21 Temmuz 2011 Perşembe

Halep 2011 - 3.Bölüm

Gezinin ikinci bölümü için lütfen tıklayın



15.03.2011 Salı


Halep’teki son günümüzde sabah hiç kahvaltı etmeden yollara düştük. İlk durağımız yine Shoukri Al Qouatly caddesindeki pasajda taze meyve suyu sıkan dükkanlar oldu. Sabah son derece sağlıklı şeylerle midemizi doldurduk.




Al Jdaideh mahallesindeki daracık yollarda yürüdük. Al Hatap meydanı ve Zamaria otelinin etrafını mutlaka gezmelisiniz, biraz Antep’in eski mahallelerini, biraz da Mardin’i andırıyor. Taş evler ve taş sokakların arasında kaybolurcasına dolandık.




Sonra bir meydana çıktık ve birde baktık ki bizim tatlıcı Diab tam karşımıza çıktı. Alarm durumuna geçen mideleri yatıştırmak için hiç istemeye istemeye içeri girdik, zira 4 gündür yediğimiz tatlının kebabın haddi hesabı yoktu!




Kısa bir selamın aleyküm faslından sonra mis gibi tereyağı kokusu ve şahane tatlılar da gözünüzün önünde gelince, ne yiyeceğimizi bilmez hale gelip adeta saldırdık.




Biraz ondan biraz bundan tadına bakıp kan şekerini düşürdükten sonra, kendimize çok ufak çok masum bir tabak yaptırdık. Öndeki ortası fıstıklı kadayıf sarmalar ve arkadaki halep sarma yine her zamanki muhteşemliğini koruyordu.




Bu halep sarmalar gerçekten çok güzel. Şerbeti yok denecek kadar az, hamurlu kadayıf kısmı çok kalın değil, fıstıklar bütün bütün bırakılmış. Isırınca ağzınıza bir avuç ayıklanmış antep fıstığını atmış gibi hissediyorsunu, bir de fıstıkların arasındaki karamelin tadı ve terayağının o iç gıcıklayıcı kokusu da ağzınızın içine dağılınca, tıpkı kozasından ağır ağır çıkan bir kelebek gibi başka bir boyuta geçiyorsunuz.


Yedikten sonra ise hoplamak zıplamak serbest!


Kilo durumlarını kontrol altına almak için arka taraftaki Dilber Dudaklarından da iki tane sardırdık, yolluk yaptık. Siz siz olun, Diab’a mutlaka gidin ama tok karnına gidin, yoksa oturup bir kilo yiyebilirisniz. Ayrıca tatlıların fiyatları Pistache D’Alep’e göre çok daha uygun.


Biraz dolanmadan sonra haliyle karnımız acıktı. Aslında öğlen yemeğine gitmek için başka bir yeri planlamıştım ama Yahya  “Özellikle buraya git” dediği için saat kulesinin hemen yakınlarındaki Al Kommeh Restaurant’a (Zaki al- Arsuzi Street) gittik.


İçeride yine bir tane bile turist yoktu, müşterilerin hepsi araptı. Hatta yer sofrasında eliyle pilav yiyen beyaz entarili bir amca vardı ki, sanırım o Suriye’li bile değil, Suudi veya Katar’lı bir şeyhti.




Bizim Türk olduğumuzu anlayan garson Türkçe ve Arapça menü getirdi. Menüde yok yok, çeşit çeşit pilvalardan, içli köfteye, en az 15 çeşit kebaptan, mezeye kadar bir çok yemek mevcuttu. Yahya’nın bize tavsiye ettiği şeyleri sıradan söyledik, dört kişi olmamızın avantajıyla masayı donattık.


Önden iştah açıcı Tabouleh geldi. Bol maydanoz ve nanenin ince kıyılarak, taze soğan, domates ve bulgurla karıştırılması ile yapılan bir salata. Normalde benim salatayla aram pek iyi değildir, ama ben bile yedim hiçte fena değildi.




Ortaya gelen taze nane hem gözümüzü hemde iştahımzı açtı. En sevdiğim otlardan biri taze naneyi afiyetle götürdüm. Özellikle mide bulantılarına iyi geldiği için ilginç şeyler yemeyi denediğiniz yurt dışı turlarında taze nane yemenizi tavsiye ederim.




