19 Mart 2013 Salı

New York - 2.Bölüm New York mutfağı

Yazının 1.bölümü için lütfen tıklayın

“Dünyanın yemek başkenti neresi?” diye sorsalar, tereddütsüz New York derim. Yaklaşık 20.000 restoranın bulunduğu New York City’de etnik kültüre sahip onlarca mutfak var. Hintliler, Latin Amerikalılar, İtalyanlar ve elbette Uzak Doğulular çoğunlukta olduğu için New York mutfaklarında onların boruları ötüyor.

Peki sizce New York’un yerel lezzeti olarak neler var? Bence bu şehre pizza, hot dog, hamburger dışında özel hiç bir şey yok, çünkü orada tüm dünya mutfakları var. Hani nasıl İstanbul’da en iyi Antep fıstığını, en iyi Kayseri sucuğunu, en iyi Afyon lokumunu bulursunuz, işte New York da bunun evrensel versiyonu. En iyi Vietnam pho çorbasını, en iyi İtalyan pizzasını, en iyi Brezilya rodiziosunu New York’da bulursunuz.

Amerikan yemek kültürünü kısaca şöyle tarif edebilirim: Akşam yemeği basitçe az pişmiş kalın et bir parçası ve yanında bol çeşitli salatadır. Öyle oturalım, yiyelim içelim muhabbet edelim pek yoktur. Amerikalılar kahvaltı bilmezler, zeytin, peynir, yumurta yerine, bagel ya da pancake yerler. Bir de acıktıklarında bol bol kahve içerler.

İlk bölümde uçak biletleri hakkında yazmıştım, bu bölümde ise ortaya karışık New York lezzetlerinden bahsedeceğim, daha sonraki bölümlerde ise sırayla etnik mutfaklara yönelip Hamburgerciler, Steakçiler, China Town, İtalyan Lezzetleri, Brezilya lezzetleri ve Chelsea Market diye devam edeceğim.

Uzun bir uçuş sonrası vardığımız JFK havalimanından şehir merkezine gitmek için otobüs veya tren kullanabilirsiniz. Ama biz şanslıyız, Özenç’in abisi arabayla aldı. Bizim kadar olmasa da, abisi de her Türk erkeği gibi biraz yemeğe düşkün. Eve giderken arabada Moskova yazısında bahsettiğimiz multi lezzetli dev Japon profiterollerinden konu açılınca, kırdı direksiyonu Beard Papas’a.

 
İnsan evladı 11 saat uçtuktan sonra eve gitmek yerine, şehir merkezine girip tatlı yer mi? Yer! Hem de löplöp yer. Japonya merkezli bu profiterolcünün dünyada bir çok ülkede şubesi var. Rusya’da ayıla bayıla yediğimiz bu tatlıcının New York’ta da şubesi olduğu için listeme almıştım. Fırından daha yeni çıkmış kocaman profiterol kurabiyelerine gözünüzün önünde krema enjekte ediliyor. Dolayısıyla yerken kurabiyelerin çıtırlığı kaybolmamış oluyor.

 
Sade profiterol olduğu gibi çikolata soslu olanları da var. Ortadan ikiye yardırınca önce hoşurt diye bir ses geliyor, sonra içindeki kremayı löpletiyorsunuz. Hamur çok ince olduğundan son derece hafif. Kreması ise bizim profiterol kremasına çok benziyor, ama boyutlar devasa. Bakmayın ben tabağa çatal koyduğuma, sırf profiterolün boyutları belli olsun didye. Yoksa elle kolla yeniyor bu meret. Meraklısına küçük bir süpriz Beard Papas’ın İzmir’de bir şubesi açıldı, duyrulur.

Özençin abisinin evi New Jersey eyaletinde kalıyor. Lincoln tünelinden geçince, Hudson nehrinin öbür tarafında. Evin yakınındaki parktan Manhattan tam karşımızda. Time Square’e ulaşmak çok kolay, bizim dolmuşlar gibi XXL dolmuşlar geçiyor, 3 $’a 10 dakikada New York’un göbeğindesin. Tabii tünel trafiği yoksa.

 
Evin yakınlarında Beyti Kebap Restaurant var. Yurt dışı gezilerde Türk lokantasına gitmek gibi bir adetim hiç yok ama senelerce yurt dışında yaşayan Türkler için bulunmaz nimet. Levrek, arnavut ciğeri, kısır gibi özel lezzetleri bulabileceğiniz gibi, eve götürmek için lavaş, yoğurt, ayran gibi klasik Türk lezzetlerini de alabilirsiniz.

