31 Mayıs 2012 Perşembe

Hindistan - 1.Bölüm

Hindistan’ı nasıl anlatsam, nereden başlasam diye yarım saattir hindi gibi düşünüyorum. Anlatacak o kadar çok şey var ki… Bilmediğim ve görmediğim diyarlar bende hep iyi anlamda derin izler bırakmıştır. Bir ülkeden çok bir kıtayı çağrıştıran Hindistan, kendi başına bir dünya. Okyanusa dev bir yarımada gibi uzanan bu topraklar her iklimi yaşar, her canlıyı cömert bir ev sahibi gibi ağırlar, farklı inanç ve kültüre sahip insanlara ev sahipliği yapar ve her kültürden de ayrı bir lezzet barındırır.

 Farklı lezzetlere açıksanız Hint mutfağının baharatlı et ve sebzeleri, ayrıca yemekten sonra enfes meyveleri sizi bekliyor. Hindistan’a giden herkes yemekler konusunda endişelidir, bu kuşku çok normal. Zira Avrupa’daki gibi caddede yürürken herhangi bir lokantaya girip yemek pek olası değildir turistler için. “Acaba nasıl?” diyenler için buyrun uzun bir Hindistan turunun ilk bölümüne.


15.02.2011 Mumbai – Vadodara

Milli havayolumuz THY hem başkent Delhi’ye hem de esas ticaretin merkezi Mumbai’ye İstanbul’dan direk uçuyor. Saat 18:30 gibi kalkan her iki uçak yaklaşık 6 saat sonra sıcak ve nemli Hindistan topraklarına iniyor. Biz yerel saat ile sabah saat 04:30’da inmemize rağmen rahatsız edici sıcak ve nemli bir hava karşıladı.

 Mumbai’den Vadodara’ya gitmek için yaklaşık 4 saat aktarma zamanımız var. İnceden acıkmalar başlıyor ama acaba ne yenir tedirginliği oldukça fazla. Havalimanında eli yüzü düzgün bir cafeye yanaşıp kahvaltı tabağı istedik.


Tanzanya, Vietnam veya Hindistan gibi bir ülkeye gittiğinizde korkulu gözlerle tabağa bakıp “O nedir bu nedir” diye irdelemeye gerek yok. Herkes ne yiyorsa sen de onu alacaksın arkadaş. Tadına bakarsın beğenirsen yersin, beğenmezsen yemezsin. Görüntü ürkütücü gelebilir ama tatlar hiçte fena değil.

 Sol alt taraftaki bildiğimiz çırpılmış yumurta, yanındaki ise sanırım kuru fasulyenin biraz baharatlı ve daha koyu hali. Sağ üst taraftaki bizim irmik helvasına benziyor, yanında da hafif yağlı gözlemeye benzer bir lavaş var.


İrmik aynı bizim helva gibi kavrulmuş, içinde çam fıstığı yerine siyah toplu iğne başı gibi mikro kuş üzümleri var. Görüntü irmik helvası ama şeker yok, hatta baharat var. Acı değil ama biraz kimyon biraz köri tadı alıyorum.

 Kurufasulye dediğim şey sanıırm barbunyadan yapılmış. Ben ki hayatım boyunca barbunya yememiş bir kişiyim, ilk defa Mumbai’de nasip oldu barbunya yemek. Bulamaç gibi ama tadı gayet güzel, hafif şekerli.


İlk tecrübemiz sıfır kayıp ile geçti, tabakta ne var ne yok götürdük. Hint yemeklerini çok acı ve baharatlı sanırdım ama burası havalimanı olduğu için, biraz batı usulü yapmışlar herhalde.

 Mumbai Havalimanı dış hatlar terminalinden iç hatlar terminaline geçmek çok ilginç bir deneyim. Bina içerisindeki her kapıda silahlı polis var, mutlaka ama mutlaka pasaport ve bilet kontrolü yapıyorlar yoksa geçişinize izin vermiyorlar. Asla e-bilet ile gelmeye kalkmayın, mutlaka biletinizin çıktısını alın, aksi halde kesin sıkıntı yaşarsınız.

 Mumbai’in yaklaşık 300 km kuzeyinde bulunan Vadodara büyük sanayi şehri, batılı bir çok firmanın burada fabrikası var. Ucuz iş gücünden faydalanmak için Avusturyalısı, Fransızı gelip burada fabrika açıyor.