Bu coğrafyada içli köfte yemeden olmaz. Arapça Kibbeh denilen içli köfteler sıcak sıcak yeni kızartılmıştı. Bulgurdan yapılan dış harcı sert, içindeki kıyması ise sulu sulu kalmıştı. Biraz ufak olmakla birlikte Antakya dahil son 4 günde yediğim en iyi içli köfteydi.




Masanın en güzel sıcak başlangıçlarından biri firik pilavıydı. Firik, bulgur ve kuzu etiyle hazırlanan bu pilav meğerse bir başlangıç yemeği olmaktan çok, ana yemek olmayı fazlasıyla hakediyormuş. Olgunlaşmamış buğdayın yeşil halinin ateşte kavrulmasıyla elde edilen firik ve bulgur birbirine son derece yakışıyor.




Ben firik pilavını Antepe her gittiğimde yerim. Antep dışında da fazla yapıldığını görmedim. Fakat Antep’te firik pilavına biber salçası koyarlar ve pilavın rengi koyu kırmızı olur, hafiften de acı olur. Buradaki firik pilavı ise salçasız sadece etli yapılmıştı. Kuzu etinin lezzeti ve firiğin o hafif yanık kokusu geliyordu.




Ana yemeklere sini kebabı ile başladık. Hatay’daki tepsi kebabı burada sini kebabı olarak geçiyor. Aluminyum tepsinin zeminine acısız kıyma döşenmiş, üzerine de dilimlenmiş domates, biber ve soğan koyup fırına atmışlar. Ama belliği odun fırını buram boram kokuyor. Harlı ateşte sadece 6-7 dakika pişirildiği için kıyma sulu sulu kalmış. Domatesler ve soğanlar iyice pişmiş.


Bu kebabı ince bir lavaş ile dürüm yapmak işin doğrusu tabii, ama kebabın esas lezzetini alabilmek için etten ağzıma bir parça ekmeksiz attım. Amanin dostlar, bu da nedir? Ustam tecrübesini konuşturmuş, döktürmüşte döktürmüş. Bölye bir güzellik olamaz.


Dün sokakta görüpte yiyemediğim, içimde kalan toşkayı bugün menüde görür görmez söylemiştim. Toşka dediğin şey lavaşın üzerine çiğden kıyma koyup üzerini başka lavaş ile kapatıyorsun, sonra da bir güzel ızgara ediyorsun. Kulağa çokta matah bir şey değil gibi gelse de bizim için kulaktan daha önemli olan dilimiz damağımız bayram ediyor.




Dün sokakta yapılanın içinde salça vardı ama bunda salça yok, onun yerine hafifletsin diye midir peynir koymuşlar. Izgarada iki lavaş arasında halan kıymanın yağları pidenin üzerine şıpır şıpır akıp tüm lezzetini korumuş. Kıyma ateşe direk maruz kalmadığı için asla kurumamış, yanmamış.




Halep kebap diğer yediklerimiz arasında biraz sönük kaldı. Bizim adana kebaba benzer kıymanın içinde kırmızı biber ve mantar koymuşlardı. Etin lezzeti hoştu güzeldi ama içindeki mantarlar bariz bir şekilde konserveydi. Aç karnına bu kebabı yesen, hiç itiraz etmeden götürürsün orası ayrı ama sini kebabından sonra pek sarmadı.




Son olarak masaya çok büyük umutlarla sipariş ettiğimiz vişneli kebap geldi. İnce lavaşlar tabağın altına dizilmiş, üzerine kıyma çekilmiş, üzerine de sıcak sıcak vişne reçeli gibi bir bulamaç konmuş.




Belki seveni vardır ama vişnenin o buruk tadını etin üzerinde pek sevmedim. Altındaki kıymalardan bari yiyelim diyoruz, yok boğazımızdan geçmiyor. Ne etin tadını alıyorsun, ne de kömür kokusunu. Vişnenin tadı o kadar baskın ki etin lezzetini gölgeliyor.




Karnımız doydu, neşemiz yerinde, ama yediğimiz son yemek ağzımızda kötü bir tat bıraktı. Ne yapalım mecbur, şu sini kebabından bir tane daha söyledik. Hatta bu sefer dayanamayıp şu sini kebabı nasıl yapılıyor diye lokantanın mutfağına daldım.


