15 Ekim 2012 Pazartesi

Ayvalık 1.Bölüm


Midilli yazısında Ayvalık hakkında kısaca yazmış, peynirler, tatlılar, mezeler ve o muhteşem deniz ürünlerinden bahsetmiştim. Ama hiç şüphesiz ki Ayvalık daha fazlasını, başlı başına bir yazıyı hakediyor.

 Kuzey Ege’nin bu şirin kasabası İstanbul’dan Ankara’dan hayli uzak olmasına rağmen lezzetli bir haftasonu turu için ideal bir kaçamak noktası. Otobüsle veya uçakla ulaşım mümkün. Soğuk kış günlerinin ardından ilkbaharın gelişi ve bazı günler havanın, nasıl derler mevsim normallerinin üzerine çıkmasıyla, coşku içinde kendimizi Ayvalık’a attık. Firaret.com saolsun, Cunda Taşkonak’da %50 indirimli kuponla 1 gece konakladık. İki gün boyunca Kuzey Ege lezzetlerinin dibine vurduk.

Çok ciddi uyarıyorum, bu yazıyı aç karnını okumayın!
 

31.03.2012 Ayvalık

Cumartesi günü sabahın köründe Ayvalık’a varınca ne yapılır? Otogardan iskeleye kadar yürünür, temiz hava alınır, acıkılır ve doğru iskeleye yakın bir kahveye gidip sabah dinginliğinde denize boş boş bakarak çay içilir.

 
Henüz kimsecikler kalkmamışken, martıların çığlıklarını duymak, sadece martılara için aldığınız bir simit ile denizlerin bekçilerini beslemek size inanılmaz keyif verecektir.

Peki biz niye simit yemiyoruz? Çünkü simit İzmir’de de var İstanbul’da da, ama gerçek bir ayvalık tostu sadece Ayvalık’ta var. Peki nasıl olur gerçek Ayvalık tostu? El cevap İzmir tulumuyla! Öyle harcıalem dandik taze kaşar peyniriyle değil.

Ha Ayvalık’ta yine istisnasız bütün tostçular Ayvalık tostunu dandik taze kaşarla yapıyorlar orası ayrı ama biz usulüne uygun olarak Darbuka Kardeşler’den  gidip tostluk tulum peynirimizi aldığımız gibi soluğu Sultan Büfe’de (Talatpaşa Caddesi 7) aldık.

 
Artık her gittiğimizde kendi getirdiğimiz tulum peyniriyle bize tost yapmaya alışkın olan gençler sabah sabah bize o güzelim tostları hazırladılar.

Açlıktan olacak tostun hazırlanması esnasında sadece pişen salam ve sucukların cozurdamasını, üzerinde kanepe yapılan (kızartılan) tulum peynirinin hafıften eriyerek spatula ile almak suretiyle ekmeğin içine atılmasını çekemedim gerçi ama, ben söyleyeim siz hayal edin.

 
Tostun içine ketçap, mayonez gibi sunni şeyler konmuyor, isteyene turşu ve domates, o kadar. Aslında salam, sucuk, sosis gibi zararlı şeyleri pek yemem, evimize de asla hiç biri girmez. Ama buralara kadar gelmişken dozunda serserilik yapmak gerek.
 
Ayvalık tostunun en önemli özelliği makinanın içine koca bir civata konur, tost makinasının üst tarafı ağırlıkla çöküp tostu ezmez. Böylece ekmeğin dış tarafı çıtır çıtır olur ama içi sertleşmez, ekmeği ısırdığınız önce hırşşş diye ekmek sesi gelir, ardından erimiş peynirle birlikte yumuşacık ekmek ağzınızın içinde dağılır gider. Artık mest olmaya hazırsınız.

Ayvalık merkezdeki Güler tatlıhanesi Ayvalık merkezdeki en önemli lezzet duraklarımdan biridir. Güler’in lor peyniri ile yapılan “Lor baklavasını” yemezsem kendimi Ayvalık’ta lezzet turu yapmış saymam.

 
Bu mucizevi tatlı için, kabaca Antep’te yapılan baklavanın peynirle yapılanı diyebiliriz ama daha çok Karadenizlilerin laz böreğini andırıyor. Şerbeti çok hafif ve yağı çok çok az. Belli ki Arap kültüründen değil, Rum kültüründen gelmiş. Yerken insanın boğazında takılmıyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki iddia üzerine bir oturuşta 1 kilo yiyebilirim.

