12 Şubat 2012 Pazar

Bulgaristan

Komşulara artık vize yok diye kalktık Gürcistan’a gittik, kalktık Suriye’ye gittik, hadi Schengen vizemiz vardı ahtapot yemeye Yunanistan’a gittik ama şu bizim haylaz komşu Bulgaristan’a öyle elini kolunu sallaya sallaya gidemiyorsun hemşerim, YASSAGHHH.



Ya tıpış tıpış gidip Bulgar vizesi alacaksın -ki adamlar yeşil pasaporta bile vize uyguluyorlar ve vizeyi verirken inim inim inletiyorlar- ya da schengen vizesi ile 4 günlük transit geçiş yapacaksın. Yani Türkiye’den önce bir AB ülkesine gideceksiniz, oradan Bulgaristan’a girip, daha sonra Türkiye’ye döneceksiniz. Daha açık bir ifade ile Schengen vizeniz varsa benim gibi İstanbul-Viyana-Sofya-İstanbul gidebilirsiniz.


Schengeniniz olsa bile İstanbul-Sofya-İstanbul olmuyor haberiniz ola.




04.05.2011 Sofya


Sofya’ya uçakla gidecek olursanız ve sizi karşılayan biri yoksa havalimanından şehir merkezine taksi ile gideceksinizdir. Burada çok dikkatlı olun, korsan taksiler, 70-80 euronuzu alırlar. Halbuki valizlerinizi alınca binadan çıkmadan önce OK Taxi ofisine uğrayın size bineceğiniz taksinin plakasını veriyorlar. Dışarı çıktığınızda o taksiye binip şehir merkezine yaklaşık olarak 10-12 levaya (1€ = 2 leva) gidebilirsiniz.




Başkente akşama doğru vardığımız için şehri pek gezme fırsatımız olmadı, otele eşyalarımızı bırakıp biraz dinlendikten sonra yürüyerek yemeğe gittik. Kendine has otantik bir havası olan Pri Yafata (Solunska caddesindeki) benim için biçilmez kaftan. Hem etnik kültürü yaşıyorsun, hem de öyle lüks filan değil. Yemekleri olsun, zigan müzikleri olsun hem gönlümü hem de kalbimi fethetti diyebilirim.


Menü çok zengin, kitapçık az 8-10 sayfa, ingilizce menünün de olması bulunmaz nimet. Çeşit çeşit salatalar, soğuk ve sıcak mezeler var. Etler ise hem ızgara ve güveçte olmak üzere sınıflandırılmış. Aramızda hiç Bulgar yok, iki Türk bir İspanyol menüyü kurcaladıktan sonra garsona buraya özel lezzetler peşinde olduğumuzu söyledip kibarca masayı donatmasını istedik.




Nasıl bizim milli içkimiz rakı ise, Bulgarların milli içkisi de Rakija. Ama bizim rakı gibi suyla karıştırılıp içilmiyor, iyice soğutularak ufak kadehlerde sunuluyor. Daha çok Almanların Schnaps’ına benziyor.


Beyaz şarap kadehindeki rakija bana Hırvatistan’da içtiğim içkileri anımsattı. Alkol oranı yüksek, ama içinde çok güzel bir meyva aroması olduğu için tam bir iştah açıcı. Yine de “Yandım allah” diyenler için ayrıca yanında su da veriliyor.




Bir restaurantta en sevdiğim şeylerden şey sıcak sıcak gelen ekmektir. Hadi sıcak olmasa dahi taze çıtır çıtır ekmek vermek kaydadeğer bir meziyettir, beceridir. Salata ve peynir tabağı ile birlikte gelen ekmeklerimiz daha beş dakika önce fırından çıkmış gibidiydi. Bizde Kırkpınar Köftecisi bu konuda uzmandır. Ne zaman gitseniz illaki kendi yaptıkları taze sıcak ekmeği getirirler.




