19 Ocak 2012 Perşembe

Midilli - 4.Bölüm

Gezinin üçüncü bölümü için lütfen tıklayın

22.05.2011 Pazar Midili-Ayvalık



Günümüzün yoğun iş temposunda hobilere zaman ayırmak çok ama çok önemli. Sadece 1 gün izin alarak, haftasonu ile birleştirilen 19 mayıs tatili ancak bu kadar güzel değerlendirilebilir. Deniz manzarası eşliğinde bahçede havuz kenarında yapılan güzel bir kahvaltı, içinizdeki tüm stresi alıp hayata bakış açınızı değiştirebilir.




Ardında o havuza atlama keyfi ise dünyalara bedel. Denize nazır bir yerde havuza girmek biraz saçma gelebilir ama bilenler bilir, Kuzey Ege’de Temmuz ayından önce denize girmek her baba yiğidin harcı değildir, BUZZZZ.


Molivos’tan çıkıp adanın kuzey kıyısından Mantamados’a giderken karşı tarafta çok rahatlıkla Assos’u, Sivrice’yi görebiliyorsunuz. Yıllarca Midilli’ye bakarak rakı içmiştik, şimdi karşıya geçtik Assos’a bakarak uzo içiyoruz. Peki bir fark var mı? Hayır her iki ülke birbirinin aynı, aramızdaki tek fark dil ve din. Onun dışında yemekler, içecekler, şarkılar, türküler herşey aynı.




Mantamados yol üzerinde ufak bir köy ama burada adanın en büyük kilisesi Agios Stephanos var. Ziyaret edilesi bir yer, özellikle pazar günleri ada halkı bu kilisede toplanıp ayine katılıyorlar. Bizim biraz zaman sıkıntımız olduğu için kiliseye giremedik ama tam karşısındaki peynirciyi es geçmedik.




Turokomeio adanın yegane entegre peynir fabrikası. Midilli’ye gelip peynir almadan eve dönmek olmaz, zira sadece bu adaya has peynirler mevcut.


Fabrikanın hemen yan tarafında ise konteynerdan bozma ufak bir satış mağazası da var. Ladotiri, kefalaki, gravyer, feta, vouturo, kaseri gibi peynirlerden almak mümkün.




Aynı Türkiye’deki gibi, “Şunun tadına bakayım, bunun tuzu nasıl” diyerek önce bir güzel teker teker hepsinin tadına baktık. Herhalde kişi başı en az 250’şer gram götürmüşüzdür ama adamın umrunda değil, çünkü gönlü zengin. Vakumlama makinasını da görünce keyifler tavan yaptı, dayanamadık her birinden birer kilo paketlettik. Stefanos bize ısrarla “Ladoti peynirini Atina’da Selanik’te bulamazsınız, Midilli’ye gelmişken bundan biraz daha alın” diyince ondan ekstradan bir kilo daha sardırıdık.




Nasıl bizim Ezine’nin peyniri meşhursa, Yunanistan’da da Midilli adasının peynirleri çok meşhurmuş. Ladotiri’nin lezzeti bizim eski kaşara benziyor, keçi ve koyun sütünden yapılıyormuş. Öyle güzel paketlenmişti ki eve döndükten sonra 2 ay boyunca kesip kesip yedik, ilk günkü tazeliğini hala koruyordu.


Benim aklıma Midilli’ye gitme fikri, Sandaletli Seyyah’ın Midilli yazısı ile girmişti. Özellikle ilk gün yedikleri pirzolayı ballandıra ballandıra anlatması, önce Midilliye gitme isteğimi depreştirdi, sonra da bu gezide sırf pirzola yemek için mekan araştırmama sebep oldu. Sorduk soruşturduk adanın en kral pirzolası Agia Paraskevi köyünden çıkarmış. Haritadan baktık, Agia Paraskevi dağ başında ufacık bir köy ama kafaya koyduk bir kere, oraya gidilecek o pirzola yenilecek!




Köye vardığımızda meydandaki kıraathane kılıklı bir yere girip lokanta aradığımızı, pirzola yemek istediğimizi söyledik. Kahveci amcam tok bir sesle “Yaparızzz” demez mi? Tabi ben Yunancayı pek anlamadığım için adamın suratına öylece bakınca adam kolumdan tutup içeri soktu, yarım metrelik kuzu kaburgayı kaldırıp gösterdi. “Sen bundan mı istiyon yevvvrummmm??”


İşte o anda yüzümüzdeki mutluluk ifadesini anlatmam imkansız. Adamın karısı da “kömürü de yakarız” diyip mangalı gösterince Midilli’de son gün ziyafeti bizim için keyifli başladı.