 
Allah için şu resme 20 saniye boyunca dikkatlice bakın, mideniz guruldamıyorsa veya canınız çekmiyorsa gidip bir doktora görünün.

Ama ben nefsime hakim olup sadece 1 tane ile yetindim, çünkü sırada hemen yan taraftaki İmren pastanesinde (Talatpaşa Caddesi 45) lor tatlısı var. Kemalpaşa tatlısı gibi düz hamur ve şerbet sanmayın. Hamurunda undan ziyade taze lor peyniri olduğu için şerbetli bir tatlı olmasına rağmen ultra hafif.

 
Yine sadece 1 tane yiyebilecek kadar nefsinize hakimseniz sade yemenizi tavsiye ederim. “Yok ben bir oturuşta en az 3-4 tane götürürüm” diyorsanız, yanına sakızlı dondurma koydurun. Bazı yerlerde buna benzer tatlıların üzerine tahin koyarlar, tatlının gerçek lezzetini yok ederler. Öyle tatlılar 50 yıllık bu pastanede yok.

 
Eh tombikleri doyurduk, yavaş yavaş Cunda’ya gitme vakti geldi. Taksi dolmuşlar ile ulaşım sadece 10 dakika. Eski adıyla Alibey Adası yeni adıyla Cunda, bir zamanlar Rumların yaşadığı ufak tefek şirin bir balıkçı kasabasıdır. Deniz kenarında Egenin en güzel mezelerini bulabileceğiniz lokantalar ile doludur.

Eşyalarımızı köyün içindeki Cunda Taşkonak’a bırakıp hemen merkeze gittik. Yolda gördüğümüz teyze bizi hiç şaşırtmadı. İşte klasik bir Egeli teyze, topladığı otları birazdan kaynatıp üzerine zeytinyağı & limon koyarak afiyetle yiyecek.

 
Allahın şanslı kullarıyız, meğer o gün Cunda’nın pazarı varmış. İnsan bu kadar mı ballı olur? Sağa bakıyorsun enginarlar, sola bakıyorsun ege otları. Sevinçten gözümüz döndü.




Tabii bir de asla atlanmaması gereken peynirler var. İstanbul’da kolay kolay bu fiyata bulamayacağım az tuzlu tulum peynirini, sepet peynirini, keçi peynirini görünce hemen oracıkta alıverdim.

 
Mis gibi keçi sütünden yapılan sert peynirin tadına doyum olmaz. İster kahvaltıda ye, ister üstüne biraz zeytinyağı döküp rakı mezesi yap. Sepet peyniri ise mükemmel bir ara sıcaktır. Kalın dilimler halinde kesip az zeytinyağı konmuş tavada cızırdatılan peynir erimez, her iki tarafında nar gibi kızarır, afiyetle mideye indirilir.

 
Her ne kadar Ayvalık’ın zeytini yağlık, Gemlik’in zeytini yemelik deseler de Ayvalık zeytininin de hakkını vermek lazım. Fiyatlar inanılmaz, en kralının kilosu 8 TL. Yemek, tadına bakmak serbest, hangisinden kaç gram istersen al.

 
O kadar otu peyniri görünce elbette gözümüz döndü, midemizden SOS sinyalleri gelince Ayna Yeme İçme Oturma Yeri’ne sığındık. Meşhur Taş Kahve’nin hemen arkasındaki bu mekan, dışarıdan çok mütevazi görünse de içeride şaşırtıcı bir havaya sahip. Lokantanın adı bile bizi buraya sürüklemeye yetti, “Ayna Yeme İçme Oturma Yeri” J

Bir şeyler atıştıralım, midemizi bastırsın diye gelmiştik ama yine beceremedik, öğlen vakti olayı yine ziyafete çevirdik. Cızırdayan karides ile start verildi. Kiremit güveçte bol tereyağlı ve sarımsaklı gelen karidesimiz tahmin ettiğiniz üzere Mardin usulü pul biberli değil, Ege usulüydü. Karideslerin kabukları ayıklanmış, sadece kuyruk tarafındaki son boğum bıralıkmış. Kuyruğundan tuttuğun gibi önce sarımsaklı yağa banıp sonra ağza atıyorsun.

 
Sübye yahni ise öyle sıradan bir lezzet değil. Ahtapotu kalamarı herkes bilir, herkes yer, ama kalamarın o çirkin suratlı kardeşi sübyeyi heryerde bulamazsınız. Domates biber soğan ve şarap ile sote edilmiş, ocaktan alınmadan hemen önce biraz da maydanoz atılmış.