Bizdeki çoban salatanın üzerine koca bir dilim beyaz peynir koyunca Greek Salat oluyordu ya, eğer o peyniri rendeleyip koyarsanız da Shopska Salat oluyormuş. Anlıyorum ki tüm balkanlarda bizim çoban salataya beyaz penir konarak yeniyor. Bizde ise şimdilik sadece roka salatasının üzerine peynir konuyor ama, inanıyorum tüm salatalara da peynir koyma fikri Türkiye’de de artık yaygınlaşacaktır.




Salatanın yanınaki mezeler bize hiç yabancı gelmedi. Süzme yoğurdun içine çok acı yeşil biber doğranan meze (sağ alttaki) dışında hepsini çok sevdim. Biri antep ezmeye benziyordu, diğeri Bozcaada’da yediğim cevizli peynirli ezmeye. Hani o sıcak gelen ekmekler vardı ya, dayanamadım iki tanesini bu sırf mezelerle götürdüm, kendimi bir anda suçlu hissettim.




Peynir tabağımız hayli göz doldurucuydu, adeta bize bir göz banyosu yaptırdı. Gereksiz süsleme sanatı yok, gayet şık bir şekilde ceviz ve üzümle tabağı zenginleştirmişler o kadar. Beyaz peynirlerin üzerine çok hafiften kırmızı toz biber konmuştu ki bu benim çok hoşuma gitti, acı değil ama görsel olarak iç gıcıklayıcıydı.




Beyaz peynir için sıradan diyebilirim, detaya girmeyeceğim. Üçgen kesilmiş kaşkaval peyniri bizim eski kaşara benziyordu. Yuvarlak olanlar ise isli peynir gibiydi ama yoğun ve ağır bir koku yoktu. Meze kıvamındaki krem peynir ise bence bu tabağın kraliçesiydi. O sıcacık ekmeklerin arasına sürüp sürüp yedik.


Soğuk başlangıçların gelişiyle birlikte mideler doldu ve keyifler arttı. Rakija eşliğinde damağımız bayram etti. Nazdrave (şerefe) komşuuuu.




Ana yemek olarak karışık et tabağı aldık. İsmi “et tabağı” ama hayatımda böyle bir tabak görmedim. Tepsi diyecem, o bile ufak kalır. Sanırım “çocuk sedyesi” demek daha doğru olacaktır.



Karışık etlerimiz adeta bir çocuk sedyesi büyüklüğünde ki ahşabın üzerindeki servis edildi. Sol cenapta yeşillikler ve patatesler, sağ cenapta ise çeşit çeşit etler olan bu tabak karşısında diyecek bir şey bulamıyorum. Mutluluk ve heyecan duyguları birbirine karıştı. Hani insanın önce gözünün sonra midesinin doyması lazım derler ya, bu manzada karşısında göz, kaş, kirpik hepsi doydu.




Etler dediğim gibi farklı metodlarda pişirilmişti. Kimi tandıra benziyordu lokum gibi yumuşaktı, kimi kuşbaşı kesilmiş tavada çevrilmişti. En sağ tarafta duran et ise bütün bir şekilde fırınlanmış, daha sonra dilimlenerek tabağa konmuştu. Rozbif gibi dışı artık kıtırlaşmış, içi ise halen yumuşak kalmıştı. Malesef bizim kıymetini bilmediğimiz bir pişirme metodu bu.




Yanlız etler o kadar güzel pişirilmişti ki her birinin suyu tahtanın üzerine akıyordu ve o sular kenardaki oyuklarda birikiyordu. Ciğer ve baharatla yapılan iç pilavla birlikte bütün etleri itinayla mideye indirdik, bir lokmasını bile mundar etmedik.


Mekandaki yemekler başarılı olduğu kadar, çalgıcılar de başarılıydı. Çok neşeli bir ekip akordiyon ve darbuka ile tüm masaları coşturuyordu. Bir anda milli duygularım kabardı, Türkçe müzik istedim. Bahtımıza “Çadırımın üstüne şıp dedi damladı” çıktı.