Adam koca bir satırla pirzolaları dilimlerken biz heyecan içinde onu izleyip Sandaletli Seyyah’a hayır duası ettik.






• 1 kilo yeter mi?
Yok yetmez, kes ustam sen biraz daha kes.
• 2 kilo ?
• Eh yetsin bakalım!




Mangalın yanması ise tabiri caizse tam bir seramoni. Zannımca pirzolaları kesen amcanın eşi olan hafif balık etli teyzem, argon kaynakçısı gibi oksijen tüpüne benzer bir düzenek ile ilk önce kömürü yaktı. Daha sonra saç kurutma makinasını mangalın yanına yaslıyarak, kömürlerin 10 dakikada kor haline gelmesini sağladı.


Yaptığın işi sevmek, yapabileceğinin en iyisini yapmak budur işte. Bizde olsa “Mangal henüz yanmıyor abi” diyip savsaklarlar.


Bu sırada teyze de boş durmadı bize patates soydu, ayıkladı, nişastası çıksın diye bir güzel suyun içinde bekletti. Eee Allah’ın adasında, dağ başındaki köyün birinde hazır donmuş patates verecek hali yok ya!




Pirzolacı amca da mangalın kıvama gelmesi için 20-25 dakika bekliyeceğimizi söyleyip, zuladan çıkarttığı pet şişeden bize kırmızı şarap ikram etti. Öyle kadeh filan yok, köy işi rakı bardağında, pardon! uzo bardağında.




İşte bizim yumuşak karnımızı okşayan hareketler bunlar, bir nevi mutluluk sarhoşluğu yaşıyoruz. Kendimizi gülümserken bulduğumuz anlar ve güzel hisler bunlar. Hatta daha da ileri gideyim, benim için işte zenginlik budur. Yoksa istediğin paran olsun, değerlendiremedikten sonra yemişim o parayı.


Biz dışarda bekleşirken birden millet ayaklandı sokaktan geçen kamyonetin arkasına üşüştü. “Kim geldi, ne satılıyor” filan derken biz de ahaliye ayak uydurup kamyonetin yanına gittik.




Ben şöyle bir baktım sebze meyve satılıyor, aldım şarabımı masaya geri döndüm. Balık, ahtapot filan olsa hani neyse... Özenç sebzelere dikkatlice göz gezdirip okkalı bir hıyarda karar kıldı. Ama bıyıklı teyze ile anlaşmak ne mümkün?!?!




Beden dili ile bir şekilde anlaşıp hayatımda gördüğüm en büyük salatalığa karar verdi. Teyzemin kaşlar bıyıklar yerinde ama aslında çok sempatik biri. Hayatında ilk defa bir Türk’e sebze sattığını söyledi çok mutlu oldu.


Bir turisti gezgin yapan yerel bir otobüsle yapacağı bir yolculuk veya ana yoldan patikalara sapmasıdır. Normalde turistler sahilde veya barlarda takılır, gezginler ise iç kısımlara girip ara sokaklarda dolanır. Size tavsiyem asla turist olmayın, gezgin olun.



Mangal başından kömür kokuları gelmeye başlayınca iştahımız kabardı, hemen içeri daldık ve soluğu etlerin yanında aldık. Kömür kor haline gelmişti, teyzem üzeri de hafiften küllerle örtüyordu.




Izgaranın üzerini de bir güzel yağla silince artık operasyona başlandı. Önce pirzolalar özenle ızgaranın üzerine dizildi.




Pirzolalar bizim alışkın olduğumuz gibi hiç dövülmemişti. Adam pirzolaları kestiği gibi getirmiş koymuş. Eti bol gözüksün veya kolay pişsin diye incecik bırakılmamıştı.


Pirzolaların hafiften alevi alıp güzel kokular yükselmeye başladığında, teyzem bir kaç dakika sonra etlerin üzerine biraz tuz biraz da kekik atmayı ihmal etmedi. Kekik ete lezzet veriyor, tuz ise suyunu salmasını engelliyor.




İstanbul’un iyi “steak” yani mangalda biftek yapan yerlerindeki ustalar da bu önemli noktayı hep söylerler. Eti sosa filan yatırmana gerek yok, mangala atmadan önce biraz deniz tuzu attın mı işlem tamamdır.




Pirzolalar pişerken etin yağı kömürün üstüne boncuk boncuk aktı ve içeriyi tarifi imkansız bir koku sardı. Et yeme arzusu içinde bayram harçlığını bekleyen çocuklar gibi mutlu bekleşiyoruz.




Masaya pirzolalar gelene kadar altlık olarak domates salatalık söğüş teşrif etti. Üzerine zeytinyağı gezdirip biraz da kekik serpiştirilmişti. Bilirsiniz ben çiğ domates yemem ama bu domatesler öyle güzel kokuyor öyle güzel görünüyordu ki benim bile yiyesim geldi. Mayıs ayında bu domatesi ürettikleri ve yedikleri için ada halkına hayran kaldım.




