5 Ekim 2015 Pazartesi

Antalya - 2.Bölüm



Bir pazar sabahı pencereden gelen deniz kokusu ve martı sesleriyle uyanmak, insana güne mutlu başlaması için yeterde artar bile. Sırf bu anı yaşamak için bile Antalya’ya gelinir. Şehrin keşmekeşinden kaçalım da nereye olursa olsun diyenlerdenseniz, Antalya yaz sezonu dışında gidilecek en iyi noktalardan biri. Hem de böyle deniz kenarında güzel bir otel olursa, duble kaymaklı ekmek kadayıfı olur.


14.04.2013 Pazar
Küçük çocukla seyahate çıkınca, geceleri eller havaya yapamadığımız için erken yatıp erken kalkmaya başladık. Asla kötü bir değil, sadece alışık olmadığımız bir tatil konsepti ama zamanla alışacağız. Sabah erkenden kalkıp kahvaltı için restorana indik. Alara Adalya Hotel klasik 5* Antalya otellerine benzemiyor. Eski binada kurulu ama çok şirin ve çok temiz bir otel. Personel o kadar cana yakın ki sanki bir arkadaşınızın annenesinin evine misafirliğie gelmişiniz havası var. Kahvaltıda yedğimiş şeyler gayet lezzetliydi. Önce paşamızın karnını doyurduk.


Sonra kendimize omlet ve çeşitli peynirlerden aldım. 5* otellerde verilen dandik kaşar peyniri yerine az ama öz, örgü peyniri ve sünme peynir vardı. İkisi de inek sütünden yapılmıştı ve tuzu yağı yerindeydi.


Bazen bu peynirler uzun süre dayansın diye bazıyorlar tuzu zehir gibi oluyor yiyemiyorsun. O zaman önce garsonu, sonra F&B müdürünü çağırıp, şahsen ben onlara yediriyorum “Tuzu nasıl, beğendiniz mi?” diye.

Kahvaltı sonrası kaleiçinde biraz dolaşıp deniz kenarına indik. Tekne turları satmaya çalışan gençler tezgahı açmışlardı ama hava daha serin olduğu için günde 10 kişi zor topluyorlarmış. Aslında denize girmek istiyorduk ama daha deniz soğukmuş.


Sonra arabayla şehir merkezinde biraz turlayıp Atatürk Caddesi üzerindeki Starbucks’a değil hemen yanındaki Kahve Diyarı’na oturduk. Buraya oturmamızın en büyük sebebi çimenlerin üzerine atılan masalardı. Ayrıca bahçede çok güzel portakal ağaçları etrafa misler gibi doğal kokular yayıyordu. Starbucks’da ise masalar beton zemin üzerinde ve palmiye ağaçları altındaydı.


1 yaşında ufak çocuk neden hoşlanır? Elbette kendi kendine emeklemekten, ayağa kalkıp yürümekten ve orayı burayı kurcalamaktan. Yazın kumsal, olmadı çimenlik bir alan bunun için birebirdir.

Çayımızı kahvemizi içip çimenlerde biraz debelendikten sonra öğlene doğru acıkmalar başlayınca listemdeki ikinci köfteci olan Piyazcı Ahmet’e gittik.


Heryerde olduğu gibi burada da hem ızgara köfte hem de şiş köfte vardı. Bu sefer piyaz nasıl yapılıyor diye iyice sokulup ustadan dinledim.Önce tabağa haşlanmış fasulyeler konup üzerine domates ve yumurta dilimleniyor.


Sonra üzerine içeriği sır gibi saklanan tahinden bir kepçe boca ediliyor. Aslında işin sırrı burada ama nedense ustalar detay vermekten kaçınıyorlar. Arkadaş gidipte İstanbul’da senin tahinli piyazından yapıp satacak değiliz, evde bir iki deneme yapar kendimiz için hazırlarız.


Son olarak tabağın kenarlarına bolca zeytinyağı konuyor. Tahinin üzerine yayılan zeytinyağı hem göze hem de mideye iyi geliyor. Sordum sızma yağmış.


