16 Kasım 2015 Pazartesi

İspanya-Portekiz turu - 6.Bölüm Lizbon


Lizbon’da ilk günkü yorucu yürüyüşlerden sonra, ikinci gün yürüme faslını sabahtan kısa atıp, öğleden sonra şehrin adam ağlatan yokuşlarını eski tramvaylarla boydan boya dolaştık. Bu sefer Alfama ve Rossio mahallelerini gezip, öğlen gizli saklı şahane bir esnaf lokantası keşfettik. Akşam ise tüm tur boyunca yediğimiz en güzel yemek olan ıstakozlu pilav ile kendimizden geçtik. Son günümüzde ise bifana denen Portekiz sandviçi içi coştuk, nata yedikten sonra da mutluluktan halay çekmeye başladık.


03.07.2013 Çarşamba           Lizbon
Kahvaltı için güya sabah erken kalkıp güya Choupana Caffe’de (Av. Republica 25) kahvaltı ballı cevizli yoğurt, tost, çorba filan yiyecektim ama dün o kadar yorulmuşum ki yataktan kalkamadım. Ben gidemedim, ama siz bir deneyim bakalım.

Biz biraz geç kaldığımız için hızlıca otelde bir şeyler atıştırıp dışarı çıktık, Alfama ve Rossio mahallesini gezdik. Alfama sokaklarını Tarlabaşı’nın biraz eli yüzü düzgün haline benzettim. İlginçtir bu sokaklarda uzun yıllar yaşamış kişilerin portreleri evlerin duvarlarına asılmıştı. Bu gelenek Rusya ve Kazakistan’da da vardır. Yaşanmışıklarla dolu atmosferi soluyorsunuz.


Ara sokaklarda dolaşırken marketten bozma ufak bir cafe görebilir, sabah saat 10:00 olmasına rağmen yeşil şarap ile demlenmeye başlamış amcalar görebilirsiniz. Ama kesinlikle sarhoş değiller, bir beyefendi gibi gelip geçen turistleri selamlayıp, Lizbon’a hoş geldiniz diyen jilet gibi ütülü gömlek giymiş amcalar bunlar.


Bizim sadece İstiklal caddesinde gördüğümüz eski tramvayları, Lizbonda neredeyse her mahallede görmek mümkün. 7 tepeli şehirde özellikle yaşlılar için harika bir ulaşım aracı.


Sabah kahvaltısını biraz zayıf geçirdiğimiz için erkenden açıktık. Portekizli bir kızın yazdığı blogdan keşfettiğim Cervejaria Paco Real’ya (Rua Conceição 55/7) öğlen yemeği için girdik. Önceki yazımda bir takipçim uyardı Cervejaria birahane demekmiş. Ama bizdeki gibi sadece erkeklerin gittiği dumanaltı ayyaş birahanesi değil, bildiğimiz esnaf lokantasının bira ve şarap satılan hali diyelim.

Açık mutfağa sahip ufak bir esnaf lokantası. Harbi harbi “Pilav çeeek” diye garson bağırıyor içeride. Günün çorbasını sırf 1.35€ olduğu için sipariş ettik. Dün yediğimiz steak çok hoşumuza gittiği için burada da söyledik ama bu sefer sossuz hali. Ortaya da az pilav ve patates kızartması istedik.


Garsonumuz normal pilav mı yoksa Portekiz usulü mü olsun diye sorunca afalladık, ama hiç çaktırmadan ikisinden de getir dedik. Maksat tadına bakmak değil mi? Portekiz usulü olan biraz sulu geldi, içine fasulye ve üstüne de taze kişniş yaprağı koymuşlar. Biraz sulu olması çok hoşumuza gitti. Pilav üstü kuru değil de kuru fasulyenin içine bolca pilav atmışlar gibi. Sanırım dün akşam lokantada bize olta atan garsonun dediği “Bizim pilavımız İspanyollardan daha güzel” dediği bu olsa gerek.

