22 Eylül 2015 Salı

Antalya - 1.Bölüm

Bahar aylarında Bodrum, Marmaris, Antalya gibi turistik yerleri gezmenin keyfi bir başka güzeldir. Turistlerin istilasına henüz uğramamış şehir merkezinde rahatça dolaşabilir, lokantalarda pek sıra beklemeden rahatça yemeğinizi yiyebilirsiniz. İstanbul’da oturmamızın avantajı ile Cumartesi sabah erkenden Antalya’ya gittik, Pazar akşamüstü geri döndük. Bahar aylarında yeşeren otlarla büyüyen kuzuların ve danaların etleriyle yapılan şiş köftenin farklı farklı yerlerde tadına baktık.


13.04.2013 Cumartesi
Atlasjet’in KK10 uçuşu ile saat 07:00’da Antalya’ya uçmak üzere Atatürk havalimanına geldik. Ege o zamanlar fasulyeden sayıldığı için ciddi bir para vermiyorduk. Şimdi 2 yaşını geçtiği için bütün uçak şirketleri “poposunu koltuğa koyuyor” diye neredeyse yetişkin parası alıyorlar.


Antalya havalimanına varınca Turan Tokdemir ile irtibata geçip (0.532.4268866) önceden ayarladığım kiralık aracımızı teslim aldık. Ege için bebek koltuğu ve lastik cam far sigortası dahil günlük 55 TL’ye Fiat Albea iki gün için bize yetti de arttı bile.

Arabaya yerleşir yerleşmez kahvaltı için ver elini Börekçi Tevfik (Sinan Mahallesi Karakaş Camii arkası 1255 Sokak Ay İşhanı 0.242.2415813). Mekanı 1930 yılında Tevfik Amcanın dedesi açmış. Deden toruna geçen tipik bir aile işletmesi.


Böreğin hamuru siparişle birlikte Tevfik amca tarafından açılıyor ve içine malzemeler konuyor ki bunu izlemek bile başlı başına bir sanat.


Çok fazla seçenek yok zaten ya kıymalı ya da peynirli. Bir de isteğe göre maydanoz ilave ediliyor.


Kıymalı sırf dana etinden yapılıyormuş. Böreğin içine asla domatez girmezmiş yoksa zaten elde açılan incecik hamurun çıtırlığı gidermiş. Kuzu kıyması da karıştırmıyormuş Tevfik Amca.


Peynirliye ise sığır sütünden yapılan lor konuluyormuş. Aslında eskiden davar loru koyarlarmış makbul olanı davar sütüymüş ama artık gelmiyormuş.


Tevfik amca davar loru için “artık gelmiyor oğlum” dediğinde pek bir efkarlandı. Kim bilir belki bizim torunlarımız da şimdi bizim bu yediğimiz sığır sütünden yapılan loru göremeyecek 50 sene sonra.

Börekler hazırlandıktan sonra katlanıp tarihi tepsilere diziliyor.


Ve sonrasında tarihi fırına atılıyor ve yaklaşık 7-8 dakikada börekler hazır. Tarihi diyorum sanırım hem tepsiler hem de fırın benden yaşlıdır.


Önce peynirli ve kıymalı serpme börek, sonra üstüne tatlı niyetine pudra şekerli lor peynirli börek sipariş ettik.


Kıymalı börek güzeldi. Sırf fırından yeni çıktığı ve çıtır çıtır olduğu için kahvaltıda kaçırılmaması gereken bir lezzet. Hamurun kıvamı bana Urla’da ve Antep’te yapılan katmeri hatırlattı. Ama içindeki malzeme biraz az geldi.


Peynirli börek ise çok daha hafif bir oturuşta çayla birlikte en az 5 tane götürülecek cinsten. Yağı tuzu gayet yerinde. Meğer böreğin içine Elmalı’dan gelen özel tereyağı koyuluyormuş.


Özellikle Cumartesi günleri saat 10:00’dan sonra iyice kalabalıklaşan mekana biraz erken gitmekte fayda var, yoksa ciddi sıra beklersiniz. Zira servis biraz yavaş ama fabrikasyon böreklerden ziyade nostalji yaşamaya huzur bulmaya gidiyorsunuz. Pazar günleri de kapalı haberiniz olsun!