Maydanozun da eklenmesiyle birlikte işlem tamam. Salatayla filan aram pek iyi olmadığı için evde asla yemiyeceğim bir tabak ama Özenç domateslerini aldıktan sonra ucundan tadına bakayım dedim aman allahım! Direk taaruza geçtim. Taze sebzeler ve güzel zeytinyağı ile yapılan piyaz gerçekten lezzetli . Fırından çıkmış sıcak pide de olunca kısa zamanda tabağın dibini gördük.


İlk önce ızgara köfte siparişi verdik. 1 kilo dana kıymaya 100 gram ekmek içi koyuyorlarmış. Sırf dana etinden olduğu için şiş köfteye göre daha yağsız olurmuş. Mangal ateşinde pişen köftenin zaten güzel olmama şansı yok.


Izgara köftenin porsiyonunda 6 adet köfte var, tipi ve lezzeti anne köftesine benziyordu. Köftelerin yanına ızgarada pişmiş biber, fırında pişmiş kabuklu yarım soğan ve domates koymuşlar. Tekirdağ köfte gibi lastikimsi bir kıvam yoktu, ısırınca ağızda dağılan cinstendi.


Şiş köftede ise %70 kuzu %30 dana eti varmış. Çok çok az da tuz konurmuş. Yakın fotoğraf çekerken boncuk boncuk damlayan yağın cozurdayan sesiyle kendimden geçtim, üstüme sinen etin kokusunu farkedemedim.


Yan tarafta ise bütün ve kabuklu halde 45 dakika fırında pişmiş soğanlar duruyordu. Siparişle birlikte ortadan iyiye kesilip, tabağa kabuklu halde koyuyorlar.


Kuzu eti ağırlıklı olduğu için anne köftesinden ziyade Adana kebapa benziyor ama tam o da değil. Vıcık vıcık yağlı olmadığı için mideyi rahatsız etmiyor. Bir tane sade löp şişi ağzıma attıktan sonra gerisini sıcacık pideyle dürüm yapınca, köfte hakkında ki tüm bildiklerimi tekrar gözden geçirmek zorunda kaldım.


Ben buradaki şiş köfteyi dün yediğime göre çok daha fazla sevdim. Kararında pişmiş eti çiğnerken damağınıza daha önce hiç alışık olmadığınız bir köfte tadı geliyor. Ne tire köfte ne de inegöl köfte! Antalya usulü şiş köfte bu.


Çiğ soğanla arası iyi olmayanlar için fırında pişmiş bu soğan muhteşem bir alternatif. Daha önce pek rastlamamıştım. Pamuk şeker gibi ağızda eriyor.


Karnımız da gözümüz de doydu doymasına ama bizde adettendir “hangisi daha güzeldi?” testi yapalım dedik. Ortaya karışık köfte ile finali yaptık. 3 ızgara köfte ve 2 şiş geldi ama karar vermek için çok zorlandık. Şiş köfte diğerine göre biraz yağlı ama ziyanı yok. Zaten bu mereti yağsız yiyecem derseniz hiç yemeyin daha iyi.


Sonuç olarak danacılar ızgara köfteyi, kuzucular şiş köfteyi yesin diyeceğim. Ama siz siz olun bir tane de ortaya karışık söyleyip ikisinin birden tadına bakın. Sonra içinizde kalır bir tarafınız şişer.

Yemek sonrası az kabak tatlısı istedik. Az diyince masaya bu geldi ama sakın aldatmasın. Bizim kabak, tahin ve cevizin içine gömüldüği için böyle görünüyor.


Biraz eşeleyince hazineyi altta bulacaksınız. Açık ve net söylüyorum hayatımda yediğim en güzel kabak tatlısıydı. Kabağın pişirilme usulu de, tatlının şeker oranı da, levazımatlar da 10 numara 5 yıldız.


