24 Aralık 2015 Perşembe

8 Yaşındayız

2015 bizim için tam anlamıyla macera yılı oldu. Daha geçen sene ikimiz birden işimizden istifa edip ailecek Malezya’ya taşınmıştık. Benim Malezya’daki baraj projesi bitme aşamasına gelince, aynı firmanın Namibya’daki başka projesine transfer oldum. “Oha Namibya mı? Namibya nere be?” dediğinizi duyar gibiyim. Namibya neresi bilen varsa bir adım öne çıksın, bilmiyorsanız da Google Maps’den bakın genel kültürünüz artsın.

Efendim, yurt dışında yaşamanın en büyük avantajı, çok uygun fiyata civarda ki ülkeleri gezebiliyorsun. 100US$’a Kuala Lumpur’dan uçulan Singapur, Filipinler veya Bali uçak biletlerinden bahsediyorum.

Sırayla gitmek gerekirse, 2015 yılına Malezya’nın Pangkor adasında kafada yılbaşı kukuletası ile girdik. Avustralyalıların bu şekilde yılbaşı kutladığını görür hep iç geçirirdim, eh bize de nasip oldu sonunda.


Hemen ertesi gün ise Singapur’a uçtuk. Uzak Doğu Asyanın İsviçre’si diyebileceğim Singapur’u mutlaka 2-3 gün görmenizde fayda var. Daha fazlasına gerek yok, çoooook pahalı.


Şubat ayında gittiğimiz Filipinler’de ise dünyanın en güzel plajlarını görme fırsatımız oldu. Üzerinde yaşam olan 2000’den fazla adadan oluşan Filipinler’in en ünlü, en güzel adası kuşkusuz Boracay.


Ulaşımı biraz zahmetli olan El Nido ise tam bir gizli cennet. Tekne turlarına katılarak veya tekne kiralayarak elektriğin bile olmadığı ufacık adaların bembeyaz kumsallarında denize girebilirsiniz.


Hatta kızgın kumların üstünde hamakta sallanırken buz gibi taze hindistancevizi suyu içebilirsiniz.


Mayıs ayında Endonezya’nın Bali, Gili Air ve Lombok adalarını gezdik. Önce Bali’ye gidip 3-4 gün adanın güneyinde ve Ubud’da dolandık. Bali’de deniz ve kumsal malesef hayal kırıklığı oldu!


Bali’den feribotla adı sanı pek duyulmamış, motorlu araçların bile olmadığı Gili Air adasına geçtik. Akşam saat 21:00’de hayatın durduğu ve dinginliğe büründüğü bu adayı çok sevdik. Uzakdoğu seyahatine çıkan tüm gezginlere yolunu bir şekilde Gili Air adasından geçirmelerini öneririz.


Ufak bir tekne kiralayıp bu sefer Lombok adasına geçip, Malezya’ya buradan geri uçtuk. Lombok hiç turistik bir yer değil. Denizi Bali kadar olmasa da yine dalgalı. Ama çok uygun fiyata çok iyi otellerde kalıp, yöresel lezzetleri yerel insanlarla birlikte tadabilirsiniz.


Haziran ayının sonlarına doğru bir gün müdürüm odası çağırdı ve aynı şirketin Namibya’daki bir başka projesinde bana daha çok ihtiyaçları olduğunu söyledi. 2012 yılında Tanzanya’ya gidip iki fil sevmişliğimiz vardı, ama Afrika’da yaşamak ayrı bir konu. Akşama Özenç’le birlikte oturup gece saat 03:00’e kadar Namibya neresidir, ne yenir ne içilir, güvenli midir, orada çocuklarla yaşayabilir miyiz diye hummalı bir çalışma yaptık. Sonuç, pozitif! Hadi itiraf edelim. Hepimiz belgesellerde vahşi yaşam ve doğal hayatı, çitaların antilopların peşinden koşturmasını seyretmeyi severiz. Bu anı,televizyondan değil, yerinde yaşamanın fırsatı ayağımıza kadar gelmiş kaçırır mıyız?