Garson mutfakta sadece ızgara olduğunu, fırının ise iki kat yukarıda olduğunu söyleyince, hemen yukarı çıktım. Amcamın biri odun fırının karşısında tek başına fırın yemeklerini ve ekmekleri pişiriyor. Ben yukarı çıkarken bizim kebabı hazırlıyordu.




Son derece basit! Zemine kıyma üzerine biber, domates ve soğan konuyor, sonra yallah fırına.


Bizim kebap içeride pişerken ustam boş durmuyor, devamlı pide pişirip sıcak sıcak aşağı gönderiyor.




2-3 dakika sonra bizim tepsiyi çıkartıp, kebabın diğer tarafının da pişmesi için 180 derece çevirerek tekrar içeri attı. 2 dakika sonra kebabımız hazır. İşte de karşınızda Sini Kebabı.




Hemen aşağıya inip garsona sıcak pide getirmesini söyledim. Sini kebabı ile birlikte sıcak pidelerin de gelmesi bir oldu. Lokal adaptasyon hesaaabı çatal bıçak kullanmadan pidelerle etten bir parça alıp dürümümüzü yaptık.




Yüzümüzdeki mutluluktan da anlaşılacağı üzere bu lokantada “And the oscar goes to -Sini kebabı- oldu”. Daha da bir şey demiyorum!




Urfa’da adettendir, kebaptan sonra mırra gelir. Çok acı bir kahvedir, aynı likör gibi fincana birazcık koyulur, kafaya dikersin mideni rahatlatır. Eğer fincaı adma tekrar uzatırsan yeniden doldurur, boş fincanı masaya bırakırsan bitti demektir.




Yanlız Urfa’daki mırracılar bildiğin düz cezve ile servis yaparlar. Tüm masaları dolaşırken de cezvedeki mırra biraz soğur. Ustam Arda’ya mırra verirken dikkatimi çekti, cezvenin altında tel ısıtıcı var. Enerjisini nerden alıyor bilmiyorum ama tel turuncu renkte mırra soğumasın diye kızgın durumdaydı. Çok takdir ettim bu aleti.


Al Kommeh’te yedik içtik toplam 1300 SP hesap geldi. 4 kişi 43 TL. Öğle yemeği için Bab al Faraj’daki Al Kommeh’i kessinlikle tercih edebilirsiniz. Terasa kurulup başka sini kebabı olmak üzere yemeğinizi yedikten sona güzel bir kahve ve nargile ile bu keyfi daha da uzatabilirsiniz.




Bu arada garsonun tatlı ikramını kibarca reddettik ve hemen otele gidip eşyalarımızı toparladık. Saat 15:30’da güya bizim taksici Sadık gelecekti ama belke Allah bekle ne gelen var ne giden. Sadık Abi’nin Türk numarasını arıyoruz cevap vermiyor, Suriye numarasını arıyoruz ulaşılamıyor. Bizde dayanamayıp sokaktan geçen bir taksiyi durdurduk Antakya’ya gitmek istediğimizi söyledik.


Adam şehir içi taksisi olduğunu söyleyip kendisinin gidemeyeceğini, ama arkadaşına haber vereceğini söyleyip bir yere telefon etti. Daha 5 dakika bile geçmemişti ki kapısında Onca Travel yazan Suriye plakalı kocaman beyaz bir araba geldi.




Kısa bir pazarlıktan sonra eşyalarımızı arabaya yükleyip doğru Pistachio D’Alepin yolunu tuttuk. Al Kommeh’deki “Red-di Datlının” sebebini anlamışsınızdır. Son bir kez daha şu Suriye usulu baklavaların kadayıfların tadına bakmadan yola çıksaydık, herhalde büyük bir kayıp olurdu.


Mekanın tezgahtarları çok sevimli. Klasik baklavacıların beyaz önlükleri yerine yeşil mor önlük ve şapka takmışlardı. Hele şunun bir tadına bakayım dediğinde bir parça kesip veriyorlar. Ondan da bundan da derken, utanıp “Helal ediyor musun?” gibilerinden sorduk.




