13 Ekim 2015 Salı

İspanya-Portekiz turu - 1.Bölüm Barselona

2011 yılında 2 günlük iş seyahati için gittiğim İspanya’ya aşık olmuş fakat Barselona’nın sadece havalimanını görerek köskös geri dönmüştüm. 2012’de küçük löplöpçü Ege’nin doğumundan dolayı zorunlu olarak ertelediğimiz Barselona gezinin hakkını nihayet 2013’de verdik.

Barselona Avrupanın en çok ziyaret edilen şehirleri arasında üst sıralardaki daimi yerini her zaman koruyor. Dahi mimar olarak Gaudi’nin eserleriyle anılan bu kent hem kültür sanat, hem deniz sahil kumsal, hem de yeme içme meraklılarına oldukça farklı imkanlar sunuyor. Bizim derdimiz malum Sagarada Famila’nın moziaklerini incelemek değil, tapas kültürünü öğrenmek, jumbo karideslerle sevişmek, bir de Katalanların maden suyu niyetine tapasın yanında içtikleri Cava löpletmek.

Avrupa’nın taaa öbür ucuna gitmişken Avrupa'nın haşarı çocuğu Portekiz’e uğramamak olmaz. Genelde 1 hafta yaptığımız yurt dışı seyahatini ilk defa 10 günlük yapıp Lizbon’dan girip Porto’dan çıktığımız ufak bir Portekiz turunu da Barselona ile birleştirdik.


İspanya ve Portekiz yeme içme kültürü konusunda hem gözümüzü hem damağımızı şenlendirdi. Tüm Akdeniz kıyısını sıradan gezdim ama Yunan, Hırvat ve İtalyan mutfağından sonra İspanya daha doğrusu Barselona bir başka güzel geldi. Zira burası dünyanın yemek başkentlerinden biri. Haydin buyrun Barselona turuna.


28.06.2013 Cuma       Barselona
Barselona’ya uçmak için bir çok alternatif var. O yıllarda yurt içi yurt dışı çok sık uçtuğum için denizde kum ben de mil. Hem bana hem de Özenç’e THY’den millerle uçak bileti aldık, Ege iki yaşına kadar fasulyeden sayıldığı için 60-70 TL gibi çok cüzzi bir miktar para verdik.

Sabah uçağımız 08:40’da kalkacağı için erkenden havalimanına geldik, biniş kartlarımızı alıp Lounge Istanbul’a yerleştik. THY’yi eleştirenler çok oluyor ama yemek konusunda ben çok takdir ediyorum ve gurur duyuyorum. İnternette baktım kimse değinmemiş ama çocuk oyun odası bile var içinde.


THY ayrıca Do&Co ile birlikte muhteşem lezzetlere imza atıyorlar. Mis gibi susamlı taze simit, balparmak bal, beyaz peynir, omlet ve %100 elma suyu ile kahvaltımızı yaptık.


Do&Co malum Avusturya kökenli, zaman uygun olsa Sachertorte’ye de dalacam ama sabahın köründe de pek gitmez hani. Onun dışında ev yapımı limonata ve demirhindi şerbeti gibi doğal içeceklerden bol bol için. Zira her lokantalarda bulabileceğiniz şeyler değil.


Kahvaltı sonrası etrafa bakınırken eski Beşiktaşlı Pascal Nouma’yı gördük ve hemen Ege’yi kucağına verdip çoraplarını gösterdim. Pascal önce Ege’nin ayaklarını sonra elini öperek bizlere poz verdi.


Lounge İstanbul’un çok kötü bir özelliği var her seferinde son çağrıya kalıyoruz! Kapıya doğru yaklaşırken son 100 metrede depar atmak zorunda kalıyoruz. Kapıya vardığımızda genelde yolcular çoktan uçağa binmiş, görevliler de son çağrıları yapıyor oluyorlar.

Şansımıza uçakta boş yer olduğu için Egoş uçuş boyunca uyudu ve bize fazla sorun çıkartmadı. Aklınızda olsun küçük çocukla seyahat edecekseniz, bir gün evvelden bebeğin uyku düzenini tam uçuş anında uykusu gelecek şekilde ayarlamaya çalışın. Uçakta rahat edersiniz.


Barselona havalimanında 5 dakikada bir kalkan Aerobüs (A1) var. Tek yön 5.90 €, gidiş dönüş 10,20 €. Yolculuk yaklaşık 35 dakika sürüyor, yanlız dikkat edin şoför 20€’dan büyük banknot kabul etmiyor. 