 Hava birazcık daha serin ve o insanı boğan nem burada yok. Trafik çok ise eğlenceli. Kask takmadan motorsiklet kullanan entarili kadınlardan tut, yolun ortasında yatan ineklere, korna çalan rikşalara ne ararsan var.


Şehirde 3* veya 4* bir çok otel var ama hiç biri 2* bile etmez. O yüzden siz siz olun Hindistanda 5* otelden şaşmayın. Welcom Hotel bu şehirdeki en iyi otellerden biriymiş, kapısında güvenlik çok sıkı. Sanki havalimanına girer gibi hem eşyalarınız hem de siz dedektörden geçmek zorundasınız.

 6 saat uçuş, 4 saat havalimanında bekleme, üstüne 1 saat daha uçuş sonrası hoşaf gibi olmuştuk. Biraz odada dinlenip sonra otelin restoranında öğlen yemeğe indik. Sebze ağırlıklı olmak üzere, ciddi anlamda ilk defa Hint mutfağıyla tanışmış olduk.


Aubergine Farsi bizim karnıyarığa benziyor. Kızartılmış minik patlıcanların ortasına kıyma yerine domatesli sos ve peynir koymuşlar. İnekler memlekette kutsal hayvan muamelesi gördüğü için, dana eti bulmak neredeyse imkansız.

 Subz Chaman sebze ve baharatlar ile yapılan bir çeşit püre. Görüntüsü biraz bulamaç gibiydi, o yüzden ne olur ne olmaz diye bunu yarına bıraktım. İlk günden mideyi bozmayalım.


Hint mutfağı diyince insanın aklına ilk köri gelir ya, işte dakika bir gol bir. Takdim edeyim, domates soslu körili balık! Bir deniz ürünü nasıl mundar edilirin resmidir. O kadar körinin içinde pişen domatesin içine tavukta atsan aynı balıkta atan aynı lezzeti alırsın herhalde.


Lamb Shepherd’s Pie baya baya baya batı yemeği gibi görünüyordu. Sanki İngiliz asilzadelerinden kalmış gibi bir görüntüsü var. Bildiğin makarna sosu gibi kıymanın üzerine şeritler haline patates püresi ile kaplayıp bir güzel fırınlamışlar. İşte bunu çekinmeden aldım.


Görüldüğü üzere kendime son derece masum ufak bir tabak hazırladım. Körili balık biraz garip gelse de, yerel yemekleri keşfetme heyecanı ile aldıklarımın hepsini yedim. Otellerde her türlü yemek mevcut, güvenle yiyebilirsiniz. Baharatlı yemeklere karşı alerjiniz yoksa ve biraz önyargınızdan kurtulursanız Hint yemekleri oldukça lezzetli gelecektir.


Benim en sevdiğim şey ise yemekle beraber gelen karpuz suyu oldu. Kazakistan yıllarında severek içtiğim karpuz suyuna seneler sonra Hindistan’da rastlamak çok hoş oldu. Zira her ne kadar bizim ülkemizde “Ceyhan karpuzu mu iyidir yoksa Diyarbakır karpuzu mu?” polemiği olsa da malesef kimse karpuz suyu yapmayı bilmez, akıl etmez.

Hint mutfağında vazgeçilmeyecek bir yiyecek ekmeklerdir . Ekmek diyip geçmemek lazım, Naan , Chapati , Roti gibi farklı çeşitleri mevcut. En makbulu “naan”mış diye duyduk. Peynirli, tereyağlı, sarımsaklı, baharatlı gibi değişik çeşnilerle de yapılan naanı severek yiyeceksiniz. Siz sipariş edince fırına atılıyor ve sıcak sıcak masanıza geliyor.