Piyazcı Ahmet lüks bir cadde üzerinde değil. Arkalarda apartman arasında bir dükkan. Sanırım kendi yerleri olduğu için fiyatlar çok uygun. Şiş köfte 10, ızgara köfte 9.5 TL, az kabak tatlısı 4, kaymaklı yoğurt 1.5 TL (2013 fiyatları). Hesabı ödedikten sonra Ahmet Bey’e “Gel bu işi İstanbul’da ortak yapalım” dedim ama nafile. Ben burada mutluyum diyip istersen kargoyla gönderirim dedi. Yaptığı işe saygı duyarak teşekkür ettim, böylesine güzel bir köfteciye benzer balıkçıyı nerede bulabiliriz diye sordum.

Dediğine göre sabah denize açılan balıkçılar yakaladığı balıkları limandaki balık haline bırakırlarmış. Şehir mehkezindeki lüks balıkçılar da en büyüklerini alıp, bilmem kaç misli fiyata içkili resrotanlarında satarlarmış. Balığın kralı limanda olurmuş.


Vurduk arabayı şehrin 20 km güney batısındaki Antalya limanına. Yanyana dizilmiş 3-4 tane balıkçı vardı maşallah balık da boldu. Zira dün akşam yediğimiz minekopun kardeşleriyle burada buluştuk.


Minekopun dışında dil balığı, barbun, tekir ve karides (iki çeşit) özellikle tavsiye edilen ürünlerdi.


Hatta barbunun bile 3 çeşiti vardı. Hangisi tekir, hangisi barbun bir türlü öğrenemedim gitti ama en alttaki en küçük olan en pahalısıydı. Kendileri kaya barbunuymuş. Yukardaki sarı çizgili olan kızartmalık, ortadaki büyük olan da ızgaralıkmış.


Ülkemiz aslında bir cennet, değerini bilmek lazım. Akdeniz ülkelerinin hepsinde balık, dana ve kuzu etine göre çok daha pahalıdır. Gelip bölye limandan alırsanız hem tazesini hem de ucuzunu kapmanız mümkün. Biz 3 porsiyon köfte yediğimiz için anca fotoğraf çekmekle yetindik.


Yoksa limanda derma çatma bir kulübede balık pişiren şahane bir yer vardı. Mavi ve beyaz tahta sandalyeler bana klasik Yunan tavernalarını anımsattı.


Öğleden sonra üniversiteden arkadaşım Ünal ve eşiyle birlikte Hasan Subaşı Parkında Kır Kahvesinde buluştuk. Önce biraz çay kahveyle birlikte tavla oynayıp eski günleri yadettik sonra da parkın içerisinde dolaşmaya çıktık.

Bu park özenle korunmuş kocaman bir yeşil alan. İçine yapay göletler filan yapmışlar. Allahtan Ege o zamanlar yürüyemiyordu, yoksa bir koşturmaya başlasa yakala yakalayabilirsen. Antalya’da huzuru bulmak için bu parka mutlaka gelin ve en az 1 saat dolaşın.


Akşam yemeği için Antalya’nın medai iftiharı olan 7 Mehmet’e gittik. Baştan peşin peşin söyleyeyim burası ucuz bir yer değil. Hem masalarında beyaz örtü var ve hem de güzel manzarası olan lüks bir restoran. İstanbul’da bu iki özellik yemek faturasını ikiye katlamak için sebeptir.

Girişte balık dobalında babalar gibi yatan mercana aşık olmamak elde değil. Limanda mercan hiç görmemiştim ama herhalde koskoca 7 Mehmet’in kendi balıkçıları vardır. Yazlık yerlerde, hele tatil süreniz kısıtlıyken sürekli balık yemelisiniz diye bir kural varmış gibi balık - meze - rakı şeytan üçgeni içerisinde gidip gelmekten sıkıldım. Tamam hayatın anlamı o masalarda yatıyor ama mide de bütçe de bir yere kadar bunu kaldırabiliyor


