25 Aralık 2011 Pazar

Midilli - 2.Bölüm

Gezinin birinci bölümü için lütfen tıklayın


20.05.2011 Cuma



Dünkü yağmurlu günden sonra şansımıza bugün güneş açtı, soğuk kış günlerinin ardından ilkbaharın gelişiyle coşku içinde kendimizi dışarı attık. Sabah erkenden çıkan Stelios’un dediği gibi kapıyı çekip anahtarı paspasın altına bıraktık.


Limana doğru yürürken bir balıkçının önünde durmadan edemedik. Kasaların içinde bizdeki gibi çiftlik levrek & çupra dışında her şey vardı. İşte o anda anladım ki Yunanlılar balık açısından sanırım bizden daha zenginler.




Aslında zenginlikten öte çiftlik ürünlerinden çok denizden ne çıkarsa onu yiyorlar. Mesela vatoz! Fransa’da bile vatoz yendiğini biliyorum ama İstanbul’da bir Allah’ın kuluna vatoz satamazsın, yediremezsin. Yunanlı balıkçı ise gönül rahatlığıyla koca vatozu ayıklıyor, satıyor.




Kasalarda belki büyük balık yoktu ama çeşit çeşit küçük balık vardı. Tekir, sardalya, kupes, gümüş tarzı balıklar kasalardan taşıyordu.




Hatta ve hatta karides ve ahtapotun olması da bir başka güzellikti. Bu minik ahtapotları daha önce hiç görmemiştim. Kafası kocaman ama bacakları kısaydı. Bizim bildiğimiz ahtapot ile sübye arası bir hayvana benziyordu.


Yunan adalarında balık sadece balıkçı tezgahlarında satılmıyor. Yaşlı teyzeler evinden çıkıp dükkana kadar yürüyemez diye küçük kamyonetlerin arkasına deniz ürünleri konup, adanın daracık sokakları arasında dolaşarak satılıyor. Bizdeki “Patates var, soğan var” gibisinden megafonla “Ahtapot var, kalamar var” tarzında anonslar yapıyor. Bakınız arabanın tepesindeki megafon!




Anonsu duyan yaşlı teyzeler de kamyonetin etrafına üşüşüp pazarlıkla balıklarını alıyorlar. Bende ortama ayak uydurup kamyonetin yanına gittim, arka kasada oldukça büyük ahtapotlar, bir adet koca bir torik ve çeşitli ufak balıklar vardı.




Şimdi bu teyzeler kimbilir evlerinde ne de güzel yemekler hazırlayacaktır. Bu sahneyi gördükten sonra kimse bana Yunanlılardan daha iyi balık yaptığımızı veya onlardan daha fazla balık yediğimizi iddia etmesin, Türkiye’de hangi teyze gidip ahtapot alıyor Allah aşkına?


Çarşıda girdiğimiz bir diğer mağaza da organik ürünler dükkanı oldu. Her yurt dışı gezisinde yaptığımız gibi organik bulaşık deterjanı ve ayrıca kahvaltıda yemek üzere bir kaç çeşit organik peynir aldık.




Couchsurfing olayı hoştur güzeldir, kaldığın yere para vermezsin ama özellikle hafta içi gidersen ev sahibinin büyük bir ihtimalle gün içerisinde işi vardır ve sizinle pek ilgilenemez. Evde kahvaltı yapma şansın da pek yoktur. O yüzden Kountouriotou caddesindeki Dennis Cafe’den kahvaltılık bir şeyler aldık.




Yunanlıları poğaça börek konusunda pek tutuyorum. Bizimkilerden çok Alman poğaçalarına benziyor. Hani Batı Avrupa da kahvaltıda güzel bir filtre kahve eşliğinde kruasan yenir ya aynı o hesap. Fiyatlar makul 1,5-2 € civarında.


Kahvaltıdan sonra limana gidip tatil boyunca tüm adayı gezeceğimiz kiralık aracımızı teslimaldık. Bir kaç hafta önceden internetten Lesvos Rent a Car ile Opel Corsa için 3 günlük 75€’ya anlaştım. Adalarda orta sınıf araba bile kiralamaya hiç gerek yok en ucuz ne bulduysanız onu alın. Panos arabayı teslim ederken “Türkiye’ye gidince reklamımı yap ama bu kadar ucuza verdiğimi söyleme” dedi gerçi ama, günlük 25€ fiyatı paylaşmak lazım.