Namibya’da çalışma izni çıkana kadar Ağustos sonunda Avusturya’dan gelen ablamlarla birlikte Perhentian ve Redang adalarına gidip, Malezya’da deniz sahil ve kumsalın hakkını verdik. Malezya’ya gidecek olanlara tavsiyem, eğer deniz sahil kumsal arıyorsanız batı kıyısını değil, doğu kıyısını tercih edin.


Perhentian adasında daha çok sırt çantalı turistlerin gittiği uygun fiyatlı hosteller ve pansiyonlar var. Redang adasında ise otellerin 3 gece 4 günlük tam pansiyon paketleri bulunuyor.


1 hafta boyunca 29-30 derece sıcaklıktaki sudan hiç çıkmamacasına denize girdik, tropik balıkları izledik, akşamları da karidesleri yardırıp yardırıp mideye indirdik. Tur sonunda ablamlar Penang adasına gittiler biz de Kuala Lumpur’a dönüp arkadaşlara bıraktığımız valizlerimizi alarak ertesi gün Türkiye’ye kesin dönüş yaptık.


“Kesin dönüş” dediysem, 18 ay yaşadığımız güzel ülke Malezya’dan kesin dönüş!
Bye Bye Malezya..


Kuala Lumpur’dan İstanbul aktarmalı İzmir’e vardıktan sadece 36 saat sonra, yeni bir maceraya yelken açıp İstanbul ve Johannesburg aktarmalı Namibya’nın başkenti Windhoek’a uçtum.


İstanbul’da çalıştığımız kurumsal firmalardan istifa edip Malezya’ya taşınma kararı vermek inanın daha zor olmuştu. Bizim için artık ha Malezya ha Namibya...
Eğer güvenlik ve sağlık ile ilgili bir sıkıntı yoksa, dünyanın neresi olursa olsun yaşanır.


Yeni projemiz Keetmanshoop yakınlarında, dünyanın 2. büyük kanyonu olan Fish River Canyon’un hemen üstünde. İlk haftasonu soluğu kanyonda aldım.


Namibya’nın güneyi oldukça çorak bir araziye sahip. Çok fazla nehir yok, olan nehirler de yılın 9 ayı yeraltından akmaya devam ediyor, sadece 2-3 ay yerüstüne çıkıyormuş. Hayvanlar zor şartlar altında yaşıyorlar.


Ama başkent Windhoek öyle değil. Yeşilin her türlü tonunu görebileceğiniz parklar mevcut.


Ülkenin güneyinde nereye giderseniz gidin, ülke çapında koruma altına alınmış Quiver Tree denen ağaçları görebilirsiniz. Bu ağaçlara zarar verirseniz tutuklanabilirsiniz.


Doğduğumuzdan beri deniz kenarında yaşadığımız için, ister istemez o iyotlu kokuyu ve deniz ürünlerini özlüyoruz. Atlantik kıyısındaki balıkçı kasabası Luderiz ıstakoz üretiminde söz sahibi bir şehirmiş. Fakat Atlantikten gelen soğuk rüzgarlardan dolayı hem rüzgarlı hem de soğuk olduğu için denize pek girilmiyor.


Ülkenin Batı sahili boydan boya çölden ibaret. Luderitz hayatım boyunca gördüğüm en ilginç havalimanına sahip. Haftada 3 kez tarifeli uçak iniyor.


Güney Afrika Cumhuriyeti ile sınır oluşturan Orange River nehrinde kano turu yaptım, ilginç bir deneyim. Sağınız başka bir ülke solunuz başka bir ülke! Pasaport cüzdan kimlik olmadan 2 saat içinde onlarca kez ülke değiştirebiliyorsunuz.


Pazar günleri şehrin geri kalmış mahallelerine gidip, teneke evlerde yaşayan çocuklar ile şakalaşmak, onlara çikolata vermek baya eğlenceli. Çocuk her yerde çocuk.


Henüz safariye çıkma fırsatımız olmadı ama, zaten en yakın yerleşim birimleri arası arabayla 2-3 saat sürüyor. Yol üzerinde de her an karşınıza antiloplar çıkabiliyor. Namibya’da en çok bulunan antilop türü Oryx.


Ve elbette keçi gibi her türlü yeşil otu, yaprağı ve hatta kaktüsü bile yiyen Springbok’u unutmamak lazım.


