27 Ağustos 2012 Pazartesi

Rusya 3.Bölüm


 Gezinin 2.bölümü için lütfen tıklayın

25.07.2011  Moskova – Sergiev Posad

Moskova’yı gezmek öyle iki günlük iş değil. O yüzden gündüz Moskova’yı gezip, akşam üstü Sergiev Posad’a gitmek üzere plan yaptık. Moskova’nın geri kalanını da diğer hafta sonuna bıraktık. Zira Rusların ünlü gece alemlerine orada burada değil, Moskova’da akmak lazım!!

Evinde konakladığımız Kadir sabah işe giderken, biz de onunla beraber evden çıkıp tavsiye ettiği çorbacıya gittik. Soup Cafe adından da belli olduğu gibi bir çorbacı, menüsünde tam 29 çeşit çorba var. Finlandiya usulü balık çorbasından, Macar gulaşına, Fransız soğan çorbasında, Hint köri çorbasına çeşitler mevcut. Ama bizim tercihimiz elbette Rus çorbaları oldu.
 

Shchi çorbası (Щи) bildiğiniz kuzu kulağından yapılan hafif ekşimsi bir çorba. Üzerine et suyu, taze soğan ve haşlanmış yumurta konularak hazırlanıyor. Her zamanki gibi yanında smetana (Сметана) eksik olmazsa olmaz.

Krema koymadan önce bir tadına baktım pek bir şeye benzemiyor, kremayı koyduk ı-ıh, yine olmadı. Bol tuz döktüm karabiber döktüm! Yok birader bu çorba olmamış, yapamamışlar. Halbuki Almaty’deki Medved Restaurant’ta ne schi çorbaları içilmişti zamanında...


Solyanka çorbası (Солянка) nispeten diğerine göre daha iyi görünüyordu. Üzerine bazılarının hiç sevemediği taze kişniş yaprakları serpiştirmişlerdi ki şahsen bizim damak zevkimize gayet güzel uyuyor.


Ama kremayı bastıktan sonra bu çorba çok daha güzel oldu diyebilirim. Krema diyorum ama aslında smetana. Yağı yok, o yüzden bir nevi terbiyelemek gibi bir şey oluyor.


Suratsız garsonun tüm negatif enerjisini aldığımız Soup Cafe’yi  pek beğenmedim. Olur da bir yerlerde okuyup gideyim derseniz tavsiye etmem. Fiyatlar fiks, tüm çorbalar 152 ruble.

Gelelim Rusya gezisindeki adrenalinin tavan yaptığı anlara. Belorusskaya metro istasyonunda metro perona tam yanaştığında kapıdan içeri girerken önümdeki adam birden durdu, ben içeri girmeye çalışırken adama “Yürüsene kardeşim” derken, adamın tam arkamda duran kankası benim cüzdanı götürüverdi. Allahtan arkamda Özenç vardı da “hop hop” filan diye bağrındı, adam cüzdanı geri uzattı bir de gayet sakin “Özür dilerim” dedi.

İçeri girdik, kapı kapandı ve metro hareket etti. Tüm bunlar 10 saniye içinde oldu! Arkadaşlar siz siz olun Moskova metrosunda çantanıza cüzdanınıza sıkı sıkı sahip olun. Yok efendim benim boyun 1.88, yaşım 35, bana bulaşmazlar demeyin sizi de anında ütebilirler. Tüm paranızı aynı yerde muhafaza etmeyin, ayrı ayrı yerlerde saklayın. En azından cüzdan giderse dımdızlak ortada kalmayın.

Moskova’ya gidip Novodevichy manastırına gitmemek olmaz. Smolensk Katedrali ve mezarlıkta dolaşırken en az bir iki saatinizi geçirirsiniz. Mezarlık gezmeyi pek sevmem ama burada o kadar güzel mezartaşları var ki inanamazsınız. Nazım Hikmet, Anton Chekhov, Gogol, Mayakovsky ve Eisenstein gibi yazarların sanatçıların mezartaşlarının her biri diğerinden ilginç.


Şehrin güneyine inmişken metroyla Moskova Üniversitesine gidip Sparrow Hills Park’a gidin derim. Buradaki parkı gezdikten sonra eminim Türkiye’deki hiç bir parkı beğenmeyeceksiniz. Alabildiğine çeşitli ağaçların arasında sessiz sakin patikalarda yürüyüp doğayla başbaşa kalın, sincapları besleyin.