Etimiz öksüz doyuran boyutlarında koca bir parça olarak geldi. Garnitür olarak patates kroketlerini ayrı bir tabağa koymuşlar. Mantığını anlamadım ama güzeldi. Yanlız şaraba dikkat eder misiniz? Bir kadeh sofra şarabı istedik, meyve suyu gibi tepeleme doldurmuşlar, hem de 0.80€. Ulen yarım litre su istedik o bile 1.1€’ydu.


Etin pişirilme şeklini çok beğendim. Fazla kalın olmadığı için iki tarafının birer dakika harlı ateşte pişirmişler. CIZ-BIZ o kadar. 2012 Amerika seyahatinden beri artık etlerimi orta pişmiş olarak yapıyorum. İçinde kan olmayacak ama pembe görünecek! Etin suyu lezzeti işte o zaman geliyor. Yoksa çok iyi pişişince (well done)  kösele gibi bir şey kemiriyorsunuz.


Normal pilav ve patatesin fotoğrafını çekene kadar biraz tırtıkladık kusura bakmayın. Pilavın bir numarası yok ama ben burada patateslere takıldım. Ülkemizde taze patatesi kesip de patates kızarması yapan lokantaların sayısı artık parmakla gösterilecek kadar az. Varsa yoksa donmuş patates. Arkadaş ben donmuş sebze yemek istemiyorum. Bu işin adabı patatesleri soyup suda bekletip nişastasını çözmek ve efendi gibi kızartmaktır. Yoksa derin dondurucudan çıkart, plastik poşetten fritöze boşalt bunlar çakal esnaf işleri, üşengeç şef işleri.


Üzerine birer de kahve patlattık mı demeyin keyfimize. İki kişi öğlen yemeğine hesap 17.55€’ye geldi ki artık gitgide ortalamayı düşürüyoruz. Allahtan önce Barsolana’ya gidip öğlen yemeğine 50€’lar bayılmışız, yoksa Lizbonu gördükten sonra hayatta vermem o parayı. Cervejaria Paco Real’i çok sevdik, özellikle o Portekiz pilavının başka çeşitlerinden tatmak için yarın tekrar gelmek üzere ayrıldık.


Kahve Özençi pek sarmadığı için yemek sonrası hemen yan taraftaki Nata’da bir tane daha kahve içti. Benim kahveyle aram olmadığı için ev yapımı limonata içtim. Koca sürahi limonatanın içinde bir dal taze nane koymuşlar çok lezzetliydi. Foto biraz dandik kusura bakmayın, ama limonata çok güzeldi sırf o yüzden bu paragrafı yazıyorum, gidip için mutlaka.


Yemeği yedik, kahveyi limonatayı içtik artık şehir turuna hazırız. Özellikle daracık sokaklarda ilerleyen eski tramvaylara binmek yapılması gereken bir Lizbon geleneği. Yokuşlu bir şehir olduğu için bugün yürümekten ziyade Praça Martim Moniz’den kalkan ve şehri boydan boya dolanan 28 nolu tramvayla gezdik.

Biz ring yapar sanıyorduk ama son durağa geldikten sonra herkes tramvaydan indi, 10 dakika sonra tekrar kalkınca tekrar bilet alıp geldiğimiz yolu geri döndük. Çocuklulara, yaşlılara ve yokuşlarda fazla yürümekten pek hoşlanmayanlara tavsiye ederim, 3€’ya bir saatlik şehir turu yapıp, keyifli zaman geçiriyorsunuz.


Tur sonrası Lizbonun en önemli turistik atraksiyonu olan Santa Justa asansörünün olduğu sokakları dolaştık. 40-50 metre çıkıp şehre bakmak için 5€ euro para istiyorlardı, elbette vermedik.


Dikkatimi çekti, sokakta dolaşan insanların elinde ekmek arası sandviç gibi bir şey vardı. Öyle böyle değil, çok sık gözüme çarptığı için çok merak ettim. Balık etinden 2 beden daha büyük bir ablayı durdurup yediği şeyin adını sordum Bifana’ymış. Hheryerde varmış ama daha önce hiç yemediysem öğlen vakti gidip Nova Pombalina’da yememi tavsiye etti. Teşekkür edip ertesi gün gitmek üzere notumu aldım, içimden de yiye yiye şişmişsin be ablacım artık “yeme diye” geçirdim.

