24 Ekim 2015 Cumartesi

İspanya-Portekiz turu - 2.Bölüm Barselona

Yazının 1. bölümü için lütfen tıklayın

Ilıman iklimi ve şehiriçi ulaşımın çok kolay olması sayesinde Barselona çocuklarla seyahat için ideal noktalardan biri. 5 gün kaldığımız şehirde bir kere bile Ege’nin arabasını kucaklayıp kaldırıma çıkartmadik veya merdiven indirmek zorunda kalmadık. Metro istasyonlarının bir çoğunda bulunan asansör ve kaldırımlardaki rampalar sayesinde tüm seyahatimiz boyunca pek bir rahat ettik.
 



29.06.2013 Cumartesi           Barcelona

Sabah kahvaltımızı mütevazi bir şekilde otelde yapıp şehir merkezine gittik. Dün tam anlamadığımız Mercat La Boquere’yi tok karnına bir kez daha gezdik. Sabah sabah insan evladı karidesleri ahtapotları görünce mutlu olur mu? Vallahi bizde böyle. Löplöpçüler grubunun daimi üyesi Aşkın Baba’dan kalma bir alışkanlık, nereye gidersek gidelim, sabah erken kalkılacak, balık haline gidilip durum kontrolü yapılacak!
 

Ben tabii etlere balıklara bakarken Özenç’in ilgi alanı daha çok sebzeler meyveler. Özellikle de organik olanlarda. Ablam ne güzel dizmiş domatesleri inci gibi.
  

Kahvaltıdan kalkıp pazara geldiğimiz için karnımız tok, ama Tayland seyahatlerimizden bildiğimiz çarkıfelek meyvasını (Passion Fruit) görünce dayanamadık bir paket aldık. İspanya’ya has bir yöresel lezzet değil, ama sevdiğimiz meyvalar arasındadır kendileri. Sizlere de tavsiye ederim.
 

Saat 11:00’de Plaça Reial’e gidip Runner Bean Tour fırmasının düzenlediği ücretsiz Gaudi WalkingTour’a katıldık. Bildiğiniz kokartlı rehber eşliğinde, hiç bir ücret ödemeden 2.5 saat boyunca gezip dolanıyorsunuz.
 

Runner Bean Tour’un olayı ilginç. Şahsa özel ücretli turlar da düzenleniyor, ama önceden rezervasyon yaparsanız ücretsiz turlara katılabiliyorsunuz. Bu vesile ile ünlü mimar Gaudi’nin eserlerini yakında inceleme fırsatına sahip olduk. Sanat kültürümüzü arttırdık.


Sadece gönlünüzden kopan bahşişi vererek Palau Güel, Casa Batlló, Casa Milà ve Sagrada Familia’yı profesyonel rehber eşliğinde görüp, detaylı bilgi edinebilirsiniz. Bizim rehber zehir gibiydi, senelerdir bu işi yaptığı için sağlam bilgisi var. Ağzındaki mikrofon ve kucağında taşıdığı hoparlör sayesinde, anlattığı şeyler tüm grup tarafından kolayca duyuluyordu.
 

Yavaş yavaş, doya doya yapılan bir tur olduğu için rahat ettik. Bizden başka bebekli turist yoktu ama tekerlekli sandalyede yaşlı bir amca vardı, o yüzden fazla koşturmaca olmadı.
 

Diğerleri neyse de Sagrada Familia Katedrali tam bir kabus gibiydi. Devasa büyük bir kilise, tepesinde 3-4 kule vinç, humalı bir çalışma var. Buna rağmen etrafı mahşer günü gibi kalabalık. Sıra bekleyenler, karaborsa biletçiler, sıcaktan bunalanlara su satanlar, ne ararsanız var. Bir bizim statlardaki köfteciler eksikti.
 

Biz içine girmedik dışardan bakıp detaylı bilgileri rehberimiz Jessica verdi. Ama kapısında öyle bir sıra var ki anlatamam. Kesinlikle önceden internetten biletinizi alıp öyle gidin yoksa en az 2 saat sıra beklersiniz. Zira burayı günde 5000 kişi ziyaret ediyormuş.

