9 Kasım 2015 Pazartesi

İspanya-Portekiz turu - 5.Bölüm Lizbon


Portekiz'in başkenti Lizbon, civarındaki mükemmel plajları ile batı avrupanın en keşfedilesi bölgelerinden biri. Avrupanın bir ucunda olmasından dolayı çok fazla turistik olmadığı için fiyatlar da ona göre hayli düşük. Hatta Avrupanın en ucuz başkentlerinden biri diyebilirim. Deniz kenarında olmasından dolayı mutfak kültürü elbette deniz ürünleri ağırlıklı. Biz de görevimizi yerine getirdik ve layıkıyla Lizbon mutfağının hakkını verdik. Haydi buyrun sardalya ve ıstakoza doyduğumuz Lizbon seyahatine.


02.07.2013 Salı           Barselona-Lizbon
Sabah otelde yediğimiz kahvaltıya müteakip, Plaça Catalonia’dan kalkan Aerobüs (A1) ile havalimanına (T1) gittik. Gelirken gidiş dönüş bilet aldığımız için bu sefer Aerobüsde para vermedik. Size de tavsiye dönüş tarihiniz belli ise baştan gidiş dönüş bilet alın.

Barselona-Lizbon uçuşunu 183 TL’lik gidiş dönüş promosyon bilet yakaladığımız için Portekiz Havayolları ile aptık. Bu kadar ucuz fiyat olunca insan biraz kıllanıyor ama Star Alliance’a bağlı bildiğin milli havayolu neticede.


Barselona havalimanında valizleri verip güvenlikten geçerken bebekli yolcular için ayrı bir güvenlik kapısı olduğunu gördük. Burada hem sıra daha azdı, hem de eşyaları çıkartıp güvenlik bantına koyarken, bebeği koyabileceğiniz puset ve park yatağı bulunuyor.


Bu resmi özellikle koyuyorum ki, “vay bizim çocuğumuz var, vay efendim tatile çıkmak zor olur” gibi gereksiz yere bebek olduktan sonra kendinizi eve tıkmayın. Yabancı kadınları kendi gözümle gördüm, tek başına 2 bebekle seyahat ediyordu. Özellikle medeni ülkelerde bebekli gezginler için her şey düşünülüyor.

Uçağa binmeden hemen önce bekleme salonunda “Semih Diken” diye anons duyunca hoplaya zıplaya bankonun önüne gittim. Tam da tahmin ettiğim gibi uçaktaki yoğunluktan dolayı upgrade olmuşuz, ailecek business class’a terfi etmişler. I love you TAP Portugal


Her ne kadar uluslararası uçuş olsa da kıçı kırık Portekiz Havayollarının 1 saatlik uçuşta verdiği servis budur. 1 adet çilek, 3 parça ananas, iki dilim kavun, yanında da bir kap dondurma. Sıcak yemek nerde? Yok! THY’nin gözünü seveyim, yurt dışı uçuşlarda mutlaka sıcak yemek verir, hatta tavuk mu olsun et mi diye alternatif bile sunar. Ama gelin görün ki THY’de de 183 TL’ya uluslararası uçuşu zor bulursun!


Lizbon Barselona’ya göre çok daha ucuz bir şehir. Havalimanında metro ile 1.9€’ya şehir merkezine gitme şansı da var, ama bizde bebek olduğu için taksi ile 10€’ya anlaştık. Aklınızda olsun havalimanlarında valizi aldıktan sonra, gidiş katına çıkıp oradan taksiye binin. Zaten limana müşteriyi getirmiş olan taksi, boş dönmemek için her zaman pazarlığa açıktır.

Lizbon’da da Accor Hotel gurubuna bağlı 4* Novotel Lisboa’da kaldık. Aslında daha ucuza Ibis Hotel’de de kalabilirdik ama benim bütçem belli, geceliği 41€’dan promosyonu yakalayınca 2 gece çaktım gitti.

Kısa bir otele yerleşme faslından sonra metroyla şehir merkezine Praça de Espanha’ya gittik. Lizbon’da 3 gün kalacağımız için Viva Viagem Card alıp (0.5€) içine 10 € yüklettik. Buraya kadar hoş güzel ama, platforma inmek için asansör veya yürüyen merdiven yok yok. Barselona’da hiç yapmadığımız bir işi yapıp, bebek arabasını kucaklamak zorunda kaldık. Buradan Lizbon belediyesine en münasip bir şekilde sevgilerimizi iletiyoruz!!