Adamlar bir şekilde işlerini yapıp para kazanıyorlar, bizi mutlu etmek, karnımzı ve gözümüzü doyurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tatlıların kilosu 900 SP (30 TL). Antep’e göre nispeten daha ucuz.


Hatırı sayılır miktarda tatlı stokladıktan sonra yola çıktık. 45 dakika sonra sınıra gelmeden önce bir yerde durup şoför bol bol çay aldı. Uygun fiyata aldığı çayı, Antakya’ya gelince iki misli fiyata satacakmış. Kaçak çay dedikleri işte bu olsa gerek.


Reyhanlı sınır kapısı iki gün önceki Yayladağ sınır kapısına göre çok daha büyük. Keşmekeş yok, herkez düzgünce arabadan inip, pasaport polisine gidiyor. Polis son derece kibar, kaşeyi basıp bize iyi yolculuklar diledi.


Antakya’ya geldiğimizde hava kararmıştı ve uçağımızın kalkmasına daha 2 saat vardı. Eşyalarımızı toparlamak, ve biraz soluklanmak için Abdo Dönere gittik, üst kata çıktık. Döner kokuları mis gibi geliyordu ama bizde bir lokma bile yiyecek yer olmadığı için malesef bu güzel döneri pas geçmek zorunda kaldık. Ama sabah Diab’dan aldığımız dilber dudaklarını yemenin zamanı gelmişti.




Zuladan çıkarttığımız tatlılar, devasa boyutlarda olduğu için ben dilber dudağı yerine eşşek dudağı demek istiyorum. Bir tane dilber dudağı olsa olsa 30-40 gram gelir, bunlar maşallah en az 150 gramlık.




İçindeki bütün antep fıstıkları pek bir iç gıcıklayıcı bakıyor. Biraz koklayıp biraz okşayıp bir güzel afiyetle yedim. Ee löplöpçü olmak kolay değil, sırf güzel fotoğraflar uğruna bu kadar zararlı şeyleri yemek zorunda kalıyorum.




Ama bu gezi bize biraz pahalıya maloldu. Yok yok para açısından değil kilo açısından. Pegasusun  promosyonları saolsun, 7 ay önceden aldığım İstanbul-Hatay gidiş dönüş bilet 19 TL, otellerde iki kişi günlük 50 US$. Fakat bu gezinin bana aldırdığı kilo 4 günde tam 4 kilo!


Antakya mutfağı ve Halep mutfağı büyük benzerlikler barındırmakla birlikte şehirlerin etnik ve kültürel çeşitliliklerinin sonucu olarak bazı farklılıklar gösteriyor. Halep mutfağı yüzyıllar boyu ticaret yolları üzerinde olmanın sonucu olarak özellikle Hristiyan ve Ermeni yemek kültürlerinden etkilenmiş geniş yelpazeli bir mutfak.


Şu günlerde Suriye’de yaşanılan karışıklıklar inşallah en kısa zamanda biter, sizler de bu muhteşem yemeklerin olduğu şehre gidersiniz.


Haleple ilgili 5 şey;


1. Suriye için vizeye gerek yok, fakat geçerli bir pasaporta ihtiyaç var.
2. Uçakla gitmek yerine Antep veya Hatay’dan karayoluyla geçiş yapın, bu şehirlerdeki lezzet noktalarına saygıda kusur etmeyin
3. Antep’ten de Antakya’dan da çok rahatlıkla taksiler bulunuyor, ulaşım işini hiç dert etmeyin.
4. Halep’te Kalenin etrafındaki eski mahalleleri, şehrin kuzeyindeki Aziziyah ve Jdaideh mahallelerini gezin.
5. Turistik mekanlardan kaçının, yerel insanların yemek yediği yerlere gidin. Al Kommeh ideal bir seçim.


20 Temmuz 2011 Çarşamba

Halep 2011 - 2.Bölüm

Gezinin birinci bölümü için lütfen tıklayın



14.03.2011 Pazartesi


Mart ayının ortasında olmamıza rağmen Halep’te sıcak bir hava var, dışarısı pırıl pırıl güneşli. Özellikle az kahvaltı yapıp kendimizi hemen dışarı attık. Zaten bizim Ambassador Otelin kahvaltısı da öyle pek aman aman değil. İki üç çeşit peynir, yumurta ve zeytin var hepsi bu.