Kahvaltı sonrası otele gitmeden önce şehir merkezinde biraz dolaştık. Atatürk Caddesi üzerinde kaldırıma masa ve sandalye atmış Osmanlı Kahvecisi’nde oturup birer kahve içtik. İsteyene cezvede pişen isteyene fincanda pişen kahve var. Bakalım arasındaki lezzet farkı nasıl diye biri fincanda biri cezvede pişmiş iki sade kahve söyledik.


Çok öyle kahve uzmanı değilim ama kahvelerin ikisinin de lezzeti bence aynıydı. Menüde ayrıca aromalı kahveler de varmış ama tamamen makyaj. Naneli vişneli Türk kahvesi mi olurmuş? Tamam farklı lezzetler denemeye açığız ama Türk Kahvesinin de bir şerefi vardır birader.


Kahve sonrasında yol üzerinde bu sefer ilginç bir pastane gördük. Çeşit çeşit dondurma ve kurabiyelerin olduğu Glasskungen İsveçten fırlayıp gelmiş bir pastaneydi. Baştan söyleyeyim yöresel lezzet değil, konseptimize aykırı ama içerideki herşey çok ama çok güzeldi.


Portakallı karpuzlu dondurma gördüm ama Toblerone’lu veya Bounty’li dondurma daha önce hiç görmemiştim. Daha bunun gibi en az 20 çeşit birbirinden ilginç ve güzel dondurma vardı.


Ama Glasskungen’in esas olayı dondurma değil unlu mamüllermiş. İşte bu da Özenç’in uzmanlık alanına giriyor.


Kanelbulle bizim tarçınlı çöreğin İsveç usulüymüş. Biraz fazla hamurişi göründüğü için bir taneyi paylaştık. Çok iyiydi.


Winerbröd’ü ise sırf daha hafif göründüğü için Özenç “Ben Ayrı” dedi. (Löpöpçüler arasında yemekler ortaya söylenir paylaşılır çok beğenilen yemek tekrar tekrar yine ortaya söylenir. Ender durumlarda biri “Ben ayrı” derse o yemek baştan kişi başı söylenir). Winerbröd İsveç’ce Viyana ekmeği demekmiş. İçinde kayısı marmeladı olan milföye benzer bir hamuru vardı. Kanelbulleden daha iyiydi.


1.5 hamurişini mideye indirdikten sonra ben en çok dondurmasını sevdim. Zaten börek yemişiz üstüne de kahvemizi içmişiz bu sıcak Antalya havasında var mı dondurma gibisi? Lezzeti İtalyan dondurmasına çok benziyordu. Külaha koyulan dondurma öyle ufacık toplarla değil öksüz doyuran cinstendi.


Yöresel yemekler için Antalya’ya gelip İsveç partanesinde yemek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama en azından Glasskungen’in dondurmasını kaçırmayın derim.

Tombikleri doyurduktan sonra kaleiçindeki Alara Adalya Hotel’e yerleştik. Normalde checkin saat 14:00’te başlıyor ama Ege’nin hatrına boş olan bir odayı bize hemen verdiler. Bebekle gezmek o kadar da zor değil. İnanın araba kiralayan görevlilerden tutun oteldeki resepsiyonistlere veya lokantalardaki garsonlara kadar yanınızda bebek varsa size oldukça fazla kıyak geçiyorlar. Bir de bebek nasıl alıştırırsanız öyle büyüyor.

Öğlen yemeği için Şişci Ramazan’a gittik. Dükkanın içi zaten ufak, dışarıda oturmak daha mantıklı. Siparişleri verdikten sonra ben ocakbaşına gidip hem köfteler nasıl pişiyor diye izledim, hem de ustayla iki muhabbet ettim.


Mehmet Usta’nın dediğine göre köfteler kuzu ağırlıklı olmak üzere davar etiyle karışıkmış. İçine çok az un ve tuz konuyormuş. Etler bıçakla çekiliyormuş asla makinaya girmezmiş. Hazırlanınca da 3 gün buzdolabında dinlendirilirmiş. Porsiyonda 3 şiş olurmuş yaklaşık 170 gram civarı gelirmiş.


Köfteler gelene kadar masaya önce piyaz geldi. Piyazın güzelliği tarator olarak da tanımlanan limon ve inceltilmiş tahinden gelirmiş. Üzerine domates haşlanmış yumurta ve maydanoz konduktan sonra en son zeytinyağı konuyor. Domatessiz tarafından baktım beni pek sarmadı ama tahinden hoşlanmayan Özenç bile çok sevdi.