 
Market alışverişleri Pathmark’dan yapılıyormuş. Piyasayı tanımak için ilk gün alışverişe Özenç’le birlikte gittik. Hani yıllardır bahsedeler ya “Amerika’da etler şöyle ucuz böyle bol”, tabii ilk gittiğim yer kasap reyonu oldu.

Dana antrikotun fiyatı 4,49 $/lb. (Libre = 0.453 kg), yani kilosu 9,77 $, o da yapıyor kilosu 17 TL. Türkiyeye göre oldukça ucuz.

 
Avustralya’dan ithal kuzu butuna baktım, onun da fiyat aynı 4,49 $/lb (17 TL/kg). Daha ilk günüm olduğu için hemen atlamadık ama gözüme kestirdim. Bu but alınacak, fırına atılacak, çatal bıçaksız girişilecek!

 
Markette ilgimi çeken şeylerden biri fındık, fıstık, badem gibi çerezlerin ezme makinasında satılması oldu. Siz istediğiniz kadar çektirip plastik kaplara koyuyorsunuz. Bu yağlı şeyleri daha sonra ekmeğin üzerine sürüp sürüp yiyen Amerikalılar, çok kibarca söylüyorum “dana” gibi oluyorlar.

 
Raflardan birinde gurur duyduğum bir baharat gördüm. Bizim defne yaprağı “Turkish Bay Leave” ismiyle satılıyordu. Araştırdım, meğerse dünyanın kuru defne yaprağı ihtiyacının %85’ini Türkiye karşılıyormuş. Kim bilir bunu kaç kişi biliyor? Amerika’da bir yoğurtda, bir dönere sahip çıkamamışız ama defne yaprağını Yunanlılara kaptırmamışız.

 
İlk gece listemde olan bir pizzacıya gittik. Grimaldi’s lafını duyunca abisinin pek hoşuna gitmedi, adam haklıymış. Pizza dediğin İtalyan olur, mekanda sırf hispanikler vardı, yani Güney Amerika’dan gelen göçmenler. Guatamala, Venezüella, Meksika. Niyet İtalyan pizzası olunca sükutu hayal oldu birazcık.

Biz pizzaları beklerken Samuel Adams biralarımız geldi. Boston merkezli harbi Amerikan birasıymış. Tadı gayet güzel ve tok. Türkiye’ye göre alkol fiyatları baya ucuz.

 
Dükkanın önünde koca koca “odun ateşinde” yazıyor, sanırım voleyi buradan vuruyorlar. Zira ustanın pizzayı hazırlama sırası standart dışıydı, Roma’daki yediğimiz pizzalara göre çok farklı. Önce hamur açılıyor, üzerine dilimlenmiş mozarella peyniri konuyor, mantar sucuk gibi levazımatlar ve en son domates salçası sürülüyor. Halbuki salça en altta olmalı, lezzeti hamura işlemeli.

 
İlk günün hatrına pek bozuntuya vermedim yedim, ama siz siz olun pizzacınızı seçerken dikkatli olun. Kötü değildi, pizzalar bitti ama verdiğimiz paranın hakkını (4 kişi 100 $) alamadık gibi hissediyorum. Hamur kalın, peynir az, kenarlara sürülen zeytinyağının esamesi okunmuyor.

 
Amerika’da garip bir uygulama var. Örneğin, hesap 100 $ geldi, fişin altında “tip” yani bahşiş kısmına gönlünüzden ne koparsa yazıp imzalıyorsunuz. Usül %10-15 arası bırakmakmış. Hiç bırakmazsanız da olur tabii ama pek hoş karşılanmıyormuş.

Amerika’ya ilk defa gelen birisine önereceğim en önemli atraksyonlardan biri NBA maçına gitmek. Hele hele New York’a geliyorsanız, Madison Square Garden’da  bir kez New York Knicks maçına gitmek lazım. Orjinal maç biletlerini Ticketmaster’dan alabileceğiniz gibi, sezonluk bilet alıp o maça gidemeyen kişilerin elindeki biletlerini sattığı Stubhub adresinden %30 ucuza bilet bulabilirsiniz.