 
Kalamar ve sübye gibi balığa göre eti oldukça sert olan kafadan bacaklılar mutlaka pişirme öncesi bir takım soslara yatırılarak dinlendirilir. Burada nasıl dinlendirmişler bilmiyorum ama o kadar yumuşaktı ki değil dinlendirme, sanki hayvanı kış uykusuna yatırmışlar.

 
Sübyeleri, dibindeki suyuna bulaya bulaya afiyetle yedik, sonunda deniz kabuğu şeklindeki tabağı hiç çekinmeden kafaya diktik. Bu yemek tereddürsüz 10 üzerinden 10 alır.

 
Biz pazarda ot gördük, canımız ot çekti dedik ama karidesten girdik sübyeden çıktık. Yöreye has olup İstanbul’da bulunmayan bir ot var, adı Zoho. Literatürde eşek marulu olarak da geçiyormuş. Biraz haşlanıp üzerine sızma zeytinyağı döküldükten sonra kavrulmuş çam fıstığı ve portakal ile süslenmiş. Otun kendisi çok lezzetli, portakal da inanılmaz yakışmış. Cunda’ya gelip değişik bir şeyler tatmak isteyene tavsiyemdir.

 
Gelelim masanın ana kraliçesine ve bizim ayılıp bittiğimiz yemeğe. Efendim yemeğin adı biraz ilginç “Şımarık Pilav”. Neden şımarık bilemiyorum ama biz onu yedik, biz kendimiz şımardık. İçinde yok yok! Karışık deniz ürünleri ve mürekkep balığının mürekkebi baş rolde.

 
İçinde bol kalamar karides ve tam emin değilim ama biraz da ahtapot vardı. Domates ve taze baharatlar pilavın çehresini değiştirmişti. İtalya’da yediğim risotto veya İspanya’da ki paella halt etmiş. Demin severek yediğim sübye yahni 10 üzerinden 10 vermiştim ya, Şımarık Pilav 10 üzerinden 11 alır. Cunda’ya sırf bu şımarık pilavı yemek için bile gelinir.

 
Ayna, mutfakta hanım eli olan bir yer olduğunu hissettiren, sakin ortamıyla ne yediğinizi içtiğinizi ve yanınızdakilerle ne konuştuğunuzu anladığınız bir lokanta, pardon “Yeme içme oturma yeri”.

Akşamüstleri Cunda’da yapılacak en güzel şey eski rum evleri arasında kaybolurcasına yürümek ve etrafı seyretmektir. Büyük şehirlerden kaçıp buraya yerleşen onlarca insan var. Çok para kazanmıyorlar belki ama ucundan bir iş tutturmuşlar geçinip gidiyorlar.

Cunda’nın en sevdiğim yanı ise akşam yemekleridir. Ne Ankara, ne İstanbul ne de Bodrum, Türkiye’nin hiç bir yerinde bu kadar fazla, bu kadar güzel mezeleri bir arada bulamazsınız. Balık yemeğe hiç gerek yok, çünkü soğuk ve sıcak mezeler bir ritüeldir, sadece mezeyle 4-5 saatte zevkten nirvanaya ulaşabilirsiniz.

O akşam tercihimiz Fevzi Tavşan yönetimindeki Cunda Balık Evi  oldu. İyi ki de etmişiz, gecenin sonunda rakı şişesinin bilyalı kısmına dil darbesi atıyordum. Yooo içkiden sarhoş filan olmadım, 4 kişi anca 70’lik içtik, benim ki zevk sarhoşluğuydu.

Sanırım Ayvalık’ta sübye çok bulunuyor. Ya da büyük şehirlerdeki sosyetikler kalamardan başka bir şey yemiyorlar diye Türkiye’deki bütün sübyeler buraya gönderiliyor. Sirkeli sübye son derece basit bir meze aslında. Sübyeyi temizle, haşla, sonra da zeytinyağı sirke karışımında 1 gün marine et, oldu bitti. Yediğimiz sübye diri ve lezzetli, mayışmış değildi.

 
Deniz kestanesi yumurtası ise fantastik bir lezzet. Daha önce böyle meze şeklinde yediğimi hiç hatırlamıyorum. Her bir kestaneden çok az yumurta çıktığı için, hazırlanması oldukça zahmetliymiş. Tadını tarif etmek imkansız, anlatılmaz yaşanır cinsten.