Şehir merkezine dönmeden önce bir Moskova klasiği olan Metro turu yaptık. Ücretlendirme İstanbul gibi değil, tek bir biletle istediğiniz kadar metroya binebiliyorsunuz. Trenden inin istasyonları gezin, turnikelerden çıkmadan diğer trene binip diğer istasyona gidin.


Her bir istasyon sanki ayrı bir müze gibi. Özellikle mozaikler ve avizeler adeta sanat eseri. Mayakovskaya, Ploshad Revolutsi, Kievskaya, Beloruskaya, Novoslobodskaya, Komsomolskaya, Kurskaya istasyonlarını sadece 1 bilet karşılığında saatlerce gezebilirsiniz. Eskiden fotoğraf çekmek yasakmış, şimdilerde polis bir şey demiyor.


Biz turumuzu Arbat istasyonunda bitirdik ve Arbat caddesinde dolaşmaya devam ettik. İstanbul için Beyoğlu’ndaki İstiklal Caddesi neyse, Moskova için de Arbat odur.

Akşam evinde kalacağımız couchsurfing sitesinden Natalya ile Mu-Mu cafe’de buluştuk. Mu-Mu Cafe’de çok uygun fiyata klasik rus lezzetletini bulabilirisniz. Tabildot usulu yemekler tezgahta duruyor, siz istediğiniz kadar tabağınıza alıyorsunuz, kasada gramaj usulü tartılıp fiyatlandırılıyor.


Rus halkının temel besin öğelerini bizdeki gibi tahıllar, etler ve sebzeler oluşturuyor. Fakat etin yanında pilav yeme alışkanlığı pek yok, onun yerine kaşa (Каша) denen karabuğday lapası var. Ben ardıç meyvası soslu hindi eti aldım, yanında da garnitür olarak bahsettiğim Kaşa (Гречневая каша) vardı.

Özenç ise tavuklu kotlet, mantarlı patates ve kaşa aldı. Soğan patates ve mantarla yapılan bu patatesli garnitürü çok seviyorum, evde de sık sık yaparım. Bizde bu malzemelerin hepsi vardır ama malesef lokantalarımızda görülen bir garnitür değildir.


Kaşa için Antep’te veya Hatay’da yediğim firik pilavına benziyor diyebilirim. Tam olmamış kırık buğdayı haşlayarak yapıyorlar. İçinde çok az havuç var o kadar. Bizim bulgur pilavı gibi bir şey ama biraz farklı. Ama zannımca besleyici bir garnitür.

Tavuklu kotlet bu tabaktaki en ilginç yemeklerden biriydi. Tavuk göğsünün içine, mantar, peynir, krema ve ince kıyılmış tavuk etiyle hazırlanan harç doldurulmuş, galeta ununa bulanarak kızartılmış. Yağ çektirmeden adabıyla kızartıldığı için pek hoşumuza gitti.


Meyve sularıyla birlikte iki tabak yemek 380 ruble civarında tuttu, sudan ucuz. Arbat’ta gezindikten sonra Mu-Mu Cafe’ye oturup atıştırma yapın. İlginç Rus yemeklerine bakın, hiç olmadı bir kahve içip sokakta yürüyenlere bakarak orada olmanın keyfini çıkartın.

Takipçilerimden alışveriş meraklısı olanlar var, “Alışveriş nerede yapacağız?” diye soruyorlar. Hediyelik eşya için Arbatskaya Lavitsa isimli dükkan sizi bekliyor. Bozdurun dolarları, harcayın rubleleri.

Natalya ile buluşmamızın esas sebebi, kendisinin Moskovanın 75 km kuzeyindeki Sergivey Posad’da oturmasıdır. Tüm bir haftayı elbette Moskova’da turist gibi gezerek değil, ufak tefek kasabalara gidip farklı kültürleri görmek istedik. Hani “Turist olmayın gezgin olun” diyoruz ya vaziyet bundan ibaret.


Natalya’nın o akşam evinde bizden başka 2 tane de Tayvan’lı couchsurfing üyesi misafiri varmış. 3+1 evde tek başına yaşadığı için sorun yok, akşama kardeş kardeş 2 Rus, 2 Türk, 2 Tayvan’lı oturup dünyayı kurtardık.