Efendim, yedik içtik geldik tatlı kısmına. Aynı Yunanlılar’da olduğu gibi Bulgarlar’ın tatlıları da çok hafif. Midilli’de pirzolalardan sonra hatırlarsınız “Yoğurt üzerine vişne reçeli” gelmişti. Burada da karşımıza onun kuzeni çıktı “Yoğurt üzerine bal” ayrıca biraz da ceviz serpiştirmişler. Tamam hoştu güzeldi ama ne bileyim ben 9 sene Antep’te yaşadım arkadaş. İnsanın canı bu kadar etin üzerine şöyle güzel bir kadayıf istiyor, baklava istiyor. Ne o öyle bebek maması gibi ballı yoğurt?




Pri Yafata Restaurant’ı Sofya’ya giden herkeze şiddetle tavsiye ederim. 3 kişi tıka basa yedik içtik 120 leva (60 euro) hesap ödedik. Çalgılı çengili müzikler dahil. En önemlisi ingilizce menü var ve garsonlarda gayet güzel ingilizce biliyor, bu çok önemli.




05.05.2011 Plevne


Plevne’nin ismini orta okul yıllarından hatırlayacaksınız. Osman Paşa’nın Rus kuşatması esnasında senelerce çıkmak istemediği şirin bir kent burası. 6 ay süren savaştan sonra malesef Osman Paşa bozguna uğramış ve kenti Ruslar’a bırakmış. Gündüz Plevne’deki bir fabrikada işlerimi hallettikten sonra akşamüstü Panaroma müzesini ziyaret edip o yıllara gittim, savaşların heyecanını bir nebze olsun ben de yaşadım.




Bulgaristan’da içki çok ucuz. Malesef ülkemizde vergilerden dolayı alkol çok pahalı. Bizdeki bakkalda 3 TL olan kutu Efes Bulgaristan’da 1,59 leva’ya (0,8 euro) satılıyor.




Yine ülkemizde bazı lüks marketlerde 13 TL satılan Bacardi Breezer, burada 2,99 leva’ya (1,5 euro) satılıyor. Gitmişken ufak bir stok yapmakta fayda var. Hatırlatayım Türkiye’ye maksimum 2 lt içki sokabiliyorsunuz.




Market alışverişinden sonra akşam yemeği için Plevne panaroma müzesi yolundaki Mehana Boliarite’nin yolunu tuttuk. Burayı bize ziyaret ettiğimiz iş yerinden sağlam yiyici birisi tavsiye etti. Şehrin bir yerlerinde gizli kalmış çok özel yerler vardır ya, şahsen bana en çok keyif veren yerler buralardır. İçerisi oldukça ferah, Yunan Tavernalarına benziyor. Türkçe’ye çevirirsek gerçek anlamda bir meyhane burası.




Yemek siparişini verirken önden yerel biralarının tadına baktık. Zagorka Bulgarlar’ın bira konusunda söz sahibi markalarından biriymiş. İçki konusunda uzman değilim ama bence gayet güzeldi. Bizim Efes Pilsendeki gibi içinde glikoz şurubu yoktu, ağızda metalimsi bir tat bırakmıyordu.




O gün masada 4 kişi olduğu için ve gün içerisinde bütün işerimizi başarıyla bitirdiğimizden dolayı bol çeşitli yemekler söyledik. Önden illaki Shopska Salat geldi. Büyük büyük kesilmiş sebzelerin üzerine beyaz peynir rendelenmiş, yanında yine bir kaç top meze vardı. “Ya kardeşim sen bu mezeleri neden ayrı bir tabakta getirmiyorsun” diyene kadar, bir bakmışız ki tabağı ekmekle sıyırıyoruz.




Nasıl sıyırmayalım ki? Bu sefer ekmeğimiz Gürcistan’daki haçapuriye  benzer bir şekilde geldi. Üzerine çok hafif peynirli bir harç koymuşlar, ısırdığın zaman eriyen peynir ağzının içinde dağılıyor muazzam bir lezzet fışkırtması yaşadık. Sırf birayla ve bu ekmekle bütün bir geceyi geçirebilirdim.