Pirzolalarımız masaya geldiğinde bütün hücrelerimiz mutlukla doldu. Allah için bir bakın şu masaya, şu resmi görüp de ağzınız sulanmıyorsa gidip bir doktora başvurun. Masadaki her şey doğal, bir tane bile yapay ürün yok.




Pirzolaların üstleri iyice kızarmış ama içleri kurumamıştı. Etler kalın olduğu için ısırdığında adeta kuzunun suyu fışkırıyor. Hani Trakya’nın kuzusunun lezzeti mart-nisan aylarında en üst seviyeye ulaşır ya, sanırım Midilli’nin kuzuları da mayıs ayında bu kıvama geliyor. Bir mutluluk bir mutluluk anlatamam.




En az pirzolalar kadar patatesler de başarılı. Halis mulis köy patatesi bunlar. Uzun zamandır bu kadar rafine bu kadar basit ama lezzetli bir yemek yememiştim. Ketçap yok, hazır meyva suyu yok, etin üzerine sos yok.




Yemekten sonra tatlı niyetine ikram olarak süzme yoğurdun üzerine dökülmüş vişne reçeli geldi. Anlayacağınız tatlı bile doğal.




Bunların yoğurdu hazır danone yoğurt gibi cıvık değil. Kaşığı salladın mı içini dolduruyor. Vişne reçeli ise bizim reçeller ile aynı, şekeri, kıvamı yerinde.




Canınız okkalı bir pirzola yemek istiyorsa doğru adrestesiniz! Agia Paraskevi’ye gelin köy meydanındaki kahveye oturun, kendinize çok sağlam bir pirzola ziyafeti çekin. Mutfak açık, mal mülk meydanda, kapalı kapılar ardından iş çevrilmiyor. 3 kişi tıka basa 2 kg pirzola yedik, şarap içtik, frappe götürdük hesap 41 Euro.


Gelişimiz gibi kalkışımız da seramoni ile oldu. Pirzolacı amcayla vedalaşmalar, ızgaracı teyzeyle kucaklaşmalar, derken yan masadan bizi uğurlayan amcalara selam vermeden edemedik.




Kilise çıkışı her pazar günü köy kahvesinde toplanıp uzo ile demlenirlermiş. Dikkatimi çekti hepsi tertemiz gömleklerini giymiş, traşını olmuş haftasonu keyfi yapıyordu.




Ama görmemişler gibi öğlen vakti 2 kg kuzu pirzola değil, efendi gibi barbunya pilaki, sardalya, süzme yoğurt ve bir porsiyon sebzeli izmir köfte ile yetinmişlerdi. Sanırım yemekleri karınlarını doyurmak için değil, uzoya eşlik etsin diye söylemişlerdi. Çok yaşayın emi amcalar.


Teknenin kalkmasına 2 saat kala Midilli merkeze döndüğümüzde birden alışveriş telaşına kapıldık. Arabayı bıraktıktan sonra fellik fellik açık dükkan aradık. Spar süpermarketten tut, mahalle bakkalına kadar her yer kapalıydı. Bu Yunanlıların tembelliği, keyfe düşkünlüğü bir gün onlara pahalıya mal olacak ya hadi hayırlısı.


Sabahtan akşama kadar kafelerde oturup frappe içerler, akşamları da gelsin uzolar gitsin ahtapotlar. Ekonomik kriz var mı, kimin umrunda. Acaba kim doğru yapıyor? Deli gibi çalışan, keyif için zaman ayıramayan bizler mi yoksa kazandıkları 3 kuruş parayı çatır çatır yiyen Yunanlılar mı, kim bilir...




Allah’tan sırf turistlere iş yapan Lesvoshop açıktı ki bir nebze olsun alışveriş yaptık. Her ne kadar tüm ürünlerin fiyatları normal dükkanlara göre %20 daha pahalı olsa da, zeytinyağı, sardalya konservesi, sakız likörü ve elbette bol bol uzodan oluşan sağlam bir alışveriş sepeti yaptık.


Adaya veda ederken hiç hüzünlenmedik, zira bizim tarafta yine lezzetli bir yere gidiyoruz, daha 4-5 saat Ayvalık’tayız. Aslında pek açlık yok ama insanın içinde yeni şeyler tatma isteği olunca her şey bulunur, yeter ki isteyin.




Talatpaşa caddesinde 3 gün önce gittiğimiz Güler Tatlıhanesinin hemen yanındaki İmren Pastanesinin yolunu tuttuk.


