4 Aralık 2012 Salı

Kıbrıs 2.Bölüm

Gezinin 1.bölümü için lütfen tıklayın

Kıbrıs’daki ikinci ve son günümüz, hayatımın gastronomi üzerine en iyi anlarımı geçirdiğim gündür. Girne’den Lefkoşe’den uzakta iki restorana gittik ki sormayın. Hani ben yediğim yemekten çok zevk aldığımda ve ortamdaki atmosferden çok etkilenince mutluluktan gözüm dolar ağlarım ya, o gün iki kere gözlerim doldu. Bir öğlen, bir akşamüstü.

Gezinin ilk kısmında anlatmıştım, sabah Gazi Magusa’da ızgara hellimle kahvaltı yaptıktan sonra, tekrar Karpaz tarafına doğru geri dönüp Büyükkonuk Köyüne gittik. İskele ve Boğaz mevkiilerini geçtikten sonra sola sapıyorsun, ileride ufak tefek bir köy burası.

Hani öyle yolüstü bir yer de değil, peki bizi buraya getiren şey nedir? 200 yıllık Bereket fırınını işleten İlker Abinin “Hazır Kıbrıs’ta kadar gelmişsiniz, Büyükkonuk’ta Mustafa’nın fırında kuzusunu yemeniz lazım” diye bize tembih etmesidir.

 
Büyükkonuk Köyünün girişinde ki Kemeraltı Aşevi Restaurant’ta Kıbrısa özgü ev yemekleri, el yapımı hamur işleri ve tatlı çeşitlerini otantik bir ortamda yiyebilirsiniz. Assolist kuzu fırın ise harbi harbi ağlatır cinsten. Buraya gidip kuzu fırın yersin, hacı olursun! O derece.

Daha masaya oturmadan kapağı açık taş fırının yanına gittik. Paslanmaz çelik tepsilerin içinde parça kuzu eti konmuş, üzeri alimünyum folyo ile yapatılmış, köz ateşinde fırında pişiyordu. Hani kuzu gibi yatıyor derler ya, aynen durum bu.

 
Mustafa Abi kürekle bir tepsi çıkartınca gözler fal taşı gibi açıldı. İşte o anlar tam anlamıyla keyiften dört köşe oluğumuz anlardı. Sabah erken saatlerde yanan fırındaki odunlar, tamamen köz olduktan sonra kuzular atılırmuş. Üstü kurumasın diye mutlaka aluminyum folyo ile kapatılırmış. En az 4 saat pişen etlerin içine biraz lezzet vesin diye soğan ve defne yaprağı atılırmış.


 
Daha hiç ellenmemiş, yeni bir tepsiyi çıkartıp üstündeki folyoyu kaldırınca önce gözüm döndü, sonra burnuma gelen mis gibi koku ile birlikte sevgi boşalması yaşadım ve gözlerim doldu. Hani altın madalya kazanan güreşçi mutluluktan ağlar ya bizimki de o hesap.

Birinci hareket tepsiden alınan koca bir parça etin tabağa konulması. İkinci hareket, o etlerin suyu ile pişen başka bir tepsideki kıbrıs patateslerinden iki parça konulması.

 
Üçüncü ve son vurucu hareket ise, etlerin piştiği tepsinin dibinde kalan etin suyundan kepçeyle alıp etin ve patatesin üstüne şööööyle bir gezdirilerek boca edilmesi. Ben tabii bunları anlatırken heyecanlanıyorum, şu resimleri çekerken tükürük bezlerim kabardı, ağzımın suyu aktı.

Aslında benim gözüm tepsinin dibindeki etin suyuna direk ekmek banmaktı ama, nefsime hakim olup, 1 porsiyon ile yetindim.

Kuzu eti kemikli halde parçalara ayrılmış. Bazılarına kemikli et hitap etmeyebilir ama baştan söyliyeyim, etin en lezzetli olduğu yeri kemiğe yakın olan yeridir, böyle biline. Patatesler ise tam bir lezzet bombası. Meğer Kıbrıs’ın patatesi çok ünlüymüş, çok rahatlıkla bizim Ödemiş patatesi ile kapışırmış. Ete girmeden önce patateslerin icabına baktık.