Shoukri Al Qouatly caddesindeki pasajlarda çok güzel taze meyve suyu sıkanlar var. Yanyana 4-5 dükkan olduğu için kalite her zaman iyidir. Fiyatlar ise bizim Antakya’dakiler ile yarı yarıya.




Çeşit çeşit meyveler gözünüzün önünde ayıklanıp blenderdan geçiriliyor. İsteyene karton bardakta paket serviste yapılıyor.




“Yok ben yanıyorum hemen burada içecem” diyorsanız, küçük, orta, büyük boy cam bardaklar mevcut. Aralarında yarım dolardan az ücret farkı var. Kızlar abartmayıp orta boy istediler.




Orta boy dediysek, bu bardaklar yarım litrelik bira bardaklarından. Özenç, değil büyük boy, orta boyu bile bitirmekte zorlandı, yarısını karton bardağa koyup daha sonra içmek üzere yanına aldı.


Biz her daim yüksek olan iştah seviyemizin etkisiyle 750 ml’lik meyve sularını aynen hüplettik.




Bu pasajın içinde içli köfte, döner, falafel yapan büfeler var. Aslında oldukça iştah açıcı görünüyorlar, ama o kadar meyve suyundan sonra bir lokma yiyecek yerimiz kalmadı.







Hadi döner ve içli köfte bizde de var ama şu falafellerde harbiden gözüm kaldı.




Dün Ermeni ve Hristiyan mahallelerini gezdikten sonra bugün de kalenin batı tarafındaki saat kulesi ve Omayyad Camii’nin olduğu Müslüman mahallelerini gezdik. Valla ne yalan söyliyeyim, dün gezdiğimiz yerlere göre çok daha pis, çok daha kalabalık, kendimizi pekte huzurlu hissetmediğimiz bir curcuna ile karşılaştık.


Fakat bu civardaki gezilecek en güzel yer şüphesiz Halep kalesi. Kaleye çıkıp yukarı vardığınızda, şehri 360° kuşbakışı seyretme imkanını yakalamış olursunuz. Ayrıca kalenin içininde de bir çok tarihi eser var, gezmesi en az 1 saat sürüyor.


Kale gezisinden sonra Couchsurfing’den tanıştığımız Yahya ile buluştuk. Turistlerin gitmediği sadece lokal insanların gittiği yerleri onunla keşfe çıktık. Yahya’ya Suriyeye özgü özel lezzetlerin peşinde olduğumu söyleyince hiç düşünmeden bizi otelimizin batı tarafında kalan Al Jamelaiah mahallesine götürdü.




Halep’de falafelin kralı Alnuzha (Iskenderun Street) isimli dükkanda yapılırmış. Dışarıdan bakınca pek alengirli bir yere benzemiyor ama o küçücük dükkanın önündeki kalabalığı görünce doğru adreste olduğumuzu anladım.


Mekan ufacık en fazla 10 kişi alır, ama içeride size mükemmel falafeli sunmak için vitrinin arkadasında 7-8 kişi canla başla çalışıyor.




Bir kişi falafelleri hazırlayıp yağda kızartıyor. Kızgın yağdan çıkan falafeller, en geç 1 dakika sonra sıcak sıcak size sunuluyor. İki kişi falafelin dürüm ekmeğini yapmak için durmadan hamur açıyor. Biri hamur tepsisini hazırlarken, diğeri makinada dürüm ekmeğini açıyor.




Bir kişi açılan hamurları alıp fırında pişiriyor. İnce açılan hamurlar 30 saniyede pofuduk kabarıyor ve hemen fırından alınıyor. Arkadaşım Oburcan’ın tabiriyle lavaşın ikiye bölünüp içindeki sıcak havanın ve mis kokusunun açığa çıkması olmazsa olmaz bir ritüel.




Falafel içinde et olmayan, bakla ve nohutan yapılan bir Arap yemeği. Hamur haline getirilen harç, bir aparat yardımıyla lokma gibi ortası delik bir formata sokuluyor. Kızgın yağda 2 dakika kızartıldıktan sonra yağdan çıkartılıyor.