Akşam yemeği için 1 hafta öncesinden Türkiye’den arayıp rezervasyon yaptırdığım Solar Dos Presuntos’a gittik. Kapısındaki akvaryumda yüzen ıstakozları görünce zaten zil çalan midemiz iyice alarm durumuna geçti.

Önceden çalışıp da geldiğim için siparişleri hemen verdim. Dün akşam zaten garson kafaya sokmuştu ıstakozlu pilav olayını, kafadan önce onu söyledik. Vitrinde gördüğüm dil balıkları pek taze görünüyordu, bir porsiyon da ızgara dil balığı sipariş ettik.


Masaya oturduğunuz anda ekmek, peynir filan göreceksiniz. Bunları ücretsiz ikram diye sazanlık edip atlamayın, dokunduğunuz anda hesaba yazıyorlar. İnsan aç karnına gelince eli mahkum bir parça ısırıp yiyorsun tabii.


Ana yemekler öncesi iki çeşit jamon ve peynirden oluşan Special Combination ve sürmelik peynir yedik. Bunları biz mi söyledik yoksa masada vardı da mı yedik hatırlamıyorum ama hepsi çok güzel olduğu için ses çıkartmadım.

Peynir ufak bir kase şeklinde geldi, garsonumuz masada karpuz keser gibi üstünü kesti altta maden göründü. İtalyan ve Fransızların çok güzel peynirleri olduğuna bizzat yerinde şahit olmuştum. Hele Lyon St.Etienne seyahatindeki iş yemeğinden sonra masaya gelen peynir tepsisi efsaneydi. Orada da buna benzer peynirler vardı. Sadede gelelim, Queijo de Azeitao peyniri koyun sütünden yapılırmış, fazla yıllandırılmazmış. Ekmeğin üzerine sürülerek yenirmiş


İkinci altlık Special Combination. Soldaki bizim bildiğimi jamon, pata negra cured ham diye geçiyor. Ortadaki İzmir tulumuna benziyor ama biraz sertçene, yağlı ve hafif tuzlu. Tam içkinin yanına mezelik! Sağdaki ise acılı sucuk, bu da paio cured pork diye geçiyor. Hepsi birbirinden muhteşemdi. Fakiri işi yapıp bu lüks lokantaya sırf ekmekle birlikte bunları yiyip şarap içmeye bile gelinebilir.


Tekrar ediyorum, normalde evimize böyle jambonlar sucuklar asla girmez. Bir kere aşırı yağlı olduğu için çok fazla sağlıklı olduğunu söyleyemeyeceğim. İkinci ve belki de daha önemli olanı işlenmiş et olduğu için illaki doğallığını yitirip vücuda zararlı bir hale geliyor. Ama işin kötü tarafı zaten hep lezzetli şeyler sağlıksız oluyor, sağlıklı şeyler de o kadar lezzetli olmuyor (haşlanmış brokoli, karnabahar, brüksel lahanası...).


Ana yemekler masaya aynı anda teşrif ettiler. Garsonumuz kibarca, balığımızı ayıklamayı teklif etti, kabul ettik. Dil balığını ızgara güzelce pişirmişler, yanına da 3-4 parça fırında pişmiş kabuklu patates koymuşlar. Sanırım Lizbon’da küçük patatesleri böyle kabuklu halde sunmak bir gelenek. Dün öğlen de sardalyalara ufak kabuklu patatesler eşlik etmişti.


İki dakikada dil balığını ayıklayan arkadaş daha sonra temizlenen etleri tekrar üst üste koyup balığı, masaya ilk geldiğindeki haline getirdi. Görüntü iştah açıcı ama şu arkadaki yeşil püre gibi şeyi pek idrak edemedik.