Ayrıca normal ekmek olarak ufak pofuduk hamburger ekmeğine benzer bir şey geldi. Üzerine yumurta sarısı sürülmüş, susam ve haşhaş atılmıştı. Mis gibi sıcak ekmek görüntüsü ile aklımızı başımızdan aldıktan sonra, tadıyla da kendimizden geçirdi. Valla onu bunu anlamam arkadaş Bulgarlar şu ekmek işini bizden daha iyi biliyorlar. Şaka maka istisnasız gittiğim her lokantada sıcak kendi yaptıkları ekmek geldi masamıza.




Soğuk başlangıç olarak gelen peynir tabağı çok da cafcaflı değildi. Ufak bir tabağa 4-5 parça beyaz peynir, 10 parça da kaşkaval yani Bulgar kaşarı koymuşlardı. Beyaz peynirlerin bir olayı yoktu ama kaşkaval mis gibi süt kokuyordu. Trakya civarına gidenler bilir, orada kaşara “kaşar” değil kaşkaval derler. Kalkan mevsiminin yaklaştığı bu günlerde İğneada’ya gitme planı yapanlara yoldaki köylerden kaşkaval peyniri almasını öneririm.


Ayrı bir tabakta gelen bir mezemiz ise “Younak” oldu. Gerçi menüde mezeler kısmında değil, ekmeğe sürmelikler arasında yeralıyordu. Ne Türkiye’de ne de Yunanistan’da younak diye bir şey yememiştim. Közlenmiş kırmızı biber, pişmiş domates, közlenmiş patlıcan, sarımsak ve peynir ile yapılan muazzam güzel bir şeydi bu. Hepsini ince ince kesip pişirdikten sonra soğutup meze yapmışlar! Tam bir lezzet küpü.




Meze tabağımı efendi gibi tadımlık olarak hazırladım. Aslında buranın en özel soğuk başlangıç tabağı “Mehandjiysko Plateau” yani Meyhane Tabağıymış. İçinde tavuk ciğeri, kuzu ciğeri, dana işkembesi, dana dili ve tavuk kalbi filan vardı, fakat benden başka bunları yiyecek bir babayiğit olmadığı için söyleyemedik. Ne yalan söyliyeyim içim kaldı.




Ara sıcaklardan ise güveçte köy mantarı aldık. Tereyağı ve sarımsak ile mantarları çok az tavada çevirdiktien sonra güvece koyup fırınlamışlar. Nasıl güzel bir mantar anlatamam. Bizim lokantalarımızda istisnasız her yer %100 kültür mantarı yediğimiz için mantarın tadını unutmuşum.




Mantar olayına gerçekten çok üzülüyorum. İşim dolayısıyla sık sık Adana Kozan’a giderim. Eylül aylarında çıkan “Sedir mantarını” yemezsem kendimi rahatsız hissederim. İstanbul’un sosyetik lokantalarının belki de adını bile duymadığı sedir mantarı aslında Japonlar ünlü Matsutake mantarının ta kendisi. Ve bu mantar sonbahar aylarında Kozan’da peynir ekmek gibi satılıyor benden söylemesi.


Soğuklar yendi, arasıcaklar yendi, artık rakija olayına girebiliriz. Şeffaf renksiz bir içki ama çok güzel kokusu var. Aynı rusların votkası gibi derin dondurucuda çok iyi soğutulup sek olarak küçük likör bardaklarından içiliyor.




Önce derin bir nefes alıp kokusunu ciğerlerine doldurup, koca bir yudum aldım. Kızılderililerin tabiriyle “ateş suyu” gibi ağzımı, boğazımı ve yemek borumu yakarak mideme kadar indi. Mideme ulaştıktan sonra tüm vücudumu kaplayan bir uyuşma hali, bir mutluluk belirdi. Hoş ilginç bir deneyim. Sert yoğun ve kaliteli bir içki isterseniz yemeklerden önce almakta fayda var.