Turun sonunu beklemeden Jessica’ya bahşişini verip gruptan ayrıldık. 4 gün boyunca öğlen nerede akşam nerede yenir diye çalışıp gitmiştim. Bugünkü öğlen yemeği için istikamet Cerveceria Catalana. Barselona’nın en meşhur tapasçılarından biriymiş.
 

Rezervasyona filan gerek yok, boş bulduğunuz masaya oturuyorsunuz. İstersen menüden bir şeyler seçip söyleyebilirsiniz, isterseniz de vitrinden garsona şunu bunu istiyorum diye el yordamıyla işaret edebilirsiniz.
 

Ortaya karışık menüden 6-7 farklı şey söyledik, artık şansımıza ne gelirse. Aslında şu La Boquera’da gördüşüm bebe ahtapotlardan (Pulpito) istiyordum ama malesef burada yokmuş. Ortalama olarak fiyatlar 5-10€ civarında. Ama tabii bunların porsiyon yemek değil, atıştırmalık tapas olduğunu unutmayın.
 
Önden yengeçli pilav ile başladık. Yengeç ayıklanması biraz zahmetli bir kabuklu, ama emin olun deniz zürünleri arasında en güzel en lezzetli etlerden biri yengeç etidir. Bir yandan pilavından yiyip bir yandan kabuklu yengeçi ayıklamak biraz zor oldu ama, sonuç olarak fena değildi.
 

Ekmeği biz mi söyledik yoksa ikram olarak mı masaya geldi hatırlamıyorum ama çok güzeldi. Yoksa zaten direk arıza çıkartırdım. Söylemediğin şeyi masaya getiren, ikram gibi gösterilen ama faturaya işlenen herşeye karşıyım. Ekmek biraz ısıtıldıktan sonra üzerine rendelenmiş domates sürülmüş ve sonra da ortadan ikiye kesilmiş bir diş sarımsak gezdirilmiş. İtalyanların sarımsaklı ekmeği gibi bir şey, ama domatesli olanı. Çiğ domates yemememe rağmen bunu sevdim.
 

Mantarlı kuşkonmaz tahmin edersiniz benim değil Özenç’in tercihiydi. Ama çok da iyi etmiş söylemekle, yoksa sırf deniz ürünlerine kalacaktık. Arada sebze ile biraz mideyi nötürlemek lazım. Cılkı çıkana kadar pişirilmediği için hem mantarlar hem de kuşkonmaz diri diri kalmış.
 

Bir akivades, bir balık ve bir karidesten oluşan çöpşişin adı M. Rape y Gamba. Deniz ürünlerinden hoşlananlar mutlaka söylesinler. Aydın ortaklardaki çöpşiş ile alakası yok, değişik bir deneyim olacaktır. Bu arada akivades belirteyim midyenin amcasının oğlu, Ayvalık taraflarında severek yenir.
 

Bu çöpşişin adı ise Mixto Esparr Champin. Karidese sarılı jamon, iki adet mantar ve bir karidesten oluşuyor. Ne yalan söyliyeyim burada en çok hoşuma giden mantarlar oldu. Ne mantarıdır bilmiyorum ama yurt dışına gittiğim zaman mantarlı yemeklerden söylemeyi kendime bir alışkanlık haline getirdim. Zira bizde mantar kültürü sıfır. Lokantalada kullanılan bir çok mantar ya konserve ya da kültür mantarı. Hiç biri doğal ortamda yetişen dağ mantarı değil.
 

Jamonun arasına saklanmış karidesin güzelliğine bak. Bebeğim benim, gel abine!!
 


Dün tanışığımız dostumuz sülünez (navajas) artık İspanya gezimizin sonuna kadar daimi arkadaşımız oldu. Neticede olayımız yöresel lezzetler değil mi? Al sana yöreselin allahı. İstanbul’da 3 tane ızgara sülünez satan yer söyleyin, akşam gidelim beraber yiyelim içelim hesaplar benden.




Oldum olası pilavla arası çok iyi olan Özenç en çok yengeçli pilavı beğendi. Oğlanın karnını doyurdukan sonra, onun da yüzü gülmeye başladı. Zira Ege bu gezide yemek konusunda biraz arıza çıkarttı, ama 3. gün olayı çözdük. Eleman meğer lokantada değil, açık havada parkta yemeyi seviyormuş.



