29 Eylül 2013 Pazar

Belgrad - 2.Bölüm


Yazının 1. bölümü için lütfen tıklayın

11.10.2012 Belgrad

Hırvatistan yazısında “Konoba” dedikleri salaş lokantalardan bahsetmiştim. Aynı Yunanistan’daki Tavernalar gibi restoran seviyesinde olmayan, lüks masaları ve örtüleri olmayan, hatta bazılarında doğru dürüst menü bile olmayan basit lokantalardır. Sırbistanda ise bunlara Kafana deniyor.

Kafanalarda bizdeki meyhaneler gibi içki ve meze kültürü sağlam olur. Asla bir Alman gibi 1 porsiyon et yemeği ve yanında patatesli garnitür yenip masadan kalkılmaz. 5-10 eşit yemek ortaya söylenir, bir yandan yenir bir yandan içilir. Sırp mutfağının en güzel örneklerini buralarda bulursunuz.

Belgrad’ın en güzel, en baba Kafanası şehrin biraz dışındaymış. Bizim gibi anıt, müze, medrese, meydan değil de “yemek odaklı” gezginler için hiç farketmez. Neticede iş bir taksiye bakar. Kafana Dačo (Patrisa Lumumbe 49) samimi bir aile işletmesi görünümünde. Masalar, sandalyeler ve hatta menü bile çok şirin. İçeri girerken duvarlara asılı oyuncaklar gözünüze çarpıyor. Kesinlikle “Aha bize burada adam başı 50 euro geçirirler” hissine kapılmıyorsunuz.


Gitmeden önce hazırlık yapıp neler söyleyeceğimi baştan çalışmıştım. Ortaya karşık Sırp salatası ve “Predjelo” denen füme et & peynir tabağı ile başladık. Yanında da elbette erik rakısı Šljivovica. Yanlız kadehler çok ilginç. Laboratuarlarda kullanılan deney tüplerini andırıyordu. Šljivovica %40-%55 alkol oranı olan ve sek içilen bir içki. Almanların Schnapsını ve Rusların voktasını andırıyor. Yemeklerden önce soğuk mezelerle birlikte iştah açsın, milletin çenesi düşsün, muhabbet koyulaşsın diye içilirmiş.

Tabakta 2 çeşit füme et, bolca kaymağa benzer peynir, ve hafif acı bir meze var. İki parça da proja denen mısır ekmeğinden koymuşlar ama pastadan güzel. O kadar lezzetli ki anlatamam, 4 kişi 2 paröa ekmeği bölüşene kadar masada cıngar çıktı. Millet eti, peyniri bıraktı mısır ekmeği değere bindi.


Bir de Uštipci var ki kesinlikle kaçırılmaması gereken bir lezzet. Deminki projanın kardeşi, kızartılmış mısır ekmeği. Harukulade bir şey! Sizi bilmiyorum ama daha önce ben yemiştim, ama malesef yine Türkiye’de değil, Batum gezimizde Gürcistan’da. Sevgili Karadeniz lokantalarından çok rica ediyorum! Sırbistan’da ve Gürcistan’da karşıma çıkan bu ekmeği ne olur siz de yapın ve satın. Çok mu zor allah aşkına?!


Menüde iki çeşit salata bulunuyor, biri shopska salat, diğeri sırpska salat. Her ikisinden de söyledik, ikisi de çok tutuldu. Malesef benim salatayla aram pek iyi olmadığı için tüm haklarımı Özenç’e devrettim. Shopska salat = üstüne beyaz peynir rendelenmiş çoban salatası.


Buz gibi soğutulmuş 2-3 kadeh Šljivovicadan sonra ufak ufak yumuşamaya başladık. Dördüncüden sonra muhallebi gibi olmuştuk. Ayılmak için ara sıcaklar olayına girmeden tüm ana yemekleri söyledik. İlk açılış “Ribič na kaymaku” ile yani Kaymaklı süt danasıyla yapıldı. Yemeğin ismi bile iç gıcıklayıcı. Kaymaklı süt danası! Pehhh. (Daha 4 gün önce bu yazıyı hazırlarken, yazının etkisine kapılıp bulgur pilavının içine manda kaymağı koydum, süper oldu)


Uzun süre fırında piştiği için yumuşacık olmuş mübarek. Hayvanın sadece süt veya mama ile beslendiği besbelli. Çok uzun zamandır böylesine yumuşak, böylesine lezzetli bir dana eti yememiştim. Meraklısına bilgi vereyim, süt danası memeden henüz kesilmemiş 6-8 aylık danalara verilen isimdir. Et hoş güzel, üzerine de kaymağı basınca daha bir güzel oluyor, ete ayrı bir format katmış. Utanmasam tabağın dibini yalarım, o derece.


İkinci gelen yemeğimiz “Svadbarski Kupus” yani etli kapuska. Oldum olası lahana ile pek aram yoktur. Nedense kapuska diyince bile içim dışına çıkar. Ama bunun ne olduğunu bilmeden tadına baktım hiç fena gelmedi. 4-5 saat odun ateşinde ve toprak güvecin içinde pişen et ve lahana birbiriyle artık özleşmiş, ortaya güzel bir vokal çıkmış. Etin suyu lahanaların da etkisiyle hafif mayhoş bir hale bürünmüş. O kızartma ekmekleri bu yemeğin suyuna bana bana yedik bitirdik.


Dün akşam ayıla bayıla yediğimiz karajorjevadan yememek olmaz. Biri dana etinden diğeri tavuk etinden olmak üzere iki parça istedik. Yanına yağda çevrilmiş patates, iki parça “Pileci Paketici” (pastırmaya sarılı tavuk dolma) ve üstüne bir top kaymak koymuşlar. Karajorjeva en az dün akşamki kadar güzeldi, hatta aşırı tuzlu olmamasından dolayı dünkünden daha da güzeldi diyebilirim. Ama ebatlar ufak olduğu için gözümüzü doyurmadı.


Bence bu tabakta esas oğlan Pileci Paketici. Daha önce hiç bilmediğim, hiç duymadığım, hatta buraya gelmeden önce hazırlık yaparken bile atladığım bir yemek. Garson yemeye meraklı olduğumuzu görünce mutlaka yemelisiniz diye baskı yaptı da getirdi.


İyiki de sözünü dinlemişiz de almışız. Parça tavuk etinin içine peynir ve jambon koymuşlar, üstüne pastırmaya benzer füme jambon sarmışlar ve sonra da bunu ızgarada pişirmişler. Tabi masaya gelipte ortadan ikiye yardırınca foşşşş diye tüm lezzet akıyor. Önce gözler sonra sırayla dil damak yutak halay çekmeye başlıyor. Malzemeler bilindik malzemeler ama lezzet müthiş! Pileci Paketici üzerindeki kaymakla beraber Belgrad seyahati için olmazsa olmaz güzellikte bir lezzet.