Birlikte gittiğimiz arkadaşım daha önce buraya geldiği için onun tavsiyesiyle peynirli naan söyledik. Sıcak hamurun arasını açıyorsun, mis gibi peynir aradan uzayıp gidiyor. Aynı Gürcistan’da yediğimiz haçapuriler gibi, fakat bu onun biraz minyatürü. Peynirin de etkisi ile pideler pidelikten çıkmış, adeta seviye atlamış. Çayın yanında kuru kuru yenir, o derece güzel. Umarım bizde çok tüketilen ekmek, Türk mutfağında da masaya sıcak sıcak getirilmeye başlanır


Indochina denilen Tayland-Vietnam-Kamboçya’ya yaptığımız 3 haftalıkgezimiz boyunca özlediğimiz tek şey yemeklerden sonra tatlı yemek olmuştu. 3 ülkede de tatlı kültürü pek bulunmuyor, fakat ilginçtir Hindistan’da tatlının alası var. Sanırım bu kültür de İngilizler’den geliyor.


Gajar Ka Halwa diye turuncu bir şey var, ne olduğunu bile bilmeden kaşığın ucuyla aldım. Hemen yanındaki Banana Pudding tanıdık lezzetlerden. Gerçi renki biraz kahverendi gibi ama ne kadar kötü olabilirki diyip gerekn ilgiyi esirgemedim, icabına baktım.

Açık büfenin neredeyse yarısı tatlı kısmından ibaret. Badam kı thandı Kheer, Apple Strudel, Barpie gibi ilginç isimli ama gayet güzel görünümlü tatlılara pek bulaşmadım. Yemekleri az almaktaki maksat mideyi bozmamaktı, tatlılarda ki ise sorunumuz elbette malum kilolar.


Yoksa görüntüleri hiçte fena değil. Siz siz olun açık büfe yemeklerde özellikle tatlı kısmında kendinize hakim olun. Biraz ondan biraz bundan derken bir de bakmış tabağı tepeleme doldurmuşsunuz. E bizde adettir, tabakta yemek bırakılmaz, ama sonra akşama baskül affetmez!


Biraz karpuz ve anansla gayet masum tatlı tabağım ile çok mutluyum. Turuncu renkli helvanın ne olduğunu anlamadım ama az şekerli peynir helvasına benziyordu, hani şu Gelibolu’da yapılanlardan. İçindeki turuncu rengi de büyük bir ihtimalle bir meyva vermiştir, zannımca papaya olabilir.


Tatlıdan sonra masadan kalkmadan hemen önce Hintli arkadaşımız bir meyve aldı getirdi, adı sapodilla. Daha önce hayatımda hiç görmediğim bu meyveyi çok sevdim. Isırınca şeftaliye benzer bir eti var, ama çok tatlı değil. Lezzeti daha biraz demirhindiye biraz da medine hurmasına benziyor. Olurda Macrocenter’larda görürseniz alın deneyin, beğeneceksiniz.


Yemek sonrası çıkarken otel kapısının önündeki görevliler ile fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedim. Sevecen tavırlı güvenlik görevlilerinde sanki padişahın sarayının güvenliğini sağlıyormuş edası vardı.


Vadodara’ya gelmeden önce elbette nerede ne yenir araştırması yapmıştım. Hindistan’ın farklı şehirlerinde zincir restoranları bulunan BarbequeNation beni hayalkırıklığına uğratmadı. Shalini Mall alışveriş merkezinde asansörle çıkılan bu mekan bir nevi kendin pişir kendin ye formatında.

Masanızın ortasında bir mangal var, siz oturur oturmaz mangala sıcak kömür konuyor ve siparişiniz alınıyor. Masadaki bayrağı yukarıda tuttuğunuz sürece devamlı yemek geliyor.


Vejeteryan ve et menüleri var, biz elbette et menüsü aldık. 515 rupi karşılığında ye yiyebildiğin kadar limitisz. Siz sadece menüden hangi eti veya etleri istediğinizi söylüyorsunuz garson devamlı ondan getiriyor. Et menüsünde Korean Chicken, Fried Fish, Thai Prawn, Mutton masala Seehk gibi farklı alternatifler bulunuyor.

İçecek olarak çeşit çeşit Mocktail’ler var. Koktelyi bilirsiniz, bir nevi meyveli alkollü içki. Mokteyl ise bunun alkolsüz versiyonuymuş. Zira Vadodara’nın bulunduğu Gujarat eyaletinde içki içilmiyor. Ancak yabancılar yazılı izin alarak içebiliyorlar, Hintlilerin içmesi kesinlikle yasak.