Tadına bakınca ıspanak püresi olduğunu anladık ama ilk defa gördüğümüz için pek bir itici geldi. Hani bebek de büyütüyoruz ya, tipini Ege'nin kakasına benzettik. Ama balık çok güzeldi. Harbiden çok güzeldi. İncecik balığı nasıl bu kadar güzel pişirmiş ustam anlatamam, helal olsun. Balık lezzetli, pişirende işinin ehli ise fazla söze gerek yok.

Benim ıstakozlu pilav ise yıllar önce babaannemin pilav yaptığı alüminyum tencerede geldi. Çok uzun zamandır böyle bir tencereyle karşılaşmamıştım.


Porsiyonlar da öyle ufak tefek değil. Eleman , iki kepçe koyup gitmedi! Koca tabağı tepelemesine doldurduktan sonra bile tencerede daha pilav arttı. Görüntüsüyle aklınızı başınızdan aldıktan sonra tadıyla da kendinizden geçiren bir tabak.


Efendim tanıştırayım. Zati muhterem Portekizin meşhur “Arroz de lagosta nacional” yani ulusal ıstakoz pilavı. Hert be kardeşim be! Bizde kuru fasulye ile birlikte anılan pilav, elin Portekizinde ıstakozla birlikte anılıyor, hem de yanına “ulusal” sıfatı yapıştırılıyor. Istakoz eti öyle az buz da değil ha, elini korkak alıştırmamışlar sağlam koymuşlar.

Özenç balıktan, ben de ıstakozlu pilavdan çoooook memnun kaldık. Birer kadeh beyaz şarapla birlikte gelen hesap şimdiye kadar gelen en yüksek hesap 93.90€, ama son kuruşuna kadar helal olsun. Bazen yeri gelir 10€’luk bir şey yersin, ama yediğin bir boka benzemez! O zaman diyorum ki “çok pahalı lokantaydı”. Ama yeri gelir 100€ veririm, lakin o lokantadan mutlu ayrılırım. İşte bu farkı ayırt edebilmek için biz löplöpçüler arasında lokantadaki yemeklerin fiyatları değil, fiyat/performans oranı çok önemlidir.


İşte bu yüzden, bu güne kadar ödediğimiz en yüksek hesap gelmesine rağmen Solar Dos Presuntos bu turdaki en güzel lokanta olma hakkını kazandı. Bu 40 yıllık lokantayı tüm takipçilerime aşırı şiddetle tavsiye ederim.

Yediğim yemekten, içerideki ortamdan o kadar zevk aldım ki, lokantadan çıkmadan önce mutfağa dalıp, Türkçe olarak “Elinize kolunuza sağlık ustalar” diye seslendim. Elemanlar yüz ifademden ne dediğimi adım çok iyi anladılar, onlar da bana Portekizde “Afiyet olsun koçum yarın yine bekleriz” gibilerinden cevap verdiler.


Hesap fazla şişmesin, uygun fiyatlı olsun derseniz, sadece ıstakozlu pilav sipariş edip, garsondan masada duran jambon, peynir ekmek gibi ıvız zıvırları toplamasını söyleyin, hem boşu boşuna masraf olmasın, hem de ıstakozun önünü tıkamasın.

Lizbon’da yemek sonrası A Ginjinha’ya (Praça Dom Pedro IV) gidip vişne likörü ve Eduardino içmek adettendir. Markalı başka likörler de var ama buranın esas olayı ustanın kendi yaptığı vişneli likör. Şişenin içinde harbi harbi vişne olduğu için kapağını tutarak ufak bardaklarda servis ediyor. Bardağı 1 €!


İki tane vişne likörü attıktan sonra üstüne cila olarak bir tane de Eduardino aldım. Nedense ben bunu daha çok sevdim. Aynı Almanların Jägermeister likörü (%35) gibi çeşitli taze baharatlardan yapılmış bir likör ama alkol oranı daha düşük (%25.5). Hal böyle olunca ikinciyi üçüncüyü yuvarlayıp ıstakozların sindirimine yardımcı oluyorsunuz.Hafif de tatlı olduğu için yemeklerden sonra tatlı ihtiyacınızı da karşılıyor.