Büyük 3-4 şehri bağlayan ana yollar asfalt, onun dışında tüm yollar toprak yol. Ama zemin güzelce sıkıştırıldığından dolayı fena değil, 100-110 km/s hızla gidebiliyorsunuz. Bizim köy yollarında ki delik deşik asfalt yollardan çok daha iyi.


Malezya’da proje bitiminde güya 1 ay Avustralya ve Yeni Zellanda’yı gezecektik ama kısmet değilmiş. Artık 2016 hedeflerimiz değişti! Ocakta Güney Afrika’nın en güzel şehri Cape Town, mayısta Zimbabwe ve Zambia’nın tam ortasında bulunan Viktorya Şelaleleri ve Botswana’da Safari, eylül ekim gibi de Mozambik’te deniz sahil kumsal.


Hayattan şikayet etmek değil, hayattan zevk almak lazım. Kabul ediyorum Namibya dünyanın en güzel ülkesi değil ama bu teklifi kabul etmeseydik bu coğrafyayı belki de hiç keşfedemiyecektik. Hayallerinizi hiç bir zaman ertelemeyin, yeniliklere açık olun, dünyayı gezin, farklı kültürlerle tanışın.

Namibya’ya yolu düşen herkese kapımız açıktır.

Bol gezmeli, bol yemeli, sağlıklı ve mutlu yıllar...

21 Aralık 2015 Pazartesi

İspanya-Portekiz turu - 8.Bölüm Porto, Nazare, Cascais



Portekiz’deki son 2 günümüzde Porto ve Lizbon dışındaki ufak kasabalara gidip deniz ürünleri ile yapılan pilavın her çeşidini denedik. Portekiz’de pilav diyince aklınıza yemeğin yanına gelen garnitür gelmesin. Karidesle, fener balığıyla, yengeç etiyle yapılan ana yemek niyetine yenen pilavdan bahsediyorum. Eski zaman usulü alüminyum tencerede pişen mis gibi deniz kokan pilavlar. Risotto ve Paella tecrübesinden sonra buyrun Arroz’a.


06.07.2013 Cumartesi           Porto – Nazare – Cascais
Bir gece evvel güneşi batırdığımız Matosinhos o kadar güzeldi ki, sabah kahvaltısından sonra denize girmek için tekrar gittik. Deniz suyu çok sıcak değildi ama her çocuk gibi Ege’de kumlarla oynamak, ayaklarını denize sokmak istediği için bizim için de bahane oldu.


Otelden çıkışımızı yaptıktan sonra, öğlen yemeği için nehrin diğer tarafındaki Restaurante S. Gonçalo’nun yolunu tuttuk. Sahil boyunca sıralanan turistik janjanlı restoranların aksine burası sırf yerellerin gittiği esnaf lokantası görünümlü bir balıkçı.

Yeşil şarapla (Vinho Especial da Casa) birlikte kızarmış sardalya (Sardinha Miuda) ve lokantanın kendi usulünde pişirilen morina balığı (Bacalhau a S. Gonçalo) sipariş ettik. Garsonumuz 2 kişi için 50’lik şarap uygun gördü. Yemek öncesi ekmek, zeytin ve şarabımız geldi.


Sardalya burada patates kızartması gibi devamlı taze taze pişiriliyor. Siparişi beklemek yok, o kadar çok talep var ki, daha zeytinyağına ekmek banmaya fırsat kalmadan sardalyalar masaya geldi. İki gündür yediğimiz ızgara boklu sardalyadan farklı, bizim Türk usulü hem temizlenmiş hem de kızartılmıştı.


Sardalyanın yanında garnitür olarak fasulyeli pilav (Arroz de Feijao) varmış. Tadına bakar bakmaz aklıma Lizbon'daki Cervejaria Paco Real geldi. Orada da etin yanına biz söylemeden buna benzer fasulyeli pilav getirmişlerdi. İspanyolların Paellası ve İtalyanların Risottosu gibi tane tane değil, sulu halde pişirilmiş. Bir ıstakozlu pilav değil tabii ama, oldukça lezzetli olduğunu söyleyebilirim.