Tüm malzemeler taze taze vitrinin arkasında dürümleri hazırlayan kişiye geliyor.


Aynı Çeşme’deki kumruculardaki gibi önce sıcak ekmekler tezgaha yayılıyor, üzerine genelde üç, isteğe göre dört parça falafel konuyor.




Sonra paslanmaz çelik süzgeçlerde bekleyen maydanoz, nane gibi yeşillikler, hafif sarımsaklı ve ekmek kırıntılarıyla karıştırılmış yoğurda benzer bir sos konulup ve isteğe göre domateste ekleniyor.




Adam 10 tane dürümü hazırlayıp kafasını kaldırdığında, fişi uzatıp “Abi benim 3 tane vardı” diye cebelleşiyorsun. Şansın varsa o partiden alıyorsun. Malum Arap kardeşlerimizde sıraya girme kültürü pek yok.




Malı kaptığımız gibi dışarı çıktık. Temiz havada rahat rahat yedik. Dürümün sosu veya domatesleri damlayıp leke bırakmasın diye, dükkanın girişinde yere tahta talaş atmışlar. Birinci dürümler çok kısa sürede tükenince ikinci tura geçtik. Hani ilk defa yediğin şey çok lezzetli olurda, aynısından ikinci kez alınca aynı zevki almazsın ya, burda öyle olmadı. En az ilk dürümdeki kadar iştahlı ve zevkli, ikinci dürümlerimizi de götürdük.




Kızlar ikinci dürüm olayına girmediler ama bizim ham hum yememize dayanamayıp, biz ekmeksiz falafel istiyoruz dediler. Son derece centilmen ve misafirperver Yahya, yine bize 1 kuruş para ödetmeyip 10 tane ekmeksiz pakette falafel aldı geldi.




Ülkemiz Avrupa, Asya ve Arabistan yarımadasının tam ortasında olduğu için çok milletli bir kültüre sahip. Bir Yunanlı veya bir Rus bayanın, burada hiçte kolay falafel yiyebileceğini tahmin etmiyorum, fakat biz burada hiç yabancılık çekmeden afiyetle götürdük.




Bizim Antep veya Urfa’daki ucuz ciğercilerden pekte farklı olmayan bu mekanda kendinize falafel partisi çekmezseniz, Halep’in yerel kültürlerinden birini kaçırmış olursunuz. Al Jamelaiah mahallesinde Iskenderun Caddesine gidin “Falafelci Alnuzha” dedin mi herkes bilir! 3’lü dürüm 15 SP, 4’lü dürüm 20 SP.


Falafelden sonra Yahya bizi iddia ediyorum Halep’in en özel mekanı olan Pistache D’Alep adlı baklavacıya götürdü. Dünkü Diab’daki  baklavaların tadını unutmak ne mümkün, hala tadı damağımızda. Yahya kardeşimde bizi “İlla götürmem lazım” diyince kıramadık.




Dükkandan içeri girer girmez, burnunuza yoğun bir tereyağı kokusu geliyor. Ortamdaki tatlıların görüntüsüyle birlikte bu koku bizi zevk şarhoşu etmeye yetti de arttı bile.




9 yıl Antep’te yaşadım, orada baklavanın, kadayıfın her türlüsünü yedim ama buradakiler bir başka. Tel kadayıfın içine sarılmış fıstıklı bu tatlıya Suriyeliler Tag Almalek diyorlar. Bir çoğumuzun favorisi oldu, şerbeti yok denecek kadar az, dışı çıtır çıtır.




Onun tadı nasıl, bununki nasıl diyerekten istisnasız hepsinin teker teker tadına baktık. Her tatlının ayrı bir lezzeti var. Her birinin çok özenle yapıldığını ve iyi malzeme kullanıldığını hissediyorsunuz. Halep sarma burada da şerbetsiz. O anda anladım ki İstiklal Caddesinde Halep Sarmalar çakma.


O kadar çok çeşit var ki hangisinde alsak diye bir ona bakıyorum bi buna. Acaba şu hazır paketlerden birini mi alıp götürsek diyoruz, hatunlar el insaf diye durduruyorlar.