Et için pek söylenecek bir şey yok. Kısaca kuzunun “lokum” formatına geçmiş hali diyebiliriz. Bıçak vurmaya gerek yok, çatalın ucuyla dokununca löp diye ayrılıyor. Saatlerce pişmesine rağmen etin ortasındaki pembelik hala duruyordu.

 
Ortaya gelen sarımsaklı zeytinyağı resmini özellikle koyuyorum. Adam sadece kekik koymuş kırmızı pul biber koyup, güzelim zeytinyağını mardin usulü yapmamış. Belki biraz da deniz tuzu çekebilirdi ama gayet rafine ve lezzetli. Zeytinyağının tadını kokusunu dibine kadar alıyorsun.

 
Tabi böyle yağa güzel bir ekmek banmak lazım. Bizim içi boş beyaz somuk ekmeklerden değil, kendi yaptıkları içi dolu dolu olan ekmekten geldi. Aynı Yunan adalarındaki lokantalarda olduğu gibi sepette 3-4 dilim ama inanılmaz lezzetli.

 
Pirohu, klasik bir Kıbrıs yemeği. Bizim mantının Kıbrıs versiyonu diyebiliriz. Ancak içinde kıyma değil, nor peyniri var. Üzerine kuru nane ve ince rendelenmiş hellim eklemişler. Görüntü olarak belki pek bir şey ifade etmeyebilir ama bir kaşık atınca bütün fikrim değişti. Zannımca pirohular kemik suyunda pişmiş. Kaşık kaşık yediğimiz hamurişinin sonunda tabağı kafaya dikdik.


Yahnili el makarnası bence buranın en otantik yemeklerinden biri. Alışmışız biz banvit lades gibi çiftlik tavuklarını yemeye, köy tavuğu ile yapılan yahniyi yiyince nevrimiz döndü. 2 saat pişen tavuğun üzerine domates ekledikten sonra 1 saat daha pişiyormuş, lezzetine lezzet katıyormuş.

 
El makarnası ise benim Kazakistan'da yediğim lagmana benziyordu. Her ne kadar makarna gibi gözükse de aslında bu elde açılan hamur.


Olağanüstü bir lokanta olmanın ilk şartı olağanüstü malzemeler kullanmaktan geçiyor. Eğer patronun kendisi sabah erkenden kalkıp dükkana geliyorsa ve kuzuları fırına atıyorsa oradaki yemeklerin lezzetinde patronun emeğini sonuna kadar hissedersiniz.

Beni bilenler bilir, tatlıya düşkün değilimdir. Ama illa bunu yemeniz lazım diye israr olursa affetmem, icabına bakarım. Mustafa Abinin, iki parça getirdiği Gullurukya’nın ne olduğunu başta anlayamadık. Meğer harnup pekmezi (keçi boyunuzu pekmezi) ile yapılan hamur tatlısıymış. Pek sarmadı ama için usulen tadına baktık, tabağın dibini sıyırmadık.

 
İçinde badem kırıkları olan samsı tatlısı çok daha iyiydi. Bakmayın siz öyle kocaman göründüğüne, kürdanın boyutlarına bakarsanız, ufakcık tefecik bir şey. Şerbeti olmadığı için çok hafif, iddia üzerine en az 10 tane yenir. Isınca ağzınıza gelen badem lezzeti pek hoş.

 
Notunuzu alın, ajandanıza yazın, Kıbrıs’a giderseniz ve kiralık aracını olursa Büyükkonuk köyüne gidin, Kemeraltı Aşevinde fırında kuzu ve yahnili el makarnası yiyin. Sonra bana da “allah senden razı olsun” diyin. Bu şirin aile işletmesin fırında kuzu 22 TL, yahnili el makarnası 15 TL, pirohu 15 TL, gullurukya 10 TL, samsı 5 TL.