12 çeşit çorbanın, 14 çeşit salatanın, 24 çeşit ara sıcağın, 22 çeşit ızgaranın ve 13 çeşit deniz mahsullü arasıcağın olduğu yerde, rakı&balık veya şiş köfte yemek bence hiç mantıklı değil. Balık balıkçıda, şiş köfte şiş köftecide yenir. (Antep’te üniversite okurken Söylemez pasajının karşısında bir muzcu var, vitrininde de “Muz muzcudan alınır” yazıyordu, seneler sonra o muzcunun şerefine bu satırları yazıyorum)

Tabii menü bu kadar zengin olunca sadece İstanbul’da bulamayacağımız, buraya has yemeklerden sipariş ettik. Gelen ekmek bizden geçer not aldı. Dünden kalan beyaz ekmeği ısıtıp kakalamamışlar. Bu konuya artık çok takmaya başladım, dünden kalan beyaz dilimlenmiş ekmeği ısıtıp getiren lokantaları sevmiyorum. İştahımı kaçırıyorlar. Bak yapan yapıyor işte! 2 çeşit içi dolu esmer ekmek, hem tazecik hem de çok lezzetliydi.


Suyu cam şişede getiren restoran candır. Dikkat ediyorum İstanbul’da da artık işinin ehli olan restoranlar suyu pet şişelerde değil cam şişelerde veriyorlar. 2-3 TL fiyatta oynuyor ama cam şişe sağlıktır. Bahsettiğimiz fark yemek için vereceğiniz paranın %5’i bile değil.


Mekan sahibi işe yıllar önce çorbacı olarak işe başlamış. Dolayısıyla çorbalar çok kuvvetli. En meşhuru pazar günleri çıkan kulaklı çorbasıymış. Sırf bunu yemek için bile gelenler varmış. Zira kendileri ömrü hayatımda yediğim en güzel çorbalardan biriydi. İçinde yok yok!


Uzun süre haşlanan nohutlu gerdan etinin içine, elde açılan su böreği hamuru kulak şeklinde kapatılıp atılıyormuş. Üzerine de kuru nane ve kırmızı tereyağı konunca tabağın dibini yalamalık hale geliyor. Asla bir tane yetmez, direk kavga çıkar baştan kendinize ayrı söyleyin. Kulaklı çorbayı bazı yerlerde kıyma veya tavuk göğsü ile de yapıyorlarmış ama esası dana gerdanla yapılanıymış.


Değişik salatalar bulunca kaçırmayan Özenç “Avokadolu Kırma Salata” sipariş etti. Benim için pek bir şey ifade etmiyor tabii ama, Özenç’in dediğine göre çok güzelmiş. Hani kadayıfın üzerine kaymak koyarsın ya; işte limonla ovuşturulan avokadolar da salatada kaymak görevi görüyormuş.


Tereyağında işkembe daha önce hiç yemediğim bir lezzeti. Biz işkembenin çorbasını biliriz o kadar. Zaten incecik olan işkembe güzelce pişirildikten sonra tatlı toz biberle birlikte tereyağında çevrilmiş. Kusura bakmayın ama bu kadar tereyağının içinde beni pişirseler ben de güzel olurum.


Yoğurtlu ıspanak her evde pişen ama lokantalarda kolay kolay bulunmayan son derece sağlıklı bir lezzet. Sanırım bu toz biberli tereyağı mutfakta kazanlarla pişiyor! Baksanıza ıspanağın üzerine de koymuşlar, lezzetine lezzet katmış.


Kalamar mücver menüde görür görmez içimde merak uyandırdı. Tamam mücver geldi ama kalamar nerde onu anlayamadım. “Pardon bizim mücver kalamarlı olacaktı...?!?”


Şöyle bir kesip içine bakınca içeriden bizim kalamarlar el sallamaya başladı. Meğer içine saklamışlar bebeleri. Kalamar tavayı yaparken sadece tüplerini, mücverin içine ise bacaklarını kullanıyorlarmış. Ot ile deniz ürününün muhteşem buluşması. Mücver hani bazen kuru olur damakta kalır geçmez, bu yağ gibi akıp gidiyordu. Kıvamını çok iyi tutturmuş ustam.