Biz nasıl olsa bir gün daha buradayız diye yolda atıştırmalık ufak bir paket yaptırdık. Özenç ufak kadayıf sarmaların hastası oldu. Ufak tefek kadayıfların hiç şerbeti olmadığı için çok hafif, çıtıt çıtır gidiyor.




Benim favorim halep sarma oldu, bu arada bizim diyette yalan oldu!




Otele dönerken ara sokaklardan birinde çok ilginç bir şey gördüm. O kadar falafel ve tatlı üzerine bir lokma bile yiyecek yerim kalmadığı için malesef sadece fotoğrafını çekmekle yetindim.




Resimdeki tost makinasını görüpte eleman sucuklu veya peynirli tost yapıyor sanmayın. Bu adam toşka yapıyor! Peki nedir bu toşka? Bir nevi tost ile bizim lahmacun arası bir şey, kıymalı tost demek daha uygun olur.




25-30 cm çapında İnce yuvarlak lavaşın üzerine çiğ kıyma, salça, tuz ve karabiber konuyor. Eleman son derece hijyenik elleriyle malzemeleri lavaşın üzerinde biraz yoğurup salçayı kıymaya iyice yediriyor.




Sonra bir spatula yardımıyla, iyice karışmış harcı lavaşın üzerine incecik yayıyor.




Son olarak üzerine bir lavaş daha koyup tost makinasına atıyor. 2 dakikada toşka hazır. Kıyma bu kadar kısa sürede nasıl pişiyor bilemiyorum ama sokakta değilde, restaurantta görsem kesin yerdim. Ama ne midemde yer var, ne de kıymayı hazırlayan elemanın parmaklarını gördükten sonra benim iştahım kalıyor.


Akşamüstü Couchsurfing’den tanıştığımız Myriam ile buluştuk. Myriam adından da anlaşılacağı gibi Hristiyan Arap. Bir gün içerisinde hem Müslüman hem de Hristiyan Suriye’li arkadaşımızın olması bizim için büyük bir şanstı. Her iki kısmın kültürünü nispeten daha iyi anlayabiliyorsunuz.


Myriam’la şehrin kuzeyindeki Hristiyanların yaşadığı Aziziyah mahallesinde dolandık. Aynı Üsküp’teki gibi şehrin bir kısmında müslümanların yaşadığı biraz keşmekeşin olduğu mahalleler, diğer tarafında ise Hristiyanların yaşadığı parkların daha çok, kaldırımların daha geniş olduğu temiz ve modern mahalleler ile karşılaştık.




Bir apartman dairesine girdik, asansörle tepeye çıktık ve çok ilginç bir manzara ile karşılaştık. 3-4 apartmanın terası birleştirilmiş, çatı katında Narinj Restaurant’la karşılaştık. 20-30 masalı bir yer, kızlı erkekli insanlar oturmuş nargile içiyor, yemek yiyor, tavla oynuyor. Ben ilk önce burayı bir cafe sandım ama meğer içkili restaurantmış.


Myriam bizim adımıza ortaya karışık yemek sipariş etti. Nasıl bizim milli içkimiz rakıysa, onların da milli içkisi Arak’mış. Bizim rakıyla, Yunan’lıların uzosuna çok benziyor.




Suriye yemek kültüründe illaki masanın dolması lazımmış. Alamanlar gibi bir et yanında haşlanmış patates, bir de bira içip masadan kalkmak olmazmış. Aynı bizdeki önden mezeler geldi. Bu yörelerin vazgeçilmez mezeleri humus ve babagannuş öncü kuvvetler.


Babagannuş patlıcanla yapılan güzel bir mezedir. Patlıcanın mevsiminde çekirdeksiz olanınından yapılanı daha bir makbuldur. Üzerine ceviz ve nar ekşisi süslemesi ile tadı tuzu gayet yerindeydi.




Humus için de başarılıydı diyebilirim. Antakya’daki gibi domateslerle, zeytinlerle, turşularla “gereksiz süsleme sanatı” yapılmamış, sadece bir dilim domates ve taze nane yaprakları konmuştu. Üzerine ise iyi kalite zeytinyağı gezdirilmişti.