Büyükkonuk köyünün diğer bir özelliği de Eko Turizm Derneğinin burada olması. Köydeki eko-turizm ve topluma dayalı turizm faaliyetleri bir grup köylü tarafından başlatılmış, ve ileriye dönük adımlar atılmış.

 
Köy meydanında kurulan pazarda yöresel lezzetlere ulaşabilirsiniz. Gaz ayağı, gabbar turşusu gibi Kıbrıslıların yabani otlardan yaptığı turşular öyle İstanbul’da bulunur cinsten değil.

 
Siz de benim gibi “Yok ben turşu sevmem” diyenlerdenseniz, hiç üzülmenize gerek yok, turunç reçeli, kırmızı greyfurt reçeli gibi ev yapımı reçeller var. Bana komik geldi, ama bu arada Kıbrıslılar reçele “macun” diyorlar haberini olsun.

 
Benim burada en çok sevdiğim şey ise bergamutlu limonata konsantrasi oldu. Kıymet Hanımdan aldığım bir şişe konsantreden 10 şişe limonata çıktı. Tamamen evde kendisi yapmış, hiç bir katkı maddesi kullanmamaş. Şu satırları yazarken bile o bergamutun kokusunu hala burnumda hissediyorum.

 
Hazır yeri gelmişken bilmeyenler olabilir Bergamuttan da biraz bahsedelim. Limona benzer bir görüntüsü olmakla birlikte meyvanın kendisi pek yenmez. Kabuklarından sıkma usulü esans elde edilir. Özellikle ülkemizde tonton teyzelerin “bergamutlu çay” içtiği bilinir, literatürde de buna earl grey denir.

 
Girne, Lefkoşa, Magusa arasında mükemmele yakın bir otoyol vardı. Dönüşte ziyanı yok biraz kötü olabilir diyip Girne’ye sahilden döndünk. Maşallah sahil yolunun otoyoldan pek farkı yoktu. Akşamüstü vardığımız Girne’de eski kaldığımız pansiyona tekrar yerleşip Girne’nin 10 km batısındaki Karaoğlanoğlu mevkiine gittik.

Her ne kadar amacımız yerel lezzetleri keşfetmek olsa da, insan bazen şık bir restorana gidip kendisini şımartmak istiyor. Pahalı yerlerde esas ücreti yükselten içkidir. Efendi gibi 1 kadeh ile kalkmayı becebilirseniz, hiç düşünmeden arada şık yerlere gidip siz de kendinizi şımartın.

Saint Tropez yıllarca İngiltere’de restoran eğitimi almış, lüks otellerde çalışmış Hüseyin Hacı Mehmet Bey’in kontrolünde. Özellikle denizürünleri ile deyim yerindeyse adeta sihirbazlık yapıyor. Biz de iki gündür adadayız ve adam akıllı bir deniz ürünleri yiyememişiz. Acısını o gün çıkarttık.

 
Deniz ürünleri ağırlıklı siparişleri verir vermez masaya yağ tabağı geldi. “Yağ tabağı” ifadesini hayatımda ilk defa kullanıyorum. Genelde bu gibi restoranlarda zeytinyağı gelir, bazılarında ise tereyağı. Bu tabakta ise hem zeytinyağı, hem tereyağı hem de maydanoz&sarımsak takviyeli tereyağı vardı.

Bol susamlı mini ekmeklerin üzerine önce tereyağı sürüp yedik, sonra sarımsaklısını sürdük yedik. Sade yağ tamam hoş güzeldi ama işin içine sarımsak girince tabii ki bir adım öne geçti. Finali ise zeytinyağı ile yaptık.

 
Masaya ilk önce tütsülenmiş iskoç somonu geldi. Üzerinde bir parça maydanoz, bir parça da siyah havyar ile. Daha önce füme somon hakkında İsveç yazısında detaylı bahsetmiştim. Bazıları tütsülenerek yapılıyor, bazıları ise şeker ve tuz ile fermente edilerek. Bu bizim yediğimiz ağaç talaşında tütsülenmiş hali.