Şehir merkezinde metro bileti almak mantıklı, tek bilet 2€, 10’lu bilet 9.8€. Passeig de Gracia’dan (L4) hattına binip Llacuna durağına gittik ve otelimize Ibis Barcelona Pza Glories 22 yerleştik. Barselona turistik bir şehir olduğu için oteller hayli pahalı. Eskiden Couchsurfing yapıp otele para vermezdik. Ama Ege doğduktan sonra uyku düzenimiz ve yemek düzenimiz değişti. Artık otel odasında sadece tuvalet değil, su ısıtıcısı ve buzdolabı da olması gerekli hale geldi. Accorgroup üyesi olduğum için önceden %40 indirimi yakalayıp 3 geceliğine 139 euro ödendim.

Otele yerleştikten sonra Barcelonata istasyonuna gidip öğlen yemeğinde “Tapas” atıştırmak için Jai-Ca’ya (Carrer Ginebra, 13) gittik. Burası 1955’ten beri hizmet veren klasik bir tapasçı, yani masalarında beyaz örtü olmayan, “giriş gelişme ve sonuç” değil de devamlı “giriş” olan ufak bir lokanta. Önceden çalışıp gitmiştim hemen Navajas (sülünez) ve Pulpo a la galega (Galiçya usulü ahtapot) sipariş ettim, yanında da buz gibi bira.


Siparişten kısa süre sonra Estrella biram bir kase zeytinle birlikte geldi. Yemekten önce ekmeği zeytinyağına banmayı pek bir severim ama zeytinin kendisi ile ne yazik ki aramız pek iyi değil. Bira ile yetimdim.

Derken bizim ahtapot geldi. Nihaleye benzer bir tahtanın üzerine patates dilimlenmiş üzerine de ahtapotları dizmişler. Patates burada doymak için altlık görevi görüyor. Önce patatesleri yiyip mide özsuyunu aldıktan sonra, üstüne yediğin ahtapotlar ile keyif yapıyorsun.


Ahtapot saatlerce pişip yavşamamış, ama Yunanlıların güneşte kurutulan ızgara ahtapotu kadar da sert değil. Tam kararında pişmiş, üzerine eklenenen kaya tuzu, kırmızı toz biber (acı değil) ve zeytınyağıyla birlikte film kopmuş! Ahtapotun lezzetine lezzet katmış.


Merak edip ustaya sordum, ahtapotlar 3 saat boyunca defne yaptağı ve şarap mantarı ile birlikte haşlanmış. Şu mantar işini daha önce de duymuştum ama ne alaka hala anlamadım.

Mideyi az doyurduktan sonra bizim balıkçılardaki masalara uğramayan hiç sülünes ile tanştım. Küçükken hatırlarım sülünesleri ince dilim dilim keser balık yemi yapardık. Meğer İspanyollar balıklara vermeyip kendileri yiyorlarmış. Düşününce aslında neticede bir çeşit midye. Neden olmasın ki?!? Sen değilmisin denizden babam çıksa yerim diyen?


Sülüneslerin kabukları açıldıktan sonra salamanderde hafiften pişirilmiş üzerine de fesleğenli zeytinyağı gezdirilmiş. Bizde olsa kesin mardin üsülü kırmızı pul biber de koyarlardı ama İspanyollar neticede akdenizli. Bizim gibi kebap kültüründen gelmiyorlar, harbi denizciler.


Tapas denilen şey ufak ufak atıştırılan çeşitli yemeklermiş. Ama öyle tencerede veya fırında pişen zahmetli şeyler değil, farklı deniz ürünlerinden birer ikişer pişirilip 5 dakikada önünüze getiriliyor. Doymalık değil atıştırmalık, bir nevi ara sıcak. Ben yediklerimi tasiye edeyim, siz isterseniz işinizi şansa bırakıp yan masadakiler ne yiyorsa garsona onu işaret edin. Ahtapot 12€, sülüneslerin tanesi 1.6 €, bira 2 €. Ama ne söylerseniz söyleyin Jai-Ca’da pişman olacağınızı zannemiyorum. Zira buranın müdavimleri yaşlı amcalar. Her şeyi yemez, yemekten anlar, sevmediği şeyi ağzına sürmez, sevdiği şeyi bulunca da amuduyla götürür, uyuz ama ağzının tadını bilen yaşlı amcalar.