26.07.2011  Sergiev Posad – Vladimir

Sergiev Posad (Сергиев Посад) Moskova’nın etrafındaki tarihi Golden Ring (Золотое кольцо) denilen altın halkanın en yakın noktasıdır. Moskova’dan sadece 1.5 saat uzaklıktaki bu şehre Yaroslavsky tren istasyonundan trenle ulaşabilirsiniz.

Sergiev Posad’ın olayı kiliseler ve manastırlar ama bunlar belki de Rusya’nın en güzel manastırlarıdır. Trinity Chatedral, Assumption Cathedral, Church of St.Sergius, Solovetsky Transfiguration Monastery göreceğiniz yerler olmalıdır.


Dün Natalya ile birlikte arabayla geldiğimiz Sergiev Posad’dan bu sefer trenle Moskova’ya geri döndük, biletler yaklaşık 130 ruble.
 

Moskova’ya vardıktan sonra metroyla Kursky metro istasyonuna gelip, oradan kalkan otobüsler ile Vladimir’e (Владимир) gittik.

Akşamüstü vardığımız Vladimir’de yine couchsurfing sitesinden tanıştığımız Irina'nın evinin yolunu tuttuk.


 

27.07.2011  Vladimir – Suzdal

Vladimir (Владимир) Rus turistlerin mutlaka uğradığı katedralleri ile ünlü şehirlerden biri. Sabah sokaklarda amaçsızca gezindik. İsmini bile hatırlamadığım dükkanın birinde son derece kötü bir peynirli omlet ve son derece kötü bir solyanka çorbası içtik.




Vladimir’de Assumption Cathedral ve St. Demetrius Cathedral görülmesi gereken yerlerden en önemlileri.


Assumption Cathedral’in önünde gördüğümüz otobüs bir anda ilgimizi çekti. Üzerinde “Das Rollende Hotel (Gezer Otel) yazan otobüs aslında bir hotel. Ön tarafta koltuklar, arka tarafta ise ufak odacıklar var. Gündüz geziyorlarmış, geceleri otobüs bir diğer şehre giderken yolcularda odalarında uyuyorlarmış. Gemi turu formatında bir gezi.


Vladimir’e kadar gelmişken en az onun kadar ünlü ama çok daha şirin bir yer olan Suzdal’a (Суздаль) gittik. Vladimir otogarından kalkan son model minibüsler 1 saat sonra Suzdal’a varıyor.


Suzdal’a indikten sonra şehir merkezinde pazar meydanı etrafında toplanan bir çok seyyar satıcı var, turistler için birebir. Moskova’da 500 rubleye alabileceğiniz matruşka veya buzdolabı magnetlerini burada 100 rubleye bulabilirsiniz.

Sıcaktan bunaldık, soluklanmak için kendimizi Losos Cafe’ye attık. Özenç her zamanki gibi cafe latte sipariş etti, ben ise masanın üzerinde reklam broşürü olan Medovuha (Медовуха) aldım. Ne olduğu hakında hiç bir fikrim yok, merak ve başka diyarlarda olmanın verdiği heyecanla medovuhamı bekledim.


Medovuha baldan yapılıyormış. Zamanla bekleyen şeker fermente olup alkole dönüşüyormuş. Buz gibi bir bardak mevuhayı sevdim, ama o hafif denilen alkol, sıcak yaz gününde biraz çarptı.

Suzdal’da gezilecek yerlerin başında Kremlin sarayı, Krestovaya Palata, Torgovaya Ploshchad, Museum of Wooden Architecture ve Spaso-Efimievsky Monastery. Genelde hepsi bir yerde toplandığı için gezmesi oldukça rahat.

Tabii sıcağın etkisiyle durmadan birşeyler içmek ya da rusların mors (Морс) dedikleri dağ meyvalarından yemek gerekiyor. Dağ çileği, ahududu, böğürtlen, yabanmersini, turna yemişi gibi bizde çok fazla taze olarak tüketilmeyen meyvaları görünce dayanamadık yabanmersininden bir bardak (bardağı 50 ruble) aldık.


Sıcaktan bayılmış bir vaziyette içimiz yanınca, buz gibi suda beklettiğimiz yabanmersinlerini ağzımıza atıp atıp mutluluğun zirvesini yaşadık.


Yabanmersini ararsan bizde de var, yok değil ama İstanbuldaki lüks marketlerde bulmak mümkün. Muş’daki semt pazarında veya Sivas’da manavlarda bulmak zor. Kurusu ithal olarak satılıyor ama onun da kilosu 50 TL.