Elbette bütün geceyi rakija içerek geçirmedik. Bulgarların şarap kültürleri de hayli gelişmiş durumda. Tcherga marka kırmızı şarabı o gece o kadar sevdik ki 4 kişi 2 şişe yuvaladık.




Bira, şarap ve rakijanın birbirine karıştığı o gece herkez mutluydu. Garsonumuz yerel kıyafetler giymiş, her geldiğinde bize espriler yapıyordu. Bizimle öyle bir iletişim kurmuştu ki sanki o lokantanın kırk yıllık müşterisiymişiz gibi hissettik.




Et yemekleri konusunda Bulgarlar’ı tebrik etmek lazım. O gece 3 çeşit et aldık, hepsi birbirinden güzeldi. Hakkını vermek lazım, adamlar et pişirmeyi de biliyorlar.


Bizim İspanyol arkadaş fırında kuzu tercih etti. Tabağını görünce bayram harçlığını almış çocuklar gibi mutlu oldu. Koca bir tabak dolu dolu hazırlanmış, “ye beni” diye hazır kıta bekliyordu.




Tabağın yarısına yeşillik ve turptan oluşan basit bir salata ile garnitür yapmışlar. Diğer yarısında ise kemikli kuzu eti ve baharatlı bir pilav vardı. Tabağın tam ortasında ise upuzun bir taze soğan. Kuru fasulyenin yanında kuru soğan yendiğini sık sık görürüm, ama yemeğin yanında taze soğanı daha önce görmemiştim.




İspanyol’un yemeğine çatal atamadık, tadını bilemiyorum ama eti gayet albenili görünüyordu. Hem yağlı hemde kemikli kuzu eti bir güzel fırınlanmış, eminim yumuşacık olmuştur ama elin adamıyla “ortaya karışık” muhabbeti yapamadık. Nar gibi kızarmış etin altında gizli bir lezzet hazinesi olduğuna eminim.


İkinci gelen et ise “ribs” yani kaburga. Gavur ellerde sık sık tüketilen ribs bizde yok, lezzet olarak en yakını pirzola diyebilirim. Fakat kaburganın öyle fazla fazla eti yoktur, o yüzden kesip kemiklerin arasındaki az miktarda eti sıyırmak gerekir.




Bir güzel kemiklerin arasındaki boşluklardan dilimleyince bembeyaz etimiz aradan bize göz kırpmaya başladı. Dış tarafı iyice kızarmış, içeriler ise oldukça sulu kalmıştı. Hayvanın kabura kısmındaki et belki de en lezzetli yeridir. Fazla kalın olmadığı için çok fazla pişirilmesine de gerek yoktur.




Eti güzelce kestikten sonra içinin nasıl sulu kaldığına birebir şahit olduk. Sanki bir lezzet şelalesi akıverdi tahta tabağın üzerine. Kemiğinden tutup her bir dilimi kemire kemire yemenin zevkini anlatamam. Beynimde yarattığı lezzet dalgalanmaları halen aklımdan gitmiyor.




Son etimiz ise şöyle az pişmiş ızgara dana antrikot. Bazıları güzel bir ızgara et yemek için daha yumuşak olur diye bonfileyi tercih eder ama halbuki bonfile yağsız olur. Ben daha çok yağlı bir antrikotu tercih ederim. Hele bir de buradaki gibi kömür ateşinde pişirdiyse yeme de yanında yat. Üzerine bolca karabiber çekip adeta pişmaniye niyetine götürdük.




Meyhana Boliarite’de 4 kişi şarabıyla, rakijasıyla, etiyle 3-4 saat çok keyifli bir yemek yedik. Lüks restaurant konseptinden çok uzak, ama gerçek bir Bulgar meyhanesinde 4 kişi için 130 Leva (65 euro) hesap ödedik. İçki ucuz, et ucuz, servis ucuz ve en güzeli bu ucuzluğa rağmen kalite düşük değil. Sırf burada yemek yemek için, tarihi anıları depreştirme ayağına Pilevne’ye Meyhane Boliarite’ye gidin derim.