Son yemeğimiz sütte dinlendirilmiş kuzu. Biz de et yemekleri genelde acılı veya salçalı terbiye edilir. Acıyla arası olmayanlar pek yiyemez. Halbuki eti yumuşatmanın bir diğer usulü ise süttür. Sütün içindeki asit etin sinirlerini parçalar ve lokum formatına geçmesinde önemli etken olur. Kuzu eti zaten biliyorsunuz yağlıdır, bir de marinasyondan geçip iyice yumuşayınca takma dişleri olan dedeler bile gönül rahatlığıyla yiyebilir.


Tatlıya düşkün değilimdir ama adettendir dedik ve 4 kişiye bir porsiyon tadımlık Krempita ile final yaptık. En altta ve en üstte çok ince milföy hamurundan katmanlar vardı. Onun dışında alt bölümde alman pastası kreması, üstünde ise biraz beyaz krema konmuştu. Kızartmalı, kuzulu bu kadar yemekten sonra insanın canı şöyle güzel kallavi bir baklava veya kadayıf istiyor ama dağ başında ancak bunu bulabildik. Buna da şükür.


Kafana Dačo Sırp meyhane kültürünün en başarılı örneklerinden biri. Bizim Belgrad’da sadece 3 gecemiz vardı, ona rağmen taksiye atladık gittik 1 gece burada burada yedik. Soğuk meze tabağı füme et tabağı ile coştuk, kaymaklı süt danası ile çıldırdık, pastırmaya sarılı tavuk dolma ile zıvanadan çıktık. Gönül rahatlığıyla sizlere tavsiye ederim. Kalabalık giderseniz ortaya karşık söyleyip bir çok lezzetin tadına bakabilirsiniz. Biralar ve Šljivovicalarla birlikte 4 kişi 7595 RDS hesap ödedik (kişi başı 44 TL)


12.10.2012 Belgrad

Her bebekli ailenin yaptığı gibi sabah güne erken başladık. Kahvaltı sonrası yine Tašmajdan Park’da yürüyüşe çıktık. Bu sefer Pazar gününe denk geldiği için parktaki kalabalığın bir çoğu parkdaki St. Mark’s ortodoks kilisesine akın ediyordu. Biz de gittik 10-15 dakika zaman geçirdik. Avrupadaki bir çok ülkede katolik kilisesi varken, buradaki ortodoks kilisesi, size değişik ve ilginç gelebilir.

Dün akşam yemeği biraz fazla kaçırmışız herhalde kimseciklerde acıkma yoktu. Dün gittiğimiz pazardan farklı olarak bu sefer ZeleniVenac’a (Зелени Венац) gittik. Pazarda bol bol meyva ile kahvaltı niyetine detoks yaptık.


Pazar sonrası Skadarlija tarafına gidip ara sokaklarda dolandık, ta ki mis gibi yemek kokularının geldiği Pekara Spasović’i (Skadarska 26) görene kadar. Aslında burası bir fırın. Pekara’larda kek, kurabiye ekmek gibi şeyler vardır diye biliyoruz. Ama içerideki teyzenin biri ekmeğin içinden birşeyler yiyince, “Bu da ne ola ki?” edasıyla içri girip biz de bundan istiyoruz dedik. Lokantanın adı kiril alfabesiyle yazılı, içeride ingilizce menü yok, hatta içerideki kız da ingilizce bilmiyor. Tam bizim sevdiğimiz türden bir enstantane.


Ih-Ih diye yan masadaki teyzenin yediği şeyi parmakla gösterip “Biz de 1 tane istiyoruz” dedik. 4 kişi bir de bebek arabasıyla ufacık dükkana girip sadece 1 porsiyon söylemek biraz ayıp oldu ama maksat yerel lezzetleri keşfetmek. Yoksa acıktığımızdan değil.

Meğer ekmeğin içine konup kaşıkla yenen şey Macar gulaşıymış. Bakmayın Sırbistan’da olduğumuza, Sırp mutfağının yarısı Avusturya-Macar imparatorluğundan bozma. Gulaş ekmeğinde pek bir numara yok, bildiğin ekmek işte. Gulaş dediği de bizim domatesli veya salçalı dana et sote. Saatlerce piştikten sonra domatesli salça püre gibi oluyor, etlerde yumuşadıkça yumuşuyor. Damağımızda öyle ahım şahım lezzet patlamaları olmadı ama herkes 1-2 kaşık aldığı için dozunda serserilik yaptık diyebiliriz. Yoksa ekmek arası dana gulaşı nerde bulacaktık da nerede yiyecektik.


Bizim esas kısmetimiz öğlen yemeğineymiş. Makedonya, Bosna, Hırvatistan ve Kosova’da daha önce pleskavitsa yemiş biri olarak bence tüm balkanların en güzel pleskavitsasını yapan bir yer bulduk adı Prava Pljeskavica (Cvijiceva 36, Lokal 1). Hani o Roma yazısında “Mutlaka gidin” dediğim ve hatta siz okuyucalarımdan da en az 15 kişinin “Allah razı olsun” dediği Pastifico isimli makarnacı vardı ya, işte burası da onun Sırp versiyonu. Ucuz ve lezzetli pleskavitsaların yapıldığı ufacık tefecik bir büfe. Her Belgrad yolcusunun buraya gidip, pleskavitsa yemesi elzem olan mekan.


Marka Žvaka isimli amca kafayı pleskavitsa ile bozmuş. Amcanın o ufak dükkanı bizim gibi löplöpçüler için adeta tapınak. Rezervasyon ne kelime, derme çatma bir tane masası var o kadar. Millet ayakta yiyor.


Girişte menü asılı! Sadece pleskavitsa var o kadar. 150 gram, 200 gram, 300 gram, 500 gram. Kim midesine ne kadar güvenirse o kadarlık pleskavitsa yaptırıyor. Gelmişiz Belgrad’a şunun gözüne vuralım dedik, biz erkekler 300 gramlık söyledik. Kızlar ise her yetişkin insanın ihtiyacı olduğu kadar ve olması gerektiği gibi 150 gram ile yetindiler. Gulaş olayına hiç bulaşmasaydık 500 gramlık da yerdik gerçi ya neyse.


Marka amca dükkandaydı ama pleskavitsaları o yapmadı. Oğlu tezgahın başında sipraişleri alıp sonra itinayla etleri tartarak hazırlıklara başladı. Pleskavitsanın içine burada soğan koyuyorlarmış. İstemezsen koymuyorlar ama orjinalinde mutlaka çiğ soğan olmalıymış.