Arabaya atladıktan sonra ilk yaptığımız iş, şehrin hafif kuzeydeki Enerji santralinin tam karşısında yer alan Uzo fabrikasını ziyaret etmek oldu.




Mini Ouzo 1889’dan beri Midilli’de üretilen birinci sınıf uzolardan biri. Hemen girişini taverna tarzında döşemişler. Sanki içerde dolandıktan sonra bir şişe açılacak kafayı çevireceksin mezeler gelecek, yassuuu diyip iki tek atacaksın gibi..




Fabrikayı gezdiren Kleanthis Hatzinicolaou ile 10 dakikada ahbap olduk. Bize babadan kalma yöntemler ile nasıl uzo ürettiklerini anlattı. “Bakır imbiklerde 3 kere destile edilen uzoyu için, diğerleri yaramaz” diye özellikle tembih etti.







Bu fabrikada 3 tür uzo üretiliyormuş. Aralarındaki tek fark alkol oranlarıymış. Nomal olarak Mini %40 alkollü, hafif aromalı olan Fimi %42 alkollü, ağır abiler için Lesvos %45 alkollü.




Yunanlıların nasıl turist kazandıklarını kendi gözlerimiz ile görünce Türkiye’nin turizm politikaları için üzülmemek elde değil. Adamlar Allahın içki fabrikasını bile turistik bir olaya çevirmişler. Her ne kadar kapının önündeki “MINI” logosunu yapmak için gerekli mozaikleri Ayvalık’tan alıp getirseler de, adamlar pazarlama işini iyi biliyorlar.




Çıkışta patron Dimitri’nin bize bir süprizi oldu. 4 tane 5 cl’lik, 4 tane de 20 cl’lik şişelerden bize hediye hazırlamış, torbaları çıkışta elimize tutuşturuverdi. Para yok pul yok. İşte misafirperverlik budur! Ephoristo kala Dimitri.




Eşe dosta götüreceğimiz uzoları daha ilk günden beleşe halletmenin mutluluğu ile vurduk kendimizi yollara, Kremaia üzerinden Agiassos’a vardık.


Agiassos harika fotoğraflar çekebileceğiniz, şirin bir dağ köyü. Sokaklar o kadar dar ki bizim Opel Corsa bile giremedi. Köyün girişine arabayı park edip, yürüyerek dolaştık.




Köy meydanında Yannakis’in kahvesinde oturup sessizliğin ve dinginliğin keyfini çıkarttık. Dağ köyüne gelmişiz, frappe içecek halimiz yok ya, ver ordan ustam köpüklü bir yunan kahvesi...


Hayatımda içtiğim en güzel kahvelerden birini detaylı olarak anlatmak istiyorum dostlar. “Türk kahvesi bizimdir, Yunanlılar onu bizden çaldı” diye laga luga edenler! Özellikle sizin için yazıyorum dikkatlı okuyun.




Bakırdan yapılma kahve ve şeker kabı, bakır cezveler ve kömür ateşi üzerinde duran çaydanlık. Su haznesi yine bakırdan, harbi harbi kömür ateşinde pişiyor.




Uzun saplı küçük bakır cezvelere, şeker ve kahveyi ekledikten sonra üzerine ılık su konuyor.




Söyle bir karıştırdıktan sonra sonra cezveler bakır semaveri de ısıtan kömür tozlarının arasına gömülüyor. Evet evet gerçek kömür tozları bunlar. Isısı son derece az olan kömürlere altı düz olan cezveler kuvetlice sürtülünce kömür tozları kızarmaya başlıyor sıcaklık yükseliyor.



3-4 dakika cezvenin içindeki kahve köpürmeye başlıyor sonra gerçekten bol köpüklü kahvemiz hazır.




Yanında koca bir bardak suyla gelen kahveler 1,5€.


Köy kahvesinde ne yapılır? tabii ki tavla oynanır. Kıran kırana geçen tavlada Özenç’in yanındaki amca 0-4 geriden gelip, 5-4 kazanınca önce tavlayı rakibinin koltuğunun altına verdi, sonra da Özenç’e teşekkür edip bizim kahveleri ödemek istediğini söyledi. Meğer Özenç yanına oturduktan sonra adamın şansı dönmüş.




İster Türk kahvesi diyin, ister Yunan kahvesi, isterseniz de Suriye kahvesi... Hepsi aynı şey, ama esas mühim olan işi layıkıyla yapmaktır, basitine veya ucuzuna kaçmamaktır. Gerçek kömür tozunda kahve yapan bir yer bilen var mı? Bu gibi ince hassasiyetler için yaptığın işi sevmek eski geleneklere bir nebze olsun bağlı kalmak lazım.