Buranın spesyali lor tatlısı. Ayvalık dışında zaten bunu yapan yok, Ayvalık’ta da İmren gibi becebilen pek yok diyebilirim. Görünüş olarak şekerpareye benziyor ama hamur oranı çok az, o yüzden de oldukça hafif.




Hafif ama yine de şerbetli olduğu için sakızlı dondurma ile yenmesi tavsiye ediliyor. Sakızlı dondurmanın şeker oranı son derece az, dolayısıyla tatlının tamamlayıcısı olarak mükemmel bir rol kesiyor. Sırf bu tatlıyı yemek için adadan Ayvalık’a gelen Yunanlılar varmış. Siz de deneyin müptelası olursunuz.




İçeride fazla masa ve sandalye olmadığı için dışarıda yutkuna yutkuna insanların tatlılarını bitirmesini beklemek zorunda kalabilirsiniz benden söylemesi. Dönüş için yolda atıştırmalık sakızlı kurabiyelerden almayı da ihmal etmedik. Ne İzmir’de ne İstanbul’de sakızlı kurabiye bulamazsınız.




Yolda atıştırmalık derken, eve götürmek üzere aldığımız nevaleyi de atlamamak lazım. Belediye sebze halindeki Darbuka Kardeşler benim Ayvalık’ta tek geçtiğim peynircidir, her nevi tulum peyniri bulunuyor.




Cunda tulumu, Ayvalık tulumu, İzmir tulumu... aslında hepsi birbirinin benzeri, sadece tuz ve yağ oranları farklı. Teker teker hepsinin tadına bakıp beğendiğinizi istediğiniz kadar kestirip paketlettirebilirsiniz. Buradaki arkadaşların da gönülleri zengin, hiç çekinmenize gerek yok. Vakumlu paket yapılan peynirleri rahatlıkla 8-10 saat gideceğiniz yere götürebilirsiniz.




Sadece tulum yok Ezine, Edirne ve Ayvacık gibi beyaz peynirler de var. gideceğiniz yere götürmeseniz bile en azından hepsinin tadına bakın derim, pişman olmazsınız.




Ha unutmadan size bir tüyo daha. Ayvalıkta malesef efendi gibi tulum peyniri ile Ayvalık tostu yapan bir yer kalmadı. İstinasız her yer peynir olarak “dandik taze kaşar” kullanıyor. Babadan kalma yöntemlerle mis gibi tulum peyniri kullanan yok yok yok. O yüzden Darbuka kardeşlerden tost yaptırmak için tulum alın, istediğiniz tostçuya gidip “tulum peyniri” ile harbi Ayvalık tostu yaptırabilirsiniz.


Bu sene 23 Nisan pazartesiye geliyor. Salı gününü yıllık izinden kullanıp 4 günlüğüne Midilli’ye gidin. Paket turları ve her şey dahil otelleri bir kenara bırakın, gittiğinizde mümkünse bir ailenin yanında konaklayın. Alışverişinizi pazardan yapıp, yerel yaşamın bir parçası olun. Yaz aylarına girmeden, turistler buraları doldurmadan, keyifli bir tatil yapabilirsiniz.


Midilli – Ayvalık hakkında 5 şey


1. Yeşil pasaporta vize kalktı! Haftasonları imkanınız varsa Türkiye’ye yarım saatlik mesafede olan adalara keşfe çıkın!
2. Akdenize Yunanlılar “Mavi Çöl” derler, balık fazla yoktur. İster Türk tarafı olsun, ister Yunan tarafı bu aylarda balığın en bol olduğu yer Kuzey Ege’dir.
3. Ezine’nin peyniri, Ayvalık’ın zeytinyağı, Gelibolu’nun sardalyası nasıl çok meşhursa, bunların hepsi Midilli adasında da bir o kadar meşhur.
4. Cunda’da bir kahvaltı fiyatına, Midilli’de ahtapotlu karidesli güzel bir akşam yemeği yiyebilirsiniz.
5. Bir Yunanlı ile rakı mı güzel yoksa uzo mu güzel muhabbetine girin. Önce Yunanistan’ı sonra Türkiye’yi kurtarın. Şişe bittiğinde size söyleyeceği son şey “Sakın AB’ye girmeyin, biz yandık siz yanmayın” olacaktır.


9 Ocak 2012 Pazartesi

Midilli - 3.Bölüm

Gezinin ikinci bölümü için lütfen tıklayın

21.05.2011 Cumartesi



Yunanistan’ın çılgın eğlenceleri ile ünlü Mikonos adasını bilmeyen yoktur, ama Mikonos’un esas olayı çılgın eğlenceleri değil, güney sahillerinde el ele tutuşarak denize giren erkeklerin özgürce tatillerini geçirmesidir. Aynı mantıkla Midilli adasının Skala Eressos sahilleri ise, el ele tutuşarak denize giren bayanların özgürce tatilllerini geçirdiği bir yerdir. Sappho da aslında Skala Eressos’lu bir şair ama nedense buradaki bayanlar onu tanrıçaları görüyorlar ve meydana heykelini dikmişler. Daha detay isteyen internette araştırabilir.