Benim ise favorim elbette sülünezler oldu. İçindeki eti maşallah en az 70 gram gelir. Şöyle bir ucundan ısırıp ağzına attın mı dolu dolu bir lezzet alıyorsunuz. İçindeki eti öyle badem kadar değil! Kabul ediyorum tipi ilginç, ama tadı mükemmel.

Öğlen yemeği olduğu için çok abartmadan bu kadar ile yetindik. Finalde ise ortaya bir tane tatlı söyledik. Flan de la Casa bildiğim krem karamelin İspanyol versiyonu. Olsa da olur olmasa da, zira bizim Türkiye’de yediğimizden pek bir farkı yoktu. Hatta annem daha güzelim yapar.


Genel olarak Catalana Cerveseria 10 üzerinden 7 alır. Eğer yakınlarında dolaşıyorsanız gidin yiyiyin, beğeneceksiniz. Lezzetler fena değil de fiyatlar çok öyle ucuz değil. Bu yediklerimiz için 45€ ödedik, neticede 2 kişilik bir öğlen yemeği için biraz pahalı. Ağzımızda da öyle aman aman lezzet patlamaları filan olmadı.
 
Yemekten sonra önce bir saat yürüyüş yapıp sonra metroyla Lesseps istasyonuna gittik ve Parc Güell’i gezdik. Yine Gaudi abinin meşhur eserlerinden biriymiş. Biletsiz gezilen yerler var, ayrıca bilet alınması gereken yerler de varmış. Biz tabii kısa vadede ücretsiz olan yerleri turladık. Ama en çok merdivenlerden inip çıkmaktan hoşlanan Ege sevdi burasını. Meşhur ejderin önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik.
 


Görkemli sarayları ve renkli sokaklarıyla konuklarını etkileyen Barselona’da sezon hiç bitmiyor. 12 ay turist akınına uğrayan bu şehri ne kadar tanıyorsunuz bilmiyorum ama her daim yoğun turist var. Özellikle turistik yerlerde kalabalığa ve sıra beklemeye hazır olun.
 
Dönüşte kapıdan taksiyle metro istasyonuna geri döndük. İlgimi çekti taksinin motoru hem benzinle hem de aküyle çalışıyordu. Belli bir hızın altında akü daha mantıklıymış. Çevreye zarar verdiği için akaryakıt kullanımı bu şekilde birazcık kısılıyor ve kontrol altına alınıyormuş. 5 sene sonra İstanbul’da da görürüz böyle taksileri inşallah.
 

Akşama doğru Barselona’nın tam piyasa mekanı olan Placa Comercial’e gidip akşam yemeği öncesi aperatif birşeyler içtik. Turuncu renki Aperol ile tanışmamız ilk kez burada oldu. Yemek konusunda ne kadar hassassam, içki konusunda tam tersine bir o kadar kazmayımdır. Rakı ve bira ile tüm seyahatleri idare edebilirim. Ama meğer İspanyol gençliği güneş batımında akşam yemeği öncesi Aperol içiyormuş. Biz de öğrenmiş olduk. (fotoğraf http://www.eater.com/2014/10/21/7020183/the-story-of-the-aperol-spritz-a-classic-italian-cocktail sitesinden arak)
 

Akşam yemeğinde güya La Paradeta’ya gidecektik ama önünde 70 kişilik kuyruk olduğu için Morelia diye bir restorana oturduk. Bir yandan Egeyle uğraşan Özenç bir yandan da 2 aylık hamile olduğu için çok fazla öyle koşkoşa ve açlığa gelemiyor.

Ravioli siparişimizi beklerken meyva suyunda hallice Sangria’mız teşrif etti. Sangria sıcak İspanyol gecelerinde gençlerin ferahlaması için kırmızı şarp ve çeşlitli meyvalardan yapılan serinletici bir içecek. İçine çok büyük bir ihtimalle meyva suyu da koydukları için gayet hafifti. Yağ gibi akıp gidiyor. Öyle bir kadeh iki kadeh değil, sürahi ile geliyor.
 