Finali ise ince et ile yaptık. İçli pilavın üzerine konan çok ince et, döner gibi görünüyordu ama aslında o bir dana pirzola. Amerika’da yediğim kemikli Ribeye steak vardı ya, işe onun başka versiyonu.


Ama et o kadar ince ki tavada şöyle bir ateşe gösterip getirmişler. Dananın pirzola tarafı malum en yağlı yerlerinden biridir. Makbulü kömür ateşinde ızgara yapılanıdır. Gereğinden fazla pişirirseniz kayış gibi olur aman dikkat. O yüzden siparişten hemen önce birer dakika tavada çevirsen yeter. Ustamı takdir ettim tam kararında pişirmiş. İki parmak kalınlığında kanlı canlı et isteyenlerin de, pembe et görmeye dayanamayanların da gönlünü alabilecek bir başyapıt yapmış.


Yanlız olay sadece ette değil. Etin altında ki içli pilav da maşallah maden cevheri gibi. Öyle pilav diyip geçme tanı! Düşün altında yatan bademli bergamutlu içli pilavı. Hani yemeği biraz fazla kaçırınca “Nusret oğlum etlerini ye bitir, pilavı kalsın” diye bir olay vardır ya, o cümle asla burada bu pilava işlemez. Badem, çam fıstığı, kuru üzüm, kuş üzümü ve bergamut takviyeli pilav sanki evrim geçirmiş gibiydi. Pilavı ye eti kalsın.


Bu kadar yemeğin üzerine tatlı yemek çok da akıllıca olmayabilir ama bir porsiyon keşkülü paylaşmaktan zarar gelmez. Hem içinde süt var, badem var, besleyicidir diye kendimizi kandırıp ortaya gelen keşküle iki kaşık attık. Üzerine bolca konan antep fıstığı göze hitap ediyor ama bence Datça’dan gelen kaliteli bir bademi rendeleselermiş çok kral hareket olurmuş.


7 Mehmet’te sadece bir yemek değil, genel olarak yemeklerin hepsi çok güzeldi. Lüks bir restoran olmasına rağmen yemekler son derece hafif, sağlıklı, lezzetli ve özenle pişirilmişti. Garsonların tavırları bile 30 sene önceki esnaf lokantasında çalışan babacan garson modundaydı.

Huzurlu bir ortamda, güzel bir manzarada, tertemiz ve alabildiğine geniş bir restoranda Antalya seyahatinizi noktalamak için son akşam 7 Mehmet’e gitmek akıllıca bir fikir. Fiyatlar ucuz değil oğlanın yediklerini saymazsak iki kişi 109 TL hesap ödedik ama kalite/performans 10 üzerinden 10 alır. Son kuruşuna kadar helali hoş olsun.


Havalimanına gidip kiralık aracımızı teslim ettik. Atlasjet KK19 ile İstanbul’a gitmek üzere valizleri teslim edip, biniş kartlarımızı aldık. Türk Hava Yollarında olduğu gibi Atlasjet’te de bebek arabası için poşet veriyorlar. Köprüye kadar arabayla gidip, uçağın kapısında arabayı katlayıp poşete koyuyorsunuz.

Yanlız ufak bir pürüz var. Sivri zekalının biri bebek arabası poşetinin üzerine yapıştırılan etikete “Kırılabilir veya yetersiz paketleme” diye bir seçenek yazmış ve eğer Atlasjet’te bebek arabası veriyorsanız otomatik olarak bu seçenek işaretleniyor. Altında da “Bagaj olarak taşınmaya uygun olmayan bagajım kırılırsa sorumluluk Atlasjet’te değildir” diye bir ifadeye imza atıyorsunuz.


Teşekkürler Atlasjet artık bizimle değilsin. Sen benim oğlumun arabasını taşımak için sorumluluk almıyorsan ben de senden bilet almam. İşte bu kadar basit. İlk ve son kez seninle uçuyoruz. 5 sene sonra çocuklar bebek arabasından kurtulsun, belki o zaman bir daha deneriz.


