12 Aralık 2015 Cumartesi

İspanya-Portekiz turu - 7.Bölüm Porto

Yazının 6. bölümü için lütfen tıklayın


04.07.2013 Perşembe Porto
Lizbon Porto arasını istesek uçakla da giderdik ama sırf daha fazla yer görelim diye araba kiralamayı tercih ettik. Porto’ya giderken A1 otobanından gittik, dönüşte ise sahil yolunu tercih ettik. Portekiz'in bilindik iki büyük şehri dışında ana yoldan sapıp ara yollara, turistlerin pek uğramadığı küçük şehirlerde gerçek Portekiz lezzetlerine eriştik.

Lizbon-Porto arası topu topu 300 km, zorlasan 2.5 saatte varırsın. Tek çocuk olunca Opel Corsa bize yetti de artı bile. Bir önceki bölümde kiralık araç hakkında bilgi vermiştim.


Porto’ya varır varmaz HF Fenix Porto Otele (2 gece 102€) eşyalarımızı bırakıp yerel dilde Foz denen kordonda dolanmaya başladık. Porto’yu bizim boğaza benzettim, Rio Douro nehri boyunca karşı yakaya bakarak gezinti yapabilirsiniz.


Her ne kadar akşam yemeği için planımızda Don Tohno Restaurant olsa da tesadüfen karşımıza çıkan mangalda sardalyaları görünce dayanamadık, hemen oracıkta ufak bir mangalbaşı ruhu yaşadık. Öncelikle Portekiz’de esnafın bir çoğunun kadın olması aşırı ilginç geldi. Şimdi allah için bir şu omzunda dövme olan, askılı giymiş kadına bakın, bir de Eminönünde ağzında sigarayla balık ekmek yapan kirli sakallı adamı gözünüzün önüne getirin. Hangisinin pişirdiği balığı yemek istersiniz?


Aynı Lizbon’da yediğimiz gibi burada da sardalyalar temizlenmeden mangala atılmış. Boku içinde, pullar üstünde pişiriliyor. Sırf eti kurumasın, içi sulu kalsın diye sardalyaya has bir pişirme şekli. Yerken tırnağınızın ucuyla önce pullarını ve derisini çıkartıyorsunuz sonra isteğe göre biraz tuz ekip, mızıka gibi boydan boya hüpletiyorsunuz.


Ufak bir altlık sonrası akşam yemeği faslı için esas yemek yiyeceğimiz Don Tohno Restaurant’a vardık. Gün batımında nefis bir manzara eşliğinde buz gibi soğuk beyaz şarabınızı yudumlayabileceğiniz, eşinize sevgilinize tekrardan aşık olabileceğiniz bir ortam. Masaya oturmamızla birlikte meze tepsisi geldi.


Soğuk karides söğüş ve ahtapot salatasını daha dün akşam yediğimiz için bu sefer ilk defa karşımıza çıkan nohutlu morina balığı salatasının (salada bacalhau com grão de bico) tadına baktık.

Antep’te üniversite okuduğum zamanlarda en sevdiğim yemeklerden biri kemikli kuzu etiyle yapılan nohuttu. Hele bir de güveçte yapıldı mı parmaklarınızı yersiniz. Nereden nereye, Porto’da nohutu morina balığı ile yemek varmış. Balığı küçük küçük kuşbaşı doğramışlar, sonra da balık suyunda haşlanmış nohut ile birlikte bol zeytinyağı ile meze yapmışlar. Az maydanoz, az soğan ilavesiyle çok kral bir soğuk başlangıç olmuş.


Beyaz şarap olarak tesadüfen Vila Regia istedik, gayette memnun kaldık (Şişesi 3.5€). Garsonun dediğine göre köpek öldüren değilmiş ama sofra şarabı diye nitelendirilen basit bir şarapmış. E biz zaten sardalya ile altlık yapmışız, üstüne de zeytinyağına ekmek bandırmışız, bundan sonrası doymak için değil keyif için.