Raviolis Rellenos de Ricotta yani lor peynirli mantımız son derece başarılıydı. İspanyol mutfağı ile İtalyan mutağı zannımca birbirine çok benziyor. Her ne kadar garsonra bu italyan yemeği mi diye sorsam da bana inatla hayır bu ispanyol yemeği dediler.
 

Fiyatlar fena değil, koca sürahi sangria (10€) ile birlikte ravioliye (13.5€) toplam 25€ ödedik.

Özenç’le Ege’yi yemekten sonra otele bırakıp ben şehir merkezine geri döndüm. La Paradeta’nın kapısına geldiğimde saat 22:30’u gösteriyordu ve hala dükkanın önünde 20 kişilik sıra vardı. İçerisi saatlerdir full çektiği için rezervasyon kabul etmiyorlar! İlk gelen oturur, sona kalan dona kalır.
 

Mecburen kuyruğa girip sıranın gelmesini bekledim. Bir ara benden başka yabancı olmadığını anlayınca, arkamdakine tuvalete gidiyorum birazdan dönecem diye söyleyip, dükkana daldım. Zaten girişte deniz ürünlerinin fotoğraf faslı olacağı için, bari zaman kaybetmeyeyim diyip vitrine şöyle bir göz gezdirdim. Ve sonunda bebe ahtapotu (Pulpito) burada yakaladım!!
 


Ayrıca iki boy karides, çeşit çeşit kalamar, balık, kabuklu midyeler, yengeç ıstakoz ne ararsan vardı. Akşam olmuş saat neredeyse 11, isanların neden deli gibi sıra beklediğini vitrini görünce anladım.
 

Bizde midye dedin mi siyah midye vardır! Ya içine mardinli abiler baharatlı pilav doldurur midye dolma yapar, ya da çipşişe dizildikten sonra una bulanıp yağda kızartılır midye şiş olur. Burada ise midyenin 4 çeşidi vardı. Tallarina, Almeja, Beberecho....


Sıra size geldiğinde hangisinden ne kadar istiyorsanız hemen oracıkta tartıp üzerine etiket yapıştırıyorlar. Nasıl pişirilmesini istediğinizi söyleyip masanıza geçiyorsunuz.
 

Ben fotoğrafları çekerken bir yandan da kimler ne alıyor, hangisini nasıl pişirtiyorlar diye kulak kabarttım. Benim aklım diğer midyelerde ama her gelen bizim bildiğimiz siyah midyelerden söyledi.
 

5-10 dakika sonra sırada arkamda olan elemanı görünce sevindim, nihayet sıra bana gelmiş ve hemen siparişlerimi verdim. Önden buharda midye (Mejillones Al Vapor), üstüne bebeğin de bebeği kalamarlardan (chipirones), üstüne bebe ahtapot (Pulpito), tatlı niyetine de iki adet jumbo karides.

 Masaya oturduktan sonra ne içmek istediğimi sordular. Elbette şarap ağırlıklı olmak üzere geniş bir içecek menüsü vardı ama etrafıma baktım gençler bira içiyordu ben de bira söyledim. Aslında bu kadar güzel deniz ürünlerinin hakkını vermek için adam akıllı bir beyaz şarap açtırmak gerekirdi. Ama hem hava sıcak, hem bende şarap kültürü sıfır, bir de şaraba eşlik edecek kimse yok, biradan devam ettim.  

Masaya ilk midyeler geldi. Hırvatistan ve Karadağ’da yediğim Musulje na Buzaruyu anımsattı ama tencere içinde sulu değil, tabakta kuru kuruya geldi. Sadece buharda pişmiş sonra tabağa almışlar.

Midyelerin maşallahı var. Hepsini teker teker açıp resim çekmek için bir el atınca midyelerin ense traşını gördüm. Hiç biri cücük kadar değil, hepsi etli etliydi. Çok öyle sosa bulanmadığından dolayı misler gibi deniz ve midye kokusu geliyordu. Gündoğan’daki Midyeci Şehmus’un oğlu Yasin kardeşime şiddetle öneririm.
 