05.05.2011 Sofya


Sabah kalkınca Plevne’deki çok kötü otelimizin çok kötü kahvaltısını görünce, sadece yine çok kötü bir çay içip beklentileri Sofya’ya saklayarak, başkente gittik. Bol güneşli bir havada eşyalarımızı iki gün önce kaldığımız otele bırakıp 1 saatlik şehir turu yaptık. Alexander Nevsky Katedrali, Ayasofya kilisesi, Rus Kilisesi gibi turistik yerlere şöyle bir göz atıp, soluğu Sofya Merkez Hali’nde aldık.


Sofya merkez hali (Central market) son derece şık, temiz ve ferah dekore edilmiş iki katlı büyükçene bir bina, içeride yeme içme namına ne ararsan var. İkinci kattan çekilen bir fotoğraf size kabaca yeterli olacaktır. Buyrun bir kaç tane örnek dükkana göz atalım.




Ekmek, poğaça, simit satan unlu mamüller mi dersin.




Çok çok ucuza alabileceğin viski, şampanya, vodka mı dersin.




Onların “kalbasa” dedikleri salam sucuk sosis tarzı şarküteriler mi dersin.






Ne ararsan var! Burası bana Lyon yazında bahsettiğim Les Halles’i anımsattı. Fakat ufak bir fark var, burada istediğin şeyleri pişirtip oracıkta yiyemiyorsun. Eh bizde o kadar şeyi gördükten sonra kahvaltı da yapmanın verdiği eziklik ile haliyle acıktık.


Kısa bir iş gezisi olduğu için malesef Sofya’da ne yenir araştırması yapamamıştım. Dün yediğimiz ızgara et o kadar hoşumuza gitti ki, işi sadece “steak” ızgara et olan Restaurant Steak House Bar’a (Lom Street 1) gittik.


Ülkemizde et diyince akla ilk önce kebap gelir ama, mangalda dana pirzola, T-Bone steak, bonfile, antrikot gibi ızgara etleri de unutmamak lazım. Anadolu’da bu kültür henüz gelişmedi ama artık İstanbul’da, Ankara’da işi sadece ızgara et yapmak olan steakhouselar mevcut.




Öğlen yemeğinde hiç abartıya kaçmadan ortaya kızarmış mantar ve birer dana bonfile söyledik. Geldik gidiyoruz, bir Bulgar şarabı içmedik demeyelim diye de bir şişe kırmızı şarap sipariş ettik.


Kızarmış mantarı bu şekilde daha önce yapanı hiç görmemiştim. Schnitzel yapar gibi, mantarlar önce yumurtaya sonra galeta ununa bulanıp kızgın bir güzel kızartılmış. Mantarın içeriği zaten %90 su, o yüzden pişmesi son derece kolay, fazla kavurmaya gerek yok.




Yumurta ve galeta unu öyle güzel zırh gibi kaplamış ki, mantarın kendi öz suyu içeride hapsolmuş, bir damlası bile ziyan olmamıştı. Bir lokma atıyorsun ağzına, HORŞŞŞ diye bütün suyu nehir gibi ağzına akıyor, dil-damak-yutak hep birlikte mest oluyor halay çekiyorlar.


Ortadaki kesik mantarın alt tarafında toplanan suya bakın. O kadar şehir dolaştım, o kadar lokanta da mantar yedim, o lezzeti şimdilik bulamadım. Bulursam yine buradan paylaşacağıma emin olabilirsiniz. Ama sanırım bu tür mantar pişirme tekniği, henüz Türkiye’de pek yaygın değil.


