3 Kasım 2015 Salı

İspanya-Portekiz turu - 4.Bölüm Barselona


Barselona dünyanın en popüler turist destinasyonlarından biri. Güzel bir iklimi ve muhteşem mimarisi var. Ayrıca zengin bir tarihe sahip. Ucuz uçak biletini yakaladığım anda 2. kez bile gidebileceğim bir yer. İnsan bir şehri neden bu kadar sever, biraz düşünmek lazım. Yemekleri, trafiği, temizliği, “Vayy baba çek bir sandalye” samimiyeti, hepsi var.


01.07.2013 Pazartesi              Barcelona
Barselona’daki son günümüzde otelde yediğimiz kahvaltıya biraz değinmek istiyorum. İbis oteller 3 yıldızlı, kısmen küçük sayılabilecek odalara sahip ekonomik oteller. Ama genelde İbis otelleri belli bir standarta sahip zincir otel olduğu için Münih seyahatinde olduğu gibi Barselona’da da tercih ettik, çok da memnun kaldık.

Kahvaltısı da son derece mütevazi. Uçsuz bucaksız bir açık büfe yok ama yeteri kadar jambona peynire sahip.


Bir beyaz, biri esmer olmak üzere iki ekmek ve iki çeşit kruasan ile genel teamüllere göre kabul edilebilir seviyedeydi.


Ekmek kızartma makinasının yanına zeytinyağı, domates püresi ve sarımsak koymuşlar. Hemen garsona yardımcı olmasını rica edip, kendimize güzelce ekmek hazırlattım.


Öncelike ekmek kızartılıyormuş, daha sonra azıcık zeytinyağı ekmeğe yedirilip ortadan ikiye kesilmiş sarımsak güzelce ekmeğe sürülüyormuş. Daha sonra, üstüne de yarım kaşık domates püresi ekleniyormuş. İsteğe göre üzerine tuz ve karabiber çekebilirsiniz.


Mütevazi kahvaltımızda inanır mısınız en çok bu sarımsaklı domatesli ekmeği sevdim. Barselona’ya gittiğiniz her lokantada Pan Con Tomate söyleyin.


Laf aramızda jamonlara da gereken saygıyı kusur etmedik vesselam. Normalse evde bizim mutfağa genelde sucuk jambon gibi işlenmiş etler pek girmez. Doğal bir şey olmadığı için tavsip etmiyoruz. Ama yurt dışına çıkınca Türkiye’de bulamadığımız lezzetlere abanmak adettendir. 3 gün boyunca imanına kadar yiyeceksin ki, sonra 6 ay aramayasın.


Kahvaltı sonrası hiç bir tura katılmadan park bahçe gezdik. Otelden şehir merkezine giderken yolumuzun üstünde olan Parc de la Ciutadella’nın içinden geçtik.


Özellikle çocukla seyahat edenlere şiddetle tavsiye edebileceğim bir park. Öyle ufak tefek değil tam 280,000 m2. Heykelden hayvanların üzerine çıkan, salıncaklarda sallanan, çimenlerde ilk adımları atmaya çalışıp yuvarlanan çeşit çeşit çocuk görebilirsiniz.


Park sonrası Çikolata müzesini gezdik. Kakaonun nasıl toplandığından başlayıp nasıl ayıklandığı, öğütüldüğü, nasıl çikolata haline geldiğini gösteren ufak bir film seyrettikten sonra çikolatadan yapılan heykellerin arasına “Ne zaman bize çikolata ikram edecekler” kedi gibi dolandık ama maalesef parayla satılıyormuş.

Tesadüfen önünden geçtiğimiz Enrique Tomas Barselona’da Jamonun kralını satıyormuş. Onlarca çeşitin içerisinde kilosu 45 euroya da var, 175 euroya da. Nedir bunun olayı diye sorduğumuzda hayvanın yediği yemden tutun, kaç ay kürlendiğine kadar bir çok parametreden bahsetti.


Tabii bir de malı kestikten sonra kaç gün içerisinde o butu satıp bitirebilecek, o da önemli. Şu soldaki kara kuru olan bence 2 haftadır sürünüyor o yüzden ucuz, en sağdaki de daha yeni kesilmiş kırmızı kırmızı eti var o yüzden pahalı. Nasıl mantık ama?!