 
Salona girişte ciddi güvenlik kontrolü var. 2. ve 3. katlarda ise alabildiğine yeme içme noktaları mevcut. Elbette her yerde bira ve sosisli var ama sushiden tut, şampanyaya kadar çeşit çeşit yiyecek içecek büfeleri bulmak mümkün. Ama herşey çok pahalı bira 9$ diyeyim, gerisini siz anlayın. Numaralı koltuğunuza geçip oturun, maç başladıktan 15 dakika sonra baktınız önlerde boş yer var, hemen kaynayın. Ben 7. sıraya çöktüm, 1500 $’lık koltukmuş.

 
Gelelim yerel lezzetlere! Bir sabah sırayla yerel Amerikan lezzetlerini keşfetmek isterseniz evden aç karnına çıkıp, 6. caddeye gidin, 13. caddeyle kesişiminden aşağı doğru yürüyün. Murray’s Bagel güne sıcak bir “bagel ile kahvaltı yaparak başlamak için doğru adres.

 
Bizim için simit neyse, Amerikalılar için de bagel o. Biraz kurcaladım, meğer Polonya asıllıymış. Bagel sırası oldukça uzun, en az 15 kişi bekliyor. Millet parayı öderken sen de vitrine bakıp neler olduğunu görüyorsun, bagelın içine neler konmasını istiyorsan tezgahtara söylüyorsun. Bir nevi sandviç hazırlar gibi senin bagelını hazırlıyorlar.

Ama sipariş işi bir turist için o kadar kolay değil. Önce bagelı seçeceksin. Sade, susamlı, tuzlu, sarımsaklı, tarçınlı, üzümlü gibi çeşit çeşit bagel var.

 
Ondan sonra içine neler konulduğu geliyor. Krem peynir sürülmesi adettendir. Ama hangi krem peynirden? Onun da sadesi, taze soğanlısı, kuru domateslisi hatta kalamata zeytinlisi bile var. Ayrıca humus, tereyağı, fıstık ezmesi veya nutellla bile koydurabilirsiniz. Etlerden de jambon, salam, sucuk, pastırma, füme hindi, gibi seçenekler mevcut. En kolayı zaten bunları seçmek.

 
İlk defa gelmenin verdiği bir acemilikle sipariş verirken “hık-mık” diyince tezgahın arkasından biri çıkıp İspanyolca konuşmaya başladı. Zannımca eleman bizi ingilizce bilmeyen Güney Amerikalı sandı. O gün fark ettim, çoğu lokantada mutlaka ispanyolca vea çince bilen personel var. Neticede seçmekte zorlanıyorsanız, işinin ehli garsonlar imdadınıza yetişiyor.

 
Bizim bagel önce yatayda ortadan ikiye kesildi. İçine yumurta, isviçre peyniri ve jambon konulup paketlendi. Paket kağıdı çok özel, hem sıcaklığı içinde tutuyor hem de hamurun kurumasını engellemek için havayla bağlantıyı kesiyor. Biz hemen orada oturup yiyeceğimiz için paketlendikten sonra keskin bir bıçakta diklemesine ortadan ikiye kesilip, verildi.

 
Peki çok matah bir şey mi bu bagel? Hakikaten 5-6 $ eder mi? Evet bence hiç de fena değil. Ekmeği tazecik, hamuru bizim sütlü ekmek diye tabir ettiğimiz cinsten. İçindeki malzemelerde kaliteli ve sıcak olunca 5 dakikada mideye iniyor. Yanında koca bir kahve içmek sanki yazılı olmayan bir kural. İstisnasız herkes kahve içiyor.

Şehirde bolca sosisli yapan yer var. Murray’dan çıkıp 6. caddeden aşağı doğru yürseniz 8. cadde kesişiminde ikinci lezzet durağımız Gray’s Papaya’yı bulacaksınız. Amerikalıların milli yemeği Hot Dog biz de sosisli sanviç diye geçiyor. Fiyatı sadece 99ȼ (1 dolardan az) olduğu için neyle karşılaşacağımız az çok belli.

 
Sacın üzerinde pişirilen sosisler aynı bizdeki ucuz dönercilerde olduğu gibi buz gibi ekmeğin içine konuyor, üzerine de biraz lahana salatası; oldu sana Hot Dog. Ne yalan söyliyeyim, tüm New York seyahatinde yediğim en gereksiz şeydi. Almanya’da, Avusturya’da, Çek Cumhuriyeti’nde o kadar güzel sosisler yedim ki Amerikalı hot dog malesef sınıfta kaldı. Beklentileri yüksek tutmayın.