Patlıcan dolmadan çok yüksek beklentilerim vardı. Antep’teki gibi kuru patlıcandan yapılmıştır, az pişirilmiştir, pirinçleri tane tanedir diye düşündüm ama konserve yaprak sarmalar gibi yumuşamış, son derece tatsız tutsuz kötü birşey geldi. Acaba Suriye’lilerin damak zevki mi böyle diye Myriam’a sordum o da hiç beğenmedi, hatta garsona çok sağlam laflar söyleyip geri gönderdi.




Mezelerin yanına sorgusuz sualsiz ekmek geliyor. Ama bizim bildiğimiz buz gibi soğuk beyaz somun ekmek değil. Fırından yeni çıkmış pide, onların tabiriyle pita http://en.wikipedia.org/wiki/Pita sıcacık gelince yememek mümkün değil. Ey sevgili “kalmış ekmekleri kızartıp getiren” garsonlar ve pinti restaurant sahipleri! Lütfen şu resme bakın ve şu küçümsediğiniz Arapların mutfak kültürünü görün. Adamlar her yerde sıcacık lavaş getirmeyi adet edinmişler.




Bu pide olayını gerçekten çok seviyorum. Gürcülerin Haçapuri, Hintlilerin Naan dedikleri bu sıcak pideler masamıza malesef ülkemizde ancak Güneydoğudaki kebapçılarda geliyor, onun dışında varsa yoksa dilimlenmiş somun ekmek.

Efendim gelelim masamızdaki ana yemeklere. Ortaya karışık olarak gelen iki yemekten biri sakatat kavurma. Bizim kızlar pek sevmediyse de soğan, mantar ve biber ile birlikte kavrulan böbrek ve ciğer bence gayet başarılıydı.




Myriam bizim kızlara nispet yaparcasına pideden biraz kopartıp, eliyle şöööööle bir parça alarak ağzına attı. Myriam’ın bu hareketi karşısında biz de Arda’yla birlikte sakatat kavurmaya gereken ilgiyi gösterdik. Bizde ciğer sadece Urfa usulü şiş yapılıp mangalda pişirilir, ya da Edirne usulü una bulanıp yağda kızartılır. Böyle sebzelerle birlikte tavada çevrildiğini hiç görmemiştim.

İkinci gelen et yemeği ise ciğere göre çok daha yenilebilir löp kuzu etiydi. Etler toprak güvecin içerisinde belli ki uzun süre pişmişti. Tadına baktım olağanüstü lezzetliydi, etler biraz lifli görünsede lokum gibi olmuşlardı. Bizim kızlar bu fırsatı kaçırmayıp ikişer çatal darbesiyle cumburlop mideye indirdiler.




Bu arada bizim ilk şişe arak mezelerle birlikte çabuk bitti. Aynı Yunan lokantalarındaki gibi burada da Arak 20’lik şişelerle veriliyor. Batta marka Arak Halep’te üretilen yerel bir firmaymış. İçimi gayet hafif ama şişenin ucunda bizim rakılardaki gibi bilya olmadığı için insan içerken biraz tedirgin oluyor.




Narinj’de yediğimiz yemekten pek bir keyif aldık. Etrafımızda bir tane bile turistin olmadı bu mekanda Halep’in yerlileri ile birlikte zaman geçirdik. Başı örtülü kızların bile gittiği böylesi içkili bir mekan değil Antep veya Hatay’da, İstanbul’da bile çok zor bulunur. İnsanların birbirine karışmadan, istedikleri gibi yaşadığına şahit olmak çok güzel bir duygu.




Yemekten sonra ikram olarak tatlı tabağı geldi. Fıstıklı şambali tam kıvamındaydı. Ne çok şekerli ne de çok şerbetli. İrmik ve sütten yapılan helva ise doğal olarak çok daha hafifti. Sanki ortasında lokum veya kaymak gibi bir şey vardı.




Ben Narinj Restaurant’ı çok sevdim. Dün gece Sisi’de 4 kişi için ödediğimiz paranın üçte birine (1400 SP) 5 kişi yemek yedik. Yanlız ingilizce menüsü olmadığı için Arapçanız yoksa tek başınıza gitmenizi pek tavsiye etmem. Yerel bir arkadaşla gelin, keyifli bir akşam geçireceksiniz.


Gezinin 3.bölümü için lütfen tıklayın


Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World