Önce kıyma açılarak 20-23 cm çapında bir köfte oluşturuluyor. Daha sonra açılan etin içine ince kıyılmış soğan konuyor. Kenarlardan ortaya doğru kıvırarak bohça gibi tekrar yuvarlak hale getiriliyor.


Son olarak tekrar elle bastırarak, yine yuvarlak bir şekil verilip ızgaraya atmadan önce son hale getiriliyor.


Pletkavitsalarımız kömür ateşinde pişerken bir yandan da pidelerimiz de hafif ateşte ısıtılıyordu. Benim Türkiye’deki köftecilerden en çok istediğim olay budur. Sıcak köftenin yanında sıcak ekmek. Buz gibi soğuk somun ekmekle yenen köfte ne kadar güzel olursa olsun beni mutlu etmiyor. Al lavaşını pideni ısıt köfteyle birlikte ver gitsin ustacım.


Izgaradan alınan pleskavista hemen oracıkta pidenin içine konuyor ve sizler için fotoğraflanıyor. Amerikalılar için hamburger ne ise, Yugoslavlar için de pleskavitsa  aynı. Aslında içinde ıvız zıvır soslardan konmadığı için hamburger gibi değil de, bizim çeyrek ekmek köfteye daha çok benziyor.


Pleskavitsanın üzerine sadece süzme yoğurta benzer bir sos konuyor, arzu edene bir de pul biber var o kadar. Efendim salataymış, söğüş domatesmiş, az pilavmış üstüne nohutmuş, yok öyle şeyler.


Lezzetli köfte, ısırınca içinden sular fışkıran köftedir. İşte bu da o köftelerdendi. Hem de üstüne üstlük kömür ızgarasında pişirilmişti. Et kadar ızgara da önemlidir. Bilmeyen eti kurutur, kayışa çevirir. Steak yazısında et nasıl pişirilir detaylı bahsetmiştim. Bizim pleskavitsalar da gördüğüm kadarı ile önce harlı ateşte pişirildi, etin pembe suyu yüzeye çıkınca hemen çevrilip aynı işlem diğer yüze de uygulandı. Burada ızgara süresi çok önemlidir. Fazlası eti yakar, azı çiğ bırakır. Daha sonra pleskavitsalar ateşin küllenmiş olduğu bölüme alındı. Burada bir iki kez daha çevrilerek içinin de pişmesi sağlandı.

Hayatımda bu kadar güzel köfte yemedim arkadaş. Adam gözümün önünde köfteyi hazırladı, hatta kıyma ve tuzdan başka bir şey koymadı. Allah için bizde de çok güzel köfte yapan yerler var ama bu bir başka güzel. Zira bizde artık doğal otlayan büyükbaş pek kalmadığı ve hormonlu iğne ile sığırlar aşırı şişmanlatıldığı için pek böyle lezzeti yakalamak mümkün değil.


Prava  Pljeskavica öyle turistik bir caddede değil. Takovska caddesi üzerinde, Cvijiceva caddesi kesişiminde. Bir şehri tanımak için arka sokaklara girin çıkın, yerel insanlar nereye gidiyor onu takip edin. Hadi o da olmadı, sizler için amme hizmeti yapıyoruz burada, bu yazıyı okuyun gidin.

Belgrad’a kadar gitmişken her turistin yaptığı gibi Kneza Mihalova Caddesinde dolaşmak hem keyifli hem de gerekli. Burada yürürken Sırbistan’ın yeni yüzünü görüyorsunuz. Özellikle uzun boylu güzel kızlar dikkatinizi çekecektir. Popülasyon çok ilginç, 1 erkeğe 3 kız düşüyor. Ayrıca kızlar son derece güzel, nazik ve kibarlar. Erkekler ise rus erkekleri gibi kaba umursamaz ve içkiye düşkünler.

Kneza Mihalova’da oturup keyif yapılacak, kahve içilecek onlarca cafe var. Yanlız bir çoğunda sigara içiliyor, dumanaltı oluyor. Cumhuriyet Meydanına (TRG Republike) bakan taraftaki Cafe Aurelio’yu sırf bize sigara içilmeyen bir yerde masa ayarladığı için tercih ettik. Benim yemeklere düşkünlüğüm kadar Özenç de kahveye düşkündür. Bol sütlü bir caffee latte ısmarlayarak en kötü gününde bile onu mutlu edebilirim. Hele bir de yanında kestane püresi ile yapılan bir tatlı olursa, benim bile bütün günüm mutlu geçer.


Bizde kestane dedin mi Bursa’nın Kafkas marka kestane şekeri gelir aklıma. Ama böyle kestane püresi ile yapılan tatlılara pek rastlamadım. Ha annem çok iyi kestaneli pasta yapar orası ayrı. Kış gelse de yesek!

Belgrad’daki son saatlerimizde Sava nehrinin diğer tarafı olan Zemun’a geçtik. Burası oldukça popüler bir kasaba. Nehir kenarında inanamayacağınız güzellikle balık lokantaları ve Avrupa’nın en renkli gece hayatının yaşandığı Splavovi denen nehir üstündeki iskele tipli gece klüpleri ile meşhur. Gece hayatına düşkün olanlara Freestyler, Blaywatch ve Club Magacin tavsiyemdir

Belgrad’da taksiler sudan ucuz. İngilizce bilen bir taksici bulduğunuzda telefonunu alın sizi istediğiniz yere götürür. Biz otele gidip eşyaları aldıktan sonra uçağın kalkmasına 3-4 saat kala Tuna nehri kıyısında balık lokantasına gittik yemeğimizi yedik, adam bizi havalimanına götürecem diye 1 saat kapıda bekledi.

Aslında biz Sharan Restaurant’a gidecektik ama o gün bayram günü gibi bir şey olduğu için kapalıymış. Ben de sabah otelin resepsiyonuna sordum, o civarda alternatif olarak bize Stara Koliba’yı önerdiler.


Stara Koliba nehrin üzerinde iskelenin üstüne kurulmuş ahşaptan şirin bir restaurant. Zemin tarafında yemyeşil parklarda yürüyerek gezebileceğiniz muhteşem bir yerde, hem de işin ilginç tarafı nehrin tam üstünde. Pencereden bakınca karşıda Kalemeydan manzarası ile beyaz şarabınızı yudumlayabileceğiniz, siyah risottoyu veya bebek kalamarı mideye indirebileceğiniz bir balık lokantası.