Kremlin sarayını yaklaşık 1,5 saat gezdikten sonra, ayaklarımız bizi sarayının içindeki 300 yıllık Trapeznaya Restaurant’ta götürdü.


Lokantanın spesyali olan marine edilmiş dağ mantarını listeme yazmıştım, oraya gidilecek bu mantardan yenilecek! Tabii iki kişi lokantaya girip bir porsiyon mantar yiyip çıkmaz olmaz, önden iki bardak turna yemişisuyu (Клюква) ve bir de pelmeni (Пельмени) söyledik.

Restoranın çok kasvetli bir yapısı var. Sanki saatlerce oturup şaşalı bir yemek lazımmış ve en az 100 dolar hesap gelecekmiş gibi hissedebilirsiniz. Ama biz hiç aldırış etmeyip mors suyumuzu yudumlayarak burada olmanın keyfini çıkarttık.


Yeteri kadar ışık olmadığı için biraz düşük kalitedeki resim için baştan özür dilerim. Mantarlar küçük toprak güvecin içinde biraz krema ile karıştırılarak pişirilmiş. Kültür mantarı gibi tatsız tuzsuz bir şey değil, insanın titreten aklını başından alan bir lezzeti vardı. Güveç biraz daha büyük olsa parmağımı sokar dibini sıyırırdım o derece.


Yine aynı şekilde toprak güveçte hazırlanan pelmeniler, pişirildikten sonra üzerine smetana ve dereotu konarak servis edilmişti.


Bizim mantıya çok benziyor ama hamuru tombik tombik, içindeki et oranı oldukça fazla. Bir tabak dolsusu mantıdaki et/hamur oranıyla pelmenideki et/hamur oranı çok farklı diyebilirim sevgili dostlar. Ve sevgili Kayserili kardeşlerim; siz küçük küçük mantılar yapmakla övünüyorsunuz ama hamur yiyoruz haberiniz olsun.


Trapeznaya Restaurant öyle ahım şahım bir yer değil ama yolunuz buraya düşerse sırf ortamını görmek, en azından bir mors suyu içmek için uğrayın. Meyve suları, mantar ve pelmeni ile birlikte tüm hesap 600 ruble geldi.

Akşamüstü o süper lüks minibüslerle Vladimir’e geri dönüp eşyalarımızı Irina’nın evinden aldıktan sonra otobüsle 75 km güneydeki Gus Chrustalniy’a (Гусь-Хрустальный) gittik. “Oradan oraya valizlerle nasıl gidiyorsunuz?” diye soranlar için yanıt aşağıdaki resimdir. Sırtçantalarımızı alırız, yolumuza bakarız.


Aslında Gus Chrustalniy’a gitme gibi bir planımız yoktu ama sırf Kazan’a giden trene binmek için Moskova’ya geri dönmemek için, Moskova’dan kalkan 050 no’lu trene ikinci durağı olan Vekovka’ya binmeye karar verdik. 2 saat öncesinden gittiğimiz Gus Chrustalniy’da ilginç bir şekilde çok güzel bir restaurantla karşılaştık.

Restaurant Maltsof şehrin merkezinde yeraltında mahsenden bozma bir restaurant. Yöresel kıyafetler giyen garsonumuz dış görüntü olarak fıstık gibi gözüksede özünde hem kendisi hem de kafası çok yavaş çalışan bir kişi.. Zira “1 saat içinde kalkmamız lazım, trene yetişeceğiz” diye baştan uyarmamıza rağmen, ana yemeğimizi sipariş verdikten tam 72 dakika sonra getirdi.


İlk gelen tabağımız Ringa balığı. İsveç yazısında “Strömming” diye bahsetmiştim, Rusya’da da bu balığı Seldokça (Селедочка) diyorlar. Ringa balığı için bizim Çanakkaleli sardalyanın Baltık denizinde yaşayan kuzeni diyebiliriz. Ruslar salamura ederek mükemmel votka mezesi yapıyor. Kesinlikle bizim konserve sardalyalar gibi tuzlu ve ekşi değil, tam tersine mis gibi balık tadı geliyor. Siyah ekmeğin üzerine herring ve soğan koyup yemesi son derece zevkli.


Rusya’ya gidenlere mutlaka vakumlu paketlerde satılan ringa balığı almasını öneririm. Ülkede baltık denizi, kuzey buz denizi, karadeniz gibi çok uzun bir sahil kıyısı olduğundan ve ülke genelinde çok sayıda nehir bulunduğundan balık çeşitleri Rus mutfağında önemli bir yer tutuyor.