Burada bayanlar genelde üçlü dörlü gruplar halinde geziyorlar, içlerinden biri mutlaka gür sesli hafif iri yarı, yani dominant abla! Biz onlara garip garip bakarken, onlar da “Ne işi var bu ailenin” der gibi garip garip bakıyorlar.




Eressosun olayı budur diyip biz kendi olayımıza yani yeme içme faslına geri dönelim. Yunanlı’larda bizdeki gibi zeytinli peynirli kahvaltı olayı malesef çok yok daha ziyade krep ve omlet çeşitleri menülerde yer alıyor.


Tasty Corner hemen deniz kenarında güzel manzarası olan bir köşe bir yer. Krep ve omlet yenilecek güzide mekanlardan biri olarak biliniyor. Denize nazır oturup altlık olarak ıspanaklı&beyaz peynirli omlet ile jambonlu&kaşar peynirli crep, cila niyetine de çikolatalı krep söyledik. İçecek olarak Yunanistan için vazgeçilmez içecek olan frappe.




Frappeler bol köpüklü, yanında bir koca bardak soğuk su ile sabah sabah içimiz ferahlattı. Özenç zaten kahve gelince aynen mest. Haksız da değil, buram buram taze çekilmiş kahve kokuyor.


Şu Yunanlılarla yiyeceklerimiz, içeceklerimiz her bir şeyimiz ortak ama şu frappeyi bir türlü Türkiye’de benimseyemedik, nedense bizde fazla tüketilmiyor. Halbuki kahve severler için yazın birebir. İster buzlu, ister sütlü püfür püfür gidiyor.




Peynirli ıspanaklı omlet pek alışık olduğumuz bir tür değil. Ispanaklar tavada hafif çevrildikten sonra çırpılmış yumurta kırılıyor. Son olarak da üstüne beyaz peynir konup ortadan ikiye katlanıyor.




Ispanak olayını tuttum, bizim bildiğimiz omletlerin biraz sağlıklı versiyonu gibi görünüyor. Beyaz peynirle birlikte omletin lezzet katsayısı hayli yükselmiş. Malum, hem sağlıklı hem de leziz bir şey bulmak pek kolay değil.




Krep ise tam bir Yunan klasiği. İlk kez Girit’te ile tanışmıştım. İki eliyle avuçladığı rendelenmiş kaşar peynirini krepin üstüne boca eden ustayı hala unutamam. Bize gelen krepler öyle avuç avuç peynirle yapılmamıştı ama gayet güzel albenisi vardı.




Ortasını açıyoruz bakıyoruz ne var diye, tütsülenmiş jambon ve yine erimiş kaşar peyniri içeriden el sallıyor. Ha bu arada kaşar peyniri bizdeki gibi sadece yerken uzayan tatsız tuzsuz yağlı peynir değil, kendine has bir kokusu olan eriyince vıcık vıcık yağ salmayan güzel bir peynir. O kadar hafif ve güzel ki anlatamam, damağımız bayram etti.




Çikolatalı krep ise bunların üzerine cila niyetine mis gibi gitti. İşte size çok lezzetli ama biraz sağlıksız bir yemek. Tüm yemekleri üçe bölüp yediğimiz için, “şu kadarcıktan bir şey olmaz” diye kendimizi avutup kısa sürede tüm krepleri mideye indirdik.




3 frappe, 1 omlet, 2 krep toplam 17 Euro tuttu. Garson Dimitri bizim İzmir’li olduğumuzu öğrenince pek bir heyecanlandı. Kız kıza gelen kuzeyli turistlerden çok sıkılmış, bizim gibi sıcak kanlı bir aileyi görünce, içeriden getirdiği Smyrna (İzmir’in eski adı) marka ouzoyu hediye etti. İki gündür her gittiğimiz yerde yolluk niyetine 20’lik uzo veriyorlar, iyice kanım kaynadı bu Midilli’ye.


Kahvaltıdan sonra sahile çıkıp denize girmeyi denediysekte pek başarılı olamadık. Hava sıcaklığı 25°C ama Kuzey Ege’nin suyu buz gibiydi. Biz de arabamıza atladık kırdık direksiyonu kuzeydeki Sigri’ye.


Sigri kasabası adanın en batı ucu, dolayısıyla hiç turistik bir yer değil, fakat burada iki yer var ki gelme sebebimiz işte budur. İlki Doğal tarih Müzesi, ikincisi ve bizim için daha önemli olanı Cavo Doro Restaurant.