Balıklı nohut ile altlık yaptıktan sonra Özenç tadına doyamadığı sardalyadan devam etti, ben ise bir Porto klasiği olan işkembeli kuru fasulye istedim. İnsan taaa Portekiz’e kadar gelip de kuru fasulye yer mi demeyin, bunu Lizbon’da bile bulamazsınız, Porto’ya has bir lezzetmiş. Eğer işkembe ile aranız iyiyse denemekte fayda var.


Garsonumuz ufak bir tencere kuru fasulyeyi masaya getirdikten sonra kibarca servis etti. Şu çatal kaşık tutuşun hastasıyım. Öyle kepçeyle şap şup tabağa koymak yok, zarifçe kaşık çatal ile servis edildi.


Kuru fasulye bizim Rize’de yapılanlar gibi bol tereyağlı ve koyu bir kıvamda değildi. Ama soğan sarımsak ve havuç gibi sebzeler ufaktan bir lezzet patlaması yaşatmış. İşkembe ve kurutulmuş et de koyunca olmuş size bambaşka bir lezzet. Zira yemeğe kuru fasulye demeğe bin şahit gerek, fasulyeden fazla levazımat var içinde. Ama baştan uyarayım pilavda bi numara yok.


Özenç ise hiç benim gibi fantaziye girmeden sardalya istedi. Yağlı balık olduğu için damakta dondurma gibi eriyip gidiyor. Özellikle kayınpederin en sevdiği balık olan sardalyanın malum, mevsimi kısıtlı 2 ay yersin, sonra 10 ay beklersin. 2 saat önce bizim ocak başında yediğimiz sardalyanın aynısı, fakat üzerine biraz soğan yanına da biraz patates koyunca beyaz örtülü masada 3 misli fiyata satılıyor.


3 saat yoldan geldiğimizden dolayı mıdır, manzaranın etkisiyle büyülendiğimizden midir bilmem, ne yediysek çok beğendik. Hele hesap gelince daha bir mest olduk. (Bir şişe şarapla beraber yemekler toplam 42€)

Hesabı öderken garsona biraz takılayım dedim, menüde fazla balık çeşidi olmadığını söyledim. Büyük ve pahalı balıklar Lizbon’a ve İspanya’ya gidermiş, genelde Porto’da bu mevsimde sadece sardalya yenirmiş. “Paramız az ama şükür şarabımız sardalyamız bol” diyor gururlu bir şekilde. Adam haklı, en dandik mahalle bakkalında bile tavana kadar şarap gördük ara sokaklarında.


05.07.2013 Cuma       Porto
Lizbon ne kadar ağırbaşlı bir abi gibi görünüyorsa, Porto da onun fırlama küçük kardeşi gibi. Lüks mağazalar, michelin yıldızlı lokantalardan ziyade daha çok halk işi samimi yerler var. Porto’daki ikinci günümüzde doğru dürüst hiç ana yemek yemeden, sırf Porto’nun klasik atıştırmalıklarına dayandık. Ama abur cubur değil, kendine has bir karakteri olan Porto lezzetleri bunlar. Ton balıklı çibörekten girip, Francesinhadan çıktık, arada dün Lizbon’da götürdüğümüz Bifanın kızkardeşi Sande Pernil’den yemeyi de ihmal etmedik.


Sabah otelde yediğimiz basit bir kahvaltıdan sonra, şehir turuna Ribeira mahallesinden başladık. Ponte dom Luis köprüsü, Porto Katedrali, Plaçio da bolsa Porto’da görülmesi gereken turistik yerler. Lizbon’a göre daha düz ayak olduğu için bebek arabasıyla rahat ettik. Ama yine de Praço do Infante Meydanından şehrin ünlü 1 numaralı tramvayına atlayıp 2.5 euro’ya Porto turuna çıkmayı ihmal etmedik.