Bir sonraki durağımız Plomari adanın en güneyinde küçük bir balıkçı kasabası. Limanda deniz kenarında yan yana bir çok taverna var ama saat itibariyle pek aç olmadığımız için yemeğe oturmadık.




Fakat güneşte kurutulan ahtapotları görünce fotoğrafını çekmeden edemedim. Daha önceki Yunanistan yazılarımda da anlattığım gibi, Yunanlılar ızgara yapacakları ahtapotları önceden haşlamıyorlar. Bacaklarını güzelce açarak güneşe 1-2 gün kurutuyorlar. Daha sonra kömür ateşinde ızgarada edip üzerine sadece biraz zeytinyağı sürüyorlar.


Deniz kenarında oturup birer tane bira içtik. Güneşli bir havada masmavi Ege denizin iyotlu kokusunu ciğerlerimize çekip ufuktaki Karaburun’a bakarak Ege’ye aşık olduk.




Plomari aslında balıkçı köyü olduğu kadar uzoları ile ünlü bir kasaba. Hem şehrin ismini alan Plomari Ouzo hem de Barbayani Ouzo burada üretiliyor.


Yunanlıların en iyi uzosu olarak kabul edilen Barbayani fabrikası şehrin hemen doğusunda.




1860 yılında kurulan fabrika bina renovasyon görmüş ama hala tıkır tıkır işliyor. İçeride öyle çok fazla çalışan yok, topu topu sadece 5-6 kişi var.




Aynı bakır imbiklerde damıtma işi burada da var. İyi bir lezzet sağlamak için damıtma işlemi kesinlikle 3 kez yapılmalıymış. Yoksa alkolün o acı tadı kalır, akşamları baş ağrısı yaparmış.




Rakının kokusunu veren baharat hepinizin bildiği gibi anason, aynı durum uzoda da sözkonusu. Zamanında Plomari şehrinde Yunanistan’ın en iyi anasonları yetişirmiş ama şimdi çaktırmadan bizden alıyorlarmış.




20 dakikalık geziden sonra girişteki masanın üzerinde duran uzoların tadına bakmayı ihmal etmedik. Burada da farklı çeşitlerde uzo üretiliyor. Aralarındaki fark yine alkol oranları. Bir tek yeşil şişedeki (en sağdaki) uzonun bariz bir farkı var o da çok hafif ve meyva aromalı olması (bizdeki Yeşil Efe gibi)




Son fabrika gezisini ise Plomari Ouzo’ya yapacaktık, ama malesef burası ziyarete açık bir yer değilmiş. Halbuki Plomari Ouzo benim en sevdiğim uzoydu.




Daha önceden yaptığım araştırmalara göre yolumuzun üzerindeki Gera köyünün baklavası pek bir meşhurmuş. Ama nerede yiyeceğim konusunda bir fikrim yoktu. Bende köye girer girmez, marketin yanında durdum ve esnafa sordum. Baklavadesin kralı nerde yenir bre Yorgo? El cevap “Anemoni” diyor, ve o baklavades lafı önce kulaklarımızda sonra midelerimizde gümlüyor.


Hemen yolun üzerindeki Anemoni pastanesine girdiğimizde içerisi buram buram tereyağı kokuyordu. Biraz vitrine göz gezdirip hoşumuza giden 3 çeşit tatlı sipariş ettik.




İsimlerini hatırlamıyorum ama baklavalar her ne kadar güzel gözükse de hiç biri bizim Antep baklavasının kenarından köşesinden bile geçemezdi.


Üzerine karanfil tanesi geçirilmiş bu iki parça sanırım içlerinde en kötüsüydü. Biz alışmışız mis gibi antep fıstıklı baklavaya, buradaki beni pek sarmadı.




Burma dürüm gibi olan ise –eh işte idare eder– cinstendi. Ortasında az da olsa ceviz kalıntıları ve kaymağa benzer bir şey vardı.




İşte eli yüzü düzgün en güzel parçaya. Bizim bildiğimiz Antep baklavasından çok, Beypazarı’nda yediğimiz kırk katlı ev baklavasına benziyordu. Hatta bu belki yetmiş katlı bile olabilirdi.




Üzeri pırıl pırıl parlıyordu zira şerbeti biraz fazlaydı. Fakat görüntü olarak diğerlerine göre çok daha iç gıcıklayıcı duruyordu.