İnanması güç ama denizden 350 km uzakta olmamıza rağmen her türlü deniz ürününü bulmak mümkün. Burası bana Karadağ’da Arnavukluk sınırına yakın yerde yediğimiz o muhteşem restoran Riblji Restoran Misko’yu anımsattı.


Restoran sekizgen. Mutfak ortada, masalar ise etrafında kurulu. Yemek siparişi şefe iletilirken, ve yemeğiniz mutfakta pişerken an be an olayın içindesiniz. Utana sıkıla mutfağa girmek gibi bir sorun yok, masadan kalkıp kafayı çevirince mutfak alenen ortalıkta.

Yan masaları biraz süzüp neler yediklerine baktıktan sonra balık çorbası, deniz ürünleri salatası, bebek kalamar ızgara, siyah risotto ve şarap soslu midye sipariş ettik.

Balık lokantasındayız ya, balık çorbası ile başlayalım dedik. Porsiyonu sadece 195 RDS (4 TL) olduğu için herkes birer tane aldı. Ama keşke söylemeseydik, Çünkü deniz balığı ile değil, nehir balığı ile yapmışlardı. Gerçi ustamın hakkını yemiyeyim, çorbanın kendisi çok lezzetliydi ama içine koydukları parça balık beyaz etli bir balık değildi, hafif toprak kokuyordu.


Bizde salata diyince ya çoban salata ya da göbek salata gelir. Balık lokantalarında ise en fazla roka salatası gelir. Sırp usulü deniz ürünleri salatası baya ilginç. İçinde deniz ürünleri namına hayli zengin ahtapot, karides, midye filan var ama esas olarak pirinç var. Ben güya salatacı değilimdir, parça domatesleri kenara ayırdım benim bile hoşuma gitti.


Karadağ’a benzettik diyince hemen Karadağ’da yediğimiz ve aşık olduğumuz Dagnje na buzaru (şarap soslu midye) söyledik. Kabuklu siyah mideyeler zeytinyağı, sarımsak, beyaz şarap ve tuz ile pişirilirken, Dalmaçya sahillerinde yaptığımız gezi film şeridi gibi gözümün önünden akıp geçti.


Ocakta midyelerimiz pişerken, ızgarada da bebek kalamarlarımız pişiyordu. Şu kalamar olayını Yunanistan’a gittikten sonra öğrendim desem yeridir. Lokantalarımızda gerçek kalamar bulmak çok zor. Malesef bir çoğunda balıkçılar arasında “bülbül” denen eşşek kalamarı vardır. Eşşek kalamarının tüpü düz olmaz, bombeli olur, bacakları kalın olur. O yüzden bacaklarını vermezler, halka halaka kesip dayarlar. Bebek kalamarı bulmak ise imkansızdır, çok az balık lokantasında bebek kalamar bulunur.


Midyeyi bu şekilde Ozan ve Zeynep ilk defa yedikleri için çok beğendiler. Etli etli olmasından dolayı ben de beğendim ama Fransa’da ve Karadağ’da yediğimiz bu midyeyi çok daha sulu yapıyorlardı. Dolayısıyla midye kabuğuna kaşık muamelesi yapıp suyunu löpürdetme şansımız olmadı.


Amma velakin, kalamarlar o gecenin assolistiydi. İçleri boş değil, peynir ve jambon ile doldurulmuştu. Isırdığınız zaman zaten bebek kalamarın eti ne butu ne, direk içindeki harç ile birlikte ağzınızda dağılıyor. O gün bugündür arada sırada bebek kalamar bulursam, ben de evde kalamar dolma yaparım.


Karadağ gezisinde aklımıza kazınan bir diğer yemek siyah risotto olmuştu. Menüde görünce sorgusuz sualsiz sipariş ettik. Ettik etmesine ama, bizim Karadağ’da yediğimizin üzerinde karidesler cirit atıyordu. Bunda ise parmesan peyniri rendelemişler o kadar. Siyah risotto tahmin edersiniz mürekkep balığının mürekkebi ile yapılıyor.


Görüntüsü hoş değil, ama lezzeti şaşırtıcı derecede iyi. Sadece siyah renki pilav olarak düşünmeyin, balık suyu ile yapılıyor. Bu da risottoyu uçuruyor, üstüne parmesan da cila oluyor. İtalya’nın Veneto bölgesinin gastranomi dünyasına armağanını bir kez olsun mutlaka siz de deneyin.

Adriyatik denizi en az bizim Ege denizi kadar bereketli. Makedonya ve Bosna dışında tüm eski Yugoslav ülkeleri de Ariyatik’in bu nimetlerinden faydalanıyorlar. Deniz ürünleri aşığı olduğum için hiç tahmin etmediğimiz anda, hiç tahmin etmediğimiz lokantada kendimizden geçtik.


Midyeler biraz vasattı ama onun dışında tabağımız göz doyurucuydu. Deniz ürünlerinin olduğu lokantalarda ana yemek olarak balık dışındaki şeylerden bolca söyleyip hiç balık işine bulaşmadan keyfini çıkarta çıkarta ara sıcak yemesine bayılıyorum. Bütün bunların üzerine bir de balık söylemeye gerek yok. Zaten mutluluk hormonları ortaya çıkmış, açlık duyguları solmuş kapanmış, hesabı şişirmeye de lüzum yok.


Ege bebek 7 aylıkken doktoru ek gıdaya başlatmıştı. Tabii doktor kalamar verin demedi ama olsun, ucundan azıcık bebek kalamarı diline değdirdim. İnşallah oğlumuz da annesi babası gibi deniz ürünlerini sever bol bol yer.


Bir şişe beyaz şarap ve bir kaç bardak limonata ile beraber tüm yediklerimize 4 kişi 8025 RDS hesap ödedik. Yani kişi başı 40 TL civarında. Pleskavitsadan ve karajorjevadan sıkılıp, deniz ürünleri yemek isterseniz çok içten söylüyorum, Belgrad’da Tuna nehri kenarındaki balık lokantalarından birine gidin. Adamlar işin hakkını veriyorlar. Ama bizim gibi uçak kalkmadan 2 saat önce değil de bol bir zamanda keyiflice yemenizi öneririm. Tuna nehrinin üstünde yediğimiz o yemek ve ortam insanın başını döndüren güzellikteydi.

Belgrad tahminimden çok daha güzel bir şehir çıktı. Hem büyük ve yeşil parklar var, kaldırımlar güzel ve geniş, hem de insanları bizler gibi sıcak kanlı ve cana yakın. Bizden daha batılı oldukları kesin, ama içlerinde aynı bizim gibi doğululuk da var. Yemeklerini anımsadıkça hala mutlu oluyorum, dolayısıyla bu yazıyı yazmaktan büyük zevk aldım. Yok beni sadece Belgrad kesmez büyük Sırbistan turu yapacam derseniz, karış karış tüm ülkeyi yürüyerek gezen sırtçantalı dostum Güneş Akdoğan’ın bloguna göz atabilirsiniz.