 
Somonun yanında garnitür olarak ayrı bir tabakta ince kıyılmış soğan maydanoz ve ezilmiş kapari geldi. Biz tabi usulünü bilmediğimiz için önce şaşkın şaşkın bir somona, bir kaparilere baktık, sonra Hüseyin Bey saolsun imdadımıza yetişti.

 
Ülkemizde o kadar güzel balıklar var ki. O yüzden yağlı ithal somonu zorunda olmadıkça pek yemem. Ama füme (tütsülenmiş) somon yemenin keyfi bir başka oluyor. Hüseyin bey’in tavsiyesiyle biraz kapariden biraz da siyah havyardan somonun üzerine koyup, bir iki damla limon sıktık.

 
Somonun kokusu ve lezzeti bildiğimiz tütsülenmiş somonlara göre çok daha yoğundu. Kaparinin rolü, hafif yağlı somon etinin asiditesini dengelemekmiş. Kapari genelde turşulanırken çok fazla tuz atıldığı için aşırı baskın bir tadı olur. Saint Tropez’de kapariler önceden ezilip suda bekletilerek bu sorunu çözülmüş. Somunu rulo yaparak bir lokmada ağzıma attım, midemin derinliklerinde çiçekler açtı.

İkinci ruloyu ise bu sefer kapari ve maydanoz ile yaptım. Dereotu ve maydanoz gibi taze baharatlar yağlı somon etinin bir nevi dengeleyicisidir. Omega 3 olarak hayli zengin olan somon balığının yağlı etinden dolayı hani 3.lokmadan sonra tıkanırsınız, içinizi bayar ya, özellikle dereotu ile bu sorunu çözebilirsiniz.

 
İşte bizim altlık diye tabir ettiğimiz soğuk başlagıçlardan tütsülenmiş somon rulo. Ben evde somonu şeker, tuz ve limon ile fermente ederek hazırlıyorum. İçine biraz frenk soğanı, krem peynir ve ceviz koyuyorum, gayet güzel oluyor siz de yapabilirsiniz.

İkinci tabağımız ise füme uskumru ezmesi. Daha önce bunu hiç yememiştim. Yurt dışında pate diye tabir edilen krem kıvamındaki et tavuk balık malesef Türkiye’de pek yok. Bazen IKEA’da görünce yengeç ezmesi veya somon ezmesi alıyorum o kadar.

 
Patenin tam Türkçesi sanırım ezme olarak geçiyor, yanlışım varsa lütfen düzeltin. Uskumru ezmemizi ekmek diliminin üzerine sürüp üzerine bir parça maydanoz koyarak afiyetle mideye indirdik. Fransız mutfağının nimetlerinden binlerce kilometre uzakta faydalanmak güzel bir duygu. Üzerindeki kırmızı toz biber kesinlikle acı değil. Görüntü açısından estetik kazandırıyor o kadar.

 
Gelelim o gün benim ikinci kez gözlerimin yaşarmasına sebep olan sarımsaklı tereyağlı karides. Daha garson masaya getirirken sarımsak ve tereyağı kokusu önce burnumuzu mest ediyor sonra gönlümüzü kazanıyor. Tamam belki bu koku heryerde var ama masaya gelen tabağı görünce gözümüz de bayram ediyor. Zira kolay kolay hiç bir yerde jumbo karides kullanmazlar.

 
Tereyağlı karidesimizdeki 4 ana unsurun altını çizmek istiyorum ey sevgili dostlar. Birincisi tereyağı fokur fokur kaynayarak gelmedi, dolayısıyla karidesler kuruyup kavrulmamıştı. Pişmesi gerektiği kadar pişmiş o kadar! Etini ısırınca horş diye içinden suyu çıkacak cinsten.

 
İkincisi sarımsak, taze fesleğen ve maydanozdan başka bir baharat kullanılmamış. Kırmızı pul biber atılmamış, Mardin işi olmamış! Halis muhlis akdeniz işi olmuş. Bir çok restoranda basarlar kırmızı pul biberi her seferinde geri gönderirim.