 
6. cadde üzerindeki son lezzet durağım ise Joe’s Pizza. New York’ta pizzacılar ikiye ayrılıyor. Biri masaya oturup çatal bıçakla yediğin restoran tarzı pizzacılar, diğeri ise sadece “dilim pizza” satan büfe tarzı pizzacılar. Benden size tavsiye; eğer açsanız ve böyle bir pizzacının önünden tesadüfen geçiyorsanız mutlaka yiyin.

 
Sirkülasyon fazla olduğu için soğuma gibi bir durum yok. Siz yine de en son hangisi fırından çıktıysa onu alın. Bir margarita bir pepperoni ile mutluluğu yakaladık. Margaritha bilinen ilk pizzadır, üzerinde sadece domates sosu ve mozarella peyniri vardır. Pepperoni için ise Amerikan sucuğu diyebiliriz. Zira İtalya’da pepperoni diye bir şey yoktur, salami vardır. Peperoni Amerikan uydurmasıdır. Amma velakin incecik hamuruyla, kararında zeytinyağıyla ve çok başarılı peyniriyle 2-3 dolara yiyeceğiniz bu dilim pizza ile ortaya benzersiz bir tad çıkıyor orası ayrı.

 
New York’da hoşuma giden önemli bir husus, lokantaların hepsinin sıhhi olarak denetlenmesi ve aldıkları skorun camekanlarına asılmak zorunda olması.

 
Gıdaların soğuk zinciri kırmaması, personelin hijyeni, ekipmanların bakımları gibi konularda bildirimli ve bildirimsiz olarak gelen denetçiler notlarını veriyorlar. Detayına pek girmedim ama güzel bir uygulama.

 
New York’da bir market var ki sormayın, tam bir gurme cenneti. Citarella Market’in bir kaç lokasyonunda şubesi var. Alışveriş yapma ihtiyacınız olmasa dahi, içeri girin gezin dolaşın, yemek kültürünüzü artırın.

 
Normal marketlerden satılan çeşitli makarnalar, pirinçler, çok leziz olduğunu düşündüğüm hazır yemekler burada da var ama benim kalbimi çalan balık ve et reyonu oldu. Onlarca çeşit büyük balıklar var, bunlar kısmen bizim için sıradan.

Bir de fileto balıklar var. Üst taraftaki somon ve kılıç balığı tanıdıklardan. Altta ise palamut, ne olduğunu bilmediğim “tilefish” filetosu ve mercan var. Izgarada veya tavada pişirip kılçığıyla uğraşmak istemeyenler için ideal.

 
Bir vites daha büyütüyorum, deniz ürünlerinde zenginlik işte budur. Malesef benim ülkemde karides ve kalamar bile pek yenmediği için her balıkçıda bulamazsın. Citarella’nın balık reyonunda ise deniz mahsülleri hayli zengin. Altta ahtapot, kalamar, karides, deniz tarağı, üstte yengeç eti, “lump” denilen yengeç kıskaç eti görebilirsiniz.

 
Kabuklu karidesi, yengeç bacağını geçtim, peki ya balık etinden yapılan burgerlere, sosislere ne dersiniz? Şahsen ben Arnavutluk dışında tüm Akdenizi gezdim, hayatımda balık burger görmedim.

 
Amcam iki türlü hamburgerlik köfte hazırlamış. Eee ne de olsa fast foodun mucidi Amerika’da yani hamburgerin memleketindeyiz. Soldaki turuncu burgerler somon ve kılıç balığı eti ile hazırlanmış, sağdaki kırmızılar ise ton balığından. O gün alamadım ama itiraf ediyorum içimde kaldı. İlk gördüğümde gözlerimden başlayıp, mideme kadar içimin erimesine yol açtı. Amerikada olan varsa, gitsin yesin fotoğrafını göndersin lütfen!

 
Gelelim deniz kabuklularına. Bizde midye dedin mi baharata bulanmış pilavla doldurulan midye dolma bilinir. Hadi bilemedin midye şişe dizilir una bulanıp yağda kızartılır. Ama Hırvatistan’da ve Fransa’da yediğim şekilde kabuklu midyeyle yapılan sulu yemekleri bulamazsınız.

 
İstiridyesinden, sülünesine, kum midyesinden deniz kestanesine (sea urching) kadar çeşit çeşit midye mevcut. Ben midyenin bir çok versiyonunu yedim ama sülünesi (yukarıda ortada) hiç yememiştim. Neticede sülünes dediğin, kalem şeklinde bir midyedir. Her ne hikmetse bizde insanlar yemez, balık yemi olarak kullanılır.