Lizbon metrosu Barselona’daki gibi temiz ve yeni değil. Biraz daha külüstür görünümlü ama iş görüyor. Metroyla Restaurades istasyonuna gelince, kendi başımıza yarım günlük Barrio Alto turu yaptık. Bu bölge dik yokuşları ve finükülerleri ile ünlü, Glória Finüküler de en bilineniymiş.


Gerçek Lisbon yaşantısını, sokaklarını ve insanlarını görmek istiyorsanız buralarda yürüyerek gezmelisiniz. Yanlız Barrio Alto civarında dolaşırken bebek arabası ile biraz zorlanacaksınız ama ara sokaklar gerçekten keşfetmeye değer. Barro Altoyu bizim Balat sokaklarına benzettim.


Karmakarışık binaların arasında dolanırken bir anda karşımıza aile işletmesi görünümlü Petiscosno Bairro isimli bir cafe çıkınca tereddütsüz daldık içeri. Eski usul tabureleri rengarenk boyamışlar, tertemiz örtülerle masaları hazırlamışlar. Ortam bizim çok hoşumuza gitti. Bizden başka sadece 1 masa vardı ama yine de kendimizi huzurlu bir ortama gelmiş gibi hissediyorduk.


Mutfaktan yayılan mis gibi yemek kokusu lokantayı sarmıştı, sorduk sardalyaymış. Meğer Çanakkale’de olduğu gibi Lizbon’da da sardalyanın tam mevsimiymiş. Bir porsiyon ızgara sardalya ve Portekizin milli balığı olan kızarmış bacalhau (morina balığı) sipariş ettik.

Balıklar gelene kadar her akdeniz ülkesinde yaptığımız gibi zeytinyağına ekmek bandık. Burada yediğimiz ekmek sanırım tüm İspanya ve Portekiz seyahatinde yediğimiz en iyi ekmekti. Ekşi mayadan yapılmış ve tam tahmin ettiğim gibi hamuru lokantada kendileri yapıyorlarmış.


Sardalyalar bizim alışık olduğumuz boyutlara göre daha büyük geldi. Artık neredeyse tirsi olmuş bunlar. Sardalyanın en güzeli Çanakkale Gelibolu civarında çıkanıdır, ağustos eylül aylarında dadından yinmez. Sardalyanın amcası diyebileceğimiz tirsi ise daha çok İzmir Çeşme taraflarında çıkar. Fena değildir büyüktür ama, bunun neticesinde çok kılçıklı olur.


Bizim morina balıkları (Bacalhau) ise ise mücver formatında geldi. Yanına bir parça limon koymuşlar o kadar, gereksiz süsleme sanatı yok. Bu arada morina balığını hayatımda ilk defa deneyeceğim. Portekizde 12 ay boyunca heryerde bulabileceğiniz bir balıkmış. Tabiri caizse Portekizliler bu balığa tapıyorlar, bacalhau ile yatıp bacalhau ile kalkıyorlar.


Bir çok insan sardalyayı yağlı olduğu için pek sevmez ama benim en sevdiğim balıklardan biridir. 2008-2011 yıllarında İstanbul’a ilk geldiğimde bahçeli bir evde otururken, ağustos eylül aylarında 3 kilo sardalya alıp, orta kılçığı ayırarak göğüs göğüse yapıştır, her hafta mangal yakardım. Gelibolu’da ise değil kılçığını, balığının bokunu bile temizlemeden (Boklu sardalya) olduğu gibi mangala attıklarına şahit oldum. Bu şekilde pişirirken balığın tüm suyu ve lezzeti içinde kalırmış.