Artık, dilimiz damağımız uyuşmuş zevkten dörtköşeyiz, ne gelse beğenecek kıvama gelmişiz. Etler masaya geldiğinde haklı olarak harbi harbi mutlu olduk. Şu tabağın güzelliğine bakın! İki koca antrikot, ızgara edilmiş sebzeler, bir adet patates ve etlerin kenarına konmuş biraz sos.




Bakmayın öyle etin dışının yanmış gibi gözüktüğüne, az pişmiş olarak sipariş ettiğim antrikotu tırtırlı et bıçağıyla kestiğimde içeriden pembeyi gördüm. Ustam bir antrikotu tam olması gerektiği gibi pişirmişti. Dışı tam pişmiş, içi ise hafif sulu kalmış. Bu işin sırrı şudur dostlar. Etin bir tarafını yüksek sıcaklıktaki tavada (mümkünse mangalda) 3 dakika ızgara edip, eti fazla mıncıklamadan ters çevireceksiniz. Buna gastronomi literatüründe mühürleme denir. Diğer tarafını da 2 dakika harlı ateşte pişirip eti ızgaradan alacaksınız. Mühürlenmiş etin lezzeti ve özsuyu içine kapsolur. Bundan sonra da eti 6-7 dakika 150°C fırında dinlendireceksiniz. Sonra taaruza geçebilirsiniz.


Etin yanındaki sebzeler hem göze hem damağa hitap ediyordu. Etle birlikte ızgara edilen sebzeler hem diri diri kalmış, hem de etin yağını çektiği için ayrı bir güzelleşmişti. Sıcak yemeğin yanında iki dilim buz gibi domates koyup gönderen ustaların dikkatine!




Yeme içme işi, yaşamın devamını sağlayan en zevkli şeylerden biridir. Hele yediğiniz şey maharetli bir elin ürünüyse işte orası sözün bittiği yerdir. Sofya’da da o yer Restaurant Steak House Bar’dır. İki kişi 100 Leva (50 euro) civarında hesap ödedik. Et burada ucuz ama Türkiye’de 50 TL’ye bu eti (+1 şişe şarap) biraz zor yersiniz. Türkiye’deki et fiyatları hala biraz yüksek olsa da, zamanla bu tip steakhouselar bizde de açıldıkça ucuzlayacağına eminim.


Geçen gazetede okudum Bulgaristan’a vize uygulaması kalkıyormuş. Fakat bürokratik uygulamalar henüz neticelenmemiş, müjdeyi sizinle paylamak istedim. Haylazdır, kurnazdır ama komşuya gitmek lazım. Kültürleri bizden hayli uzak olsa da mutfak kültürünü kesinlikle tanımak lazım.


Bulgaristan hakkında 5 şey
1. Sofya havalimanında taksicilere çok dikkat edin.
2. Yemekten önce mutlaka rakija ısmarlayın, iştahınız açılsın
3. Bulgar mutfağı Rus kültüründen çok etkilenmiş. Sofrada mezeleri ve ekmekleri çok başarılı. Et pişirmeyi de iyi biliyorlar.
4. Resturantlarda olmasa da marketlerde et ve içki bize göre çok ucuz.
5. Hiç tahmin etmediğiniz bir lokantada bile çok kaliteli yemekler yiyebilirsiniz, şaşırmayın.


10 yorum:

Keino dedi ki...

Bulgaristanda yediğim en iyi yemek,filibe otogarının hemen yanındaki otantik ve çok iyi dekore edilmiş lokantada idi. Garsonun ısrarlarına dayanamayıp babaanenin ekmeğinden söyledik. Başka bir şey yemeksek te olurmuş gerçi :) Yemek konusunda ciddi olarak başarılı bir ülke. En azından yunanlılar gibi "biz yemeğin alasını yaparız" diyip fos çıkan yemekleri yerine "bizim kültürümüz genelde komşuların kültürünün harmanlanmasından oluşur" diyerek mütevaziliklerini koruyorlar.

Antiparantez. Şopska salad, greek salada 10 basar ve 10 katı daha ucuz nerdeyse :)

larry dedi ki...