Dükkanda ayaküstü atıştırabileceğiniz gibi şişeyle de alıp eşe dosta hediyelik götürebilirsiniz. Vişne likörü hoştu güzeldi ama benim gönlüm Eduardo’dan yana.


Lizbondaki ikinci ve son gecemizde yediğimiz yemekten ve içtiğimiz likörden zevkten dört köşe olmuş vaziyette otelimize geri döndük.


04.07.2013 Perşembe Lizbon-Porto
Normalde otel kahvaltılarını pek sevmem ama, bol yıldızlı otellerde kahvaltı bazen çok renkli olabiliyor. Bugün jambon, sucuk, sosis olayına biraz ara verip peynir ağırlıklı çalıştık.


Adını hatırlayamıyorum ama beyaz yumuşak bir peynir vardı, İtalyanların ricottasına benziyordu. Tuzsuz bir peynir olduğu için ekmeğin üzerine bu peynirden sürüp, üzerine reçel, üzerine ceviz koyup löpletmek, ağzının tadını bilen her vatandaşın denemesi gereken bir uygulama olmalıdır.


Aşağıda sağdaki yarım daire şeklinde kesilmiş olan beyaz peynir ise keçi sütünden yapılan sevdiğim bir peynir cinsidir. Maalesef bunun da adını hatırlamıyorum ama ilk defa 1999’da Hollanda’ya yaptığımız seyahatte tanışmıştık kendileriyle.


Poğaça ve kruasan her yıldızlı otelin kahvaltı büfesinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ama burada yöresel bir lezzet var ki, o da Pastel de Nata https://en.wikipedia.org/wiki/Pastel_de_nata. Bugün öğleden sonra Belem’deki Pastéis de Belem pastanesinde bunun alasını yiyeceğimiz için sadece tadına bakmak üzere birer tane aldık. Dışı milföy hamuru, içine muhallebi koymuşlar sonra da fırına pişirmişler. Dışı çıtır içi yumuşak, iç gıcıklayıcı güzellikte bir lezzet.


Hızlı bir kahvaltı sonra erkenden otelden çıkıp metroyla şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bizde adettir, her gittiğimiz şehirde mümkünse sabahtan balık pazarına gidilir, piyasa araştırılması yapılır. Mercado da Ribeira da Lizbon’un balık pazarı. Şehrin deniz ürünleri ile ne kadar haşır neşir olduğuna burada tanık olabilirsiniz.

İlk gözümüze çarpan bıyıklı ve sigaralı Erzincalı abiler yerine kadınların tezgahın başında olmasıydı. Kalamar, ahtapot zaten leblebi gibi satılıyor. Esas ilgimi çeken yılan balığına benzeyen kayış gibi sağdaki balıklar oldu.


Fener balıklarının hepsini ters çevirmişler, karnını yarmışlar. Nedenini merak ettim sordum, ıskartaya çıkacak olan oranın ne kadar olduğunu müşteri görsün diyeymiş. Bilirsiniz fener balığının yarısından çoğu ıvır zıvır olur, sadece kuyruk tarafındaki eti yenir. Müşteri de daha sonra kazıklandım hissine düşmemesi için, işe yaramayan boku, iç organları, yumurtası kabak gibi ortada görünsün diye balığın karnını yararlarmış.


Leblebi demişken tabii karidesi unutmamak lazım. Sanırım Avrupanın en ucuz karidesi burada. Ama maalesef bir çoğu Afrikadan ithal olduğu için dondurulmuş. Prensip olarak kalamarı ahtapotu yumuşatmak için dondurulması gerekir hayhay, ama karides eti dondurulduktan sonra sertliğini kaybediyor, pörsüyor.


Allahın karidesi diyip geçmemek lazım, adamlarda onlarca çeşit karides varmış.


Balıklara biraz değinmek istiyorum. Bizde balık ya adet olarak, ya da kiloyla satılır. Büyük balığı parçalayıp dilim dilim satıldığına pek şahit olmadım. Bence sürümden kazanmak için çok mantıklı. Tazeliğinden emin olmak kaydıyla, büyük balığın bir parçasını alarak evde tek kişilik muhteşem bir ziyafet çekebilirsiniz.