Lizbon’da da sardalyanın esas pişirme usulü aynen böyleymiş. Hiç bir şeyi temizlemeden ızgaraya atılırmış. Masaya servis edildikten sonra pulları ile birlikte derisini sıyırıp, alttaki ete ulaşınca mızıka gibi boydan boya sardalyayı löpletip, etini yiyorsunuz. Aman bokuna bulaşmak yok!! Zaten acı bir tat gelince anlıyorsunuz yanlış bölgelerde olduğunuzu. Saldalyanın eti çok lezzetliydi. Tam kararında pişirmiş ablam! Biraz muhabbet ettiğim, sardalyanın özellikle Portekizli esnaf için ayrı bir yeri varmış. Çünkü tarih boyu denizcilikle uğraşan fakir Portekizli nüfus, denizden çıkan kaliteli balıkları satarken, kendi hep sardalyaya talim edermiş. O küçücük kafede yediğim sardalyanın beynimde yarattığı lezzet dalgalanmaları halen aklımdan gitmiyor.


Bacalhau ise tuzlanarak kurutulan bir balık olduğu için taze taze pek tüketilmiyormuş. Kızartma olunca tabi gayet güzel gitti. Meraklısı çokmuş ama sardalyanın yanında bence sönük kaldı. Ama kesinlikle ikinci şansı vermek lazım.

Tatlı niyetine bugün menüde ne olsa beğenirsiniz? Sütlaç!! Üst katmanındaki pütürlüklerden dolayı dünden beri buzdolabında süründüğü belli oluyordu ama, özellikle yağlı sardalyanın üzerine tatlı yemek şart. Genel olarak tatlıdan uzak duruyoruz o yüzden sütlacı üçümüz paylaştık. Üçümüz diyorum artık Ege’de bizim yemeklere musallat olmaya başladı. Sardalyaya pek bulaşmadı ama sütlaç hoşuna gitti.


İki kadının işlettiği ufak bir cafe olan Petiscos no Bairro’yu tavsiye ederim, iki porsiyon balık, bira, meyva suyu ve tatlıya 25.5€ hesap ödedik. Şimdiye kadar bu tatilde ki en ucuz öğlen yemeği.


Yemek sonraki kaldığımız yerden devam edip önce Santa Catarina kilisesine yürüdük, sonra Bica finükülere bindik. Bu kadar karmaşık mahallenin içinde bir anda deniz manzarasını görünce insan mutlu oluyor. Yıllardan beri deniz kenarında yaşadığımız için deniz manzarası ve deniz kokusu olan yerleri daha çok seviyoruz.


Yemek sonrası genelde öğlen uykusuna yatan Ege, bir türlü dalamadığı için, geniş bir bahçesi olan Pharmacia’ya (Rua Marechal Saldanha 1) oturup birer kokteyl içtik, Ege de çimenlerde koşturdu. Mekan aslında çok eski bir ezcaneymiş, o yüzden içki isimleri de ilaç ismi gibi yazmışlar. Ben Omeprazol sipariş ettim, Özenç de ev yapımı limonata istedi.


Çocuk olmadan önce gün içerisinde onlarda noktaya gider, koştur koştur seyahat ederdik. 3 gün içinde 8 lokantaya girer, koca şehri yürüyerek bitirebilirdik. Ama çocuk olunca artık biraz bizim de tatil konseptimizde biraz değişiklikler oldu. Yeni yerler görmek hoş güzel ama huzurlu bir ortamda durup dinlenmek 2012’den beri artık her seyahatimizde olmazsa olmazı.


Limonta çok güzeldi, ikinciyi bile aldık. Böylesine güzel bahçeli bir mekanda 2€’ya ev yapımı limonata bulmuşuz kaçırır mıyız? Kokteylde bir numara yok, zaten hayatım boyunca toplasan ya 3 ya da 4 kez kokteyl içmişimdir.


Barselonadan sonra Lizbon’da yürüyerek dolaşmayı açıkçası pek sevmedik. Nereye gidersek gidelim yokuş var. Tamam manzara güzel, ama hem yokuşun çok dik olması hem de zemine taş döşemelerinden dolayı bebek arabası ile çok zorlandık.


Yokuşların biri başlıyor biri bitiyor. Ama güzel manzaralar bunlar.


Ha bebek olmasaydı yürür çıkarmıydık buraları orası da meçhul ya neyse. En azından Lizbonun ara sokaklarını da gezmedik demeyiz.


Barrio Alto turunun hakkı 3-4 saat sürüyormuş, biz engebeli bu turu hatta bir de Baixa – Chiado turu ile birleştirip 2.5 saatte bitirip deniz kenarına dümdüz olan Rua Agusta ve paralel sokaklarında dolaştık. Araç girmeyen caddelerde gezinirken güneşin battığı saatlerde Dom Pedro IV Meydanına bakan Cafe Nicola’da akşam yemeği öncesi inceden demlendik.