İkinci ara sıcağımız avcı usulu mantar. Tatlı kırmızı biber ve soğanla birlikte güveçte pişirilmiş kremalı mantarın sunumu biraz ufak tefek ama lezzet desen 10 numara. Dağda bayırda yetişen gerçek mantar kullanırsan tabii lezzetli olur. Bizde mantarı ya konserve ya da kültür mantarı verdiklerinden malesef mantar nedir bilmiyoruz. Kuzey ülkelerine gidenlere tavsiyemdir afiyetle oturup bir mantar yemeği yesinler.


Ana yemeğimiz ise ceviz ve hardal soslu biftek yanında da garnitür olarak köylü usulü patates söyledik. Rusya’da ilginçtir ana yemeği seçtikten sonra, ayrıca garnitür olarak neler istediğinizi sipariş esnasında garsona söylemeniz gerekiyor. Genelde lokantaların menülerinde ayrı bir sayfada garnitürler bulunuyor, istediğin usulde patates (haşlama, kızartma, püre) veya pilav makarna sebze mantar gibi şeyler sipariş edersiniz.


Etimiz benim çok sevdiğim bir usulde pişirilmişti. Önce et kısa süre harlı ateşte çift taraflı ızgara edilmiş, sonra üzerine cevizli sos konup alüminyum folyoya sarılarak fırında dinlendirilmiş. Eskiden evde yaptığım etler hep kuru kuru olurdu artık önce ızgara edip sonra fırında dinlendirerek çok iyi et yaptığımı gururla söyleyebilirim.

Gus Chrustalniy öyle gidilecek bir şehir değil, ama olur da yolunuz buraya düşerse Restaurant Maltsof’u tavsiye edebilirim. Servisi çok yavaştır ama restoranın atmosferi etkileyici.

Yemek sonrası taksiyle 20 km uzaktaki Vekovka’ya gidip, Moskova’dan Kazan’a giden 050M no’lu trene bindik. 4 kişilik yataklı kompartmandan bilet almıştık, şansımıza bizim kompartmanda kimse yoktu. İstasyondan aldığımız yolluklarımızı açıp rayların sesleri eşliğinde Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru yol aldık.

Tataristan’ı başka bir yazı da anlatacağım, bir sonraki bölümde Kazan’dan Moskova’ya dönüş ile devam edeceğim.

 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Rusya 2.Bölüm

Gezinin 1.bölümü için lütfen tıklayın


24.07.2011  Moskova

Bizim bildiğimiz kahvaltıda zeytin, peynir, domates, salatalık yenir. Peki Ruslar ne yer? Hemen söyleyeyim, hamur işi ve çorba! Aynı Batum’da olduğu gibi kahvaltımızı Moskova’da da ilginç bir şekilde çorba ve mantıyla yaptık.


Dün gittiğimiz Taras Bulba Korçma Restaurant’ı o kadar beğendik ki bu sefer başka bir şubesini denedik. Menüde görüp de içemediğim Harço çorbası, Ukraynalıların mantısı vareniki ve elbette yine o güzelim peynirli otlu lavaştan söyledik.

Çaylarla beraber gelen lavaşımız dünküne göre biraz farklıydı. Malzemeler aynı ama pişirme şekli değişik, yanlardan sarkan peynir görüntüsü yoktu. Allahtan içinde yine çok bol peynir ve güzel otlar vardı da dilimiz damağımız bayram etti.


Bir gözlemede en sevdiğim şey içinde bol peynir olması ve peynirin sıcaklıktan erimesidir. Tuzlu lor veya çökelek gibi sıcağı görünce erimeyen, ağzımın içine yapışan peynirlerden hoşlanmıyorum.

Lavaştan sonra masaya gelen çorbamızın sunumu çok güzel, yemek damaktan önce göze hitap ediyor. Servislik hem masaya dökülmesin diye örtü niyetine kullanılıyor hem de içinde kaşık ve çatalı koyacak cepleri var.


Harço çorbası (Суп Харчо) için Ukraynalıların pirinçli şehriye çorbası diyebiliriz. Ama içinde bizimki gibi sadece pirinç ve domates yok. Lezzet versin diye tencereye yağlı kuzu kaburgası atılmış. Hatta bir parçası çorba kasesiyle birlikte masaya bile getirilmiş. Önce çorbadan 3-4 kaşık içiyorsun sonra sarı peçetesinden tutup kaburgayı kemiriyorsun. Kaburgadan elinize bulaşan çorbanın suyu bileklerden dirseklere doğru iniyor...