Bizler içici değil yiyiciyiz, o yüzden çokta büyük bir dert değil. Zencefil, nane ve elma ile hazırlanan nefis limonataların tadına bakabilmek için bu yasak bize de vesile oldu. Çok afilli bir görüntüsü var, lezzeti ise en az görüntüsü kadar başarılı.

Sipariş ettiğimiz etlerin hepsi mutfaktaki ana mangalda biraz pişirilip masaya getiriliyor. Siz daha sonra istediğiniz gibi az pişmiş çok pişmiş olarak kendiniz masanızda pişirebiliyorsunuz.


Kendin pişir kendin ye olayını her zaman sevmişimdir, şişi kömürün üzerinden alıp tabağına cozurt diye çekmenin keyfi bir başka güzel olur. Önce kuzu şiş geldi. Tahmin ettiğim gibi bol baharatlı bir marinasyondan geçmiş. Kuzuyu o kadar iyi dinlendirmişler ki sinirden stresten eser kalmamıştı, lokum gibiydi.


Karidesler ise aynı kuzu eti gibi marine edilmişti. Ey güzel Hintli kardeşim, hadi kuzu etini yumuşatmak istedin marine ettin, peki ya şu güzelim karideslerden ne istedin? Zaten yumuşacık eti var hayvancağızın, acıya bulayıp mundar etmenin ne alemi vardı.


Hindistanda tavuk dedin mi akla gelen ilk baharat köridir. Bizde pek kullanılan bir baharat değildir ama ben bu köriyi tavuk etine çok yakıştırıyorum. Hem karidesler gibi acı değil, hem de yumuşacık olmuştu. Eline sağlık ustam pek bir güzel olmuş bu tavuklar.


Et menüsünü bir kere aldın mı “Artık getirme” demedikçe garson devamlı size servis yapıyor. İkinci turda acısız ve çok az pişmiş karides istedim ve itinayla bizzat kendim pişirdim. Karides zaten çabuk piştiğinden dolayı mangal için çok hassas bir malzemedir. Kabuğu da soyulmuş olduğundan kararında pişirilmesi gerekir. Az pişerse ortası çiğ kalır, çok pişerse dışı kurur ve tüm bunlar saniyeler içinde olur.


Biraz kuzu eti, biraz tavuk eti, biraz balık biraz da karides derken yine insan gibi birer porsiyon yiyip kalkamadık. Hem ortamın güzelliğinden hem de kendin pişir kendin ye konseptinden oldukça zevk aldık.


Tüm bunları yerken içinizde eti dürüm yapma isteği varsa, tam doğru yerdesiniz. Burada da Naan denilen dürüm ekmekleri sıcak sıcak fırından çıktığı gibi masanıza geliyor. Bir tabak sarımaklı ekmek söyledik, tabiri yerindeyse mutluluğun zirvesine uçtuk.




Bizim yediğimiz et menüsüydü, bir de bunun vejeteryanı var demiştim. Yiyeceğimizden değilde, sırf meraktan neler var diye bir baktık. Koçan mısır, patlıcan, kabak, enginar ve haşlanmış patatesi şişe dizmiş garsonu görünce gülmekten kendimi alamadım. Takipçilerimin arasında vejeteryan yoktur düşüncesiyle sormak isterim. Hangi aklı başında löplöpçü 515 rupiye et menüsü almak yerine 465 rupi verip “şişte karnıbahar yer” allah aşkına?


Açık büfe olayının kendin pişir kendin ye konsepti ile birleştirilmesi gayet eğlenceli. Alışık olmadığımız bir atmosferde yemek yemek her zaman heyecan vericidir. Hindistan’a gittiğiniz şehirde arayıp bakın Barbeque Nation var mı diye. Varsa mutlaka gidin üzülmezsiniz.

Yemekten sonra otelimize dönerken sokak kenarında bir baharatçı gördük. Gerçi baharat dediysem bu yemeklere konan bir baharat değil, yemeklerden sonra ağızda çiğnenen baharatlar yani Hintçe ismiyle Mukhwas. Hani nasıl bir kenti dolaşırken değişiriz, günün sonunda kentin ruhu üstünüze siner. İşte o gazla çeşit çeşit mukhwaslardan birkaç tane alıp ağzımıza attık.