Ortadan parçaları kaldırdım baktım aralarda ne var diye, çıka çıka badem çıktı. Türkiye’de antep fıstıklı veya cevizli baklava yemiştim, ama bademli baklava hiç yememiştim. Çikolatalı baklava bile yapan ey ustalar! Bakın Yunanlılar bademle neler neler yapıyorlar, alın size geleneksel lezzetlere sihirli bir dokunuş imkanı.


Özenç içeriden gelen krema kokularına dayanamayıp mutfağa girdi ve kısa süre sonra elinde bir adet profiterolle geri döndü. Şerbetli tatlılar ile arası pek iyi olmadığı için daha çikolatası bile hazır olmayan profiterolüyle halinden oldukça memnundu.




Sonuç olarak Gera köyündeki Anemoni Pastanesi yolda görürseniz durup bir şeyler atıştırabileceğiniz bir yer, ama sırf burası için Gera köyüne gelmeye gerek yokmuş onu anladım.


Adanın Güneyindeki Kalloni körfezinin ortasında kurulu olan Skala Kalloni tam bir balıkçı kasabası. Hatta sardalya kasabası desek yeridir. Biz de Sardalya için Gelibolu neyse, Yunanlılar içinde Skala Kalloni oymuş. Ama mevsim itibariyle sardalya olmadığı için biz ahtapota daldık.


O Mimis meydana bakan ufak bir psarotaverna. “Psaro” yunanca Balık demek, “taverna” da lokanta anlamına geliyor. Öyle tabak kırmalı, sazlı sözlü tavernalardan değil, onlar sadece İstanbul’da var.




Menüyle birlikte tek kullanımlık masa örtümüz serildi. Her lokantada bulunduğu adanın haritası olan örtüleri kullanıyor. Turistler için faydalı, dahice bir fikir.


İlk masaya gelen her zamanki gibi Greek salat. Beni pek sarmıyor ama Özenç bu salatanın hastası. Ama Allahı var, sebzeler mis gibi kokuyor, zannımca öyle tarladan toplanıp hale, halden markete, marketten masaya gelmiş gibi görünmüyorlar.




Greek salatın olmazsa olmazı, üzerindeki feta peyniri ve serpiştirilen kekik. Ufak bir dokunuşla salatanın çehresi değişiyor sanki.




Uzomuzla beraber lakerda da gelince masamız artık şenlendi ve ufak ufak demlenmeye başladık.




Lakerda bizde torikten löp et olarak çıkartılır. Torik bulamayan ucuz lokantalar ise palamuttan yaparlar. O Mimis’in ustası ise takoz diye tabir edilen kalın bir dilim kesmiş öylece tabağa koymuştu.


Derisinin ve orta omurgasının üzerinde olmasına çok şaşırdık, herhalde işçilikten kaçmışlar diye düşündük. Ama meğer işin aslı, balığı bize bir bütün olarak göstermekmiş. Üst taraflar yağsız, alt taraflar daha yağlı olurmuş, isteyen istediği tarafı yermiş.




Ustam tuz oranını iyi ayarlamış, hiç rahatsız etmedi. Lakerda dilimizin üzerinde kaymak gibi erirken, damağımızda çoook derinden defne yaprağı kokusu kaldı. Ve bir kez daha iddia ediyorum ki bu Yunanlılar deniz ürünlerini işleme ve pişirme tekniklerini bizden çok daha iyi biliyorlar.


Yunan adalarında en sevdiğim şeylerden biri de patates kızartması yemektir. Çünkü burada asla donmuş patates vermezler.


Malesef bizde insanların kolayına geldiğinden artık donmuş patates kullanmak bir gelenek oldu ve ben bundan nefret ediyorum. Donmuş patates ile patates kızarması yapanları kınıyorum. Şöyle anneanne işi elde soyulmuş patates, yapanlara da şapka çıkartıyorum.


Bizim kırk yıllık cacık, Yunanlılarda Tzatziki olarak geçiyor. Farkı susuz olarak sunulması ve daha çok haydari gibi meze niyetine yeniyor olması.




Gelelim bu öğündeki assolistimiz “htapoti”, yani ahtapota. Güneşte kurutulmuş ahtapotların bacakları kesilerek, kömür ateşinde biraz ızgara ediliyor. Sunumu da gayet sade ve basit. Ahtapotun yanına yarım bir limon kesmişler sadece. Kış domatesi veya hıyarla yapılan gereksiz süsleme sanatı yok.