Yolda giderken atıştırmak için bizim çerezciler gibi külahta satılan parçalardan alabilirsiniz. Ama nedense dilimler düzgün ve büyük değil, hep ufak ufak kırıntı gibi görünüyordu. Pek iştah açıcı değildi. 100 gramı 8.95€ olan o kırmızı buttan, damağımızda tereyağı gibi eridi gitti.


En beğendiğiniz ürünlerden eve alıp götürmeniz de mümkün. Dilimlenmiş jamonları vakumlu pakette alırsanız, uzun uçuşlarda bile sorunsuz olarak eve götürebilirsiniz. Denk getirin Enrique Tomas’a uğrayın, fiyatlar La Boquera’ya göre çok daha uygun.
  

Son günümüzde La Boquera’ya son bir kez daha uğramayı ihmal etmedik. Sabah 8 akşam 8 açık olan bu sabit pazarda çoluk çocuk olmasa en az 5 saat gezerim, dünyaları yerim, ama 1.5 yaşında çocukla biraz zahmetli oluyor.


Genelde kadınların tezgahtarlık yaptığı mekanlarda deniz ürünlerinin tadına baktık. Karides hepimizin sevdiği, masalarımızdan eksik olmasını istemediğimiz bir lezzet. Amma vekalin doğal olmayan iki şey vardı ki ben şahsen pek haz etmem. Biri sushicilerde “yengeç” diye gazladıkları SIRUMİ, diğeri de OKYANUS LOKUMU. Sanki bir yengeçin bacağıymış gibi bir de ucuna da yengeç bacağı sapladıkları kroketlere malesef bizde bayılanlar var.


Genelde kızartma ağırlıklı deniz ürüleri satan Marisc Nineta'da yok yok. İsteyene küp küp kesilmiş büyük balık, isteyene hamsi tava. Halka kesilmiş eşşek kalamarı ve mikro kalamarcıklar da bonusu.

Tapas kültürünün, masanın diğer tarafından fotoğrafı. Barda otutur gibi oturup vitrine bakaraktan tapasları götürüyorsunuz. Genel olarak La Boquera’da fiyatlar tuzlu olduğu aklınızdan çıkartmayın. Aynen bizim Çiçek Pasajındaki lokantaların Nevizadeye göre %25 daha pahalı olması gibi.


Öğlen yemeklerimizde adettendir üçüncü gün de Tapasçıya gittik. Bu sefer şehrin en meşhuru Tapas 24’e (Carrer de la Diputació 269) gittik. Ufak tefek bir dükkan olduğu için kapısında ciddi sıra vardı. Bebekli müşteri statüsünden bize torpil yaptılar, iki kişilik bir ailenin yanında oturttular. Yoksa şapır şupur yemek yiyen insanları seyrederek sıra beklemek çok can sıkıcı.


Çok meşhur olduğundan mıdır, yoksa kapıda metrelerce kuyruk olduğundan mıdır, içeride çok sıcak bir ortam yoktu. Masaya oturduktan sonra garson bir aceleyle sipariş almak istedi. Yahu kardeşim bir menü getir önce, görmüyor musun turistiz.


Surat asıp menüyü getiren garsona 5 dakika sonra sipariş almak üzere gelmesini söyledim. Bombes, Bikini Comerç 24, Mc Foie Burger ve Costelletes de Conill yani tavşan pirzolası söyledik.

Servis burada da çok hızlı. 2 dakikada Bikini Comerç ve bombes geldi. Bikini Comerç her ne kadar sucuklu kaşarlı tosta benzese de, biraz daha janjanlı hali. İberik jambon, erimiş beyaz krem peynir ve trüf sosundan oluşan iç malzemesi gibi manyak lezzetliydi. Ekmeğin pişirilme tekniğine ise bayıldım. Ekmeğin etrafını o kadar güzel pişirmişler ki dışı kıtır kıtır, içi yumuşaşık kalmış, çok başarılıydı.