Müzesi her turistin gitmesi gereken bir mekan, ama biz taş toprak faslı ile fazla ilgilenmediğimiz için usulen sadece Özenç bilet alıp içeri girdi. Biz de müzenin terasında oturup, Aşkın Baba ile 20’lik uzoyu mezesiz yuvarladık. 1 saat boyunca müze görevlileri ile “uzo mu güzel rakı mı güzel” muhabbeti yaptık. En sonunda hep beraber ikisinin de güzel olduğuna kanaat getirdik.




Özenç de geldiğinde yavaş yavaş mideler kazınmaya başlayınca köyün taş kaplamalı dar sokaklarından geçip ikinci bahsettiğim yer olan Cavo Doro Restaurant’ın yolunu tuttuk. Mekan denize sadece 10 metre uzaklıkla, eli yüzü düzgün kaliteli bir deniz ürünleri lokantası.


Menü oldukça zengin, envai çeşit kalamar, karides ve ahtapottan başka yine deniz ürünleri ile yapılan mezeler, risottolar ve makarnalar vardı. Ortaya karışık masamızı donattık dersem yeridir. Buyrun Midilli adasındaki en beğendiğim yemeklere.




Masaya ilkönce sepetin içinde ekmek ve çatal bıçaklarımız geldi. Garides saganaki de söylediğimiz için ayrıca ıslak mendil de koymuşlar. Yoksa yurt dışında ıslak mendil kültürü pek yaygın değil. Hoş ve ilginç bir sunum.


İştah açıcı olarak Greek salat artık alıştığımız ama vageçemediğimiz bir lezzet oldu. Domates dışındaki tüm sebzeler bu sefer efendi gibi ince ince kesilmişti, hayret ettik! Zira greek salatın sebzelerini eşşeğin önüne koyar gibi koca koca kesmek adettendir.




Ben salata yemediğim için benim iştah açıcım Mousakka oldu. Yunanlı’ların Mousakkası ile bizim musakka oldukça faklı. Onlarındaki daha çok lazanyaya benziyor.




Yunan mousakkasını kısaca tarif etmek gerekirse, önce tepsiye ince ince kesilmiş patatesler diziliyor, ardından bir kat dilimlenmiş ve kızartılmış patlıcan sonra bir kat kavrulmuş kıyma, üzerine bir kat daha kızartılmış patlıcan konuyor. Daha sonra un ve sütten yapılan beşamel sos dökülüp en son olarak tepesinin kızarması için yerel bir peynir olan Ladotiri peyniri rendeleniyor.




20 dakika fırınlanan mousakka tam bir lezzet küpü, içinde hamur olmadığı için lazanyaya göre çok daha hafif, ama biraz beşamel sosu olduğu aynı zamanda doyurucu. Ne yalan söyliyeyim, bizim musakkadan daha güzel olduğunu itiraf etmeliyim, artık bizim evde musakka bu şekilde pişiyor.


Garides Saganaki (sahanda karides) ise benim Yunan yemekleri içinde en sevdiğim yemek. Bu başyapıt ile ilk kez Selanik’te tanışıp aşık olmuştum.




Derin bir tencerede küp küp kesilen domatesler çevrildikten sonra karidesler kabuklu halde konuyor. Yerken kabuklarını soymak biraz zahmetli bir iş, ama yemeğe esas lezzet veren kabukları ve kafası. Kuyruğun içindeki et kabuklarından dolayı kendini salmıyor, diri diri kalıyor.


Önce kafasını çıkartıp, sonra kabukları soyuyorsunuz. En son kuyruğu kaldığında ucundan tutup karidesin etini sosun içine batırmak suretiyle hüpletiyorsunuz. Kesinlikle kızgın tereyağı içinde dımdızlak kalmış Türk usulü karides güveçten daha başarılı.




Adaya has bir peynir olan ladotiri her yerde gururla satılıyor. Burada ise karşımıza kızarmış olarak çıktı. Eskiden bizde de kaşar pane vardı ya, seneler sonra onu hatırladım. 3 cm kalınlığında kesilen kalın bir dilim ladotiri peyniri una bulanarak yağda kızartılıyor.




Uzun süre pişmesi gereken bir şey değil, sadece dışı kızarsın, peynir de ısınmakla erimek arasında tabiri caizse “rafadan” pişsin yeter. Dışı çıtır, içi yumaşcık, bir ısırıyorsun o peynir macun gibi ağzının içinde dağılıyor, damakta kaymak gibi eriyor. Bence işletmelerde fark yaratan en önemli noktalardan bir tanesi, hatta belki de birincisi geleneksel lezzetlere yapılan bu tip küçük ve sihirli dokunuşlar.