Güneşte kurutulan ahtapotlar derisi ve vantuzları ile beraber asıldığı için çok fazla suyunu kaybetmiyor. Sanırım bizim pastırma mantığı ile eti biraz çürütülüyor hepsi bu. Hafiften büzülen ve küçülen ahtapotun eti konsantre lezzet küpü haline geliyor.




Psarotaverna O Mimis’i” akşamüstü atıştırmak için şiddetle öneririm. Tahta sandalyelerde oturup şaşalı bir hayattan çok uzak, ama lezzet açısından mükemmel bir öğün için bire bir. 20’lik uzo, salata, iki üç meze ve ahtapotlarla birlikte gelen hesap 30 €.




Yemekten sonra Skala Kalloni sahilinde biraz turlayıp kışın İstanbul’da hasret kaldığımız güneşli havada bol bol deniz havası aldık. Sonbaharın ve kışın bütün karamsarlığı Ege denizine akıp gitmişti sanki. Bu keyfi doyasıya yaşamak için akşamüstü hareketlenmeye başlayan caddedeki cafelerden birine oturup Frappe içtik.


Eee Yunanistan’da Frappe içmeden güneşi batırmak kavga sebebidir. Orta şekerli ve sütlü sipariş ettiğimiz buz gibi Frappeleri yudumlarken tatil keyfinin zirvesine çıktık. Yaşasın tatil!




Adanın güneyini de bitirdikten sonra akşama doğru Kalloni’den ayrılıp adanın batı tarafına, Skala Eressou’ya gittik. Belirtmeden geçemeyeceğim, Skala Yunanca iskele demek. Eressos adanın batısında denizden 5-6 km uzaklıktaki büyük bir kasaba, Skala Eressos ise deniz kenarında kurulu çok özel bir yerleşim birimi. İzmirliler çok iyi bilir Urla Merkez – Urla İskele mantığı!


Skala Eressos özellikle bayanların tercih ettiği çok özel bir yer. Her yıl milyonlarca kadın Skala Eressos’a gelip tatillerini burada geçiriyorlar. Bütün herşey Sappho’dan kaynaklanıyor.


Gezinin 3. kısmı için lütfen tıklayın





19 Aralık 2011 Pazartesi

4 Yaşındayız

Löplöpçüler 4 yaşında


Bifteklerimiz “Arjantin usulü” olsun
Levreklerimiz “Deniz” olsun
Salatalarımız “Organik” olsun




4 Aralık 2011 Pazar

Midilli - 1.Bölüm

1 haftalık bayram tatillerini herkes çok sever ama ben 19 Mayıs, 23 Nisan gibi bir günlük bayramları da çok seviyorum. 1 gün izin alarak, 4 günlük kısa bir tatil yapabiliyorsun. Bizde Özenç ve Aşkın Baba ile 19 Mayıs’ta Gürcistan ve Suriye’den sonra bir diğer komşu ülke olan Yunanistan’ın Midilli adasına gittik.



Her ne kadar Midilli’de denize giremesekte, deniz ürünleri konusunda çok cömert olan kuzey Ege’nin her türlü nimetlerinden yararladık. Kalamar dolmasından, ahtapot ızgarasına, garides saganakiden, midyeye kadar her türlü lezzeti 4 gün doya doya yaşadık. Ege’yi zaten çok severiz, kuzey Ege’nin karşı kıyısını daha bir sevdik.


19.05.2011 Ayvalık-Midilli


Midilli’ye gitmenin iki yolu var. Ya İstanbul’dan Atina aktarmalı uçakla gidersiniz ya da önce Ayvalık’a gidip oradan feribotla yarım saatte adaya geçersiniz. Tekne elbette çok daha ucuz ama bir dezavantajı var, Ayvalık’tan saat 17:00’de kalıyor, gün kaybediyorsunuz. Ama bu asında kesinlikle bir kayıp değildir, o gün doya doya Ayvalık yemeklerine yakından ilgi gösterebilirsiniz.


Önce Jale turizm’den feribot biletlerimizi alıp (Gidiş-dönüş 30€), iskeleye çok yakın olan Veli Usta’ya kapağı attık. Bir önceki gelişimde keşfettiğim bu mekan salaş mı salaş bir esnaf lokantası. Cunda’daki şişirme yerler gibi pahalı değil, yiyorsun içiyorsun 20 TL verip kalkıyorsun. Vitrinde 10 çeşit sıcak, 20 çeşit soğuk yemek mevcut, hepsi “Beni ye beni ye” diye bekleşiyor.