Bombes ise bizim bombanın İspanyolcası. Köftenin etrafında patates püresi var, sonra onu da galeta ununa bulayıp derin yağda kızartmışlar, üzerine de fiks sosları olan sarımsaklı mayonez ve acı biber sosu eklemişler. Lezzet çok başarılı, ustam kızartmayı nasıl yapması gerektiğini çok yi biliyor. Patates püresi hazır paket değil, gerçek patatesten yapıldığı belli oluyor. Gerçi bu kadar sosu bana sürseniz ben de güzel olurum orası ayrı.


Tapas 24’t esas oğlan Mc Foie Burgermiş. Eti nasıl pişirdiklerini anlamadım ama zaten sadece ekmeğe yakın olan kısımlar kısmen pişmişti. Orta taraflar ılıktı rengi bile daha dönmemişti. Ayrıca etin arasına da kaz ciğeri ilave etmişler, lezzet 5 katına çıkmış. Ekmeğin içine bakarsanız güzelce yağı basmışlar. E tabii lezzet de ona göre.


Etler gerçekten böyle az pişirilmesi mi icap ediyordu yoksa bizim şansımıza mı az pişmiş geldi bilmiyorum ama bizden takdir topladı. Halep seyahatinde de buna benzer bir pişirme tekniği görmüştüm. Çiğden lavaşın üzerine kıymayı iyice yayıp ortadan ikiye katladıktan sonra tost makinasında bastırılıyordu, hafifçe pişip sulu sulu kalıyordu.

Bu kadar güzel şeyleri yedikten sonra tavşan pirzolasında çuvalladık. Ben sanıyorum kuzu pirzola gibi kemiğinden sıyıraraktan yiyeceğiz, yağlı bir et kemirecem ama nerdeeeee! Kemiğiyle beraber ağzına atsan yeridir.


10-12 parça koymuşlar ama yine de gele gele önümüze kuş yemi kadar bir şey geldi. Galeta ununa batırılıp yağda kızartıldığı için de zaten bit kadar olan etler iyice kurumuştu. Bombes ne kadar güzel pişirilmişse, tavşan pirzolası da bir o kadar kötü pişmişti. Tavşancı ustayı Viyana’da şnitzel eğitimlerine göndermek lazım.


Tapas 24’ü sevdim mi sevmedim mi bilemiyorum. Bir kere dükkanın önünde sıra beklemek çok can sıkıcı. Zira son 10 dakikayı merdivenlerden inip resoranın içinde yemek yiyen, hatta yemeği bitmiş olup da dalga geçen insanları seyrederek geçiriyorsunuz. “Ulan bittiyse kalk git işte, görmüyon mu sıra var” ifadeleriyle masada oturanlara çatık kaşlarla bakıyorsunuz. Fiyatlar ucuz değil, bugüne kadar gittiğimiz en pahalı tapasçı ama sanırım Mc Foie Burger için buraya gelinir. Hatta siz siz olun hiç sıraya gimeyin, 3 porsiyon paket söyleyin. Hatta araya da bir tane bir tane de Bikini Çomerç sokuşturun.

Akşam üstü artık iyice yorulunca hep birlikte otele dönüp biraz dinlendik. 3. geceden sonra otel odasını evin gibi belliyorsun. Serin bir duştan sonra akşam yemeği için hazırız.

Özel tavsiyeler ile Barselona sezonunu El Asador de Arnada’da (Carrer de Pau Claris 70) fırında süt kuzusu ile kapattık. 1974’den beri hizmet veren lokantanın Barselona dışında da bir çok şubesi var, içerideki dekor eşki bir aristokrat şatosunu andırıyor. Buranın olayı kuzu tandır o yüzden menü çok geniş değil. Çeyrek kuzu iki kişi için idealdir, yanında fırında pişmiş veya kızarmış patates söyleyebiliyorsunuz.


Altlık olarak yeşil salata ve kan sosisi söyledik. Zira baştan kuzunun hazırlanması 45 dakikayı bulurmuş. Meğer öğlen kısmen pişiriyorlarmış, siparişe müteakip yarım saat daha pişirip tam kıvamını buluyormuş. O yüzden bekleme süresi biraz fazlaymış.