Efendim gelelim bu gün mutluluktan gözlerimin yaşarmasına sebep olan kalamar dolmaya. Rodos’ta yediğim kalamar dolmanın üzerine kalamar dolma hayatımda yemedim Şu bir gerçek ki, Türkiye’de de doğru dürüst becebilen fazla bir yer yok. Layıkıyla kalamar dolmayı bir tek Marmaris Söğüt’teki Aşkın Motel/Restaurant’ta yediğimi hatırlıyorum.




Güzelce marine edilen kalamarlar (kalamar nasıl marine edilir? bakınız Küçükkuyu yazısı) tüm toksinlerini attıktan sonra ön hazırlığı tamamlanmış oluyor. Sonra içine maydanoz, beyaz peynir ve ladotiri peyniri, ceviz ve karides parçaları ile hazırlanan bir harç doldurulup mangalın üzerine atılıyor.




Mangalda usul usul pişen kalamarı kurumaması için sık sık zeytinyağı ile üstten fırçalamak lazım. Kömür ateşinde nar gibi kızaran kalamar hem suyunu muhafaza ediyor, hem de inanılmaz bir lezzete ulaşıyor. Ortadan ikiye kesince, önce kalamarın içinden o gizli hazine fışkırıyor, sonra göz, burun, damak sırayla bayram ediyor.


Kalamar hakkında defalarca yazı yazdım, her seferinde de dedim ki “bacaksız kalamar yemeyin”. Bacağı olmayan kalamar işe yaramaz, taze değildir, derin dondurucudan çıkmıştır. İşte bacaklar, iste mutluluk gözyaşları. Sırf bu kalamar dolma için Cavo Doro Restaurant’a gidilir benden söylemesi.




Yemekten sonra kahvelerle birlikte ikram olarak çilekli dondurma geldi. Lokanta sahibi kendi bahçesinden topladığı çileklerle yapıyormuş bu dondurmayı. Hatta üzerindeki sos bile el emeği göz nuruymuş. Bir tek kenardaki kremalar yapay, ama o da sosun şekerini gayet güzel dengeliyordu. Son derece hafif ama son derece lezzetli bir tatlı.




Hesaba gelince, 20’lik uzo ve 2 bira ile birlikte 3 kişi için toplam 40 Euro. Zaten Yunan adalarında ne yerseniz yiyin (büyük balık hariç) 3 kişi ödeyeceğiniz hesap 50 Euroyu geçmez. Sigri’ye gidecek olursanız, mutlaka ama mutlaka Cavo Doro’ya uğrayın, deniz ürünlerinin hepsinin tadına bakın. Özellikle garides saganaki ve kalamar dolma mutluluk hormonlarınıza tavan yaptırabilir.


2004 yılında Mikonos’a gittiğimde hayatımda ilk gez rüzgar türbinlerini görünce pek bir hayıflanmıştım. Vay be demiştim içimden, Yunanlılar işi biliyor, her adaya iki rüzgar türbini dikmişler elektriklerini bedavaya getiriyorlar. Nihayet 5 sene sonra bizde de rüzgar türbinleri çoğaldı.




Fakat Yunanlılar bu sırada boş durmamış bu sefer işi biraz daha ilerletip güneş panellerine yönelmişler. Güneşin pek eksik olmadığı noktalarda onlarca güneş paneli durduğu yerde enerji üretiyor.




Umarım bizim ülkemizde de kısa zamanda güneş panellerini özellikle Güney Doğu, Akdeniz ve Ege bölgelerinde görürüz.


Akşamüstü güneş batmadan önce Molivos’a 3 km uzaklıktaki Molivos Residence’a yerleştik. Geziyorumları adresinden arkadaşım Sami Abi’nin tavsiyesi ile buluğumuz bu mekan ciddi ciddi havuzlu bir villa. Denizden biraz uzak ama bahçesi havuzu ve özellikle manzarası bizi mest etti.




İki oda, banyo ve mutfaktan oluşan evde her türlü mobilya ve beyaz eşya mevcut, ister buzdolabına rakıları doldur, ister fırında sinarit pişir. Koca evin gecelik fiyatı 45 euro.


İlk işimiz önce yanımızdaki tüm içkileri buzdolabına atmak, sonra da havuz başına geçip iki gündür denize girememenin acısını çıkartmak oldu. Havuz suyu sıcaklığı deniz suyunun aksine gayet güzeldi, neşemiz yerine geldikten sonra, biramızı - uzomuzu açıp havuz başı keyfi yaptık.