Barselona’da gezmek isterseniz devlet babanın kiralık bisikletlerinden alabilirsiniz. Biz Ege’yle olduğumuz için alamadık ama içimde kaldı. 2007 Fransa seyahatimde bisikletle şehir turu yapan bir gruba takılmıştım, 3 saatte bütün Parisi yakından tanıma şansım olmuştu.


Barselona demek Monument to Columbus demek, La Ramblas Caddesi demektir. Her turistin yürüyerek keşfetmesi gereken bir şehir burası. Plaça Reial (Kraliyet sarayı), tam karşısındaki sokakta Palau Güell, cadde üzerinden yukarı çıkıp solda kalan Teatre de Liceu, Liceu istasyonundan sağa girince Santa Maria Del Pi Kilisesi ve elbette Plaça de Catalunya aklımda kalan önemli noktalar.


2 saatlik yürüyüşten sonra soluklanmak içmek için Caelum’da kahve molası vermek çok akıllıca bir fikir. Gerçi burada sadece kahve değil ayrıca pasta, kek ve horchata gibi diğer unsurları da gözardı etmemek lazım.

Horchata yazın içilen serinletici bir içecek. Bizim ayran neyse İspanyolların Horchatası da o. Badem, susam tohumu, arpa ve pirinçten elde ediliyormuş. Poğaça çörek gibi hamurişleriyle birlikte buz gibi servis ediliyormuş. Ben örneğin bozadan hoşlanmam ama nedense bu Horchatayo beğendim, hindistan cevizi sütüne benzettim.


Eğer tatlıya düşkünseniz Cealum’da kendinizde geçebilirsiniz çok dikkatli olmak lazım. Buraya gelin ama sipariş verirken insan gibi sipariş verin. Doymacasına değil tadına bakmacasına! Şeker zararlıdır unutmayın, iki kişiye bir porsiyon kafidir.


Az ilerideki MercatLa Boquere Barselona’nın medai iftiharı olan sabit pazarı. Bizim İstanbuldaki Beyoğlu balık pazarını Üsküdar pazarı ile topla, yanında bir de Antep’in Şırahanı’nı ekle, sonra bunları ikiyle çarp yine de bir Mercat La Boquere etmez. O derece büyük ve zengin bir pazar. Ne Lyon seyatimdeki Les Halles’de, ne Stockholm seyahatimdeki Saluhallen’de, ne de Roma seyahatimdeki Testacio Market’te böylesine çeşit, böylesine renk cümbüşü görmemiştim.


Barselonaya gelen yemek içme düşkünü her canlının uğraması gereken bir yer burası. Hemen girişte sizi Jamonlar karşılıyor. Domuz butlarından yapılan bir nevi pastırma diyebiliriz. Etinin kalitesine göre ve yağlılık oranına göre kilo fiyatı değişiyor.


Örnek olarak en soldaki Jamonun kilosu 45€ iken 85, 95€ hatta 169€’ya bile Jamon vardı. 3 misli fiyat maliyet çıkartacak ne yapıyorlar malesef fikrim yok. Büyük bir ihtimalle dinlendirme süresi olabilir. Malum et dinlendikçe lezzeti daha da artıyor. Ya da bizdeki “Etler Balıkesir'den geliyor abi” hesaabı, belli bir yöreye ait domuzdan yapılması olabilir.


İster koca butu komple alıp götürüyorsunuz, isterseniz 150-200 gram kestirip hemen orada yiyebilirsiniz. Önceden kesilmişler elbette var ama anasının gözü löplöpçü taze taze kestirir. Önceden ne idüğü belirsiz buttan kesilene bulaşmaz. Haliyle 2-3 dilim yiyeceğiniz için en pahalısından kestirmek icap eder.


Meyva desen zibil gibi. Avrupadan gelen ürünler de var, kuzey afrikadan gelenler de. Ama şu bir gerçek ki bizim hiç bir pazarda görmediğim bir zenginlik vardı.


Siz hiç Kadıköy çarşıda Rambutan, Mangosten Lychee satan gördünüz mü? Belli ki adamlar uzakdoğuya da el atmışlar. Çağla badem desen o da var. Vay anasını sayın seyirciler.


Ve şimdi de Uzak Doğudan kuzeye gidiyoruz ve orman meyvaları. Yabanmersini, frambuaz, böğürtlen gibi Rusya Suzdal’da doya doya yediğimiz meyvaları da görünce insan pes diyor. Adam tek ata oynamamış, bütün malları getirmiş yığmış dükkana. Ve meyvaların hepsi öyle özenli seçilmiş ki hiç birinde çürük yamuk yoktu. E tabii fiyatlar da ona göre.