 
Balık pastırma o gece masada beğenmediğim yegane meze oldu. Deniz ürünleri ile baharatı birbirine yakıştıramıyorum arkadaş. Pastırma dediğin dana etinden olur! Akya balığından yapsan bile kayseri usulü oluyor.

 
Girit ezme ise masanın en beğenilen soğuk mezelerinden biriydi. Peynir güzel, az yağlı sert ve oldukça tuzsuz. Sanırım keçi sütünden yapılmış. Bol ceviz ve zeytinyağı ise çok yakışmış. Ama burada gizli silah kimyon, kekik ve nane. Bence işletmelerde fark yaratan en önemli noktalardan bir tanesi, hatta belki de birincisi geleneksel lezzetlere yapılan bu tip küçük ve sihirli dokunuşlar..

 
Karışık ot tabağı en klasiğinden bir Ege soğuk mezesi. Kara diken, radika, hardal otu... Ankara’daki lokantalarda verilen otlar gibi krema fesleğen sarımsak takviyeli zeytinyağına bulanmamış. Ustam sadece buharda haşlamış getirmiş. Ne zeytinyağı, ne tuz, ne de limon. Sen ne istiyorsan masada kendin koyuyorsun.

 
Şu tabağın güzelliğine bak. Az ve öz, son derece rafine. Gelenekleri korumak ve yaratıcıklara açık olmak lazım. Eğer siz ucuza maledeyim diye eski geleneklerinizden vazgeçerseniz, sunni malzemeler kullanırsanız mutfak kültürünüze katkı değil, ihanet etmiş olursunuz. Koca tabakta sunni hiç bir şey yok.

 
Ara sıcaklara Fevzi Bey’in ısrarlı önerisi ile güveçte sıcak otla başladık, iyi de ettik. Biraz önce soğuk soğuk yediğimiz otların üzerine haşlanıp süzüldükten hemen sonra sarımsaklı yoğurt ve pul biberli tereyağı konmuştu. Yoğurt dolaptan yeni çıkmış buz gibi değildi. Üzerindeki yağ donmamıştı.

 
Resim çok bir şey ifade etmiyor olabilir ama ne yalan söyliyeyim son zamanlarda yediğim en güzel ara sıcaktı. İlla kalamar, karides olmasına gerek yok ara sıcağın. Zaten sarımsaklı yoğurt ve tereyağını neyin üzerine üzerine koyarsan koy, maça 1-0 önde başlarsın.

 
Peynir saganaki de klasik bir Yunan mezesi. Selanik yazılarımda Garides saganakiyi anlatmıştım, bu ise onun sadece peynirle yapılanı. Çok az kekik eklenmiş girit peyniri güvece konup fırınlanmış. Kaşar gibi cıvık değil, ama çatal atınca peynir sünüyor. Masadaki sevilen tabaklar arasına girmeyi fazlası ile haketti.

 
Çıtayı biraz yükseltmek ve ağzınızın suyunu akıtmak istiyorum. Sırada karides sarma var. Pek de ufak olmayan karideslerin üzerine birer kat yufka sarılmış, kızgın yağda çok az kızartılmış. Karidesle yapılan “mikro hot dog” diyebiliriz. Sakın “hamur gereksiz olmuş” demeyin ha! Kızgın yağda karidesin eti kavrulmasın diye siper etmiş kendini. Karideslerin lezzetini alan dilim damağım işte o anda halaya başladı. OBAAAAAA

 
Ve işte salyaların aktığı an ve patlıcan beğendi yatağında ahtapot güveç. Güvecin kapağını kaldırdık bir baktık içerde ahtapotlar usul usul pişmeye devam ediyor.

 
O kadar yemeği yedikten sonra zaten açlık hissi filan kalmamış, ortamın ve yemeklerin keyfini çıkartıyoruz. Birinin yüzünde şaşkınlık, diğerinin dudaklarında mutluluk ifadesi, ha babam fotoğraf çekiliyor, anlık olarak twitterdan yayın yapılıyor.

 
Ama abisi nasıl olmasın? Şu ahtapotcukların güzelliğine baksanıza! Annemin en sevdiğim yemeği kuzu etiyle yaptığı hünkar beğendidir. Bir de bunun ahtapotla yapıldığını düşünsenize. Biraz önce halay çeken dilim ve damağım birden ritim değiştiriyor ve bu sefer salsa yapmaya başlıyor.