Portekiz diyince insanın aklına yüksek alkollü kırmızı Porto şarabı gelir ama, o tüm Portekiz’de değil sadece Porto’da geçerliymiş. Başkent Lizbon’da kırmızı, beyaz, pembe ve yeşil şarap içiliyormuş. Kadehi 3.5€, manzarası da cabası. “Yeşil şarap da ne ola ki?” diyip Vinho Verde sipariş ettik.


Onun da 4-5 çeşidi varmış hangisinden istersek kadeh olarak sipariş edebiliyormuşuz. Gerçi biz ilk defa yeşil şarap içeceğimiz için seçim yapmakta zorlandık ve garsona en kolayından “Yan masadaki 50’lik tonton teyzeler ne içiyorsa ondan getir” diye tembih ettim. Sonra da merak edip içeri bara girip hangi şişeden koyduğuna baktım. Quinta Aveleda’ymış.


Hafif tatlı, hafif ekşi bol bol meyva kokusu gelen bir şarap. Deniz ürünleriyle birlikte iyi gidermiş, ama özellikle gün batımında yemek öncesi demlenmek isteyenlerin tercihiymiş. Yıllardır burada çalışan garsonumuzun dediğine göre Lizbonlular 3-4 kadeh yeşil şarap içtikten sonra, yemek faslına geçerlermiş, onda da kırmızı şarap ile devam ederlermiş. Hal böyle olunca biz de gaza geldik 2. ve 3.kadehleri yuvarladık. Yanlız her nedense şarabımızı şarap kadehinde değil, şampanya kadehinde servis ettiler.


Akşam yemeği için güya Cervejaria Ramiro’da sarımsaklı karides ve tencerede midye yiyecektik ama önünde 80 kişilik kuyruğu görünce vazgeçtik.. Zaten taksici buranın aşırı turistik olduğunu ve yerellerin pek gitmediğini söyleyince onun tavsiyesiyle içeride bir tane bile turist görmediğimiz Cervejaria Portugalia’ya (Almirante Reis) gittik. (Bu arada Ramiro’da içinde Türkçe menü bile varmış)

“Cervejaria” lüks restaurant değil de İtalyadaki “Enoteca”, Hırvatistandaki “Konoba” Yunanistan’daki “Taverna” tarzında beyaz masa örtüsü olmayan, uygun fiyata yemek yiyebileceğiniz, yan masalarla samimi bir yemek yiyeceğiniz, “az çorba” isteyebileceğiniz, “eti bol olsun” diyebileceğiniz lokanta anlamına geliyor.


Mekanda dünya kadar deniz ürünü ve ayrıca bir kaç çeşit steak var. Esas spesiyalleri menünün ilk sayfasında yer alıyor, elbette fırında pişmiş patatesli morina balığı en tepede. Ana yemek olarak bir morina balığı ayrıca bir tane de Striploin steak söyledik. Steakler 3 farklı sos ile servis ediliyormuş, ben genelde steak ile pek sos sevmem ama, tercih etmek zorunda kalınca restoranın kendi “Portugalia Sauce” seçtik.

Ana yemekler gelene kadar altlık olarak kırmızı şaraba eşlik etmesi için ahtapot salatası, karides ve percebe –kendisi en sevdiğim hüpletmeliklerdendir– söyledik. Özenç yine portakal suyu ile idare ettiği için bana 35’lik şişe bana yetti.


Ahtapot salatası tam benim istediğim gibi domates, salatalık, konserve mantar gibi saçma sapan sebzelerle karıştırılıp, şişirmemişlerdi. Ve ayrıca en önemlisi, ahtapotun bacaklarındaki vantuzları cillop gibi temizlenip kedi pipisi gibi dımdızlak bırakılmamıştı. Aynı Yunanistan’ın Kos adasındaki Mihailis ustanın yaptığı gibi mor derisi ayıklanmış, ama vantuzlarına dokunmamışlardı.