Kiloyla alıp otele götüremecekler için, kesilmiş ayıklanmış meyvalar da vardı. Ufak kaplarda çatalıyla birlite 1€, sudan ucuz.


Ama Nuri abinin böfesini görünce işler değişti. Zannımca Diego isimli bir İspanyolla bizim Nuri abi ortak meyva suyu işine girmiş. Dikkat ettim koca pazarda Nuri abiden başka meyva suyu yapan yoktu. Bir bardak katıksız has meyva suyu 1.5€. Hem de ne çeşitler var.


Deniz ürünleri diyince bir durup iyice incelemek lazım. Bizim de Karadeniz, Ege ve Akdeniz olmak üzere 3 farklı denize kıyımız var ama bu kadar farklı deniz ürününü hiç görmemiştim. Çanakkale-Ayvalık arasında ki deniz ürünleri zenginliğini anımsattı bana. Ha bir de ilginçtir buradaki balıkçılarda ağızda sigarası, kafada beresi olan Erzincanlı abiler değil, sinyoritalar çalışıyor! Aynı mersin balığı yardırdığımız Batum balık halindeki gibi.


Örneğin şu 18€’ya satılan minik ahtapotlardan (Popet) daha önce bir kez Roma’da gördüm o kadar. Kimbilir tadı nasıldır bilmiyorum ama bebek kalamar eşek kalamarına göre daha lezzetli olduğuna göre, aynı mantıkla bebek ahtapot da daha lezzetli olabilir. Denk getirip denemek lazım.


İşin komik tarafı burada iki çeşit kalamar vardı, ufak olanlara 8.90 €, büyük olanlara ise 14.8€ fiyat belirlemişler. Bize göre ve Yunanistan’a göre hiç ucuz değil. Selanik Balık Pazarında kalamarın kralı 10€’ya satılıyordu


Biraz dolanınca demin gördüğüm minik ahtapotların daha da küçüklerinden gördüm. Pulpito denen bu cinsler daha uygun fiyatlı 12€’du. Nasıl ayıklanır nasıl temizenir bilemem ama iki gün içerisinde Pulpito yemeyi kafaya koydum.


Keza aynı şekilde bebek kalamarın çok daha ufaklarından, sadece 2-3 cm uzunluğunda kalamarlara burada Chipiron deniyormuş (9€). Yahu biz İstanbulda bebek kalamar bulmak için yırtınıyoruz adamlar kalamarlardan maştuşka gibi boy boy seri yapmışlar.


Pazarda dolananların %70’i alıcı değil, turistik müze gezer gibi dolanıyor. Aslında burası müze olmayı bence çoktan hakediyor. Bu kadar güzel bir görüntüye siz Türkiye’de kaç kere rastladınız?

Biraz arkaya dolanınca kabuklular kısmına geçiyoruz. Istakoz, yengeç deniz kabuğu, ilginizi çekerse her türlüsü mevcut. Bizde her nedense kabuklular pek yeniyor. İstanbul'un en lüks balık lokantalarına gidin -hadi sülünezi geçtim- yengeç bile bulamazsınız. Ama antep ezme getirirler, karidese kırmızı pul biberi basarlar orası ayrı.


İşte eski İspanyon sevgilim Percebe. Bir önceki İspanya yazısında detaylı anlattığım percebeye burada rastlayınca çok şaşırdım. Zira bana o zaman bunun sadece İspanyanın kuzeyindeki atlantik kıyılarından çıktığını Akdenizden çıkmadığını söylemişlerdi. Fiyatıda öyle ucuz değil ha! 25€’dan aşşağı satan yok. Dolayısıyla bunu Portekiz’e sakladık, iyide etmişiz, Percebe’nin dibine vurduk 4.9€ ödedik.


Binbir çeşit deniz ürünü var da hiç mi balık yok? Olmaz olur mu efendim onu en sona sakladım. Fiyatlar fena değil, kabuklulara göre çok daha uygun. Levrek çupra zaten fiks, iskorpit, minokop ve pisi balığı ve orfoz gözüme çarpan tanıdıklar. Balıkların en pahalı 15€.