Geçen sene sonbaharda THY’nin yaptığı 99€’luk promosyon biletler sayesinde bir çok gezgin bayram etti. An (29.09.2013) itibariyle yine THY’nin tüm Balkanlara 99€’luk promosyonu var, Belgrad için aportta bekleyenlerin dikkatine!


Ucuz uçak bileti yakalarsanız, yapmanız gereken tek şey, cüzdanınızın kalınlığına göre konaklama yapacağınız yeri bulmak. “Hadi Belgrad’a gidelim” diyince kimse gelmez, ama siz biletinizi alıp “Ben gidiyorum, gelen gelsin” derseniz meraklısı çok olur. Belgrad ulaşım kolaylığı, ekonomik olması, vize uygulamaması, İstanbul’a 1.5 saat uzaklıkta olması, ve en önemlisi henüz turistlere boğulmamış olması özelliği ile gezginlerin gizli kaçamağı.


Belgrad hakkında 5 şey

1. Bir akşam Skardaliyadaki meyhanelerden birine gidin, Šljivovica (Sırp rakısı) olayına girin, canlı müzk eşliğinde güzelce kafayı çekin

2. Bir diğer akşam da Tuna nehirinin kenarındaki klüplerde sabaha kadar eğlenin

3. Pleskavitsayı mutlaka Prava Pleskavitsa’da yiyin

4. Ne yapın edin bir gün karajorjeva (schnitzel dürümü) yiyin, başka hiç bir ülkede görmedim.

5. Hazır vize uygulamıyorlarken haftasonu bile kaçabilirsiniz, İstanbul’a 1.5 saat uzaklıkta

 

15 Eylül 2013 Pazar

Belgrad - 1.Bölüm

Balkanları oldum olası severim. 2009 yılında eski Yugoslavya’nın çoğunu gezmiş ama Sırbistan o zamanlar vize uyguladığı için gidememiştik. Artık vize uygulamadıkları için gidilecekler listesine siz de alabilirsiniz. Sırbistan ucundan azıcık Avrupalıdır, Rus ekolinden gelirler, ama 420 yıl Osmanlının hükmettiği topraklarda olduğu için bize çok yakınlardır. Başkent Belgrad  ziyaretçilerini üzmez, süprizlerle doludur. Hem İtalya’ya İspanya’ya göre çok daha ucuzdur, hem de “Ne hazırlatayım güzel abime?” kültürü vardır.

Tarihi eskilere dayanan şehirlerin ortak noktası suya yakın olmalarıdır. Tuna ve Sava nehirleri Belgrad’ın her daim canlı kalmasını sağlamış. Denizden 350 km uzakta olmasına rağmen, nehir kenarında plajları ve balık restoranları olması dikkat çekici. Yine de et kültürü ağır basıyor. Sırp mutfağı Avusturya-Macaristan ve Osmanlı mutfağından izler taşıyor. Milli yemekleri Pljeskavica bizim köftenin defasa boyutlarında olanı. Karajorjeva ise Avusturya schnitzelinin değişik bir versiyonu diyebiliriz. Ama bizi en çok şaşırtan restaurant nehir kenarındaki ızgara bebek kalamar ve kabuklu midye sunan lokanta oldu.

Artık bebek olduğu için koştur koştur çok fazla şehir gezemiyoruz. Gerçi bunun bir avantajı, her gün en az 3 öğün yemek yiyerek, gittiğimiz şehrin yemek kültürünü iyice öğreniyoruz. 3 günlük Belgrad turunu 2 kısımda anlatacağım, hazırsanız başlıyoruz.


10.11.2012 Belgrad

Ucuz havayollarını severim, çünkü onların sayesinde Türk Hava Yolları da ucuz bilet promosyonu yapıyor. Biz biletlerimizi aldıktan sonra yakın arkadaşlarımıza “haydi kim geliyor” diye email attık, 2010 Bozcaada turundan Ozan’la Zeynep 15 dakika sonra “Biz de aldık” diye cevap yazdılar. Bu iki şahıs löplöpçüler grubunun has elemanları olup, yemek yemekten zevk alan ve en önemlisi neşeli insanlardır.

Sabah 08:30’da vardığımız Belgrad havalimanında pasaport polisinin kısa sorularına maruz kaldık. “Turistiz, 2 gün sonra döneceğiz” desem de pasaportumdaki her sayfayı açıp incelemesi dikkatimi çekti. Merak ettim sordum, bir zamanlar Sırbıstan’ın bir parçası olan Kosova ve Karadağ kaşelerine bakıyormuş. İlginçtir her iki ülkeye de girmiştik ama bir sorun çıkartmadılar.

 
Ege ile birlikte 5 kişi olduğumuz için havalimanından şehir merkezine taksiciler bizi almadı, en fazla 4 kişi alabiliyorlarmış. 2 taksi tutacağımıza A1 no’lu minibüslere binip (250 RDS) yerel halka karışarak, 30 dakikada Slavija Meydanına geldik. minibüsler kişi başı 250 RDS, taksi ile yaklaşık 1500 RDS tutuyormuş. (1 € = 118 RDS)

Daha bismillah otele gitmeden valizlerle birlikte meydanın yakınlarında Restoran Lovac’a kapağı attık. Burası av etleri üzerine uzman bir lokantaymış. Masalarda beyaz örtü olan, şık, kaliteli bir yer. Masaya oturur oturmaz Nikšićko marka  yerel biralarımızı söyleyip menüyü incelemeye başladık.


Saat daha 10:30 olduğu için bizden başka kimsecikler yoktu ama Türkiye saatiyle bizim için saat 11:30. Gelen ekmek sepeti karşısında önce ağzımız 5 karış açıldı, sonra masadan “ouuuwwww” sesleri yükseldi. Bir lokantanın ekmekleri güzelse o lokantaya daha fazla saygı duyuyorum. Sünger gibi beyaz somun ekmek değil, yağlı tava ekmeği, mısır ekmeği, esmer ekmekten oluşan sepet mutluluk hormonlarımızı arttırdı.


Özellikle proja denilen mısır ekmeği o gün damağımda iz bırakanlar arasında yer aldı ve tüm Belgrad seyahati boyunca sofralarımızdan eksik etmedik.