Pelmeni için Rus mantısı dedik, Vareniki (Вареники) ise Ukraynalıların mantısı. Pelmeni ile pek farkı yok ama burada üzerinde kavrulmuş ve karemelize olmuş soğan parçaları sandığım, fakat malesef aslında kavrulmuş iç yağ olduğunu öğrendiğim garip şeyler vardı.

Menüde Varenikinin çeşitleri var, etli, peynirli, mantarlı, balkabaklı... Biz etli ve balkabaklısını söyledik. Hamuru başarılı, içindeki balkabağından dolayı eti sulu kaldığı için varenikiyi çok sevdik. Siz siz olun pelmeni veya vareniki yerken mutlaka balkabağı (Тыква) koydurun.


Kahvaltıdan sonra metroyla Kropotinskaya istasyonuna gidip belkide dünyanın en büyük ortodoks kilisesi olan Chatedral of Christ the Savior’ı ziyaret ettik. Her pazar sabah saat 09:00’da burada ayin yapılıyor. Ortodoks kilisesinde bu ayinlerden birini izleyin, ilginç bir tecrübe olacaktır. Yanlız dikkat! Erkekler kısa şortla, bayanlar da askılı bluzla içeri alınmıyor ona göre giyinin.

Kilisenin hemen karşı tarafında önce Almanya’ya sonra Rusya’ya kaçırılan Truva hazinelerinin sergilendiği Puşkin Müzesi var. Ne zaman giderseniz gidin, önündeki 150 kişilik bilet kuyruğu olduğundan erkenden gitmekte fayda var.

Katedral ve Puşkin müzesi bahane, Kropotinskaya metro istasyonuna esas geliş amacımız, istasyonun hemen yanında ki Beard Papa’s isimli Japon profiterolcüsüydü. Moskova’da yaşayan yabancı birinin bloğunda buranın methini okumuştum. Dünyanın bir çok ülkesinde şubesi olan, kocaman kocaman profiteroller yapan muhteşem bir yer burası.


Profiteroller devasa boyutlarda, yaklaşık benim yumruğum kadar. Siz siparişi verince gözünüzün önünde hamurun içine krema dolduruluyor. Japon eleman bir eliyle hamuru metal krema kabının alt tarafındaki doldurma çubuğuna saplıyor, bir eliyle de pompanın kolunu aşağı doğru indirip hamurun içine o güzelim kremadan enjekte ediyor.


Mekanda profiterol hamurları vitrinin arkasındaki fırınlardan sıcak sıcak çıkıyor. Dolayısıyla bayat mal yok. Esas önemli özellik, hamurlar fırından çıktıktan sonra da hemen krema doldurulup belketilmediği için (bakınız inci profiterol) profiterol gevşeyip yumuşamıyor, çıtır çıtır kalıyor.


Profiterolün içine doldurulan krema öyle tadımlık iki gram değil, bol bol konuyor. En az 100 ml krema dolu profetrolü ısırınca önce “hırş” diye bir ses geliyor sonra krema ağzınızın içinde boşalıyor ve tadını tüm hücrelerinde hissediyorsunuz. Hani yediğim şeyden çok zevk alınca “Dil damak yutak halay çekiyor” derim ya bazen, burada ben an itibariyle profiterolü bir kenara bırakıp kendim halay çekmeye başladım. Yok böyle bir lezzet.


Tanesi 70 ruble olan bu japon profiterollerden mutlaka yiyin, ben 3 tane götürdüm. Aslında daha da yerdim, ancak tadı damağımda kalsın ve bir daha buraya mutlaka yolum düşsün diye kendimce tadında bıraktım. Beard Papas’ın Rusya dışında nerelerde şubesi var araştırın, gittiğiniz yerde bulursanız illaki deneyin. Web sayfasına baktım Aralıkta İzmir’de açılacakmış.

Sırtınızı Chatedral of Christ the Savior’a verip Patriarchal köprüsünden geçince hemen sağ tarafta Strelka Bar vardır. Moskova’ya gelen her turistin buraya gelip sezlonga uzanarak manzaranın keyfini yaşaması lazım. Moskova’daki en mutlu ve huzurlu anlarımızı geçirdiğimiz yerdi diyebilirim. Önünüzden akıp giden Moskova nehirine ve arkadaki katedrale bakarken buz gibi bir karpuz suyu içebilirsiniz.