 
Artık kendimizden geçmişiz iyi huylu hormonlarımızın hepsi tavan yapmış, mutluluk gözyaşları sel olmuş durumda. Finalde ise ızgara bebek kalamar geldi. Yunanistan’da bir çok adaya gittim, “bu işi bunlar bizden daha iyi biliyorlar” diye defalarca söyledim. Ama müsadenizle Ayvalık esnafını bundan muaf tutuyorum. En az Yunanlılarınki  kadar güzeldi!. Biraz zeytinyağı biraz kekik, bebeklerin bütün isteği buydu.

 
Gaziantep’te üniversite okuyan bir kişi olarak baklavanın kadayıfın tadını iyi bilirim. Bir oturuşta 3 porsiyon patlıcan kebabı götürdüğüm o günlerde yarım kilo baklavadan başka hiç bir tatlı beni kesmezdi. Ege’de ise tatlılar son derece hafif. Taze lor tatlısının üzerine hatırı sayılır bir miktar vişne reçeli dökmüşler, al sana tatlı.

 
O kadar hafif ama o kadar lezzetli ki anlatamam. Lor peyniri tuzsuz, sanki krema gibi tatlı, ama asla yağlı değil. Reçel desen bariz bir şekilde ev yapımı, glikoz katkılı sanayi işi cins gazlamamışlar.

Tatlının üstüne ikram olarak gelen meyve tabağıyla birlikte yine ikram olarak sakız likörü geldi. Şu Yunanlıların uzosunu sevdiğim kadar sakız likörünü de çok seviyorum. %25 alkollü bu likör yemekten sonra sindirim için ufak bardaklarda içiliyor. Mutlaka iyice soğutulması lazım. Yassu!

 
Olur da yolunuz Yunanistan’a düşerse mutlaka D’artemis  marka sakız likörü alın, biraz pahalıdır ama en iyisi budur.
 
O akşam balık yemememize rağmen 4 kişi 250 TL hesap ödedik, Cunda Balık Evi biraz pahalı bir lokanta. Ama İstanbul’daki sosyetik lokantalar kadar pahalı değil. İstanbul’da sorun şu ki bu kadar parayı verince kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. Cunda Balık Evi’nde ise hayattan ciddi keyif alıp son kuruşuna kadar hakkımı helal ettim diyorsunuz
 
 
 
 

10 yorum:

Ozan Deniz dedi ki...

Bu yazı bir sanat eseri. Çerçevelet as salona o derece. Eline sağlık...

nilgün dedi ki...

sizi okumak büyük keyif...
www.trendyandfriendly.blogspot.com

şimalyıldızı dedi ki...

ağladım yemin ediyorum yok böyle bişi:)

hulyaninvalizi dedi ki...

sahiden açken okumamak gerekiyormuş, ağzımın suyu aktı yaw:))

Adsız dedi ki...

resimleriniz süper. bir dahaki sefer
şirin günlük kiralık evlerde
kalmanızı tavsiye ederim.
çok daha zevkli geçecektir.

Fadil Ay dedi ki...

Artik tulum peynirinizi getirmenize gerek kalmadi cunku tulum peyniri kullanmaya basladik tabi onunla da sinirli degil pastirmali ve kasap sucuklu cesitlerimizde mevcut (sultan fast food)

Hasan Yigit dedi ki...

cundada lezzet diyarınada bir gün ugrayın mutlaka süper bir yer ....

se ya dedi ki...

Altınoluk 'dan İzmir' e giderken Ayvalık hakkında bilgi ararken rastladım sitenize. Sonradan iyice incelemek üzere takibe aldım. İlk izlenimim mi ? Süper. Şimdi yolculuğumuzun tadını çıkarmalıyım. Sonra benimde paylaşımlarım olacak. Ben de bloğuma beklerim
http://everytingilike.blogspot.com.tr

Koray Gerce dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Koray Gerçe dedi ki...

Afiyet olsun leziz mezeler... cunda deniz mahsulleri , mezeleri üzerine master yapmıştır. Cundaya geldiğinizde balık yemeyin balık her yerde var ! mutlaka deniz mahsulleriyle yapılmış cunda ya özel mezelerden tadin ek olarak safransoslu subye, kalamar yumurtası,yoğurtlu dil balığı mutlaka listenize ekleyin. Bu arada cunda ya gelirseniz bizde uğramayı unutmayın yediklerinizin canlısını göstermekte bizim işimiz gelirseniz sualtında büyülü dünyasıyla tanışma fırsatınız olur www.ayvalikdalis.com

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World