Mukhwas genelde kişniş ve rezene tohumu ile yapılıyor. Bazılarında etrafına şekerli bir kaplama yapılıyor. Baharatlı yemeklerden sonra hem ağız kokusunu alması hem de mideyi rahatlatması için yeniyormuş.

Seyahate çıktığım zamanlar dünyanın neresinde olursam olayım heyecanla sokak yemeklerini, gözden kaçmış restoranları ve salaş mekanları keşfe çıkarım. Siz siz olun yerel halkın yediği sokak yemeklerinden korkmayın.



29 Mayıs 2012 Salı

Löplöpçüler CNN Türk'te


Yaklaşık 4,5 senedir www.loplopculer.com adresinde yazıyoruz. Bizi tanıyorsunuz mütemadiyen gezeriz, yeriz, içeriz sonra da dönüp burada yediğimiz lezzetleri sizlerle paylaşırız.

Sanırım artık biraz tanınmaya başladık. 23 Nisan’da Hürriyet Gazetesine çıkmıştık , 27 Mayıs’ta da CNN Türk’e çıktık. Pınar Esen ile “Haftasonu Keyfi” programında gezilerimizden ve yediklerimizden bahsettik, program kaydına buradan ulaşabilirsiniz.

















Löplöpçüler Hürriyet Gazetesinde

23 Nisan 2012 tarihli Hürriyet Gazetesinin "Seyahat" ekinde yazımız çıktı. Dalmaçya sahillerindeki Hırvatistan mutfağı üzerine bahsettiğimiz yazıyı okumak için http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/20390944.asp.






4 Mayıs 2012 Cuma

Amerika’da Bebek – EGE

Bizi bilenler bilir, gezmeyi mütemadiyen severiz. Yıl içerisinde 6-7 kez tatile çıkarız, günlük bayramları haftasonu ile birleştirir yakın bir yerlere kaçarız. 3-5 günlük bayramları hiç saymıyorum bile. Dile kolay 4 kıta 39 ülke oldu, her şey hoş güzel ama bunun da bir bedeli var! Çocuk ne zaman yapacaz?

2011 yazında bebeğimizin müjdesini nihayet aldık. Hayatımızı değiştiren bu olay karşısında mutluluktan havalara uçtuk ama bir yandan da tüm seyahat planlarını tekrar gözden geçirdik. Hatta geçen Kasımdaki Gürcistan uçak biletlerimizi yakmak zorunda kaldık.

Çok gezen insanların en büyük sorunu vizedir, yurt dışı çıkış fonu ödemektir, bir de fahiş fiyata satılan pasaport bedelleridir. Kaymaklı kadayıf misali yeşil pasaportumuz da olmadığı için, sırf oğlan bizim çektiklerimizi çekmesin diye doğumu Amerika’da yapıp, Amerikan pasaportu almayı düşündük.


Özenç’in abisi uzun zamandır Amerika’da, annesi babası da geçen sene gittiler. Acaba Amerika’da doğum kaç paradır, nasıl olur diye internette araştırırken Amerikada Bebek sayfasına rastladık. Dr.Ulaş Bozdoğan 1997’de İstanbul Tıp fakultesinden mezun olduktan sonra 2002’de Amerikaya gidip Yale Üniversitesi Tıp fakültesinde çalışmalarına başlamış. Şu anda da Hackensack’te bir muayenehanesi var. Özenç, Semih, Ulaş ve EGE, artık kare tamamlandı.

Şubat başında birlikte New York’a uçup Özenç’in ailesinin yanına bıraktım. Zira hamileliğin 28. haftası gibi Amerika’ya gitmek gerekiyor. THY 28. haftadan sonra doktor raporu istiyor, 36. haftadan itibaren asla hamile yolcu kabul etmiyor. Amerika’daki doktorlar da 29. haftadan sonra pek yeni hasta kabul etmek istemiyorlar. Nisan ortasında yani doğumdan 1 hafta önce tekrar Amerika'ya gittim.


19 Nisan günü sabaha karşı Hackensack Üniversitesi Hastanesine  gidip odamıza yerleştik. Doktorumuz Ulaş Bey sağolsun, ameliyata girmeme izin verdi. Yanlız bir şart var, aynı doktorlar gibi steril kıyafetler, bone ve maske takmam gerekiyormuş.