Atlasjet’in bir başka dezavantajı da Atatürk Havalimanından uçması ve iki günlük otopark fiyatının kolböreği gibi (63 TL) olması. Allahtan İş Bankası ile manuel ödemede %50 indirim var da, biraz daha uygun fiyata kurtarıyoruz.

Antalya aslında tam yaşanılacak şehir. Hem sıcak hem deniz kenarı hem de büyük şehirler gibi kalabalık değil. Tamam turistik yerlere gidersen biraz kalabalık oluyor ama, ne şehir içi trafiği var ne de şiş köfteciler de kapıda sıra bekleme diye bir şey var. Deniz ürünleri konusunda beklentim biraz daha fazlaydı ama sonuçta Yunanlıların “Mavi Çöl” dedikleri akdenizdeyiz.

Antalya hakkında 5 şey:
1. İstanbul’dan Antalya’ya günde en az 15 uçak kalkıyor. 3-4 ay öncesinden uygun fiyatlı bir bilet alabilirsiniz
2. Şehir dışında hiç çıkmadan 2 gün boyunca hiç sıkılmadan gezebilirsiniz.
3. Antalya’da yiyeceğiniz şiş köfte bağımlılık yapabilir, başka yerde yediğiniz köfteleri beğenmemeye başlıyabilirsiniz
4. Biz yapamadık ama kaleiçinden kalkan tekne turlarını kaçırmayın
5. Antalya Türkiye’nin narenciye bahçesidir, denk gelirse eve dönerken bol bol portakal ve limon alabilirsiniz


4 yorum:

Adsız dedi ki...

Semih Bey, Mehmet Yaşin piyazdaki tahinin sırrını öğrenmiş..

https://www.youtube.com/watch?v=yIHTsYr6Bh4&feature=youtu.be

Celaleddin

Löplöpcü dedi ki...

Çok teşekkürler!! Hiç internette aramak aklıma gelmemişti :)

GÜLTER ÖZGÜR dedi ki...

selam, blogunuza tesadüfen rastladım ve iki günlük Antalya gezinizi okudum.
şiş-köfte piyaza bayılmışsınız ama asıl adresinde yememişsiniz.bir dahaki gelişinize asıl adresinde yemenizi tavsiye ederim.
http://piyazcimustafa.com/

artı olarak piyazcı Mustafa Yangözler'in vakti zamanında Hürriyet Akdeniz ilavesinde piyaz ve şiş köftenin tarifini kendi ağzından vermişti. bende kesip saklamış, sonra da blogumda paylaşmıştım.evde denemek isterseniz buradan tarifi okuyup kaydedebilirsiniz.
http://kahve-keyfi.blogspot.com.tr/2013/04/antalyann-meshur-sis-kofte-ve-piyaz.html

Ates Gurbuz dedi ki...

Tahin sosu Ortadogu`da tum Arap ulkelerinde kullanilan bir sosdur; oyle sir falan degildir. Turkiye`de magazin efsaneleri yaratmak basli basina bir sektor olmus. Bu Piyazci Mustafa`yi meshur gurme(!) yazarlarimiz siraya girip sisire sisire bir hal oluyorlar; merak ettim gittim, tam izbe, sinekli lokanta goruntusunde, zerre kadar mekan estetigi olmayan bir tarafi insaat, obur tarafi kotu bir pasaj olan itici, temiz gozukmeyen bir yer(buna Turkiye`de otantik diyorlarmis!). Tahin soslu piyaz, tahin sosun tipik lezzetini tasiyor, olmasi gerektigi gibi; sis koftesi ise tuz bombasi, Turkiye`de tum kebapcilarin yaptigi gibi ertesi gune kalirsa bozulmasin diye tuz boca edilmis; bir haftalik sodyum ihtiyacini aldim; 26TL fiyat da bu kalitede 4 parca kofte, 1 ufak tabak piyaz icin otantik bir gecirme gibi geldi bana. Bu kadar sisirmeye insanin mekana bir ceki duzen verip, ozen gostermesi gerekir diye dusunuyorum.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World