Kılçıksız löp morina balığını una bulayıp kızartmışlar, üzene hafif sulu soğanlı bir sos ekleyip sonra da patates cipslerinin içine gömmüşler. Balıktan ziyade patatesleri görünce zevkten 4 köşe olduk. Bu şekilde kesilmiş patates kızartmasını çok uzun zamandır yememiştik. Patatesler rengiyle gözümüzü tadıyla da damağımızı mest etti.


Portekiz’de geçirdiğimiz 3 gün boyunca usanmadan her gün morina balığı yedik, ve sanırım en beğendiğim de bu oldu. Büyük bir ihtimalle kızartılmasından dolayı ve yanına konan gerçek patateslerin etkisi olabilir. Belki de etrafımızda hiç ingilizce konuşan birilerinin olmamasından dolayı, doğru yerde olduğumu anladık.


Yemekler son derece basit, yalın ama aynı zamanda çok sofistike. 2 balık, pilav, salata şarabıyla birlikte 17.25€ hesap geldi. Neticede balık yiyorsunuz içki içiyorsunuz ve Türkiye’de bu fiyatlara asla bu kadar lezzetli yemek yiyemezsiniz. Restaurante S. Gonçalo, Porto seyahatlerinizde öğlen yemeğini fazlasıyla hak eden bir mekan. Not alın!


Yemek sonrası ufak şaraphanelerin ara sokaklarında yürüyerek, cila niyetine bir kaç kadeh Porto şarabı patlatıp bu güzel şehre tekrar dönmek üzere veda ettik. Kolay kolay gittiğimiz bir şehre bir daha gitmeyiz, -Midilli ve Krabi hariç- aynı şekilde Porto da bizi çok etkiledi. İstanbul gibi her tarafı denizle çevrili olduğu ve ortasından koca bir nehir geçtiği için deniz ürünlerine fazlasıyla doyduk.

Lüks restoranlarda boy göstermekten ziyade, arka sokaklarda kalmış Porto’ya has özel lezzetlerin peşindeyseniz Case Guedes, Bufete Fase ve Restaurante S. Gonçalo mutlaka gidilmesi gereken 3 lezzet durağı!


Lizbon’a giderken yolu biraz uzatıp sahil yolundan döndük. Kıyı boyunca onlarca ufak kasaba var, her birinin belki de ayrı bir tadı vardır. Biz denize girmek için Nazare’de mola verdik, zira burası Portekiz’in belki de en güzel kumsalına sahipmiş. Kumsalda şezlong ve güneşlik yoktu isteyen kendisi getiriyor.

Deniz faslından sonra pek acıkmadığımız için dondurma ile geçiştirdik. Lokantaların fiyatlarına bakınca “keşke acıkmış olsaydık” diye iç geçirdim. Nazare’de fiyatlar Porto’dan bile çok daha ucuzdu. Bir daha Portekiz’e gelirsek, kesinlikle burada konaklamak lazım diye bir kaç pansiyondan fiyat aldık.


Portekiz’deki son günümüzde Lizbon’un 20 km batısındaki Lagoas Park Hotel’de kaldık. Hem %50 promosyon yakaladığımız için hem de Lizbon’un 30 km batısındaki balıkçı kasabası Cascais’e gideceğimiz için bu bol yıldızlı oteli tercih ettik.


Otele yerleştikten sonra Özenç’le Ege otelde dinlenmeyi tercih ederken, ben Cascais’e gittim. Burası Lizbonluların sayfiye yeri sayılan ufak bir balıkçı kasabası. Dolayısıyla etraf deniz ürünleri lokantalarından geçilmiyor. Sokaklar bizim Bodrum gibi eli yüzü düzgün, tertemiz ve kalabalık.


Janjanlı ve pahalı bir restorandan ziyade pek turistik görünmeyen, ama vitrininde bir kayık ve kayığın içinde full balık olan bir lokantaya girdim. Cervejaira Camoes 30-40 kişilik ufak bir lokanta. Masalarda beyaz örtü yok, o yüzden fiyatlar gayet uygun. Aklınızda olsun, masada beyaz örtü varsa o lokanta pahalıdır. Menüye söyle bir göz atıp hemen Portekiz usulü sulu deniz ürünleri pilavı (Arroz caldoso de marisco) söyledim.