Bir kere yemekler deniz ürünleri ve sebze ağırlıklı. Mutfağa çiçekyağı veya tereyağı gibi yağlar asla girmiyor. Sadece zeytinyağı var, soğuklar da kızartmalar da sulu yemekler de zeytinyağında yapılıyor.




Ispanak, çiçek dolması, enginar ve üç parça izmir köfte ile hazırlanan bu masum tabak sadece 10 TL.




Yoğurt adeta bıçakla kesilip veriyor. Bu kadar lezzetli bir yoğurt uzun zamandır yememiştim. Bakkalda satılan hazır yoğurtlar ile alakası yok, çatalla bile yiyebilirsin. Zannımca manda sütünden yapılmış.




Ortaya karışık söylediğimiz çiçek dolması ise kızartılmıştı. Zeytinyağlı kabak çiçeği dolmasını herkes yemiştir ama kabak çiçeği dolmasını kızartma halinde yiyen sanırım pek yoktur.




Tuzlu lor peyniri ve maydanoz ile doldurulan çiçekler yumurtaya bulanıp yağda kızartılıyor. Tabağa koymadan önce zemine roka ve dereotu konuyor. Amaç akan yağın tabakla kızartma arasında kalıp yemeği yumuşatıp hamurlaştırmasını engellemek.




Dolmayı kestiğinizde öyle şelale gibi kaşar peyniri akmıyor ama lezzet mükemmel. Zaten taze kaşar yiyenleri anlamıyorum. %50 yağ, geri kalanı da tatsız-tuzsus uzayan lastik gibi bir şey. Ama maydanozlu lorun kendine has bir dokusu ve kokusu vardı.


Midye tava ise malesef o kadar da başarılı değildi. Geçen sene burada hayatımın en güzel midye tavasını yemiştim halbuki. Bu sefer sadece una bulayıp kızartmamışlar, garip bir hamura batırıp sonra kızgın yağa atmışlar. Midyelerin etrafında kalın bir tabaka oluşmuş, midyenin kendi öz lezzetini perdelemişti.




Kalamar tava ise tam bir Ege klasiği. Bolca una bulandıktan sonra yine bol yağda kızartılmış. Midyeler gibi bir katman yok, kalamarın lezzeti geliyor. Ayrıca kalamarın bacakları da var, demekki bu halis mulis yerli Ege kalamarı.




3 kişi hesap bir kaç birayla birlikte 60 TL civarı geldi. Ayvalık içinde tavsiye edebileceğim bir mekan.


Tatlı faslına burada hiç girmeyip, işi gerçekten tatlıcılık olan Talatpaşa Caddesindeki Güler Tatlıhanesine yürüdük.




Buranın spesiyali peynir tatlısı. Görüntü ve lezzet olarak Laz Böreğine benzese de tadı biraz farklı. Zira ortasında muhallebi değil, tatlı lor peyniri var.




Ortadaki peynirler 8-10 kat baklava hamuruna sarıldıktan sonra dilimlenip fırına atılıyor, sonra da üzerine insanın içini baymayacak kadar şerbet atılıyor. O kadar hafif, o kadar hafif ki iddia üzerine rahatlıkla 1 kg götürebilirim.




Ege’nin o verimli topraklarından fışkıran sebze ve meyveleri görmek için Talatpaşa Caddesine gelmişken Belediye Sebze haline girmeniz öneririm. Ben nasıl kasapların balıkçıların önünden geçerken mutlu oluyorsam, Özenç de manavın önünden geçerken mutlu oluyor. Bir elinde dondurma yerken, diğer eline de enginarı alıp poz veren kişi zaten olsa olsa Ziraat Mühendisi olur.




Karnımızı güzelce doyurup neşemiz yerine geldikten sonra, saat 16:00 gibi iskeleye gidip pasaport sırasına girdik. Son derece yavaş çalışan pasaport görevlilerinin yüzünden kuyrukta itiş kakış ile bekleşip, nihayet 45 dakika sonra gümrükten geçtik ve feribota bindik.