Ufuktaki Assos’u izlerken içimizde bi huşu oluştu! Hani zevkten dört köşe derler ya, işte o hal. Burası Türkiye’de olsa kesinlikle sizle paylaşmazdım. Duyanlar ortak olmasın diye gizli tutulacak bir mekan.




Akşama doğru duşumuzu alıp Molivos şehir merkezine gittik. Burası Assos’un tam karşısı, aralarında sadece 10 km var. Assos’tan biraz daha büyük ama tahmin edersiniz ki çok benziyor. Hatta bir avantajı var, tepedeki kaleden sahile kadar 15 dakikada rahatlıkla yürünüyor.




Sahilde bir çok restaurant var, giderken yol üzerindeki bir markette uğrayıp kendimize Bacardi Breezer aldık. Yemek öncesi yüksekçe bir tepeden manzaraya karşı aperatifleri yuvarladık.




Sahile indiğimizde rezervasyonumuz olmadığı için rastgele Captain’s Table adlı restorana oturduk. Burası yarı Yunanlı, yarı Avustralyalı bir kadının işlettiği lüsk görünümlü bir mekan, dolayısıyla içerisi sırf turist doluydu. Öğlen o kadar çok yemiştik ki hiç birimizde acıkma yoktu, ama sırf adet yerini bulsun, Molivos’ta da midemizi şenlendirelim diye ortaya bir kaç atıştırmalık ve bir şişe de 20’lik uzo söyledik.




Uzonun hası bence Plomari marka olanı, onu bilir onu içerim. Kimisi bu işin kralı Barbayani der, ona da saygı duyar, onu da içerim.


Uzolarla birlikte masaya kızarmış ekmek geldi. Üzerine biraz zeytinyağı gezdirmişlerdi, sunum çok başarılı. Tok insanın bile iştahını kabartır.




Menüde gördüğümüz “Yunan usulü mantar” pek lezzetliydi ama Yunanlılar ile bence alakası yoktu. Zeytinyağı, sarımsak, limon, beyaz şarap ve biraz da maydanoz ile sotelenen mantarlar inanılmaz lezzetliydi ama bunun Yunan işi olduğuna pek inanmıyoum. Sakın Avustralya işi olmasın?




Evde denedim kültür mantarıyla bile gayet lezzetli oluyor. Zaten zeytinyağı ve sarımsağı neye koyarsan koy lezzetli olur. Bir de beyaz şarabı basınca, tadından yenmez hale geliyor.




Kızarmış patates hani zararlıdır kolestrol filan derler ya, bizde şeytanın aklına uyup “fırınlanmış patates” söyledik, Hay söylemez olaydık!! Biraz kekikle tatlandırılmış haşlanmış patateslerin üzerine az zeytinyağı gezdirmişler oldu bitti. Bu yemek kendimizi adeta ameliyattan çıkmış hastalar gibi hissettirdi.




İşte bu gecenin yegane başarılı tabağı, halis mulis Yunan usulü kalamar tava. Kalamarlar taze ve çok lezzetli. Yanında sevdiğimiz alışık olduğumuz masamızda hep görmek istediğimiz gerçek patates kızarması da var. Birer dilim salatalık ve domates ile gereksiz süsleme sanatı yapılmış ama olsun, sevdik bu tabağı.




Yan taraftan gelen şarkılar türküler bize daha bir ilginç geldiği için hesabı ödeyip Avustralya’lının mekanına veda ettik. Velhasıl kelam siz siz olun, Yunan adasına gidipte Avustralya’lı birinin işlettiği bir yere gitmeyin.


Yan taraftaki Vangelis Taverna ise tipik bir Yunan lokantası. Tahta sandalyeler ve masalar, tek kullanımlık masa örtüleri çok şirin. Yaşlı bir amcam türkü söylüyor, diğeri buzuki tıngırdatıyor. Huzurlu ortam, rafine yemekler, mükemmel servis filan traş, esas beni mutlu eden yabancı bir ülkeye gittiğinde oranın yerlisi gibi yaşayabilmektir.




Ortama ayak uydurup hemen göbek atmaya başladık, biz dans ediyoruz, amcalar çalıyorlar. E anladılar tabi Ttürk olduğumuzu adamlar pek bir mutlu oldu. 10 dakika önce 1.90’lık zımba gibi iki delikanlı İngiliz genç gelmiş. Birer “Greek salat” söyleyip yanında “diet kola” içmişler durup durup onu anlatıyor acıklı gözlerle.


Adamın gönlü olsun diye biz taş fırın erkeği gibi uzolarımızı söyleyip bir yandan Türkçe bir yandan Yunanca şarkılar ile gecemizi mutlu mesut kapattık. Siz siz olun lokal yerleri tercih edin.

Gezinin son kısmı lütfen tıklayın


Gittiğimiz ülkeler