Önce içeri Özenç’i aldılar hazırlıklara başladılar, ben içeri girdikten sonra operasyon başladı. Doğum epidural sezeryan olarak gerçekleşti. Komple bayılmadığı için ben Özenç’le konuşup ona moral verirken, bir yandan da doğum devam ediyordu. 5. dakikada Ulaş Hocanın “Semih kalk resim çek” demesi ile ayağa kalktım, ve viyaklama sesleri ile Ege’nin ilk fotoğrafları çekildi.


Hemşireler Ege’yi yıkayıp bize gösterdiğinde ise ikimiz birden sevinçten ağlamaya başladık. İkimizinde yüzünde mutlu bir gülücük eşliğinde göz damlaları aktı. Özenç 9 ay karnında taşığı ve henüz ameliyat devam ederken ilk defa gördüğü bebeğe elleri ile tutunarak tüm sevgisini verdi.

Ufaklığın maşallahı var, tam 3730 gram ve 52 cm doğdu. Zaten sırf büyük olduğu için serzeryana döndük, yoksa normal doğum planlamıştık. Hastanede her yerde kablosuz internet olduğu için telefonumla naklen yayın yapıp Özenç’in ailesine ve kendi aileme izlettim. Hem dışarıda bekleyenler hem de Türkiye’dekiler gözyaşlarımıza ortak oldu.

20 dakika sonra ameliyat başarılı bir şekilde bitti ve hep birlikte dışarı çıktık. Çok ilginçtir hemşireler Özenç’e bebeği emzirmek isteyip istemediğini sordular. “Elbette istiyoruz” diyince onlar da doğal olarak mutlu olup doğru kararı verdiğimiz için bizi tebrik ettiler. Meğer emzirmek istemeyen, hazır mama veya formula ile beslemek isteyen anneler de oluyormuş. Hain anne!


Hemşirelerin yardımı ilk emzirme yine gözyaşları eşliğinde geçti. Daha gözlerini bile açamayan küçük löplöpçü bizleri hiç utandırmadı ve hart diye memeye yapıştı. 1 aylık bebek edasıyla ilk öğününü “cok cok” götürdü. Bebek ile anne arasında ilk bağlar bu şekilde kuruldu. Artık yüzler gülmeye başlayınca doktorumuz Ulaş Bey’le bu anı ölümsüzleştirdik.

İşte güncellenen ailemizin yeni resmi budur. Başarılı bir doğum sonrası sevinç, mutluluk ve birilerinin uyku hali.


Hemşireler beni ve bebeği kontrol odasına alıp her ikimizin kollarına birer plastik bileklik taktılar. İsim ve doğum kodu bulunan bilekliler sayesinde benden başka bu bebeği artık hiç kimse hemşirelerden teslim alamıyormuş. 1 saatlik kontrollerden sonra bebeğimiz Özenç’in yattığı odaya getiriliğinde aklanmış paklanmış bir güzel uyuyordu. Başının hemen arkasına “Meme emen oğlan” etiketi yapıştırılmıştı.


Artık küçük löplöpçüye üniformasını giydirme zamanı geldi. Sonradan Löplöpçü olunmaz, “Löplöpçü doğulur”. İşte bizim yeni Löplöpçü(k).


Ufaklığın 3 saatte bir meme emmesi lazımmış. İlk iki gün süt gelmeden önce kolostrum denen ağız sütü geliyormuş. Sütün aksine sarımsı renkte olan bu sıvı bebeğin bağışıklık sistemi için adeta olmazsa olmazmış. Bebek emmeyi öğrenirken kolostrumun bol bol gelmesi için  pompa yardımı ile süt sağılıyor ve bebek uyandığında yeni doğan biberonu ile ağızdan veriliyor.


Yarasın tosunuma. Madem emzirme işini anne yapıyor, biberonla besleme işi de babaya düşüyor. Bir nevi Teknik Destek.


Ufaklık biberonu ağızdan çıkarttıktan sonra 1-2 saniye boyunca emmeye devam ediyor ve karşınıza böyle güzel bir poz çıkıyor.


Çarşambayı perşembeye bağlayan gece saat 02:00 gibi gittiğimiz hastaneden Cumartesi günü akşam saat 23:00 gibi taburcu oluk. Yani toplamda dolu dolu 3 gün kalmış olduk. Gurbet ellerde bize hiç zorluk yaşatmayan Ulaş hocamızla veda pozu.