Nehir kenarından tıngır mıngır ilerleyerek 20 dakikada Passeio Alegre’ye geliyorsunuz, daha sonra son duraktan ister yürüyerek ister yine tramvayla şehir merkezine geri dönebilirsiniz.

Küçük beyin tramvaydaki şekerlemesinden sonra Cafe Progresso’da kahve molası verdik. Bakmayın siz kahve molası dediğime, buranın çiböreği (Pasteis de Messa Tenra) pek bir meşhurmuş.

Çibörekler pişene kadar, kahve, portakal suyu ve milkshake ile ferahlardık.


Çibörekler bizimki gibi dana kıymayla değil, ton balığı ile yapılıyormuş. Dışı sıcak ve çıtır olduğu için iç malzeme pek rahatız etmedi, hatta çok beğendik diyebilirim.


Cafe Progresso 3-5 masalı ufak bir kafe, fiyatlar gayet uygun. Genelde yaşlıların kahve içip dinlendiği bir yer, öğlen yemeği öncesi hafif bir atıştırma yapabileceğini nezih bir mekan.


Kısa bir dinlenme faslından sonra Liberdade Meydanı, Bento Tren İstasyonu, Batalha Meydanını gezdik. Yol üstünde bir çok fırın ve pastane göreceksiniz, herhangi birinden ballı un kurabiyesi (Broa de Mel) almanızı tavsiye ederim. Şeker kamışından elde edilen bir balla yapıldığı için rengi biraz koyu. Damağınız bayram edecek!


Porto lezzet turunda Majestic Cafe olmazsa olmaz denebilecek biraz havalı bir mekan. Menüsü geniş, yemek için alternatifler var ama biz daha çok sıcaktan bunalıp serin bir yerde dinlenmek ve birşeyler içmeyi tercih ettik.


Majestic Cafe 1923 yılından beri hizmet veren, boydan boya antika aynalar ve alengirli tavanıyla Dolmabahçe sarayını anımsatan ilginç bir yer. Garsonlar siyah pantolon ve beyaz ceket giymişler. Dolayısıyla hafiften geçirme bir yer olduğunu tahmin edersiniz.


Menüye bakınca rahatladık, korktuğumuz gibi çok da değilmiş. Bir kadeh pembe şarap 3.5 euroymuş. Yani çok fazla geçirmiyor, teğet geçiyor diyebiliriz.


Tuvalete gitme bahanesiyle millet ne yiyor diye masaların arasında biraz dolandım, kokoş teyzelerin tercihi genelde krem brülö. Altta kalır mıyız, bir de hemen sipariş ettik.

Krem Brülö bizim bildiğimiz Krem Karamelin kız kardeşi. Krem karamel tavada yapılıyor, önce şeker konduğu için alttan yakılıp karamel elde ediliyor, Krem Brülö ise kaseye döküldükten sonra üzerine şeker eklenip, üstten açık alev ile yakılıyor, üst tarafında kıtır bir katman elde ediliyor.


Küçük bir top dondurma ile birlikte servis edilmiş. Lezzetleri birbirine karışmasın diye dondurmayı ayrı tabağa koymuşlar. Dondurma sevmeyen olmaz tabii ama yine de lezzetlerin birbirine karışmaması takdir edilecek bir uygulama.

Tüm tur boyunca olduğu gibi bu akşamüstü de saat 3-4 gibi hem Ege’nin hem de Özenç'in pil bitti. Güzellik uykusu için onları otele bırakıp ben arka sokaklarda yerel lezzetlerin peşinde koşturdum. Hiç planda yokken, foursquare uygulaması sayesinde çok yakınlarımda iyi sandviç yapan bir büfe buldum. Mekanda hepi topu 4 kişi var, inceden demleniyorlardı.