Hemen arkada tavuk satan dükkanın vitsinde Conejos diye bir şey gördüm, ilk önce anlamadım ama sonradan jeton düştü meğer tavşanmış. Fiyatı baya uygun kilosu 4.8€. Bizde her nedense kasaplarda tavşan satılmaz. Ayıp mıdır günah mıdır bilmiyorum ama Türk halkının tavşan yeme özgürlünün önüne geçen nedir bilen varsa, haber etsin.


La Boqueria’nın içinde atıştırmak için de bir çok büfe var. Bunlara lokanta diyemeyiz, büfe desek daha doğru olur. Gitmeden araştırmıştım en meşhuru El Quim’miş. Köy yumurtası üzerine bebek kalamar ve yanına da köpüklü şarap Cava gibi bombastik bir yemekleri varmış ama malesef biz gittiğimizde henüz açılmamıştı.


Hafiften acıkmalar yavaştan dışarı çıktık, Barselona’nın ara sokaklarında kaybolmuş Granja La Pallaresa’nın (Calle Petritxol, 11) yolunu tuttuk. Mekan bence Barselona’nın sayılı lezzet duraklarından biri. Olayı sıcak çikolataya churros bandırmak.

“Bu Churros da ne ola ki” dediğinizi duyar gibiyim. Kabaca tarif etmek gerekirse bizim halka tatlısına benziyor ama şerbete batırılmamış hali. Kızgın yağda kızaran hamur, sertliğini koruyor.


İki gözlü dandik bir ocakta ısıtılan çikolata ise efsanevi derecede güzel görünüyordu. Ustam kepçesini kazana daldırıp şöyle bir karıştırdıktan sonra fincana boşatıyor. Çikolatanın kokusu o kadar güzel ki kepçeden damlamasın diye içiniz gidiyor.


Kahveyle aram pek iyi olmadığı için Özenç biryerde kahve içerken ben yıllarca sıcak çikolata ile idare etmişimdir. Şimdiye kadar içtiğim en güzel sıcak çikolata Stockholm’de CafeChokladkoppen’de içtiğimdi. Di diyorum çünki artık o da tarih oldu. Artık “Xocolata Espanyola” ile tanıştım hem de Granja La Pallaresa’da.


Bakmayın siz fincanda geldiğine bu sıcak çikolata içmelik değil. Oldukça koyu bir kıvamı var. Hani anneniz supangile yaptıktan sonra kaselere dağıtırken daha henüz hafif cıvık olur ya, kadıncağız biraz soğusun diye beklerken çaktırmadan tencereye parmak atarsınız işte aynen o kıvam.


Churros denen hamuru fincana bandırmak suretiyle yavaş yavaş beyininiz endorfin salgılamaya başlıyor. Ağzınıza yaklaştırınca önce burnunuz uyarılıyor ve gülümseleme başlıyorsunuz. Lokmayı ağzınıza atmanızla önce göz kapakları kapanıyor sonra kafayı sağa sola sallamaya başlıyorsunuz.


Olur da ileride bir restoran açarsam kesinlikle Barselona’ya gidip bunun tarifi direk Granja La Pallaresa’dan alacağım ve ben de bunu satacağım. Barselonaya giderseniz ne yapın edin buranın yolunu bulun fazla abartmadan bu ikilinin tadına bakın. Çikolata 2.7€, iki adet churros 1.05€. Dışarıdan bakınca öyle ahım şahım bir vitrini olmayan orta sınıf bir pastaneye benziyor. Web sayfaları bile yok! Ama sizi kesinlikle aldatmasın, siz gelin löplöpçüyü dinleyin, buranın adını bir kenara yazın.

Bebekle seyahate çıkında bebek arabası en elzem bir konu. Ege ufakken kanguru kullanıyorduk ama 1 yaşını geçtikten sonra uzun süre taşınacak gibi değil. Otur otur canı sıkılan çocuğu da arada bir salıp enerjisini atmak lazım. Bunun için en güzel yer fıskiyeler.



1 yorum:

Konuk Yazar E.A dedi ki...

Tavsan ayni domuzun oldugu gibi eski ahitte yasaklanmis yiyeceklerden biri, Kosher degil yani. Islamda ise domuz gibi yasaklanmis degil ama etkilesim sonucu, alevi kulturunde kendi mitini yaratarak (Ali ve Muaviye ile ilgili hikayeler) yasak hale burunmus, bu sebeple Turk mutfaginda cok yaygin degil.

Ote yandan Tavsan, kemirgen bir hayvan, yani genelde yenmiyor olmasi kulaga daha yatkin geliyor.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World