2 kişiliç Lovaç tabağı şiddetle tavsiye edilen bir soğuk başlangıç seçeneği. Bakmayın siz iki kişilik dendiğine, 4 kişinin bile nefsini köreltir. İçinde Njegusi jambonu, dana jambonu, kulen denen acı ama lezzetli bir sucuk, gibanica denen börek türü güzel bir şey, kaymaklı biber turşusu, ve iki çeşit peynir var.


Sol alttaki biber turşunun içine doldurulmuş kaymak, balkan ülkelerinin bir çoğunda sıkça karşınıza çıkan bir mezedir. Biberler bazen acı olabiliyor dikkat! Ama içindeki kaymak çok lezzetli. İstanbul’daki Boşnak lokantalarında bulabilirsiniz.


Ufak kaselerin içindeki acılı ezmenin adı ajvar bizim Antep ezmeye benziyor, ama biraz daha koyu ve sanırım içinde soğan yok. Yandaki tatlı lor peynirine benzer beyaz meze Mladi Kajmak çok güzeldi. Arka taraftaki Čvarci denen mezenin tadına baktık, ne olduğunu başta anlamadık, tadı da zaten pek bir şeye benzemiyordu. Eve dönünce araştırdım, domuz yağı kavurmasıymış BIIYYYKKKK. Uzak durun, pek matah bir şey değil.

Hayatımda bir çok ülkede onlarca çeşit sosis yedim, en kralını Çek Cumhuriyetinde bir sokak festivalinde yemiştim. Bizim bildiğimiz sosisler genelde 15-20 cm uzunluğunda düz veya hafif kavisli olur. Böyle spiral kıvrımlı bir sosisi ilk defa görüyorum. Ev yapımı avcı sosisinin tadında bariz et tadı, biraz da rezene veya anason gibi bir lezzet aldım. Hafif tuzlu ama çok baharatlı değil. Isırınca ağıza boşalan cinsten bir suyu var. Tabağın ömrü fazla uzun olmadı, tez zamanda bittiği için 2. tabak sipariş edildi.


Avcı sepeti ise enteresan bir başyapıt. Aslında yemeğin kendisinden ziyade sunum şekli çok ilginçti. Çıtır yufkayı fırında sertleştirip kase gibi bir şekil vermişler. Yufkanın üstüne çörek mantarı, beyaz şarap ve krema ile sote edilmiş geyik eti koymuşlar. Beyaz şarap ve krema Orta Avrupa çok sık kullanılan bir sostur. Mantarlar dağda yetişen doğal mantar olduğu için yemeğe genelde lezzeti o vermiş. Geyik eti ise yine beyaz şarapta marine edilmiş, kuzu eti gibi yumuşak ve aromalı bir etti.


Yemeği yedikten sonra kaseyi ekmekle sıyırmaya gerek yok. Zira kase zaten yufkadan yapıldığı için, kaseyi yiyorsunuz. Yemeğin dibinde kalan en lezzetli tarafı ile fantastik bir final oluyor.


Normal kuzu, dana ve tavuk etinin dışında yaban kazı, geyik bonfilesi gibi farklı av ürünleri bulabileceğiniz bu lokanta 1963’den beri hizmet veriyormuş. Mükellef bir akşam yemeği yiyebileceğiniz şık bir restaurant. Biz aç aç otele gitmemek için -bir sosis yiyip kalkarız- diye girmiştik, 3 bira 2 meyve suyu ile birlikte 4 kişi tüm yediklerimize 4510 RDS ödedik. İçki çeşitlerin çok bol ve çok ucuz olduğunu özellikle belirtmeliyim.

2 günlük konaklama için tercihimiz Boutique Hotel Tash oldu. Oda+kahvaltı çift kişilik odanın geceliği 50€, bebek yatağını ücretsiz olarak odaya kurdular. Ahım şahım bir yer değil ama güzel ve sempatik kızların çalıştığı temiz basit sessiz sakin bir otel. Kısa bir yerleşme ve Ege’yi besleme faslından sonra otelin önünden geçen 2 no’lu tramvaya atlayıp Kalemegdan’a gittik. 2 no’lu tramvayı şehri keşfetmek için kullanabilirsiniz.

2000 yıllık Kalemegdan Belgrad’da gezilmesi gereken en önemli turistik yerlerden biri. Romalılar tarafından yaptırılan Belgrad Kalesi sonraki dönemde başta Bizanslılar ve Osmanlılar olmak üzere defalarca yenilenmiş. Osmanlılardan kalma türbelerin bulunduğu, Balkan savaşlarında kullanılan topların, mitralyözlerin sergilendiği hatta ufak bir hayvanat bahçesinin bulunduğu kalenin içinde 1980’lerde devasa bir park yapılmış. Sessiz sakin parklarda dolaşmayı malesef biz İstanbul’da yaşayamadığımız için çok hoşumuza gitti. Gece aydınlatması ile çok daha güzelmiş ama fırsatımız olmadı.

Şehrin merkezine inecek olursak, araç trafiğine kapalı Kneza Mihailova caddesi akla ilk gelen yer. Bizim İstiklal Caddesine benziyor. Aynı Asmalımescit ve Nevizade gibi güzel barlar cafelerin arasında kaybolurcasına dolandık. Görülmesi gereken bir de Kralja Milana caddesi var, şık cafeleri ve dükkanları ile ilginizi çekecektir.

Akşam yemeğinizi buralardaki lüks cafelerde yerseniz Sırp mutfağını tanımanız biraz zor. benden size tavsiye, yöresel yemekler için akerdeyon çalan müzisyenlerin olduğu Skardarska Caddesindeki taverna tarzı yerlere gidin, Dva Jelena restoranı tavsiye ederim. Tesadüfen bu haftasonu Vietnam gezimizin mimarı Eskişehirli Varuna Gezgin grubunun kurucusu Murat Abi ve eşi Yekta’da Belgrad’taydılar. Benim damak zevkime güvendikleri için, onlarda bizimle Dva Jelena’ya geldiler.

“Jelena” sırpça geyik demek. Dolayısıyla burada da geyik eti bulunuyor. Fakat biz daha öğlen yediğimiz için, menüyü fazla kurcalamadan Yugoslavların milli yemeği Pleskevitsa ve Sırplara özel bir lezzet olan karajorjeva söyledik.


Yunanlıların Greek Salat’ını defalarca yazmıştım. Bizim çoban salatanın üstüne bir kalıp beyaz peynir koyunca Greek Salat oluyor. Bulgaristan, Makedonya ve Sırbistan gibi ülkelerde ise bu kalıp peyniri rendeleyip salatanın üstüne koyuyorlar, oluyor sana Shopska Salat.