Casa Guedes (Praça dos Poveiros 130) Sande Pernil denen sandviçi ile meşhur bir yermiş. Ayrıca onlarca çeşit şarap ve köpüklü şarap içebileceğiniz bir mekan. Ben biraz İzmir Bostanlı’da dilli rokalı sandviç yediğim Çağdaş Büfe’ye benzettim. Ama şarap içilen meyhane tarzında ki hali.

Menüsü bile olmayan bu mekanda garson filan yok, tezgahın arkasında arı gibi çalışan patron Jose hem içki servisi yapıyor hem de sande pernil hazırlıyor. Jose Ustamım pek ingilizcesi de olmadığı için vücut diliyle fırında pişen eti gösterip bir tane hazırlamasını rica ettim.


Elde kamerayla adım adım fotoğrafını çektiğim için elbette çok şaşırdı. Bir yandan etleri keserken, bir yandan da nerden buldun burayı gibilerinden sormaya çalıştı. Foursquare’den buldum desem, ayıkla pirincin taşını...

“Sande” sandviç demek, “pernil” ise pamuk kıvamına gelene kadar fırında pişmiş domuz eti. Kemik ve derisiyle birlikte but tarafı nar gibi kızarıncaya kadar pişiyor, fırından çıktıktan sonra da etler ince ince kesilip sandviç ekmeğinin içine konuyor.


Etler kesilirken bir yandan ekmekler de salamandere atılıp ısıtılıyor. Pişmiş et (salam, sucuk, kokoreç, döner) ile yapılan sandviçlerde en uyuz olduğum şey buz gibi soğuk ekmeğin kullanılmasıdır. Senin malzeme ne kadar güzel olursa olsun, soğuk ekmek mutsuzluk verir. Halbuki fırından yeni çıkmış, veya kurutulmadan güzelce ısıtılmış bir ekmekle yenen sandviç motivasyoınu arttırır, endorfin salgılatır.

Etlerin kesilmesi ise tam bir ritüel. Cağ kebabı yapar gibi Jose ustam eti ince ince kesiyor. Ben dahil arka tarafta oturanlar da kedinin ciğere baktığı gibi izliyoruz.


Boş zamanda bol bol kesip kenarda biriktirmek yok, yoksa kesilen etler kurur. O yüzden siparişe müteakip etler kesilip sandviçe atılıyor. Benim de dönercilerdeki en önemli kriterimdir. Eğer tezgahta 15 dakika önce kesilip biriktirilmiş et varsa, o dönerden asla yemem. Döner kesilecek, henüz cozurdaması devam ederken ekmeğin içine girecek.


Biraz löp et, biraz yanmış kıtır tarafından koyduktan sonra suyundan da koyayım mı sorusunu tereddütsüz “Koy koy, hem de bol olsun” diye cevapladım.


Efendim Poro mutfağının en özel lezzetlerinden biri Sande Pernil budur! Sıcak ekmek arası domuz tandır. But tarafından kesildiği için fazla yağlı bir et değil. Üzerine ketçap mayonez gibi saçma sapan soslar konmuyor, etin tadını direk alıyorsunuz.


Tam yumulacaktım ki, Jose abim “Hooop kardeş öyle kuru kuru gitmez, sana köpüklü şarap vereyim” dedi. Afilli bir bardakta epey yukarıdan köpürte köpürte kadehe döktü.


Bazı lüks lokantalar vardır, avuç dolusu para verirsiniz ama sırf verdiğiniz paranın karşılığını alamadığınız için mutsuz ayrılırsınız. Bir de bunun gibi ucuz büfeler vardır, 3 kuruş paraya bir sandviç yersiniz ama inanılmaz mutlu olursunuz. İşte o anlar bu anlar, mutluluktan ağlamaya ramak kala!


Manevi açıdan tatmin olmak çok önemli. Sandviç 2.75€, şarap 3€! Neredeyse 15TL’ye hem gözünüzü hem de midenizi tamamiyle doyuruyorsunuz. İsterseniz, bir peynirlisi de varmış. Etin arasına bir dilim de kaşar peynirine benzer güzel ve lezzetli bir peynir koyuyorlar.