Son derece basit ama Türkiye’de malesef bulunmayan karpuz suyunu bir kaç kez yazmıştım. İnşallah kısa zamanda birkaç restoran sahibi bu satırları okur da ülkemizde taze karpuz suyu satılmaya başlanır. Sıcak yaz günleri için bire birdir kendileri! Ferah ferah doğal meyve suyu içip, hem vücut için susuzluğu gideriyorsun hem de katkı maddesi olmadığı için karaciğeri yormuyorsun.


Öğleden sonra şehir merkezine yürüyerek dönerken Kremlin sarayının batısındaki Alexander Bahçesinde toplanmış bir grup insanı görünce sürü psikolojisiyle biz de yanaştık. Bira büfesi gibi bir şey var ama ne sattığını yakınlaşınca anladım, meğer kvas (Квас) satılıyormuş.


Yarım litrelik plastik pet bardaklarda satılan kvas için kadın, erkek, genç, yaşlı sırada bekliyordu. Ufacık çocuklar bile siyah bira görünümlü kvastan içiyorlardı. Meraktan çocuğun annesine sordum meğer çok faydalıymış. “Ekmeğin sıvı halidir bu” dedi. Hem yazın sıcağında vücut ısısını dengeler susuzluğu giderirmiş, hem tokluk hissi verirmiş, hem de çok fazla B vitamini içerirmiş.


Suratsız yaşlı bir teyzenin fıçıdan çektiği buz gibi kvası çok sevdim, hayatında hiç içmemiş olanlara zaruri tavsiyemdir. Tekrarlıyorum her ne kadar biraya benzese de alkolsüz ve çok sağlıklı bir içecektir!


Çok ilginçtir geçen ay Antalya’dan Alanya’ya doğru arabayla giderken kvas satan bir yer yer gördüm. Antalya civarındaki Rus turistler için kafası çalışan bir girişimci Kvas Gıda Sanayi diye şirket kurmuş, otellere restoranlara kvas satıyor. Helal olsun diyorum Talip Bey’e.

Moskova’ya gidip de janjanlı butiklerin olduğu Tversyaka caddesini (Тверская улица) gezmemek olmaz. Dünyanın en ünlü markaları, dükkanları bu cadde üzerinde yer alıyor. Caddeyi baştan başa gezerken soluklanmak için ünlü Rus yazar Alexander Pushkin’in adını verdiği Cafe Pushkin’de çay molası vermenizi şiddetle tavsiye ederim. Mekan çok sofistike, kendinizi bir an Rus çarlarının sarayında hissedebilirsiniz.

Tverskayadan şehir merkezine doğru geri dönerken Yamskaya caddesi kesişiminde Eliseev’s Gastronome (Елисеевский) isimli dükkana uğramayı asla ve asla ihmal etmeyin. Bir löplöpçü için bu dükkan Moskova’nın en önemli noktasıdır, o kadar açık ve net söylüyorum. Yiyecek içeçek namına Rusya’da aradığınız ne varsa burada en iyilerini bulabilirsiniz. Sebze, meyve, et, çikolata, balık, havyar, şampanya ne ararsanız var, hem de en kalitelisinden.


Adeta bir müzeyi gezer gibi bir gözümüz tavandaki işlemelerde, diğer gözümüz raflardaki yiyeceklerde en az 1 saat marketi gezdik.


Aradığınız özellikle havyarsa kesinlikle doğru yerdesiniz. 1000 rublelik (35 US$) dandik havyarlardan tutun 43595 rublelik (1556 US$) en kaliteli havyara kadar çeşit var, cüzdanınızın kalınlığı hangisine yeterse.


Akşam couchsurfing sitesinden tanıştığımız Kadir’in evine yerleştik. Aslında couchsurfingin olayı yerel kültürü öğrenmek, yerel insanlarla takılmak ama enteresandır Kadir bizim gibi bir yiyici çıktı. 1 ay öncesinden “Türkiye’den gelirken ne istersin -baklava, antep fıstığı, türk kahvesi- diye” sordum? Adam ne dese beğenirsiniz? Midye dolma istedi benden! Size bu isteği biraz saçma gelebilir, “Yuh taaa Rusya’ya midye dolma mı gider?” diyebilirsiniz ama bir löplöpçünün derdinden anca bir löplöpçü anlar. Gurbet ellerdeki sevgili Kadir’e Eminönü Namlıdan  güzel bir vakumlu paket hazırlatıp götürdüm, kendi ellerimle yedirdim midyeleri.