Bir önceki Antalya yazısında, bizim lokantalarda dünden kalan beyaz ekmeği ısıtıp vermeyi bir maharet sanıyorlar. Halbuki işin kolayına kaçıyorlar. Burada yediğimiz ekmek tazecikti, her gün akşamüstü servisten hemen önce çıkıyormuş. Allah rızası için şu ekmek işine bir el atın ey lokantacı arkadaşlar.


Bu kadar güzel ekmeği zeytinyağına bandıra bandıra bir hal olduk. İspanyollar zeytinyağı üretiminde dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Kazakistan, Malezya ve Namibya’da yaşarken marketlerde hep İspanyol malı zeytinyağı gördüm ama maalesef bir kere bile Türk zeytinyağı göremedim.


Kan sosisini daha önce Almanya'da da çok duymuştum ama bir türlü denk getirip yiyememiştim. Çok da fazla bir şey kaçırmamışım! Bir kere rengi acayip itici, gerçi Karadağ’da mürekkep balığıyla yapılan kapkara bir pilav gelmişti, o zamanda aynı şeyleri hissetmiştim ama sonra tabağın dibini sıyırmıştık. Ama arkadaş bunun tadı da öyle ahım şahım güzel değil. Beni pek sarmadı, tavsiye de etmem. Ha bunu güzel yapan bir yer biliyorsanız söyleyin kaydımızı alalım denk geldiğinde yeriz.


Salatanın resmini koymaya bile gerek yok, domates ve maruldan ibaret gayet sönük bir salata ama maksat takipçilerde “Sırf et yiyorlar” intibası oluşmasın.


Mide özsuyunu zeytinyağına bandırılmış ekmek ve dandik sosislerle aldıktan sonra şu kuzulara gidip bir bakayım dedim daldım mutfağa. Ustam işini severek yapan güler yüzlü biri. Bence bu özellik yemeğin lezzetini birebir etkiliyor. İşini sevmeyen asık suratlı bir ustanın yaptığı yemekten bir cacık olmaz, ama güler yüzlü usta yemeğe şefkatli davranır, onu öper koklar sevgisini verir.


Kuzuların piştiği fırın özel bir taş fırını. Gazlı elektrikli filan değil, harbi odun ateşi kullanıyorlar. Genişçe bir güveçte çeyrek kuzuyu koyup vermiş fırına.


Odun fırınında yemek pişirme kültürü maalesef bizde sadece Güneydoğu Anadoluda var. Üniversite yıllarımda Antep’te senelerce odun fırınında pişmiş patlıcan kebabı, Kilis tava, soğan kebabı yapmışlığımız vardı. Edirneli Alper kardeşimle üst kattaki odunluğa çıkıp, çatak bıçak kullanmadan lavaşla sıyırırdık tepsiyi. Odun ateşinin verdiği lezzeti tahmin bile edemezsiniz.


Kuzu eti benim en sevdiğim ettir. Hele ki fırında veya kömür ateşinde ızgara olursa tek geçerim. Dana etini steak hariç sulu yemeklerde tercih ederken, fırın ve ızgaralarda kuzuyu tercih ediyorum. Yanlız bizde kötü bir adet var, kasaplar eti temizlerken etin üzerindeki deriyle birlikte yağını da temizleyerek eti dımdızlak bırakırlar. Halbuki fırına atılacak kuzunun yağının alınmaması lazım. Çıtır çıtır bir kabuk oluşturur ve etin kurumasını önler sen yemek istemiyorsan masaya geldikten sonra yine çıkartırsın, ama önceden yağı alınmış et fırında kupkuru kalır.


Kuzunun yanında eşantiyon fırında pişmiş patates geldi. Sanırım fırın çıkışı üzerine zeytinyağı veya tereyağı sürmüşler, yoksa böyle güzel parlamazdı. Üzerine tuz karabiber ekince kuzuya gayet güzel kavalyelik yaptı.


Garsonumuz fotoğraf faslından sonra kuzumuzu bizim için masada parçaladı. Ayıkladı demiyorum, sadece parçaladı, zira kemikli et olduğu için ben malımı fazla ellettirmek istemedim.