2 tane sandeyi yuvarladıktan sonra sanırım Porto’da en çok mutlu olduğum yerden ayrıldım ve otele gidip Özenç’i alıp arabayla şehir turu yaptık. Nehrin karşısına geçip gün batımında şehir merkezini seyrettik.


Nehrin diğer tarafında ki Caves Sandeman’da kısa bir şarap şarap turu yapabilir, eşe dosta hediyelik şarap alabiliriz. Porto Şarabı hakkında bilgi alabilirsiniz. Kısaca bahsetmek gerekirse, bizim bildiğimiz kırmızı şaraba göre çok daha zengin bir aromaya sahip, daha tatlı ve yüksek alkol oranıyla (%19-%23) kendine has bir lezzeti var. yemeklerle birlikte değil de, yemekten sonra peynirle veya tatlı ile birlikte içilirmiş.


Bir onun tadına bakalım, bir bunun tadına bakalım derken, iyice güzel olduk. Araba kullandığımız için turun sonunu getirmeden, müsaade istedik ve Porto’nun bir başka gizli lezzet durağı olan Bufete Fase’nin yolunu tuttuk.

BufeteFase (Rua de Santa Catarina 1147) öyle yol üzerine bir yer değil, adresi telefona girip harita yardımıyla bulduk. Mekanda menü filan yok, yenecek sadece bir şey var o da francesinha. Portonun gururu bir tür sandviç.


Ama francesinhanın yapımı ne bifanaya ne de sande pernile benziyor. İçinde onlarca çeşit ürün, var her biri ayrı ayrı pişiriliyor ve sandviç neredeyse 15 dakikada anca hazırlanıyor. Burası da patronun hem şef hem de kasiyer olduğu mekanlardan biri. İşin matrak tarafı patronun ismi burada da Jose! Sanırım Jose Portekiz’de bizim Ahmet Mehmet gibi çok kullanılan bir isim.

İlk önce sandviçin ana ürünü olan ekmekler tost makinasında ısıtılıyor. Ayvalık tostçularında olduğu gibi tost ekmeği preslenmiyor, arada boşluk olduğu (Ayvalık’ta koca bir civata somunu koyarlar) için sadece ekmeklerin yüzeyleri kızartılıp, kıtır bir tabaka elde ediliyor.


Diğer tarafta ise ince kesilmiş dana etleri tavada pişiriliyor.


Dikkatimi çekti etler çok öyle yağlı değil, ama ince kesildiği için çok fazla tavada tutulmuyor. Avrupalıların “Minute Steak” dedikleri cinsten. CIZZZ BIZZ.


Ekmeklerin yüzeyi kızartıldıktan sonra üzerine önce bizim kaşar peynirine benzer bir peynir, bir dilim füme          jambon ve uzunlamasına ince kesilmiş linguiça (bizim sucuğa benzer bir şey) konulup tost makinası 10-15 saniyeliğine kapatılıyor. Peynirin üzerinde hem jambon hem da linguiça olduğu için peynir eriyip makinaya yağışmıyor, bir yandan da linguiçalar pişmiş oluyor.


Daha sonra ustanın kendi hazırladığı domates sos eklenip, üzerine bir tur daha peynir konuyor. Böylece içeride kalan jambon, linguiça ve domates sosu iki peynir gömleğinin içinde hapsoluyor dışarıya taşmıyor.


İkinci tur peynirlerin üzerine bu sefer tavada pişen etler konuyor. Bu esnada Jose abinin suratında ki hafif gülümseme, yaptığı işten ne kadar zevk aldığını gösteriyor. Adam fotoğraf çekiyorum diye değil, hep böyleymiş. 25 senedir, sessiz sakin işini yapıyor ve hep bu şekilde gülümsüyormuş.