Aslında çok aç değildim ama sırf ucuz diye bir de ahtapot salatası (Salade de polvo) sipariş ettim. Ulen 5€’ya ahtapot mu olur hacııı?!? Bu mübarek hayvanı İstanbul’da bize en az 35 TL’den iteliyorlar, onu da vantuzlarını soyup dımdızlak yapıyorlar mundar ediyorlar.


Ahtapot salatasını çok severim. En güzellerini Yunanistan ve Hırvatistan sahillerinde yemiştim. İçine biber koymasaymış daha iyi olurmuş, ama en azından domates, konserve mantar, salatalık turşusu gibi gereksiz ıvır zıvırlarla doldurmamışlar. Ahtapot salatası tarifi için Kos yazısına göz atabilirsiniz.


Mide özsuyunu ahtapotla aldıktan sonra pilavımız tencerede teşrif etti. Jilet gibi ütülü gömleğiyle pilavımı servis eden garsonum, çok önemli bir yemek yiyormuşum gibi pilavı öve öve bitiremedi. Amcam öyle güzel anlatıyor ki sanki gurur duyuyordu bu Arroz ile. Kokuların yükselmesiyle birlikte bir nevi mutluluk sarhoşluğu yaşadım ve kendimi gülümserken buldum.


Biz yemeği çatal bıçak ve kaşıkla yeriz, değil mi? Ama yemeğin içinde yengeç varsa bir takım araçlara daha ihtiyaç vardır. Yengeç eti belki de deniz ürünleri içinde en lezzetlisidir ama etini çıkartana kadar göbeğini çatlar. Kabuğunu düzgün kırmazsanız, eti piç edersiniz. Sert kabuğu kırmak için pense (crab crakcer) ve eti daracık yerlerden çıkartmak için yengeç çatalı bu konuda size baya yardımcı oluyor.


Arroz pirinç demek, caldoso ise pilavın sulu hali. Ama ishal olmuş insanlara yedirilen sade lapa gibi değil, balık suyu veya karides suyu ile yapılmış multi lezzetli bir pilav. Marisco da deniz ürünleri! Yengeç, karides, kerevit, midye allah ne verdiyse koymuşlar, ustam elini korkak alıştırmamış.


Bu deniz ürünleri pilavı sanırım ömrü hayatım boyunca yediğim en güzel pilavdı. Haksızlık etmeyelim, Lizbon’daki ıstakozlu arroz da çok güzeldi ama orası lüks lokanta olduğu için fiyatı da güzeldi. Burası hem ucuz hem de samimi bir mekan. Tabağın dibinde kalan son lokmaları çatalla alabilmek için ekmekle değil de karidesle ittirirken, kendimden geçmiş artık çığrımdan çıkmıştım.


Pilav o kadar lezzetliydi ki porsiyon olarak çok büyük olmasına rağmen hiç bitmesin istedim. Ama merak etmeyin tencerede tabağınızı iki kere dolduracak kadar pilav var.

Ahtapotu löpletmiş, deniz ürünleri pilavını mideye indirmiş üstüne de 50’lik beyaz şarapla lokantanın ortasında halay çekecek kıvama gelmiştim. Yarın kesinlikle Özenç’i de buraya getirmeliyim diye suçluluk hissi yaşadım. Cervejaira Camoes deniz ürünleri sevenler için adeta bir cennet. Canınız okkalı bir arroz istiyorsa doğru adrestesiniz.


Yemek sonrası meşhur dondurmacı Santini’ye gidip güya dondurma yiyecektim. Mekan, 50 çeşit dondurması olan pahalı bir yer, ama gece saat 23:00’te bile kapısında 30 kişi kuyruk beklediği için, içeri girip etrafı süzdüm. Bir dondurma için 45 dakikadır sırada bekleyenlere nanik yapıp otele geri döndüm.



07.07.2013 Pazar       Lizbon-Barselona-İstanbul
Lüks otelde konaklamayı pek sevmez, iş seyahatleri dışında da pek tercih etmezdim. Ama Ege doğduktan sonra malesef standartları biraz yüksek tutmak zorunda kalıyoruz. Yoksa sabah erken kalkıp Lizbon eşrafı sabah kahvaltısını nerede yapıyorsa, oraya gitmeyi tercih ederdim. Şahsen bana en çok keyif veren yerler buralardır.