Tekne tamamen dolu, çoğunlukla yaşlı ve bıyıklı Yunan teyzeler var. Pasaport ve vize derdi olmadan sadece Yunan kimlikleri ile 15 €’ya gidiş dönüş bilet alıp Ayvalık’a geliyorlar, pazar sepetlerini ağzına kadar doldurup, memleketlerine geri dönüyorlar. Biz Türkler ise 60 € vize parası ve 15 TL yurt dışı çıkış fonu vermek zorundayız. Ayrıca günübirlik Türkiye çıkışlı tekne ücreti 25 €. Sonrada diyorlar ki Yunanistan’da kriz var, bizim ekonomimiz sapasağlam, pehhh.




35-40 dakika sonra Midilli’ye yanaşırken, pasaport kuyruğundan tecrübeli olduğumuzdan hiç utanmadan gemiden ilk fırlayıp deparı atarak en ön sırayı kaptık, sorunsuz girişimizi yaptık. Herhalde en sona kalanın girişi 1 saati bulmuştur.


Öncelikle Yunanlıların ve tüm dünyanın bu adaya Lesvos dediğini, sadece Türklerin Midilli dediğini belirtmek istiyorum. Midilli ismi, Lesvos adasının başkenti olan Mytilini’den geliyor sanırım ama adanın adı Lesvos. Midilli ise sadece şehrin adı.


Gümrükten çıkar çıkmaz limanda Couchsurfing’den tanıştığımız Stelios ile buluşup, sahildeki Panellinion Cafe’ye oturduk. Yunanistan’da bir cafede ne içilir? Elbette frappe! Bizim için çay neyse, Yunanlılar için de frappe o. Selanik’te, Girit’te, Rodos’ta, Mikonos’ta istisnasız her Yunanlı günün her saati frappe içiyor. Bende geçen yaz Selanik’te gaza gelip bir frappe makinası aldım, artık yazları biz de evimizde soğuk frappe yapıyoruz.


 Frappeyi kısaca anlatmak gerekirse, derin bir bardağa kahve birazcık su ve isteğe göre şeker eklenip özel makinası ile köpürünceye kadar çırpılıyor. Köpük oluşmaya başladıktan sonra soğuk su, buz ve yine isteğe göre süt ekleniyor. Zaten sipariş verirken aynı bizim türk kahvesi gibi sade, orta veya şekerli diye belirtiyorsunuz, ayrıca sütlü veya sütsüz diyorsunuz. Frappeler 3 - 3,5 € civarında. Mekan mükemmel. Her halinden tarihi bir bina olduğu belli oluyor, yüksek tavanlı ferah bir yer.



Yanlız beni en çok düşündüren şey kahvelerin yanında ücretsiz olarak su getirilmesi oldu. Hem de musluktan doldurulan su. Allah’ın adasında musluktan akan su ücretsiz getirilirken, değil İstanbul’da İzmir’de, hemen karşı yakadaki Ayvalık’ta bile sular plastik pet şişede ücretli olarak getiriliyor. Neden bizim musluktan akan suyumuz içilmiyor? Neden son 15-20 senedir plastik pet şişedeki suya mahkumuz biz Türkiye’de?


Kahve faslından sonra Stelios’un evine gidip eşyalarımız bıraktık, daha sonra da Midilli’deki en eski ve en güzel tavernalardan biri olan Cafeneon O Ermis’e gittik. Siparişi tamamıyle Stelios’a bıraktık, o ortaya karışık birşeyler söyledi, içecek olarak ta elbette uzo.




İştah açıcı olarak gelen Greek salat’ı detaylı anlatmaya gerek yok. Koca koca parçalar halinde kesilmiş sebzeler, üzerine bir kalıp feta peyniri, üzerine bol zeytinyağı ve biraz da kekik.


Adanın zeytinyağı kalitesi çok çok iyi. Bizim Ayvalık’ın zeytinyağı nasıl Türkiye’de bir numaraysa, aynı şekilde Midilli’nin zeytinyağı da Yunanistan’da hatırı sayılır bir öneme sahipmiş. İspanya’da öğrendiğim usul, tabağa bir miktar döküm üzerine tuz ve karabiber ektim, ekmeğimi bana bana yedim.




Ayrıca adadaki kuzu ve keçilerin sütüyle yapılan Ladotiri peyniri çok meşhurmuş. Kalın bir dilim kesilen peynir daha sonra sekize bölünüp soğuk olarak meze niyetine yeniyor. Bizim Trakya eski kaşarı ile kars gravyeri arası bir lezzeti var çok ama çok güzeldi.