Etleri tavada özellikle çok pişirmemek gerekiyormuş. Her iki yüzeyini de güzelce mühürlemek yeterli oluyormuş. O yüzden harlı ateşte birer dakika pişirmek yeterliymiş. Zaten tost makinasının içinde bir miktar daha pişecekmiş.


Tam, “hah sandviç tamamlandı, artık ikinci ekmeği koyup kapatacak derken bir tur daha jambon ve peynir koyunca göz bebeklerim ister istemez büyümeye başladı.


Kallavi bir çalışmadan sonra işlem tamam ve sandviçin üst ekmeği yerini buluyor ve üst kapak kapanıyor. İçindeki 2 çeşit jambon, linguiça, 3 dilim peynir ve ince bir dilim biftek ile muhteşem bir görüntüye sahip, eminim lezzeti de bir o kadar güzeldir.


Fakat o da ne?!?! Jose abi tostlar pişerken koca bir tavada linguiça pişirmeye devam ediyor. Yahu arkadaş iki ekmek kapandı, sandviç hazırlama süreci tamamlandı, bunları nereye koyacaksın?


Derken sandviçler tost makinasından derince tabaklara konuyor. Jose abinin yüzündeki gülümseme aynen devam.


Zaten içerisinde 3 dilim peynir konmuş ve bunlar güzelce tost edilmişken, sandviçlerin üzerine 3 dilim daha peynir konuyor. Hani bizim tostçularda “Çift kaşarlı” diye bir tabir vardır ya, herif burada “6 kaşarlı” fantazi yaptı!! Şok halindeyim.


Peynirlerin üzerine tekrar uzunlamasına ortadan ikiye kesilen linguiça daha eklendi ve artık Jose abiyi etmeyi takip etmeyi bıraktım, biramı içmeye devam ettim.


Ve işte işin en özel noktasına geldik ve hazırlanan sandviçlerin üstüne francesinha sosu konuyor. Ekmek, peynir, jambon ve linguiçalar genelde piyasadan alınan standart ürünler. Dolayısıyla her yapılan sandviç birbirine az çok benziyor. Ama esas lezzet sandviçin üzerine konan bu sosmuş. Her mekan kendi damak tadına göre bir sos yapıyor, ve yemeğe esas lezzeti bu sos veriyormuş. İçeriğini sordum, tabii pek detaya girmedi ama bira ve domates sosu ile yapılan sıcak bir sos dedi.


Sos tencerede kaynar durumda sandviçin üstüne eklendiği için, en son konan peynirler hemen erimeye başlıyor. Çatal bıçakla servis edildiğinden ekmeği içindeki levazımatlarla birlikte kesip, sosa bandıraraktan yiyorsunuz.


O kadar özene bezene yapıldığı için ortaya bir tane söyleyip paylaşmak fikrinden son anda vazgeçip her ikimize de birer tane francesinha söyledik. Yanında genelde bira içiliyormuş. Portekizin yerel birası Sagres hem sade hem de radler (limon aromalı) olarak var.


Tırtırlı bıçakla kestiğim sandiviçin içi dolu dolu. Etler jambonlar peynirler birbirine girmiş lezzet tavana vurmuş. Hayatımda yediğim en ilginç sandviç. Yeme - İçme yaşamın devamını sağlayan en zevkli şeylerden biri. Hele yediğiniz içtiğiniz şey maharetli bir elin ürünüyse işte orası sözün bittiği yerdir.


Normal bir insanın bir porsiyonu kolaylıkla bitirebileceğini pek sanmıyorum. Özellikle aç gitmenizi öneririm. Ama işin güzel tarafı bir porsiyon yetiyor. Bizim İzmirdeki kumrucular gibi malzeme bol olduğu için, “2 tost 1 ayran” klişesine gerek yok.