Etin üzerindeki yağı neden temizlemek lazım şimdi anladınız mı? Ekmek banmak için güzel bir havuzcuk oluşur da ondan! Günümüz Türkiyesin’de ki lokantalarda artık hep yok ağır olur, yok kuzu olmasın, aman kokuyor gibisinden bahanelerle işin ucuzuna kaçılıyor. Müşteri böyle istiyor diye reçeteyi değiştirmeyin ağalar. Siz reçeteye sadık kalın, işi bilen size gelsin. Yoksa trışkadan et satan yüzlerce lokanta var.


Kemikli kuzu etinin lezzeti istisnai denecek kadar güzel. Kuzuyu o kadar güzel dinlendirmişler ki sinirden-stresten eser kalmamış. Kuzu meraklıları! El Asador de Arnada yazın bir kenara, sırf Barselona’da 3-4 şubesi var, birine mutlaka uğrayın ama mutlaka rezervasyon yapın. Fiyatlar da fena değil, 1 şişe kırmızı şarapla birlikte 70€ geldi.

İstanbul’da böyle kuzu bulsam abonesi olurum diyeceğiniz bir lezzet. En son bu kadar güzel kuzuyu Konya’da Hacı Şükrü’de öğlen yemeğinde yemiştim. Ama takdir edersiniz ki akşam yemeğinde yanında güzel bir kırmızı şarap ile pişen kuzunun ambiyansı yoktu Konya’da.


Yemek sonrası tatlı olarak bir çok alternatif var ama genel olarak bir tatlı yemiyoruz, şekere karşıyız.

4 gün doya doya gezdiğimiz, deniz ürünlerinin, tapasın, son gün de kuzunun dibine vurduğumuz Barselona turunun sonuna geldik. Ertesi gün Lizbon ve Porto yolcusuyuz. İlkim ve coğrafya aynı gibi görünse de hem yemekler, hem de fiyatlar Barselona’dan çok daha farklı bir şehirle karşılaştık.




6 yorum:

ozgurr dedi ki...

kan sosisi yani morcilla'yı ilk kez 98 yılında buenos aires'de river plate-boca juniors maçından önce yemek yediğim retaurantda yanımdaki river'lılar da görmüştüm. görünüşü çok kötüydü hatta seninkinden farklı olarak daha sıvımsıydı. bu ne diye sorduğumda; sana uymaz demişlerdi. zaten denemedim de.

Adsız dedi ki...

iskoçlarin ünlü blackpuding dedikleri kahvaltida yedikleri sosisde kandan yapilir tadi ve görüntüsü çok kötüdür aynen diger çok kötü tat haggis gibi.bu arada Selim bey firin'da yemek pişirme kültürü iç anadoludada vardir mesela ramazan ayinda mahalle firinina belli bir ücret verilir ve yemekler tüm ay boyunca firinda pişer,kurufasulye bile firinda saatlerce yavaşça pişer

Adsız dedi ki...

halepte yediginiz sey havashi olmali misirda da var aynisindan.deniz

basaryo dedi ki...

bir müslüman evladı olarak neden içinde domuz eti bulunduran ürünleri nasıl yiyebiliyorsunuz
hadi sizi anladık minik ege yede tattırıyorsunuz
sizden anadolu coğrafyasını gezmiş lezzetlerine vakıf olmuş biri olarak bunu beklemezdik

Löplöpcü dedi ki...

Domuz eti ile bira arasında dini inançlar açısından bence hiçbir fark yok. Bira, rakı, şarap Türkiye'de bol bol tüketiliyor değil mi?
Ayrıca Ege'ye tatdırdığımı nereden çıkarttınız? Bu tespitiniz doğru değil.

elif berna ÖZEREN dedi ki...

Kan sucugunu Polonya da yemistim. Kendilerine özel bi tarifle servis ettiler. Soğan elma ve erik şurubu (yada gazozu) sote edip bu sucuğun üzerine koyuyorlar. Bana lezzetli gelmişti. Tabi bu geleneksel bir ev tarifiydi.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World