Etler burada Pathmark’daki gibi ucuz değil. Vitrinde sadece süt ile beslenen gerçek süt danasından pirzola, dana T-bone ve kuzu pirzola gördüm. Soldaki süt danasının rengi hafif beyaza kaçmış, kimbilir tadı nasıldır. Etin yumuşaklığına tereddütüm yok herhalde lokum bile değil, pişmaniye gibidir.

 
Lütfen sağdaki kuzu pirzolalara dikkat! Kalem kalem kesip incecik olana kadar dövülmemiş. 2’li 3’lü kalemler halinde kesilmiş, bir tanesiyle doyarsın. Hem karnın doyar hem gözün doyar.
 
Bir market daha var ki bahsetmeden geçmek olmaz. Wholefoods Market’i bizdeki 5M Migros büyüklüğünde düşünün ve satılan ürünlerinin bir çoğunun organik olduğunu düşünün. Etinden sütüne, sebzesinden, kahvesine herşey sertifikalı organik. Benim burada ilgili çeken yer ise et reyonu oldu. Citarella’ya göre çeşit daha bol. Özellikle “Steak denilen ızgara dana eti ile o gün tanıştım. Malları vitrinde görünce insanın içi açılıyor, morali düzeliyor, içten içe protein patlaması yaşıyor.

 
Yukarıda gördüğünüz sadece biraz gün dinlendirilmiş dana pirzolaların fiyatı kemikli 12 $/lb (47 TL/kg), kemiksiz 15 $/ lb (59 TL/kg) civarında. Aşağıdaki dry aged (kuru dinlendirilmiş) etler ise doğal olarak daha pahlı. Kemiksiz dana pirzola 23 $/lb (90 TL/kg), antrikot ise 26 $/lb (102 TL/kg). Yani demek oluyor ki iyi bir etin fiyatı Amerika’da da çok ucuz değil.

 
Açıkta kıyma sattıklarını görmedim ama burger satışı vardı. Bizdeki kasap köfte gibi hamburgerlik hazırlanan köfteler tatlı soğanlı, jambonlu, cheddar peynirli olarak çeşitlendirilmiş. Biz nasıl 3-4 parça köfte alıp evde pişiriyorsak, onlar da 1 parça burger alıp evde pişiriyorlar sanırım. Normal insan 1 burgerle doyar tabii ki ama XXL abilere bir burger yeter mi bilemem.

 
Tavuk eti bizdeki gibi dana etine göre daha ucuz. Şişe dizilmiş şekilde kebaplık satıyorlar. Lezzet vermesi için ballı zencefilli, teriyaki soslu, Jamaika usulü ve Tayland usulü soslarla çeşnilendirilmiş.


Fakat bu kadar fazla balık ve et tüketimi varken dana veya tavuk kemiği satılmaması dikkatimi çekti. Ben evde tavuğu, balığı, dana kemiğini haşlayarak et suyu kendim çıkartırım, yemeklere pilavlara bu suyu kullanırım. Her zaman söylerim, hazır bülyon kullananlar bizden değildir. Amerikalı dostlarımızın, tablet şeklinde hazır bülyonlar gibi sıvı hazır bülyon sattıklarına şahit oldum. Dana, tavuk, deniz mahsulleri, vejeteryan bülyon almak ne kadar sağlıklı acaba bilemem ama asla bana hitap etmez.

 
Amerika’da bir restoranda garsona sipariş verirken şaşırıp kalmamak için bu ülkede yenilen içilen gıda ürünlerini adamakıllı tanımak istiyorsanız, Wholefoods Market gibi büyük bir markete gidin. Saatlerce dolaşın ürünleri inceleyin, fiyatlarına bakın. Etler nasıl kesiliyor, tavuk nasıl işleniyor öğrenin.

New York bir göçmen kentidir. Kentte yaklaşık 100 çeşit ayrı dil konuşulmaktadır ve her üç kişiden biri Amerika Birleşik Devletleri dışında bir ülke doğumludur. En çok göçmen Uzakdoğu’dan ve Güney Amerika’dan gelmektedir. Peki bunlar biririne karışırsa ne olur dersiniz?

 
Ne olacak, “Meksika usulü suşi” ve “Japon ulusü tacos” olur. İşte farklı kültürlerin mutfakta buluşması. İçeri girip yemedim ama ilginç olduğu için resmini çektim.

 
Amerikalıların kahvaltı kültüründe iki şey var demiştik, biri bagel, diğeri pancake. Son günümüzde pancake yemeye Brown Stone Diner’a gittik. Gerçi burası New York’da değil ama kısaca şu pancake kültürüne değinmek lazım.