Yassı uzun balıkların ismi Peixe Espada’ymış (peşpada diye okunuyor). Portekizce Peixe balık, Espada kılıç demekmiş, yani kılıç balığı. Ama Yunan Adalarında yediğimiz kılıç balığı ile alakası yok, ince uzun tipinden dolayı bu ismi vermişler herhalde.


Çupra temizleyen yaşlı bir teyze dikkatimi çekti. Normalde balığı ayıklamak için poposundan solungaçlara kadar kesip, içi temizlenir. Ama bu teyzem özene bezene nakış işler gibi çalıştığı için merak ettim, meğer aynı Selanik’te ki balıkçılar gibi balığın göğsünü komple kesmiyormuş.


Önce solungaçların olduğu yeri temizledi, sonra popo kısmına 3-4 cm çizip balığın bokunu temizledi. Balığı pişirirken suyu akıp gitmesin diye mümkün olduğunca az kesmek lazımmış. İçinin pişmesi için de normal ızgaraya nazaran biraz daha hafif ateşte ve daha uzun pişirmek lazımmış.


Mercado da Ribeira 130 yıllık balık pazarı, eğer deniz ürünlerinden hoşlanıyorsanız mutlaka ziyaret edin. İçeride bir tarih yatıyor geyiğine girmeyeceğim, ciddi balık var gidin gözünüz gönlünüz açılsın. Keşke böyle bir ortamda balığı alıp hemen orada yiyebilmek için ufak pişiriciler olsaydı. Samsun ve Trabzon’da bunun çok güzel örnekleri var.

Yavaştan mideler guruldamaya başlayınca Lizbon’un şehir merkezinden uzaklaşıp Praça da Comercio ’dan kalkan 714 no’lu otobüsle 25 dakika uzaklıktaki Belem’e gittik. Belem turtası yemek için Belem’e gitmek her Lizbon lezzet avcısının programında vardır, nitekim Pastéis de Belem önünde her daim 50 kişi sıra beklediği bir pastane. İçeride 10-12 çeşit ürün var ama esas olayı Lizbon’a özel bir tatlı olan “Pasteis de nata” (kremayla doldurulmuş minik tart).


Deli gibi sıra olmasına hiç aldırış etmeden direk içeri girin, dışarıdan ufak bir yer gibi görünse de toplam 400 oturma kapasiteli 3-4 salondan oluşuyor. İllaki masadan kalkmaya hazırlanan birilerini göreceksiniz. Üç tane Pastel de nata, bir tane de girişte yaşlı amcanın 10 tane paket yapıp götürdüğü Tijelada sipariş ettik.

Sabah otelde bir lokmada biten Pastel de nataya göre çok daha büyük bunlar. Üzerleri fırında sütlaç gibi iyice kızarmış. Milföy hamurdan kase yapıp, üstüne muhallebi koyup vermişler fırına, sonra da olmuş sana börek yatağında fırında muhallebi. Pahalı da değil,turtanın tanesi 1.05€.


Masalarda tarçın ve pudra şekeri bulunuyor. Usulen denemek için birinin üzerine serpiştirdim ama bence tartın kendi gerçek lezzetini değiştiriyor. Şekere zaten gerek yok, tarçın severseniz deneyin, ama ben size sadesini tavsiye ederim.

Dış hamuru çıtır çıtır incecik, hafiften yağlı olduğu için hem güzel kokuyor hem de güzel görünüyor. Isırınca ağzınızın içinde şiddetli lezzet patlamaları oluyor. Kıtır hamur dişlerinizin arasında ezilirken bir anda muhallebisi lezzet şelalesi gibi dilinize damağınıza boca oluyor. Normal bir insanın bunu beğenmemesi imkansız, yoksa bir doktora görünün derim.


