman meyveden bir dilim kesiliyor. Kabuğu oldukça kalın olduğu için hiç bulaşmadan, bıçağın ucuyla meyvasından kesilip alınıyor.





Bunun da çekirdekleri çok büyük olduğu için yerken bir sıkıntı yok, kolayça çıkıyor.




Etli meyvesini bir ısırıyorsun, aromatik lezzeti sanki ağzının içine akıyor. Lezzet olarak muzla ananas karışımı bir şeye benziyor.


Gezdik, gördük, yedik içtik, e hadi David kardeş bize müsade. Saat 16:00 gibi biten turun ardından bizi Nungwi’ye kadar atıver. Nungwi adanın en kuzeyindeki kumsalları ile ünlü ufak bir balıkçı köyü.


Zanzibar demek aslında deniz-kumsal-güneş demektir. The Guardian gazetesi de Nungwi’yi dünyanın en iyi on kumsalından biri olarak seçmiştir. Yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra Nungwi’ye vardık ve minibüs bizi otelimize bıraktı. David ile ayrılıp 3 günlük dinlenme amaçlı yeni bir tatil formatına geçtik. DENİZ, KUMSAL, GÜNEŞ.


Nungwi’de kaldığımız otel Mnarani Beach Cottages internetten bulduğum uygun fiyatlı iyi bir yer, yarım pansyon kişi başı 60 US$. Farklı konaklama seçenekleri mevcut. Deniz manzaralı, havuz manzaralı, büyük odalı, bütçeye göre değişiyor. Ama hepsinde geçerli olan ortak şey yarım pansiyon olması.


Odalara yerleştikten sonra bir güzel duş alıp yemek için terasa çıktık. Akşam yemekleri açık büfe ayrıca iki güne bir de mangal yanıyormuş. Soğuklar, salatalar, makarna, pilav ve kömür ateşinde pişen tavuk, et, balık ve kalamardan istediğini istediğin kadar alabiliyorsun.




İlk gün çok fazla abartmadan tabağıma sevdiğim şeylerden aldım. Balık, kalamar, patates, pilav, mısır, biraz ot ve patates salatası. Balıklar ince fileto çıkartılmış hafif soslandıktan sonra mangalda pişirlmişti ve çok güzeldi. Kalamarlar ise bizim bildiğimizden kalamardan farklı bir şekilde et gibi dilim dilim kesilmiş ve mangalda pişirilmişti. Beklentim, biraz sert olacağı yönündeydi ama sanırım iyi marine edildiği için gayet güzel yumuşamıştı.




Tabağımdaki yemekler bitince tekrar sıraya girdim, tavuk ve ete yine pek yüz vermeden ikinci turda tabağıma sadece kalamar ve balık aldım. İşte budur dostlar, çok mutluyum çünkü en sonunda Tanzanya’da deniz ürünlerini rezil etmeyen, doğru dürüst yapan bir yer bulmuştuk.

Aşkın baba ise benimle aynı hataya düşüp ikinci tabağı almamak için, ilk tabağını iyice doldurdu. Fasulye, lahana ve ıspanağa benzer bir ot ağırlıklı olmak üzere biraz makarna, biraz pilav ve az balık & kalamar aldı. Ama hem balığın hem de kalamarın tadı o kadar güzeldi ki, gözü benim ikinci tabağımda kalınca o da dayanılmaz löplöpçü ruhunun esiri olup ikinci tabağını balık ve kalamar ile doldurdu.




Bizde kuzeye gittikçe hava biraz soğur ya, burada tam tersi, çünkü ekvatorun altındayız. Dolayısıyla kuzeye gittikçe hava ısınıyor. Saat akşam 20:00 oldu ama Nungwi’de hala hava oldukça sıcak. Bu gece Güney Afrika şarabı içesimiz vardı ama sıcaklıktan ötürü birayı tercih ettik. Castle Lager’i ilk defa deniyoruz, hiçte fena değil.




Açık büfede bir iki çeşit tatlı ve meyve salatası vardı. Ama tatlı demeye bin şahit gerek, altı yanmış bir keki ortadan ikiye kesmiş, arasına biraz çikolata sürmüşler, oldu sana tatlı. Ah şu Gaziantep İmam Çağdaşın özel kare baklavasının gözünü seveyim. Bizdeki tatlı nerde, bunların tatlısı nerde.


Bizde ne yapalım, meyve salatası aldık. Bol ananaslı meyva salatası tahminimizden çok başarılıydı. Şu meyve salatası kıymetini bilmediğimiz şeylerden biri. Hem tatlı niyetine gidiyor, hem de sağlığa zararlı değil, kaşık kaşık götürebiliyorsun.



Yemek sonrası denize nazır birer şişe bira yuvarlayıp kumların üzerindeki hamaklarda sallanarak muhabbete daldık. Dalgaların sesi eşliğinde gökyüzündeki yıldızların altında hepimizde bir yorgunluk çöktü.


Gezinin 7.kısmı için lütfen tıklayın


Gittiğimiz ülkeler