Öğlen yiyipte çok beğendiğimiz mısır ekmekleri burada da karşımıza çıktı. Hem de yine Mladi Kajmak denen o beğendiğimiz kaymağa benzer krem peynir ile. Mısır ekmeği neden bizim ülkemizde her lokantada olmaz, neden sadece bazı karadeniz lokantalarında bulunur anlamak mümkün değil. Elimizde çok geniş bir yemek kültürümüz var, fakat ne bu fırsatı kullanıyoruz, ne de değenlendirip pazarlayabiliyoruz.


“Rostilj” denen ızgaraların en başında elbette Cevapi ve Pleskevitsa geliyor. Cevapi bizim Tekirdağ köfteye benzer, Pleskavitsa ise hamburger köftesinden daha büyük ve daha kalın bir köfte olarak düşünebilirsiniz. Daha önce hem Bosna’da hem de Makedonya’da pleskavitsa yemiş biri olarak bu köfteyi çok seviyorum.


Niye seviyorum çünkü bizdeki köfteler porsiyonda 6-7 tane oluyor, her birinin aleve maruz kalan yüzeylerini toplarsan pleskavitsa bu açıdan daha az aleve maruz kalıyor. Aynı biftek yapar gibi iki tarafını ızgara ediyorsun, köftenin suyu içinde kalıyor. Normalde içine sadece soğan konuyor ama isterseniz peynirlisi de var. Adım gibi eminim bu kıyma satırla çekilmiştir. Çünkü kıyma makinesi, sıkıştırıp ve ezdiği için etin hücre çeperlerini yırtar, suyunun kaybolmasına neden olur.


Yurt dışına yapılan seyahatlerin benim için vazgeçilmezi kuşkusuz bilmediğin bir şeyi yemektir. Karajorjeva benim tüm Belgrad seyahimdeki aklıma kazınan bir diğer lezzet oldu. Hatta o kadar sevdim ki artık evde bile gelen misafirlere Karajorjeva yapmaya başladım.


Kocaman schnitzellik et düşünün, bunun içine jambon kaymak ve kaşkaval peyniri koymuşlar. Sonra bunu dürüm yapıp önce una, sonra yumurtaya ve son olarak galeta ununa bulayıp yağda kızartıyorlar.


Tırtırlı keskin bir bıçakla usturupluca yardırınca içine konan malzemeler bir anda tabağınıza akıyor. İçindeki peynir kesinlikle bizim lokantalardaki ucuz dandik taze kaşardan değil, halis mulis kaşkaval yani eski kaşar. Eh haliyle bize de bu güzel fotoğrafları çekip sizinler paylaşmak düşüyor.


Dışı çıtır kabuk bağlamış eti kesip, tabağıma akan erimiş peynire bandırmak suretiyle ağzıma attığımda, mest olmuş bir vaziyete gözlerimi kapatıp “Mmmıhh mıh mıh mıh” diye kedi gibi mıdırdandığımı hatırlıyorum! O derece.

Mekandaki yemekler göz doyurucuydu. Şarkılar türküler eşliğinde hem yediklerimizden keyif aldık hem de güzel bir gece geçirdik. Türk olduğumuzu öğrenince Türkçe şarkılarla bizi coşturmak için didinen sanatçıları unutmayacağım, eğlenceli tipler. Bizim Kumkapıdaki çalgıcılara göre en iyi tarafları da 3 kuruş bahşiş almak için zurnayı kulağınıza dayamıyorlar.


Yanlız yemekler için iki çift lafım var. Birincisi porsiyonlar devasa boyutlarda geliyor, kesinlikle kişi başı hem altlık hem de ana yemek söylemeyin. İkincisi yemekler biraz tuzlu yapılıyor, önceden “az tuzlu” olsun diye belirtmekte fayda var. 6 kişi yedik içtik canlı müzikle birlikte toplam hesap 10.090 RDS geldi, yani 85 EUR. Benzer bir lokantaya İspanya’da herhalde 3 misli para ödersiniz.

Bebeksiz arkadaşlar Belgrad gecelerinin keyfini çıkartırken bebekli ailelere otel yolları görünür. Olsun, buna da şükür. Çocukları 3-4 yaşına gelmeden tatile çıkamayanlar var.

11.11.2012 Belgrad

Boutique HotelTash  sessiz sakin bir yerde olduğu için benim çok hoşuma gitti. Hemen arkasında büyük bir park var. Ayrıca hemen kapısının önünden tramvay geçiyor olması en büyük avantajı. Gerçi Belgrad’da taksi çok ucuz ama, şoförler pek ingilizce bilmediği için anlaşmak kolay değil. Bizim de Sırpçamız yok ama Allahtan taksicilerin hepsi gayet güzel Rusça konuşuyorlar, pazarlık yapacak kadar çat pat anlaştık.


Kahvaltı için güya Ozanlarla buluşup börekçiye gidecektik ama Ege bey’in yemek saatleri belli. O yüzden kahvaltı salonuna sırf onun için! uğradık. Büfede ilk dikkatimi çeken şey yumurtaya bulanıp kızartılmış ekmekler oldu. Çocukken annem haftasonuı kalmış bayat ekmekleri yumurtaya bular kızartırdı. Son zamanlarda ise annem kolestrol ayağına kızartma yapmaz oldu, evlendikten sonra da haftasonları gezmekten evde kahvaltı edemez olduk.

Kahvaltıda çok ilginç bir şeyle karşılaştım, adı Patelina. Neoplanta marka pateler yani ezmeler bildiğim bir şey değil. Ciğer ezmesi, sardalya ezmesi, jambon ezmesi gibi farklı farklı ürün en mantıklı olan jambon ezmesini seçtim. Daha önce Avusturya’da Streichwurst (sosis ezmesi gibi bir şey) görmüştüm sanırım onun etkisi oldu.


Basit ama son derece yeterli bir kahvaltı tabağı ile dobro jutro (günaydın) dedik. Malum daha börekçiye gideceğimiz için sadece Ege’ye eşlik etmek için.


Pate bizim bildiğimiz bir şey değil. Tadı da açıkçası bildiğimiz bir lezzet değil. Püre şeklindeki pişmiş et özellikle meğer Yugoslav mutfağında sık kullanılırmış. Büyük bir ihtimalle Avusturya Macaristan imparatorluğundan kalan bir kültür, zira ne Bosna’da ne de Makedonya’da görmemiştim.


Bebekle gezince anne babanın mesaisi erken başlıyor. Saat 06:30’da kalkıp, 07:00’de aldığımız kahvaltı sonrası otelden çıkıp hemen yan taraftaki Tašmajdan Park’da yürüyüşe çıktık. Ozan’ların uyanmasını beklerken zannımca Belgrad’ın en güzel parklarından birinde zaman geçirdik. Zaten sırf bu parkta ailecek sabah yürüyüşü yapmak için kaldığımız oteli seçmiştim.