Yemek sonrası sordum, reçete Yunanla aynı! Ahtapotu boyutlarına göre 45 dakika - 1 saat haşlayıp, suyunda soğumasını bekle, süzdükten sonra küçük parçalara ayırıp sirke, zeytinyağı soğan ve sarımsak ekleyip üzerini streç filmle kapat, 2 gün buzdolabında beklet, bitti gitti. Haşlama suyuna Hırvatistan’da yarım portakal, Yunanistan’da ise soğan koyduklarını duymuştum. Portekizli Jose ustam “Onlar ahtapotu pişirirken mutfak kokmasın diye konur, bizde ise mutfağın kokması makbuldür” dedi!


Ahtapot ile hafiften kıvama gelince ikinci altlığımız dilber dudağı rengindeki karides ve çirkin sevgilisi percebe ile devam ettik. Karidesler hafif limonlu suda haşlanmış, soğuk soğuk servis edilmişti. Barselona’da da aynen bu şekilde gelmişti, ilk başta alışık olmadığın için beğenmiyorsun ama sonra bir bakıyorsun 2 dakikada bitiyor. Karides konusunda benim kriterim, malın derin dondurucuya girmemiş olmasıdır. Zira derin dondurucuya giren karides eti çözüldükten sonra pörsüyor, tazesi ise kütür kütür oluyor.


Percebe ise bizim denizlerde yetişmeyen, hatta akdenizde bile olmadığı için Yunanistan, İtalya ve Hırvatistan’da bile hiç görmediğim bir tür deniz kabuklusu. Tabakta yukarıda duran parça percebenin masaya gelen normal hali. Sağ ucunda tırnak gibi sert bir kabuk var, ortasında kadife gibi derisi, sol tarafında ise hayvanın kayaya tutunduğu vantuz gibi yumuşak organı var.


Alttaki ise patlatılmış teknik resim gibi parçalara ayrılmış hali. Kadife deri bölgesi ile beyaz kabuk bölgesini tutup hafif burarak çekince kabuklu tarafla birlikte derinin içinden eti çıkıyor. İşte bu ortadaki et yeniyor, sağdaki beyaz kabukla soldaki kadife deri yenmiyor.


Tadı nasıl sorarsanız, anlatılmaz yaşanır cinsten. Bizim bildiğimiz siyah midyeden ziyade vongole denilen kum midyesine benziyor. Eti sert ve daha yoğun bir aroması var. Sosa limona bandırılmadan löplöp yeniyor. Herkesin beğeneceği bir lezzet değil, ama yöresel lezzetlere gereken hürmeti göstermekte fayda var. Dene, beğenmezsen yemezsin. Mutluluktan gözümden yaş gelecek kadar olmasa da, ben beğendim.


Karideslerin kabukları, percebenin derileri derken epey bir atık çıkıyor. Yani demem odur ki koca bir tabak yemişler üstüne de ana yemek yemişler diye abartmayın. Her ikisinin de yenen kısmı toplam miktarlarına göre %30 civarında diyebilirim. Adı üstünde “Altlık”


Portekizin meşhur morina balığı (Bacalhau) ıspanak yatağında ve kabuklu patatesle birlikle fırında pişmiş. Löp beyaz etli büyük bir balıktan tekerlek dilim kesmişler. İşin komik tarafı morina balığı Portekiz’de avlanan bir balık değilmiş, kuzey denizlerinden ithal geliyormuş ama ülkede en çok tüketilen balık türü ve bu balıkla acayip övünüyorlar. Tuzlanarak kurutulduğu için pişirmeden önce 2 gün suda bekletmek gerekiyormuş. Hal böyle olunca sebzelerle filan makyajlamak gereken, bence ortalama bir balık türü.


Gitmişken bir kere denemekte fayda var. En azından doğal yöntemlerle pişirildiği için ve önemli jambon gibi işlenmiş bir ürün olmadığı için sağlıklı. Sardalya gibi küçük balığın pullarıyla kılçığıyla uğraşmak istemeyenlere ve balığı çatal bıçakla yiyen babacanlara tavsiye olunur.


Striploin steak yani antrikot bir güveçte geldi, üzerine de beyaz/sarı bir sos (Portugalia Sauce) içinde yüzüyordu. Etin üzerindeki sarı kılıç ise sanırım etin orta seviye pişirildiğini gösteriyor. Steak yazısında bahsetmiştim, Amerikada hangi et nasıl pişirildiyse mutfaktan çıkıp masaya gelene kadar garson karıştırıp sakata gelmesin diye farklı renklerde kılıç saplanıyor. Yoksa az pişmiş isteyen birine çok pişmiş et verirsen direk cinayet sebebi olabilir.