Zira bol yıldızlı lokantaların kahvaltıları hep birbirine benzer. Kazakistan, Malezya, Namibya farketmez. Çeşitli peynirler, jambonlar ve kruasan fiks bulunur. Yöresellikten pek bahsetmek mümkün değildir.


Barselona’da kaldığımız 3*’lı otelde en azından Türkiye'de bulunmayan patatesli omlet, sarımsaklı domatesli ekmek gibi yöresel lezzetler vardı. Yumurta peynir ve sosisle pek de ilginç olmayan ama hijyenik bir kahvaltı yaptık.


“Tatile geldik, nerede bir denize gireceğiz?” diyenler için, Lizbon sadece 20 km güneyinde okyanus kıyılarını cesurca ziyaretçilere açmış durumda. Şezlong ve güneşlik olmadığı için tüm kumsal halka açık ve ücretsiz. İsteyen kendi güneşliğini getiriyor, kumlara serdiği havlusunun üstünde yatıyor. Bence çok güzel bir uygulama, insanlar buraya sadece denize girmek için geliyor. Yoksa tavla oynayayım, bira içeyim, kameralara boy göstereyim durumu yok.


Öğlene doğru sıcaklar bastırınca gündüz gözüyle bir daha görmek için Cascais’e tekrar gittik. Araba yolunun hemen yanında bisiklet yollarının olduğu şirin ve kaliteli bir şehir. Sanırım tüm Portekiz seyahatimizde ki en sevdiğimiz yerlerden biri burası oldu.


Cascais turistik bir kasaba olduğu için, abartılı fiyatlara kalitesiz hizmet alabileceğiniz yerler çok. O yüzden hiç riske girmeyip dün akşam gittiğim Cervejaira Camoes’a kapağı attık. İki gün üst üste bir lokantaya gidince, “Abi naaber ya, özlettin kendini” gibisinden samimi bir ortam oluyor. Severim!

Dünkü pilav çok hoşuma gittiği için yine benzerini söyledik. Benzerini diyorum çünkü yengeçleri kırıp ayıklamak biraz zahmetli olduğu için bu sefer karidesli ve fener balıklı (arroz tamboril) pilavı tercih ettik. Önden bir deniz ürünleri çorbası, ayrıca Özenç de karidesli mangolu salata söyledi.

Deniz ürünleri çorbası her ülkede farklı oluyor. Girit’in Hora Sfakia köyünde kırlangıç balığını sebzelerle birlikte haşlayıp balığı hiç ellemeden getirmişlerdi, burada ise sanırım tüm deniz ürünlerini haşlayıp, sonra blenderdan geçirip domatesli çorba kıvamında hazırlamışlar. Beni pek sarmadı.


Karidesli salata Özenç’in tüm beklentilerini karşıladı. Cücük kadar donmuş çimçim karidesle değil, koca koca ağza gelir karideslerle yapılmış. Üstüne de bir mangoyu dilim dilim koyunca egzotik bir hava yaratmışlar.


“Abi salata nasıl olsun? Göbek mi çoban mı?” seviyesinden pek yukarı çıkamayan Türk lokantalarına fikir vermesi açısından bu resmi özellikle paylaşıyorum, iyi bakın. Tamam belki bizde mango yok, karides pek yetişmiyor ama o zaman sen de mevsiminde nar koy, şeftali koy, çok hafif pişirilmiş levrek filetosu koy, fantaziye girmek istersen ceviz fındık Antep fıstığı ile süsle.


Efendim üvertürleri geçtikten sonra gelelim assoliste! Arroz bu Portekiz seyahatinde keşfettiğimiz ve her gün severek yediğimiz sulu pilav, deniz ürünleri ile yapılmış, kaşık kaşık yenecek cinsten. Portekiz'e gidip Arroz yemezseniz ülke mutfağına ihanet etmiş sayarım. Tencereden kepçeyle alıp tabağıma, koyup hiç düşünmeden 10 parmak dalıyorum.