Şişköfteler Antepteki tırnaklı ekmeğe benzer pidenin üzerine de geliyor, yanında da 2 adet pişmiş soğan konuluş. İsteyene pide yerine pilavüstü olarak da veriliyor.


Köfteleri ben çok sevdim. Oldukça yağlı olduğu için aynı oranda oldukça da lezzetliydi. Üzerine serpiştirilen kimyon çok güzel lezzet vermişti. Ülkemizde herhalde en az 30 çeşit köfte vardır. Ben Antalya’da yediğim bu şiş köfteyi Tire’de yediğim köfteye benzettim.


Pilavüstü köfete de gayet güzel bir fikir. Ekmek yeme pilav ye! Ah o kimyonlar yok mu!! Nasssıllll da güzel yakışmış köftelere.


Köfteyi ister Tekirdağ’da yiyin ister Akçaabat’ta yanında yoğurt olmazsa olmazdır. Buradaki yoğurt benim pek bir hoşuma gitti. Gittim baktım mutfağa Karacabey marka kaymaklı yoğurtmuş. Bayılıyorum bu orta ve küçük ölçekli firmaların muhteşem yöresel yoğurtlarına.


Antalya’da şiş köfteden sonra kabak tatlısı yemek adettendir. Zaten başka alternatif de yok. Üzerine bolca konan inceltilmiş tahin ve cevizle birlikte tam bir lezzet patlaması.


Kabağın kendisi çok hafif kararında pişmiş, ısırınca ağızda tereyağı gibi erimiyordu ve şerbeti çok tatlı değildi. Tahin ile tam bir denge sağlıyordu. Üzerine çekinmeden bol bol konan ceviz ise bu tatlıya son dokunuşu yapmıştı. Kayınvaldenin yaptığı kabak tatlısından bile çok daha güzeldi.


Şişci Ramazan piyaz, köfte ve kabak tatlısı kombinasyonuyla Antalya’da sizi havalara uçurabilecek 45 yıllık bir lokanta. O kadar para kazanmasına rağmen hala eski reçetelere sadık kalınmış, hala o eksi mütevaziliğini koruyan bir esnaf lokantası gibiydi. Garsonlar “iş bitse de gitsek” modunda değil sanki ailedenmiş gibi babacan bir tavırla servis yapıyorlardi. Biz şiş köftesine Ege de yoğurduna bayıldı.

Yemekten sonra öğleden sonra Muratpaşa tarafına gidip Lara Caddesi civarında dolandık. Sonra da dinlenmek için otele gittik. Malum çocuklu gezi olunca eski o koşkoşlu gezilerden biraz farklı oluyor.

Antalya malum deniz memleketi “gelmişken balık yiyelim” diyip akşam yemeği için meşhur Urcan Balık’a gittik. Vakti zamanında Urcan; İstanbul Sarıyer’de çok meşhur bir mehyane / balık lokantasıymış sonrasında ise Antalya’ya lüks restoran olarak açılmış.


Öncelikle çok güzel manzarası var. Oturduğunuz yerden sanki denizin üstündeymişsiniz gibi tüm Akdeniz’e hakimsiniz. Tabii erken gitmekte fayda var. Hem güneş batınca bu manzara gidiyor hem de malum balıkçılarda geç saate kalınca restoran iyice kalabalıklaşır ve servis iyice yavaşlar.

Ege belki içer diye balık çorbası aldık ama bizimkinin malesef balıkla arası pek iyi değil. Ziyan olmasın diye ben içtim gayet güzeldi. Hatta çok güzeldi bir tane daha söyledik. Zaten balıkçılada balık çorbasının kötü olması düşünülemez. Günde kimbilir kaç kilo balık girip çıkıyor o mutfağa.

Balık lokantalarında balığın önünü tıkamamak için çok fazla meze söylenmez. Sadece balık temizlenip pişene kadar hafiften bir iki lokmada bitecek ot ya da deniz ürününden yapılan meze yenir. Hem kiloluk levrek yardıran hem de öncesinde Antep ezme ve Şakşuka gibi meze söyleyenlerden pek hazetmem.