İkinci tabak ise Chipiron denen mikro kalamarcıklar. Özellikle çatal koyuyorum ki boyutlarını siz anlayın. Zaten bıçağa gerek yok, leblebi yer gibi löplöp atıyorsunuz. Biranın yanına pek güzel gitti.
 

Yahu böyle kalamar olur mu diyenler için kıtır hamurunu ayırdıktan sonra daha net bir resim koyuyorum. Eşek kalamarı, bebek kalamardan sonra bir de mikro kalamarla tanışmış oldukö kültürümüz arttı. Roma’da ki balık pazarında da görmüştüm bunu ama malesef bizde ve Yunan’da yok. Doğu akdenizi deviyor herhalde bunlar.


Midyeyle altlık, mikro kalamarla üstlük yaptıktan sonra artık ana yemeğe hazırız. İki gündür rüyamda sayıkladığım bebe ahtapotlar (Pulpito) ve yanına da iki adet karidesle birlikte finali yaptım.
 

Pulpito denen meret harbi harbi bizim bildiğimiz ahtapotun küçüğü. Izgaraya söyle bir göstermişler sonra tabağa koymuşlar. Bacakların bazıları hafif kızarmışken gövde kalamar gibi mosmordu. Aslında “mosmor” kelimesi negatif bir anlamda kullanılır ama ben burada pozitif anlamda kullanıyorum. Hiç kurutulmadan pişirilmiş, suyu kaçmamış, boku çıkmamış anlamında.

Türkiye’de biz alışmışız yemeği yeriz, güzel yerlerini sona saklarız. Deniz ürünleri lokantasında da genelde bu güzel parçalar karides olur. Aynı mantıkla midye, kalamarcık, ve ahtapotçukların üzerine karidesleri tatlı niyetine götürdüm. Hiç derin dondurucuya girmediği her halinden belli olan karidesleri tabağın dibindeki fesleğenli zeytinyağına sıyırttıraraktan mideye gömdüm.
 

Servis çok hızlı! Sipariş etmemle yemeklerin gelmesi 5-10 dakika ya sürdü ya da sürmedi. Ve inanırmısınız tüm bu yediklerim 2 birayla birlikte 17€ tuttu ki, lezzetten sonra fiyat/performans kriteriyle de La Paradeta benim Barselona’da en sevdiğim lokantalar arasında tartışmasız bir numaraya oturdu.

Aşırı şiddetle tavsiye edeceğim Le Paradeta’ya mutlaka gidin. Dikkat edin mekan pazartesi günleri kapalı. Öğlen yemeği için 13:00-16:00 akşam yemeği için de 20:00-23:00 saatleri arasında hizmet veriyor.
 

3 yorum:

usasmaz dedi ki...


Yazılarınızı beğeniyle takip ediyorum, bir sonraki yazınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Barcelona'da arkadaşımdan öğrendiğim "La Tasqueta de Blai" da fiyat performans oranı çok yüksek, müthiş lezzetli ve uygun fiyatlı bir yer. Genelde yerliler gidiyor ve yer bulmak biraz zor oluyor ama denemeye değer. Bask Ülkesinin tipik bar atıştırmalığı olan Pincho yapıyorlar. Ekmek üstü tapas diyebiliriz.
https://tr.foursquare.com/v/la-tasqueta-de-blai/516f08a7498efec71b31b5d2


Not: "Navajas" adı verilen çakı midyesine sülünes de deniyor, sübye olarak yazmışsınız. İlk yazınızda doğru yazmıştınız, galiba bu sefer gözden kaçmış.

Löplöpcü dedi ki...

Uyarınız için çok teşekkür ederim, sübye olarak yanlış yazılanları sülünez olarak değiştirdim. Birinci bölümde de hem sülünez hem de sübye yazmışım, onları da düzelttim!

Hoa Nguyen dedi ki...

My stomach was tortured throughout the article, actually the seafood here is very similar to the food in the Mekong Delta (my hometown) in Vietnam. You can visit that place after the tour ends here. :)

refer more http://vietfuntravel.com/mekong-delta-tour-from-ho-chi-minh-2-daysmy-tho-ben-tre-can-tho

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World