Tırtırlı bıçağımızla eti kesip pembeyi gördük, mutlu olduk. Ama bu kadar fazla sosa bulayınca insan kıllanıyor. Alışık olmadığımız bir sunum şekli, neticede bizim olayımız da böyle alışık olmadığımız yemekleri keşfetmek. Hatta Portekizliler bir de bu etin üzerine sahanda yumurta koyduruyorlardı. Yan masadakiler öyle sipariş vermişlerdi ama ben etimi maymuna çevirmemek için istemedim.


Yemekle birlikte şarap içtik, sudan ucuz! 35’lik şaraba 5.85€ yazmışlar. Zaten yemek öncesi yeşil şarapla kelle olduğumuz için yemekle birlikte ne içsek beğenecek kıvama gelmiştik. Yanlız bu da Porto şarabı değil. Sırası gelince Porto yazısında onu da anlatacağım.


İki kişi 55.75€ hesap ödeyerek turun ortalamasını düşürmeye devam ettik. Barselona’da öğlen 3-5 tapasa verdiğimiz parayla Lizbonda’da percebeli, steakli akşam yemeği yiyebiliyorsunuz. Aynı Alaçatı’da bir kahvaltı fiyatına herhangi bir Yunan adasında ahtapotlu kalamarlı öğlen yemeği yiyebileceğiniz gibi.

Çıkışta vitrine baktım, akvaryumda ıstakoz yüzüyordu. Bizim ülkemizde ıstakoz çok pahalı olduğu için pek fazla yemişliğim yoktur. Hele hele akvaryumda canlısını görüp de “Aha bunu istiyorum” diyince alıp pişiren lokantaya hiç rastlamadım. Bir tek efsanevi Bozcaada gezisinde iyi yiyici kankalarla yemiştik o kadar. Meğer ıstakozdan pilav yapıyorlarmış, garson arkadaş lokantadan çıkarken “Bizim pilavımız İspanyolların paellasından daha güzeldir, yarın bekleriz” diye olta attı.


Cervejaria Portugalia’yı şiddetle tavsiye ederim. Bir kere asla turistik bir yer değil, fiyatlar anormal iyi, servis hızlı, yemekler de lezzetli daha ne söyleyeyim. 1925’ten beri hizmet veren eli yüzü temiz, güzel bir işletme. Şehirde bir kaç şubesi var. Yemekten sonra yol yorgunu olduğumuz için Barrio Alto’daki Fado barlardan birine takılmadan metroyla otelimize döndük. (Fado: Lizbon’un varoşlarından doğan, dünyanın en damar parçasını söylerken bir anda en şenşakrak parçalarına dönüşebilen, Portekiz taverna müziği)

Bir kenti dolaşırken değişiriz, günün sonunda kentin ruhu üstünüze siner. Türkiye’den bakınca sanki kardeş ülkelermiş gibi görünen İspanya ve Portekiz meğer çok farklılarmış. Kendine farklı bir karakteri varmış.





2 yorum:

Adsız dedi ki...

Selamlar Selim Bey.5-6 yildir blogunuzu takip eden biri olarak ''Gavur kadınlar'' ifadenizi pek şık bulmadim,art niyetle yazmadiginiza eminim ama yakişik olmamiş ''yabanci bayanlar'' ''yabanci kadinlar'' ifadesi olabilirdi,bende dahil olmak üzere binlerce kişi yabanci bayan veya erkeklerle evli .sanirim ablanizda avusturyada yaşiyordu.gözünüzden kaçan hata olduguna inaniyorum saygilar .ozzy

Löplöpcü dedi ki...

Gavur kelimesini "yabancı" olarak kullanmıştım, fakat uyarınızdan sonra araştırdım, Osmanlı zamanında "gayrimüslim, dinsiz" anlamında kullanılıyormuş, hatta bir zamanlar küçük düşürücü olduğu için kullanılması yasaklanmış. Uyarınız için teşekkürler, değiştirdim.
Not: Adım Selim değil, Semih :)

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World