Rusların en çok sevdiği yiyeceklerden biri Suşidir. Türkiyedekinin aksine suşi başkenti Moskova’da bile çok ucuz ve boldur. Kadir’in tavsiyesi ile Tanuki Restaurant’ta son yıllarda yediğimiz en güzel suşi keyfini yaşadık.


Suşiler gelmeden önce ikram olarak çay geldi. Antep’te bakır imbiklerde meyankökü şerbeti satılır bilir misiniz? Ona benzer ama biraz daha ufak bir imbiği içinden gelen çayın sunumu çok komik, imbiğin ucu 1,5 metre uzunluğunda!

Kurutulmuş meyvelerle lezzetlendirilmiş güzel bir yeşil çay bu. Suşileriniz gelene kadar oyalanmak için birebir. Sıcak sıcak hem boğazlarımızı temizledik, hem de iştahımızı açtık.


Benim içkiyle aram pek yoktur, olsa da olur olmasada. Ama şimdi japon lokantasındayız ya, biz de ortama ayak uydurup Japon birası Asahi içtik.


Suşi Türkiye’de aşırı pahalı olduğu için çok fazla yiyemiyoruz. Yurt dışında hele hele Rusyaya gidince kaçırmamak lazım. Nedense suşiyi acaip seviyorlar. 3 adet nigiri, 1 porsiyon maguro maki, 1 porsiyon da philadelphia roll ile masum ve şirin bir tabak yaptım.


Bir yemeği güzel yapan şey sadece lezzeti değildir. Ortamdaki atmosferdir, masadaki muhabbettir. Tanuki Restaurant’ta kendinizi Japonya’da hissedebilirsiniz. İç dizayn olsun, garsonların kıyafetleri olsun herşey Japon formatına uygun yapılmış.


2 kere suşi kursuna gittim, az çok suşiden anlar oldum, o yüzden biraz detaya gireceğim. Philadelphia roll her lokantada olmuyor ama benim en sevdiğim rollardan biridir. Somonun içine önce pirinç sonra nori denilen yosun, son olarak philadelphia peyniri ve avokado konup yuvarlanıyor. Dilimlediğinizde pirincin dört bir tarafında çepeçevre somon olması makbuldür. Türkiye’deki dandik suşicilede ise kafasına şapka konmuş gibi pirincin sadece bir tarafında somon olur (bakınız sushico)


Nigiriler ise malum suşinin orjinal hali. Altta pirinç üste löp balık olur o kadar. Yosundur, hıyardır gereksiz şeyler konmaz. En bilindik türü somon balığıyla (sake) ve ton balığı (maguro) ile yapılanıdır. İyi suşicilerde ise illa ki yılanbalığı da (unagi) bulunur.

Ağzımızdan philadelphia rollardan kalan lezzeti gidermek için turşulanmış zencefilden (gari) yedik. Bu pembe zencefil yeni bir çeşit suşi yerken son yediğinizin lezzetini gideriyor ve lezzet alma duygularınızı uyarıyor.


Nigirilerimizi, içerisine biraz vasabi eklediğim soya sosuna batırıp batırıp, afiyetle yedik. Balıklar ve pirinç vasabinin etkisiyle hafiften yeşile dönen soya sosu ile halvet olmuştu.

Vasabi turpgiller familyasına üye bir bitkidir. Acı olur ama dilini yakmaz, genzini yakar. Balığı çiğ yediğin için mideye dokunmasına engel olur. Adettendir, nigirideki balık hafifçe kaldırılıp, pirincin üstüne vasabi sürülür. Balığın üstüne sürmek olmaz, çünkü nigiriyi ağzınıza attığınızda ağzınıza direk vasabi tadı gelir.

Tanuki Resrautant’ta suşi fiyatları çok yüksek değil. Nigirilerin adeti 50-60 ruble, 6 adetten oluşan philadelphia roll 285 ruble. Maguro maki ise 135 ruble. Mekandan en kısa zamanda tekrar gelmek üzere çok mutlu kalktım. İstanbul’da böyle bir sushici bulsam kesin abonesi olurum.



Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World