Üçüncüsü, karidesin içine gereksiz yere domates biber mantar gibi şeyler doldurulmamış. Sadece ve sadece karides var. Sac tava yapar gibi domatesli biberli karides güveç getirenlere illet oluyorum. Toplamda 300 gram malzemenin içine 100 gram karides koyuyorlar, güya akılları sıra gramajdan kar ediyorlar.

 
Dördüncüsü ise jumbo karidesler kabukları ile pişirilmiş. Servis edilmeden hemen önce kafası ve kuyruğu üstünde bırakılarak, sadece gövdesindeki kabuklar soyulmuş. Bu sayede karidesin kuyruğundan tuttup pirzola gibi yiyebiliyor, ve ayrıca kafasının içinde kalan lezzetli suyu hüpletmek suretilye emiyorsunuz.

Açık ve net olarak söylüyorum hayatımda yediğim en iyi karides güveçti, 1+1=3 olmuştu. Coşkumuzu tavan yaptırmış, bütün kışın karamsarlığını, soğukluğunu içimizden söküp atmıştı. Burada yediğim karidesin iyi yanı, benim için çok iyi bir tecrübe oldu. Kötü yanı, bundan sonra nerede karides güveç yediysem hiç birini beğenmez oldum.

 
18 yaşıma kadar İzmir’de büyümeme rağmen, sebzeler ile aram çok sıkı fıkı değildir. Enginarı, kerevizi, pırasayı ağzıma sürmem. O gün nedense sırf karaciğeri temizlesin diye “Gorgonzola soslu enginar” sipariş ettik. Ve aramızda kalsın, hayatımda ilk kez enginar yedim!

Enginar pişirildikten sonra üzerine önce rokfor sos, sonra edam peyniri katkılı beşamel sos, sonra cumburlop fırına atmışlar. Rokfor peynirinin kokusu yoğun bir şekilde hissediliyor. Zaten sırf onun hatrına yedim desem yalan olmaz.

 
Enginarı bilmem etmem, bari rokfor peynirinden bahsedeyim. Fransızların krem peynir kıvamında yaptıkları küflü bir peynirdir. Koyun sütünden yapılır, kesif bir kokusu vardır, literatürde “Blue Cheese” yani “Mavi peynir” olarak geçer. Bizim lokantalarda yemeklere konan taze kaşar gibi tatsız tuzsuz plastik peynirlerden değildir.

Kıbrıstan ayrılmadan önceki son yediğimiz şaheser ise krep suzet oldu. Annem küçükken haftasonları sabah evde krep yapar, içine bal reçel koyup yerdik. Rusya yazılarında da bahsetmiştim, krep olayına onlar da pek bir düşkünler, hata içine mantar ve kıyma koyup ana yemek niyetine de yerler.

 
Saint Tropez’de ise tatlı diyince akla ilk krep geliyor. Zira Hüseyin Bey Vedat Milor ile yaptığı çekimlerde, krep kreplikten çıkmış görsel bir şov haline dönüşmüştü, Vedat Milor da ağzı beş karış açık şovu izleyip mest olmuştu.

Hüseyin bey restoranın ortasında kurduğu ufak bir ocak tezgah ile şovuna başladı. Önce tavaya biraz toz şeker koyup yaktı, karamelize etti.

 
Şeker hafiften kararmaya başladığı anda tereyağını atıp, çoşkuyu verdi.

 
Biz elimizde fotoğraf makinası ile şovu seyredip resim çekmeye çalışırken, Hüseyin Abim de havaya gitmiş, bize adım adım yaptıklarını anlatıyordu. Tereyağı ve şeker yeteri karar yandıktan sonra içine portakal suyu konuyor. Krepin esas meyva aroması buradan geliyormuş.