Hastanede her an hemşireyi çağırıp yardım alma şansınız var ama eve gelince insan kendini biraz çaresiz hissediyor. Hele ki ilk çocuğunuz ise annenizin veya kayınvaldenizin emekleri adeta hayat kurtarıcı. En az kendi öz çocukları gibi bebeğe ilgi göstermesi, yardımınıza koşması büyük şans. Allah her bebeğe annanesini, babannesini ve her iki dedesini görmeyi nasip etsin.


İlk banyo, ilk sokağa çıkma, tırnaklarının törpülenmesi hepsi birer yeni macera gibi. Kitaplardan okuyup, internetten bakıp, evdekilerin de yardımı ile yapılan ilk banyo oldukça zorlu ama bir o kadar da eğlenceli geçti. Oğlumuz EGE suyu çok sevdi, gıkı bile çıkmadı. Ah bir de banyonun bitimine yakın hepimizi sulamasaydı, daha iyi olacaktı.


Fakat ne yalan söyliyyeim memeyi emip, altıda değiştirildikten sonra, bebeğin mışıl mışıl uyuması seyrederken tüm bu zorluklar unutuluyor. Aklınızda sadece onun ne kadar aciz ve size ne kadar ihtiyacı olduğu kalıyor.


Kırkı çıkmadan bebek dışarı çıkartılmaz diye bir saplantınız yoksa, bebeğinizi mutlaka dışarı çıkartın. Temiz hava alsın, yüzü güneş ışığı görsün. Zaten bebek var diye evde pek pencereler açılmaz, bir de evde tıkılıp kalmanın hiç alemi yok.


Amerika’da bebek olayın en avantajlı kısmı, bebeğin Amerikan pasaportu alması. Anne ve baba Amerikalı olmamasına rağmen, bebek Amerika sınırları içerisinde doğarsa bebeğe otomatik olarak Amerikan pasaportu veriliyor.

Prosedür şu şekilde. Önce hastaneden çıkmadan bir gün önce görevliler odanıza gelip doğum sertifikasına (Birth Certificate) başvuru formunu doldurtuyorlar. Hızlandırılmış seçeneğini işaretlemenizi tavsiye ederim. 4-5 gün sonra Özenç’le birlikte Hackensack Department of Health’e gidip doğum sertikasını sorunsuz bir şekilde aldık.


Bir de SSN yani sosyal sigorta numarası var ki bu otomatik olarak siz doğum sertifikasını aldıktan bir gün sonra basılıyor adresinize postalanıyor. Oğlan daha 10 günlüktü, adına mektup geldi baya mutlu olduk.

İlk aşamayı tamamladıktan sonra, sıra ikinci aşama yani pasaportta. Normalde 4-6 haftada pasaport çıkıyor, fakat 2 hafta içerisinde yurt dışına gideceğinizi gösteren bir biletiniz varsa 60 US$ ekstra para ödeyerek hızlandırılmış başvuru yapabiliyorsunuz. Dönüşümüze 14 gün kala oğlanın doğum sertifkası, vesikalık fotoğrafı ve kendi pasaportlarımız ile birlikte New York’dakiPasaport Acentasına gittik. Kısa bir görüşmeden sonra ertesi güne gelip oğlanın pasaportunu almamızı söylediler ve gerçekten bir gün sonra pasaport elimizde.


Çok ilginçtir 1 haftalık bebeğin bile vesikalık fotoğrafını istiyorlar. Fotoğraf 2x2 inch olacak, arka fon beyaz, gözler açık ve kameraya bakacak. Dökümanları toplamak değil de işte bu fotoğrafı çekmek baya zor oldu.

 Türk vatandaşlarının baş belası vize kuyruklarında beklememek ve çocuğunuzun geleceği için iyi bir alternatif hediye etmek için Amerika’da bebek olayını tavsiye ederim. Hackensack Üniversitesi Hastanesini ve Dr.UlaşBozdoğan'ı ise şiddetle tavsiye ederim.

Ege'den sonra Tuna'nın doğumu da Amerika'da gerçekleşti. Bir sorunuz varsa lütfen önce diğer yazıyı da okuyunuz.
Amerikada Bebek - Tuna



Gittiğimiz ülkeler