Uludağ Sözlükte hakkınızda yapılmış bir yorum;

semih ve özenç diken çiftinin gezdikleri yerleri, özellikle ülke mutfaklarını anlattıkları blog. avrupa turları yapıyorlardı önceden ama son baktığımda işi büyütmüşler tanzanya gezileri eklenmiş. bir eleştiri gezdikleri afrika pazarlarında ki durumu garipsemeleri, iğrenmeleri üzerine. et ve balık pazarlarında ki durum o ülkelerin gelişmişlik düzeyini yansıtıyor. adamların zaten durumu iyi olsa etleri dondurucuda bekletirlerdi taşların üzerinde değil. orada asıl garipsenecek durum bunca fakirlik içinde halkın açlık çektiği bir ülkede 5 yıldızlı otellerin olmasıdır. tanzanya'da garipsenecek durum pazarların hijyeni değil o sefalet içinde kurulan restoranlar ve otellerdir sevgili gezgin dostlar blogunuz güzel ama mütevazi de olabilirdi.

http://www.loplopculer.com

Adam haklı beyler.

UYKUSUZ// UYURGEZER dedi ki...

dedelerimin memleketi bulgaristana gitmeyi epeydir istiyorum. Eger gidersem bu yazdıklarınızdan faydalanıcam şimdiden teşekkürler.. UYRGZR-.-

Nedim Akpınar dedi ki...

Semih ve Özenç afiyet olsun.Rodos olsun, Karadağ olsun,Tire olsun genelde gittiğim yerlerde ben sizin tavsiyelerinizi takip ederdim bu sefer siz benim bildiğim tarafa gitmişsiniz ancak 10 defadır Sofyayı gezen biri olarak söylüyorum kesinlikle benden daha iyi keşfetmişsiniz Sofyayı ilk gidişte.Sadece gideceğinizden haberim olsa Ale Haus'da bira içmeyi aman ihmal etmeyin derdim bunu da gelecek defa mutlaka denersiniz artık.
Yalnız bir konuda bilgi güncellemesi yapayım. Siz 2011'de gittiğinizde geçerli bir Şengen vizeniz olsa da İstanbul-Sofya-İstanbul yapamıyor idiniz ancak Ocak 2012'de yeni çıkan bir kanun ile artık bunu yapabiliyorsunuz, Bulgaristan izin veriyor artık.Bulgaristana bu sayede gitmek artık çok daha kolay.

ssbb dedi ki...

Eline sağlık Semih. Yıllardır Bulgaristana gitmedim, kaliteyi (ve fiyatları da) epey yükseltmişler.
vize kalkınca gitmek şart oldu.
Son bir not:
Bu Rakija'ya bizim Bulgar göçmeni Türkler Erik rakısı derler.
İzmir'de Çamdibi pazarında bolca bulunur.

Adsız dedi ki...

o mantarın yanında yoğurtlu kızartılmış havuçla süper gidiyor.

Adsız dedi ki...

3 ağustosta Sofya dan öğle saatlerinde geçiyor olacağız. Bu bahsettiğiniz pri yafata restoran öğlen yemeği servisi de
yapıyor mu yoksa sadece akşamları mı açık. Bilgi paylaşırsanız sevinirim.
Murat Küçük

Löplöpcü dedi ki...

http://sofia-restaurants.com/Pri_Yafata_2399.html
Bu adrese göre açık görünüyor.
Biz akşam gittiğimiz için emin değilim. İnternetten telefonunu öğrenip, rezervasyon yapmanızı tavsiye ederim.

Löplöpcü dedi ki...

Twitter'da bir takipçim Pri Yafata'ya gidip, kapıdan döndüklerini malesef kapanmış olduğunu söyledi. Gitmeden önce mutlaka arayıp sorun.

ALI FUAT AYDIN dedi ki...

Schengen ile artık İstanbul-Sofya-İstanbul mümkün.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World