 
Biraz fokurdadıktan sonra yarım limonu çatala geçirip tavanın dibini güzeeelce ovuşturmaya başladı. Bunun sebebi, tavanın dibin yapışan şeker veya tereyağı parçalarını kaldırmak yanmasını engellemekmiş. Ayrıca limonun kabuğu sıcak metela değince, sosa rahiya katıyormuş.

 
Nihayet krepimizin sosu hazır ve daha önce başka bir tavada hazırlanan krepler mutluluğa uçuyorlar, portakallı sosa kavuşuyorlar. Her ne kadar biz yemeğimizi yemiş, şarabımızı içmiş olsak da ufaktan mideden gurultular gelmeye başladı. Şov mideye olduğu kadar göze de hitap eden bir sunuma dönüştü.

 
Krepler tavaya atıldıktan sonra annanelerin tabiriyle “bi taşım kaynatılınca” pişirme faslı sona erdi.

 
Biz tam masalara dönüp hazırol vaziyette çatalımızı alıyorduk ki Hüseyin abi “Durun durun” diyip geri çağırdı, meğer şovun patlama yaptığı kısım şimdi başlıyormuş.

Güney kıbrıs tarafından bir arkadaşının gönderdiği turunç liköründen çok az ilave etti. Alkol uçmaya başlarken 40-50 cm yukarıdan toz şeker serpiştirince bir anda alkol alev aldı. Tuzda levrek seromonisindeki gibi, parlayan alevle birlikte bizden gayriihtiyari olarak “Ouuvvvv” sesleri yükseldi.

 
Sosumuz iyice koyulaştıktan sonra, krepler tabaklara alınıp, tavanın içindeki sos itinayla kaşık kaşık kreplerin üzerine eklendi. Belki ben olsam tavayı hafiften eğerdim ve direk boca ederdim. Ama Hüseyin Bey’in yavaş yavaş işini ciddiye alarak çalışmasına hayran kaldım.

 
Aynı şekilde servis de son derece ciddi. Biz tatlının yapılışını seyrederken masamızdaki beyaz örtü temizlenmiş, yeniden servis açılmıştı. Krepi yemek için temiz çatal, suyunu içebilmek için kaşık konmuştu.

 
Krep suzet kesinlikle ağır ya da iç bayıltan cinsten değil. Hem hafif hem de kompleks bir lezzet. Turunç likörünün tadı sosa geçmiş. Sosundaki şeker fazla olmadığı için 3 adet krepi rahatlıkla mideye indirebilirsiniz.

 
Tombikler doydu, mutluluk hormonları tavan yaptı. Hesabı isteyince garson bize ikranm olarak ev yapımı turunç likörü getirdi. El emeği göz nuru içkileri oldum olası severim. Fabrikasyona girmemiş, kar amacı gütmeyen ve katkı malzemesi olmayan içkilerdir. Yemeklerden sonra sert bir likör hem hazım için iyi geliyor hem de mideyi oldukça rahatlatıyor.

 
Yediğimiz her bir lokmadan büyük zevk aldık. Saint Tropez ucuz bir yer değil, ama verdiğim son kuruşa kadar helal olsun diyebileceğim bir mekan. O güzelim karidesler günlerce rüyalarıma girdi. İşletmenin ortasında yapılan krep suzeti hazırken, Hüseyin Bey bizi kelimelerin kifayetsiz kaldığı noktaya getirdi. Tüm bunların yanında iki kişi 136 TL öderken asla pişman olmadım.

 Kıbrıs’a gitmek için mutlaka çok fazla para harcamanıza gerek yok. Ucuz bir bilet bulursanız, işin yarısı bitmiş demektir. Gitmeden bir kaç hafta önce de uygun fiyatlı bir oda ayarlarsanız artık valizinizi hazırlayabilirsiniz.

 Kıbrıs hakkında 5 şey
1. TC vatandaşları sadece nüfus cüzdanları ile hem de yurt dışı çıkış fonu ödemeden Kuzey Kıbrıs’a gidebiliyor.