Tijelada ise biraz daha farklı, ilginç bir hamuru var. Çok fazla tatlı olmadığı için tam çayla birlikte kahvaltıda götürmelik. Natadan sonra tijelada da yiyince bütün hücrelerimiz mutluluk doldu.


Fiyatlar gayet ucuz, beş tane Nata yiyip bir tane de kahve içsen 10€ tutmaz. Lizbon’un olmazsa olmazı. Dışarıda bekleyenleri görünce pes edip gitmek yok. İçeri girince dışarıda bekleyen onlarca kişin 5 misli insanı içeride kahve içip turta yediğini göreceksiniz şaşırmayın. Zira burası 178 senelik bir pastane!


Belem’den sadece turta yiyip geri dönmek olmaz, yediklerinizi yakmanız lazım. Vasco de Gama'nın da lahtinin bulunduğu The Jerónimos Monastery, Museu de Marinha ve Torre Belem denizcilik tarihine tanıklık etmek için görülmesi gereken önemli duraklardan birkaçı. En az yarım günü ayırmak lazım buraya.

Şehir merkezine döndükten sonra bifana yemek için dünkü balık etli ablanın tavsiye ettiği Nova Pombalina’ya (Ruo Comércio 2) gittik. Nasıl bizim çeşmenin Kumru’su meşhur ise Portekizin de Bifana’sı meşhurmuş!


Pek nedir bu bifana? Fırında saatlerce pişen domuz etinden ince ince dilimler kesilerek hazırlanan bir tür sandviç. Bizim İzmirdeki kelle söğüşün Portekiz versiyonu.


Bir sandviçi güzel yapan en önemli unsur ekmektir. Bir kere ekmek kuru olmayacak, ya taze olacak ya da iç yüzeyler iyice ısıtılıp, çıtır bir yüzey oluşturulacak. Burada birinci alternatif konuşuyor. Ekmek yumuşacıktı, hiç ısıtmaya gerek yoktu, sanki 10 dakika önce fırından gelmiş gibi bir hali vardı.


Domuz eti bilirsiniz yağlıdır, bizim kuzu eti gibi yumuşacık olur. Saatlerce piştiği için pamuk gibi olmuştu. Tuzu baharatı yok denecek kadar az. Günün çorbası (havuç çorbası), taze sıkılmış portakal suyu, bifana ve biraya toplam 13.5€ hesap geldi. Sandviç sevenlerin Lizbon’da kesinlikle uğraması gereken bir yer. Gidin, tadın, sonra da beni anın.Yazarken bile ağzım sulandı..tabii domuz etiyle ilgili bir sıkıntınız yoksa.


Sardalyası ile ünlü şehirden sardalya almamak olmaz. Gelibolu’da nasıl yılların AlaedinKonserve’sinde “kızlı sardalya” varsa varsa, Lizbon’un da Tricana’sı varmış. Sade, acılı, zeytinli, domatesli, sarımsaklı gibi onlarca alternatif var. Tabii ki klasik olanını yani sade olanından 5 paket alıp otelimize döndük. Tanesi 2.25 €


Konserve ahtapot, kalamar filan da varmış ama hiç fantaziye gerek yok! Adamlar sardalya üzerine uzmanlaşmış 100 küsür yıldır sardalya konservesi yapıyorlar. Bir tek 2011 İspanya seyahatinden bildiğim konserve midye aldım, tam beklediğim gibi çok güzeldi.


Dolu dolu 2 günlük Lizbon turundan sonra, kiralık aracımızı alıp Porto’ya doğru yola çıktık. Bilindik bir firma değil ama, 3 günlük Opel Corsaya 194 TL verdiğimi düşünürseniz gayet güzel fiyat.






8 yorum:

basaryo dedi ki...

dünde yazdım ahanda bugünde yazıyorum....
nedir bu domuz sevdası hacı abi!!!!!!!!
arkadaş sen müslüman evladı değilmisin
durup durup domuzlu nevaleleri methetmek gerekir mi
sadece akıllı ol diyorum

not: birazda gittiğin yerlerde bizdeki kahvehane benzeri olan mekanlar hakkında yazsan..
bu adamlar hiç mi dışarı çıkmaz erkek erkeğe çay kahve kola içmez laflamaz okey felan oynamaz....
illaki onlarda birşeyler yapıyorlardır
birazda bu kısımlara odaklanmak ,farları bu taraflara yakmak gerekiyor

Erkan Çağlar dedi ki...