Levrek marine sirke veya limonla marine edilerek yapılan güzel bir mezedir. Şerit halinde kesilmiş kılçıksız levrek eti löplöp gider. Bazı lokantalarda 3 gündür dolapta sürünen levreği kakalamak için ayrıca bolca hardal da koyarlar. Urcan’da yediğim levrek marine son zamanlarda yediklerimin en iyisiydi. Hardal çoook az -ucundan acık- konmuştu. Levreği çiğnediğin zaman, damağına harbi harbi levrek tadı geliyordu.

Deniz börülcesi de vazgeçemediğimiz mezelerdendir. Hazırlaması biraz zahmetlidir! Önce haşlayacaksın sonra saplarını çıkartacaksın. Bu sap çıkartma işi özenle yapılmalıdır aksi takdirde yemek esansında hoş olmayan bir süprizle karşılaşılır ve yemeğin tadı kaçar.

Benim salatayla pek aram yoktur. Ama roka salatasına asla hayır demem. Turp veya havuç ile hiç karıştırmadan sadece üzerine beyaz peynir rendeletirim. Üzerine limon ve zeytinyağı adettendir.


Özenç ise karışık salata aldı. Antalya deniz memeleketi olduğu kadar sebzenin de memleketi. Domatesin kıvırcığın salatalığın lezzeti dediğine göre çok güzelmiş. Ayrıca taze nane salataya bambaşka bir hava vermiş.


Ekmek konusunda malesef hayal kırıklığına uğradık. Bildiğin beyaz ekmek dilimlenmiş ve fırında ısıtılarak masaya gelmiş. Nerde Yunan balıkçılarında verilen köy ekmekleri. Bizim bu ekmek konusunda çok ciddi bir açığımız var. Arnavutluk hariç tüm akdeniz ülkelerini gezdim balık lokantalarında genelde kendi yapmış oldukları ekmekleri verirler. Ekşi maya ekmeği veya köy ekmeği gibi içi dolu dolu ve lezzetli olan ekmeklerden bahsediyorum. Ah be ustam misler gibi levrek marine yapmışsın bir ekmek mi yapmak zor geldi. Sonradan ısıtılmış beyaz ekmeğe mahrum bıraktın bizi?


Balık lokantalarında balık sipariş etmeden önce adetimdir mutlaka balığı görmek isterim. Eğer şefe ne tavsiye edersin diye sorarsanız 2 gündür sürünen levreği (3. gün levrek marine oluyor) tereyağlı pul biberli yapar getirir. O gün kaya levreği de denilen minekop gözüme güzel göründü.


Balık hoştu güzeldi ama ortadan ikiye kesip mangalda ızgara edince içinde bir damla suyu kalmamıştı. Büyük balık da olsa bu işin raconu balığı hiç kesmeden bütün halde ızgara edip masaya getirmektir. Ondan sonra isterse müşteri kendi keser böler paylaştırır ya da masada müşterinin gözü önünde ayıklayıp servis edersin. Hiç unutmam Adana ’da 5 kiloluk minekopu dilim dilim kesip pişirmişlerdi ve hayatımda yediğim en güzel minekoptu! Bakınız 


Urcan Balık eski o şaşalı günlerinden biraz uzakta kalmış gibi geldi. Biz saat 20:30 gibi çıkarken bile cumartesi akşamı olmasına rağmen lokanta dolu değildi. Birer kadeh içkiyle birlikte hesap 2 kişi için 145 TL geldi. Manazarayı da hesaba katarsanız fiyat performans fena sayılmaz, tekrar giderim. Ama o güzelim minekop daha iyi pişirilebilirdi.




3 yorum:

Hakan Güven dedi ki...

Hoşgeldiniz tekrar...ama e hani Malezya yazıları? Bu kadar onları bekledim ha bugün ha yarın diye. NEyse, sağlık olsun diyelim artık :)

Löplöpcü dedi ki...

Hakan Bey, Sıra Malezya'ya gelene kadar daha birsürü yazı var. Lizbon, Porto, Çanakkale'den Datça'ya EGE turu, Urla, Tel Aviv, Kudüs & Filistin, Samsun, Ordu, Trabzon, Urla...

Hakan Güven dedi ki...

Valla artık biz elimizde kalem,not defteri,sayfaları kaydetmek için mouse vs bekliyoruz, sırası size kalmış :):)

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World