Böreksiz bir Yugoslav mutfağı hayal etmek bile zordur. Boşnaklar ve Makedonların börek kültürü burada yoğun hissediliyor. Burekdzinica Sarajevo (Svetogorska 38) şehrin en iyi börekçisi. Çeşit çeşit börek var, yanında da usulen Jogurt içiliyor. Evet evet yanlış duymadınız, boza kıvamında ayrandan çok daha yoğun kıvamlı içeceğe onlar Jogurt diyorlar.


Tezgah sağlam, ıspanaklı, peynirli , kıymalı, pırasalı, mantarlı olmak üzere çeşit çeşit börekler var. 4 kişi olmamızın avantajıyla (Ege henüz yiyemiyor) sıradan hepsinden birer posiyon söyledik. En çok mantarlı ve pırasalıyı beğendik diyebilirim.


Acaba kıymalıdan da söylesek mi derken, bir tur daha geçtik. Siparişler genişledikçe bıkkın tezgahtarın yüzünde tuhaf bir hareketlenme başladı. 10 masa gücündeki bu masamız onu heyecanlandırmaya başladı. “Bir kahve daha alabilirmiyiz” lerle geçen rutin meslek hayatına renk geldi.


Buradaki “jogurt” bizim bildiğimiz yoğurttan farklı. Öncelikle yemelik değil içmelik. Ayran desen değil. Boza kıvamında oldukça yoğun ve hiç tuz yok. “Bu böyle olmaz” diyip üzerine su ve tuz eklemedik, bir Boşnak gibi efendice jogurtumuzu içtik.


Börek fiyatları gayet uygun, kilosu 450 RDS civarında yani 10 TL. Bu fiyatları da görünce elbette sonuç kaçınılmazdı. Masayı donattık ve insan evladı gibi bir porsiyon yiyip kalkmadık. Yaklaşık 1.5-2 kilo börek ile fil yutmuş boğa yılanı gibi çöküp kaldık.

Eğer börek değil de daha Avrupayi şeyler yemek isterseniz, şehrin her köşesinde Пекара (Pekara diye okunuyor) denen fırınlar var. Bu fırınlarda aynı Almanya ve Avusturya’daki fırınlardaki gibi onlarca çeşit ekmek, çörek, kiş, kruasan, sandviç ve çok güzel taze filtre kahveler bulunuyor. Belgrad’da en bilineni Хлеб & Кифле (Hleb i kifle diye okunuyor)


Ekmeğe karşı pek düşkünlüğüm yoktur ama yurt dışına gittiğimde özellikle Avrupada siyah ekmek yemeyi seviyorum. Hafif nemli ve çok lezzetli oluyor. Sünger gibi kuru değil, daha tok. Bir dilimiyle doyarsın.


Sadece kahve molası için bile bir Pekara’ya gidip soluklanabilirsiniz. 1 dolardan daha ucuza kahve içmek mümkün. Hele bir de fırından yeni çıkıpmış kayısı marmelatlı poğaçaya denk geldi mi tadından yenmez.


Hangi ülkeye gidersek gidelim mutlaka pazarını gezmek isteriz. Ülkenin kendi mutfağını, yemeklerde kullanılan ürünleri en ucuza en doğal haliyle burada bulabilirsiniz. Belgrad’ın sabit pazarı Kalenić Pijaca şehrin göbeğinde! Kime sorsanız gösterirler.

Zeytin ve zeytinyağı tüm balkanlarda olmazsa olmaz bir üründür. Her ne kadar Sırplar Akdenizli olmasalarda zeytinyağı üretimi ve tüketimi hayli fazla. Bunda da Hırvatların ve Karadağlıların rolü büyüktür.


Zeytin gibi aynı şekilde peynirsiz bir pazar yeri düşünülemez. Adını bile bilmediğimiz açıkta satılan peynirlerin teker teker tadına baktık. Mavi gözlü yaşlı teyzem bize Sırpça anlattı biz ona Türkçe cevap verdik. Götürecek yerimiz olmadığı için almadık, ama o kadar fazla yemiştik ki sırf tadında baktıklarımızn hatrına teyzeye 100 RDS vermek istedik. Teyze ilk önce neden para verdiğimizi anlamadı sonra anlayınca bize “İkram be onlar” diye kızıp parayı zorla geri verdi.


Belgrad Macaristan sınırına sadece 200 km uzaklıkta. Dolayısıyla pazarda Macar ürünlerine rastlamak bizi pek şaşırtmadı. İstanbul Bebek’de kilosu yaklaşık 100 TL’ye satılan badem ezmesine gurbet ellerde rastlayınca fırsatı kaçırmayıp iki paket satınaladık. El sabunu büyüklüğünde koca badem ezmesi 200 RSD.


Mükellef bir Sırp masasının vageçilmezi turşudur. En az bizim kadar turşuya meraklılar ve bir çok sebzenin turşusunu kuruyorlar. Uzmanlık alanları kırmızı biber diyebilirim. Ufakların içine peynir dolduruyorlar, büyüklerini ise değişik otlarla çeşnilendiriyorlar.


Yeşil ve kırmızı biberlerin içine lahana doldurup biber dolması turşusu yaptıklarına şahit olduk. Dolma kültürleri hayli zengin, lahana dolması turşusu bile vardı. Yanlız dikkat etmek lazım bu biberler Urfa biberi kadar olmasa da baya baya acı çıkabiliyor.


Pazarda bir başka ilgimizi çeken şey ise balkabağı oldu. Malesef bizde balkabağından sadece tatlı yapılıyor, bazı şehirlerde ise böreklerin içine konuyor. Başka da bir şey yapılmıyor. (Varsa söyleyin bilelim). Mevsimi vardır, her zaman pazarda bulamazsınız. Biz Kasım ayında gittiğimizde çeşit çeşit balkabakları vardı. Hem dilim olarak satıyorlar, Hem de jülyen doğranmış naylon poşetlerde hazırlanmışları da vardı. Kim bilir hangi masaları süslüyecek, ne tür yemekler yapılacaktır.


Yöresel yemekleri keşfetmek için lüks lokantalara değil, kenar mahallelerde kalmış ufak lokantalara gitmek gerekli. Ama buraları bulmak biraz zahmetlidir. Bazılarının internette sayfası yoktur, bazılarının ise ingilizce menüsü yoktur. İşte burada devreye Löplöpçüler giriyor ve derdinize derman oluyor.




Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World