@basaryo Sevgili kardeşim , domuz yemesi seni ilgilendirmiyor.Adamın kendi hayatı bu şahsi birşey bu.Istediğini yer bunu sorgulamak sana düşmez.

inanc cakil dedi ki...

domuz eti hakkında bilgi alabilirmiyim ne zaman yemeye basladınız ve haram olmasının sebebi ne gerçekten yemek saglıklımı ve lezzetlimi ?

Rools for the Fools dedi ki...

Ne boş insanlar var. Buraya bile dolmuşlar.

Adsız dedi ki...

MERHABA ..YILLARDIR SAYFANIZI YAZILARINIZI TAKİP ETMEYE ÇALIŞIRIM VE SİZİ ÖYLE KISKANIYORUM Kİ BİLEMEZSİNİZ :)
EŞİM DE BENDE AVRUPA İÇİN SINIRSIZ SEYAHAT HAKKINA SAHİBİZ..PASAPORT VE VİZEDEN YANA SIKINTIMIZ YOK ANLAYACAĞINIZ .AMA GEL GELELİM SİZİN GİBİ PORTEKİZE 193 TL BİLET BULUP GİTMEK İSTİYORUZ :) HAVAYOLU ŞİRKETLERİN KAMPANYA DÜZENLEDİKLERİNİ BİLİYORUZ AMA BUNLARIN TAKİBİ NASIL OLUYOR ,NASIL HABERDAR OLUYORSUNUZ TÜM BUNLARDAN ..TAKİP ETTİĞİNİZ SİTELER HANGİLERİ UYGUN UÇAK BİLETİ NEREDEN BULUYORSUNUZ ..TEŞEKKÜR EDERİM ..

Löplöpcü dedi ki...

@basaryo: Normal şartlar altında domuz yemem, Türkiye'de hiç gidip marketten Avrupadakinin 3 misli fiyata satılan domuz eti almadım. Malezya'da da 2 sene yaşadık, orada da hiç yemedik. Ama İspanya'ya İtalya'ya yani genel olarak Avrupaya gidince insanlar orada ne yiyorlarsa onu yiyorum. Konseptimiz yöresel lezzetleri keşfetmek, erkek erkeğe kola içen okey oynayanları burada yazmıyorum.

@Erkan Çağlar: Hislerime çok güzel tercüman olmuşsunuz, teşekkürler

@inanc cakıl: Sanırım 1989'de ilk kez Avusturya'da yedim. Haram olmasının sebebini bilmiyorum rakı da haram ama kimse bunu sorgulamıyor, bunun sebebini siz biliyor musunuz? Yağlı bir et olduğu için fırında veya ızgarada pişerse lezzetli ama tencerede pişerse koyun eti gibi kokabilir. Sağlıklı olmasaydı Avrupa, Amerika ve Rusya'da insanlar yemezlerdi.

@Rools for the Fools: :=)

@Adsız: İnternette seyahat ile ilgili blogları, forumları takip edin

Onur Inal dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

Löplöpçüler'deki yazıların tamamını okudum bugüne kadar. Hiç yorum yazma ihtiyacı duymadım, ta ki "basaryo" lakaplı şahsın yorumunu görene kadar.

Bu şahsın "sadece akıllı ol diyorum" ifadesinin arkasındaki gizli tehdit, cehalet, aymazlık, vurdumduymazlık, goygoyculuk nedeniyle derin üzüntü duydum.

Ne güzel ki Özenç-Semih Diken ve insanların şahsi hak ve özgürlüklerine saygı duyma onuruna sahip bir azınlık var; iyi ki varsınız. Yalnız değiliz, varız ve başkalarının hak ve özgürlüklerini çiğnemeden var olmaya devam edeceğiz. Hürmetle...

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World