2. Schengen vizesi olsa dahi TC vatandaşları Kuzey Kıbrıs’tan Güney Kıbrıs’a geçemiyor.

3. Kuzey Kıbrıs sadece Lefkoşa ve Girne’den oluşmuyor. Araba kiralayın, adanın doğusuna doğru gidin.

4. İçki fiyatları Türkiye’ya göre çok uygun. Sağlam bir stok yapıp dönebilirsiniz.

5. Türkiye’nin yanıbaşında yer alan Kıbrıs, büyük şehirlerden uzaklaşmak için en ideal rotalardan biri... Kural ve kaidelerin uygulandığı huzurlu atmosferiyle nostaljik bir ortam sunan adada keyifli bir tur yapmak, üstüne bir de ada lezzetlerini ekleyince tadına doyulmaz oluyor.



 

9 yorum:

SİHİRLİ OKLAVA dedi ki...

ben önce o kuzuya sonra tüm menüye ölürüm...yok ben de orada olamlıymışım.ama planlarda Kıbrıs var,şimdiden yazdım burayı...harika

tatildeyiz iN holidAy dedi ki...

Merhaba ;
Bizlerde bir yere gitmek için tatil planı yaparken gittiyseniz sizin tecrübelerinizden de yararlanmaya çalışıyoruz.

2 sorum olacaktı ,

Anladığım kadarıyla Girnedeki hosteli pek beğenmemişsiniz , orası kalınmayacak kadar olumsuzmu

Kıbrısta Sumada adında sıcak ve soğuk olarak servis edilebilen bir içecek bulunuyor . Dikkatinizi çektimi

Teşekkürler

Löplöpcü dedi ki...

Geç yorum için özür dilerim. Girnedeki hostel çok da kötü değildi. Bu fiyata gayet güzel bile diyebilirim.
Sumadayı hiç duymadım :(

Adsız dedi ki...

Merhaba herkesin yanlış bildiği bir gerçeği söylemek istiyorum.Lefkoşa'nın adı Lefkoşe değil Lefkoşadır.Lütfen bu yazıyı düzeltirmisiniz.

tatildeyiz iN holidAy dedi ki...

Merhaba ;

Kıbrıs tatilimizde ,badem suyu konsantresi olan Sumada 'yı Mağusa 'daki Petek pastanesinde denedik ve beğenince 2 şişe alıp getirdik.Soğuk veya sıcak suya ilave edilip içilebiliyor . KKTC 'li yerel bir firma üretiyor ve şişesi Kıbrıs 'ta markette 5 TL 'ye satılıyor , Türkiye de ise Metro markette yabancı bir markanın şişesi 13 TL Ye satılıyor .

Adsız dedi ki...


kıbrıstan geliyorum.
gitmeden tavsiyelerinize uymayan çalıştım.
ancak 3 tl ye bira kalmamış maalesef.
yanında patates ile 10 tl ye veriyorlar girne limanda.
diğer içkiler marketlerde dutyfree den de ucuz gerçekten.
yerel içkilerden zivania da tadılmalı.
büyükkonuka geç kaldığımız için kapalı idi.
bir köylü bizi kilitkaya köyündeki garavolli ye götürdü.
salyangoz da tatmış olduk.midye tavayı andırıyor.
bir tavsiye : turunç macunu ve ceviz macunu almadan gelmeyin derim.
iyi löplöpler..

Adsız dedi ki...

arkadaşlar macun dediğiniz şey reçel değildir.lütfen bu yanlışı düzeltelim macun bir tür dadlımızdır.ayrıca başkentimizin adı lefkoşe değil lefkoşa.denemeniz gereken yüzlerce lezzet var.size tavsiyem buraya yolunuz düşerse garavolli dadlısını,sini katmerisini,irmik kadayıfını yemeklerden da molehiya,bullez,kolokas,yalancı dolma(zeytinyağlı yaprak sarmasının bir değişik türü),tavşan etinden yapılan lalangı yemeğini deneyiniz.

mezitli belediyesi dedi ki...

en son üste konulan dondurma mı?

Löplöpcü dedi ki...

Evet dondurma

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World