Son derece ilgisiz 50 yaşın üstündeki garsonların çalıştığı mekanda menü masaya bırakılıp gidiliyor. İkram olarak gelen hoşgeldin suyu, plastik bardaklarda veriliyor. Bu başlangıç ile tabii bizde iştah filan kalmıyor. Özenç’le beraber ikimiz de pancake yemiyelim diye bir ıspanaklı omlet bir de ballı cevizli pancake söyledik.

 
Ispanaklı omlet hayat kurtardı. Yanında patates ile verilen omletimiz bizim bildiğimiz omlete çok benziyordu. Yağı tuzu yerinde, ıspanaklar fazla öldürülmemiş. Garnitür olarak konan patates en az omlet kadar lezzetli. O gün inanırmısınız, önce haşlanıp sonra tavada bir tarafı kızartılan patates kahvaltıya damgasını vurdu.

 
Gelelim amerikan rüyası pancake’e. Un yumurta süt ile yapılan hamur tavada pişiriliyor, kalınca bir krep yapılıyor. Üstüste üç adet diziliyor ve aralarına bal, ceviz, pekan cevizi ve badem koyuluyor.

Aslında özünde lezzetli bir şeye benziyor ama içinde insan sağlığı için zararlı ne varsa hepsi var. Yanına da bir parça krema koymuşlar ve film kopmuş. Herhalde bunu her hafta yiyen vatandaş ne göbek derdinden kurtulur ne de basen derdinden.

 
Bu tür bir yemek anlayışı ile obez Amerikalıların sayıları her geçen gün hızla artarak neredeyse toplam nüfusun % 25’ine ulaşmış. Aşırı şişmanlık, Amerikalılar için adeta bir salgın halinde, kontrolsüzce büyüyen önemli bir sorun.

Yazının bu bölümünü yine New York’a has bir lezzet olan Cheesecake ile kapatıyorum. Carnegie Deli 80 yıllık bir şarküteri/lokanta. İsterseniz koca bir sandviç yaptırıp, yolda yürürken yemek üzere alıp gidiyorsunuz, isterseniz de içeri girip masada oturup yiyorsunuz.

 
Herhalde Özenç’e “New York’da 3 ay boyunca yedin içtin, en çok neyi sevdin?” diye sorsalar tereddütsüz “Carnegie’de yediğimiz çilekli cheesecake” diyecektir. Bu arada özellikle belirtmek isterim resimdeki çatal tatlı çatalı değil, 20 cm’lik yemek çatalıdır. Dilim pastanın boyu ve ağırlığı, bizdeki ölçülerle neredeyse 2 kişilik pastaya eşit. Lezzet muazzam, işin kötüsü bunu yedikten sonra Türkiye’de cheesecake beyenmez oldum.

Buraya bir hamburger turu sonrasında tok karnına -sırf cheesecake yemek için- uğramıştık. Yan masadaki devasa amcanın yediği devasa sandviçe gözüm takıldı. İnterneten bulduğum bu resmi sizinle paylaşmak boynumun borcu. Gördüğüm şey aynen buydu! Carnegie Deli’ye tok kanına geldiğim için çoook pişmanım. New York’a özel lezzetler için altına çize çize önereceğim mekan burasıdır, Carnegie Deli! Ne yapın edin buraya uğrayın.

 
New York lezzetleri hakkında sokak yemekleri, fast food ve marketlerdeki ürünler ile giriş yaptım. Eğer yavaşan ısındıysak bir sonraki bölüm fast foodun mucidi Amerikalıların bir başyapıt haline getirdiği hamburgerciler. Bekleriz efendim!

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Uzun zamandır gezdiğiniz yerleri ve yediğiniz yemekleri takip ediyorum. Yorum yazma ihtiyacı duymamıştım ama yediğiniz dilli sandwichi görünce şu yorumu yazmaktan kendimi alamadım ; Hocam ne yediniz ya, yarasın, afiyet olsun

Adsız dedi ki...

Hocam New York 3. bölüm yazınızı ne zaman yayınlıcaksınız. Gerçekten merakla beklemekteyiz burger çeşitlerini. :)

Adsız dedi ki...

Oktay memis
Tavsiyelerinize mutlaka uymaya calisacam

darko dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
darko dedi ki...

Beard Papas'in Izmir subesi kapanmis sanirim yazik :( Newyork oncesi ziyaret ederdik!

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World