Porto usulü sandviç Francesinha Porto’nun en özel lezzetlerinden biri. Elbette “En iyi Francesinhayı kim yapıyor?” geyiği internette dönüyor. Ben Bufete Fase’ye gittim, hem ortamdaki atmosferden hem de yediğim sandviçten çok memnun kaldım. Bir kere patron Jose’nin sürekli gülümsemesi yaptığı işi severek yapması sizi ilk başta etkiliyor. Mekan ufak olduğu için (sadece 4 masa var) sıra olabilir dediler, ama akşam 20:00 gibi gittiğimiz için hiç sıra beklemedik. Francesinha 9€, bira 1,5€.

Arabayla şehir merkezinin biraz dışına çıkıp, Av. da Boavista üzerinden atlantik Matosinhos mahallesine gidip okyanusuna nazır kordonda yürüyüş yaptık. Özellikle gün batımlarında burası yürüyüş yapanlar ile dolup taşıyor.


2012’de atlantiğin diğer tarafından okyanusa bakmıştık, kısmet 1 sene sonra Portekiz’de güneşi atlantik okyanusu üzerinden batırmakmış.

Sahilde bir çok restoran mevcut, ama araba yolu ile deniz arasında kumsalın üzerinde sadece bir tane var o da Restaurante Shis. Terasında, nefis bir gün batımı eşliğinde buz gibi bir pembe şarap veya Porto şarabı ile bu masalsı şehirde geceyi sonlandırabilirsiniz. Biz tıka basa dolu olduğumuz için yemedik ama sushi ve deniz ürünleri gayet güzel görünüyordı.




3 yorum:

Murat ozkok dedi ki...

Umarim Portekiz usulu yogurtlu biftegi atlamamisinizdir nefisti

Nihal dedi ki...

Merhaba,

size son iki yıldır zevkle ve çok şey de öğrenerek takip ediyorum. Öncelikle bu şahane blog için teşekkür ederim.

Ocak ayı sonunda ailemle birlikte bir Portekiz seyahati planlıyoruz. Lizbon'dan araba kiralayıp Porto'ya geçecek ve orada 3 gece konaklayacağız. Kalacağımız yer oldukça merkezi bir noktada, nehrin kenarında Rua de Reboleira'da. Bir apartman dairesi. (Ama daireye ait bir özel park yeri yokmuş maalesef.)

Size danışmak istediğimiz şey Porto'da araba kullanma ve park etme konusu. Ücretsiz, ama güvenli bir park için kentin nerelerini tercih edebiliriz? İniş çıkışları ve dar sokakları bol olan bu kentte araba kullanmak kolay mı?

Bir de, Lizbon - Porto arası şehirlerarası seyahat ederken ücretli yolları mı, yoksa ücretsiz rotaları mı tercih etmeli? Ücretli yollarda otoban ücretleri ve ücretsiz yollarda yol kalitesi nasıl, makul mü?

Ve son olarak... dönüşte 1 gece Nazare veya Cascais'de konaklamamız söz konusu olabilir. (Zira Porto dönüşü Cascais'yi ve ankaranın en batı ucunu ziyaret etmeyi planlıyoruz. Hatta belki aynı güne Sintra'yı da sığdırabiliriz.)
Nazare'de konaklama için not ettiğiniz yerleri bizlerle paylaşmanız mümkün mü? ( Bu arada yazınızda geçen Cascais'de kaldığınız yere de baktım, ancak otelin internet sitesinde verdiği fiyat 2 Şubat akşamı için pek de ucuz görünmüyor.)

Şimdiden çok teşekkür eder, size ve ailenize sağlıklı, mutlu ve bol gezmeli bir yıl dileriz.

Selamlar.

Löplöpcü dedi ki...

Biz de Lizbon'dan araba kiralayıp, Porto'ya gittik. Giderken otobandan, dönüşte ise sahilden geldik. Porto'da araba ile gezmeye pek gerek yok, ancak nehrin karşısına geçerken lazım olur. Tramvayı kullanmanızı ve yerel halka karışmanızı tavsiye ederim.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World