Gelibolu’nun sardalyası İspanya’dan sonra burada da karşımıza çıktı. 5 parça konserve sardalyayı son derece şık ve sadece bir şekilde sadece kırmızı soğan ve zeytinyağı ile süsleyip getirmişler. Salatalık domates gibi abudik gubidik şeyler yok. Biraz peynir biraz sardalya, biraz da uzoyu çekince keyifler tavan yaptı.




Kabakçiçeği dolması ise tipik bir ege klasiği. Öğlen Veli Ustada yediğimiz çiçek dolması ile pek farkı yoktu. Aynı şekilde bu da mükemmeldi.




Ara sıcak olarak gelen Giousleme bizim gözlemenin kuzeni! Elde açma hamurun içine bolca peynir konmuş, daha sonra hamur kapatılarak kızgın yağda şöyle bir kızartılmış.




Giousleme’nin hamuru bana İzmir’de evlerde yapılan hamurişi olan pişiyi hatırlattı. Hafif yağlı bir hamur sanki kat kat açılmış sonra pişirilmiş gibiydi. Ustam peyniri koyarken elini korkak alıştırmamış, iç harcı gayet bol ve lezzetliydi. Neredeyse hamurundan çok iç malzemesi vardı.




Türklerin yapamayıpta Yunanlı’ların gayet güzel becerdiği “Şarap soslu ahtapot” ise geceye damgasını vurdu.




Vantuzları soyulmadan bacakları kesilen ahtapot tencereye atılıyor, çok az su ve ince doğranmış soğan eşliğinde 1 saat kısık ateşte pişiriliyor. Daha sonra toprak güveçte soğanlar kavrulup domatesler pişirildikten sonra kırmızı şarap ekleniyor ve ahtapotlar 1 saatte burada pişiriliyor.




Önce ahtapotları götürdük, sonra suyuna ekmek bandık. Sonlarına doğru suyunu çorbaymışcasına kaşıkladık, hiç bir gramını ziyan etmedik.


Yunanlılar yapar, Hırvatlar yapar, Türkler ise ancak bakar. Bu yemeği ne Bodrum’da ne de İstanbul’da yapan bir yer ben bilmiyorum. Ha bu arada evde ben kendim yapıyorum orası ayrı. Hatta Tayland gezisinden arkadaşım Arif’in minik kızı Beliz’e hayatının ilk ahtapotunu ben yedirdim onu da gururla burdan söyleyebilirim.




Yunanlılara yemeklerimiz çok benziyor ama bizim ağır tatlılardan pek yemiyorlar herhalde. Almanlar gibi daha hafif tatlılar tüketiyorlar. İlk gelen tatlımız süzme yoğurt üzerinde vişne reçeli! Tire yazımdan hatırlarsınız İzmir civarında da tatlı lor peyniri üzerine karadut reçeli çok tutulan bir tatlıdır. Bir Antep’liyi pek kesmez ama son derece doğal ve hafif olduğu için oldukça zararsız bir tatlıdır.


İrmik helvası ise bizimkine çok benziyordu. Yağı ve şekeri çok daha azdı ama bir fark var, içine portakal kabuğu rendelenmişti. Gecenin sonu diye midir bilmem, sanki garson bütün tepsiyi ikram olarak getirmişti. En aşağı 3 porsiyon irmik helvası ile cila yapıp gecemizi taçlandırdık.




O Ermis çok keyifli bir taverna. Barda 16 çeşit uzo var, hangisini istersen açıp veriyorlar. Genelde 20 cc’lik şişeler var, fiyatlar 4-5 € civarında. Bir çoğu Midilli üretimi.




Duvardaki resim de Yunanlıların uzo hakkında ne düşündüğünü net bir şekilde anlatıyor. Hasta olup yatağa düşen adama bile serum diye uzo bağlıyorlar! O derece düşkünler yani.




Patron Georgio (Yorgo diye okunuyor) bizim Türk olduğumuzu anlayınca gece boyunca yanımızdan hiç ayrılmadı. Zamanında İstanbul’a gelmiş, lahmacun yemiş çok beğenmiş. Biz ayrılırken “Tamam sana söz lahmacun getirecez filan diyince” çıkarken elimize bir şişe uzo tutuşturdu. Hani bizde yolluk olarak verirler ya, aynen o hesap.




4 kişi için yaplaşık 40 euro hesap ödedik. Eğer balık olayına da girseydik hesap 80 euroya çıkardı. Yunan tavernalarında illa da balık yiyecem demezseniz vereceğini hesap kişi başı 10-15 eurodur.


Gezinin 2. kısmı için lütfen tıklayın

.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World