Pilavın içinde kabukları temizlenmiş ama kafası üstünde duran karidesler var. Cıscıbıl soymak yerine kafasının içindeki bokları güzelce temizlemişler ama kafayı kopartıp atmamışlar. Bu şekilde tabakta daha estetik göründüğü kesin! Selanik’te Garides Saganaki yapan Agora Ouzeri’de de karidesleri aynen bu şekilde koyarlardı. Kabuklar ayıklanmış ama ama kafa üstünde! Yemeğe esas lezzeti veren kısım burası zannımca.


Fener balıkları ise kuşbaşı değil, kartalbaşı gibi kocaman kocaman kesilmiş. Denizde canlı haldeyken pek karşılaşmak istemeyeceğiniz dünyanın en tuhaf ve ürkütücü balığının, ilginç bir şekilde bembeyaz ve çok lezzetli bir eti var.

Çok aç olduğum için mi böyle geliyor yoksa başka etkenlerden mi bilemiyorum. Ama bir yemeği günün mükemmelleştirdiğini, açlık oranı, yenilen yere hissedilen aidiyet duygusu hatta paylaşılan kişiyle ilgili olduğunu sanıyorum. Yemekten sonra bir huşu oluştu. Zevkten dört köşe derler ya, işte o hal. Görenler ortak olmasın diye başkalarından gizli saklı yenilecek bir yemek.


Biz öyle iştahlı iştahlı yiyip güle oynaya fotoğraf çekince bu durum garsonumuzun da çok hoşuna gitti ve birer kahve ısmarladı. Türkiye’de adettendir, yemekten sonra çay kahve ikram ederler ama Avrupada pek yaygın bir alışkanlık değildir.


Lizbon şehir merkezinden biraz dışarı çıkıp etrafını gezmek şart. En güzeli bizim gibi araba kiralayıp gezerseniz hem güneyindeki bakir sahillerde denize girersiniz hem de batısındaki Cascais’de deniz ürünlerinin dibine vurabilirsiniz. Aklınızda olsun fiyat/performans açısından Cervejaira Camoes 10 numara 5 yıldız bir yer. Bir çok lokantada olduğu gibi akvaryumdan seçeceğiniz ıstakoz yengeç veya languste ile mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz.


Akşamüstü arabamızı teslim edip, Lizbon havalimanına döndük. Portekiz havayollarının tahminimden çok daha güzel TAP Premium Lounge’unda son kez yeşil şarap için Pastel de Nata yuvarladık.


1 gece daha Barselona’da kalıp ertesi gün sabahtan İstanbul’a geri döndük ve son yıllardaki en verimli en güzel tatillerden birinin daha sonuna geldik.

İspanyol ve Portekiz mutfağı bugün pek çok farklı kültürden gelen lezzetlerin oluşturduğu zengin mutfaklar. Bu iki denizci ülke keşiflerin ve göçlerin getirdiği yenilikleri mutfaklarına da yansıtmış durumdalar. Sadece akdeniz esintileri değil, atlantik okyanusunun verdiği nimetler ile birlikte biraz Güney Amerika biraz Karayipler biraz da Kuzey Afrika dokusuna sahip. Özellikle Portekiz ilk uçağa atlayıp tekrar gidilesi bir ülke

Barselona, Lizbon ve Porto hakkında 5 şey:
1. İspanya ve Portekiz hem eğlence, hem tarih, hem yemek, hem deniz, ne ararsanız bulabileceğiniz destinasyonlar.
2. Bebekle seyahate çıkacaksanız Barselona çok doğru bir karar. Metroların bir çoğunda asansör var, kaldırımların hepsinde rampa mevcut. Lizbon ve Porto için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
3. Barselona’da deniz ürünlerinin, Lizbon’da ıstakozlu pilavın (Arroz), Porto’da ise Porto şarabının dibine vurmadan dönmeyin
4. Avrupanın en ucuz ülkelerinden biri Yunanistan ise diğeri de Portekiz. Ege mutfağından biraz uzaklaşıp Atlantik mutfağını denemeye ne dersiniz?
5. Porto ve Lizbon ikisi de turistik şehirler, araba kiralayıp Nazare gibi hiç turistin olmadığı cennet plajların olduğu yerlere uğrayın. Istakozlar bıcır bıcır, her lokantada var.



Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World